• Bu konu 40 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 42)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791648
    Anonim

      BİRİNCİ LEM’A

      Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:

      Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.
      İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette “Herşey o zâtındır” der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.
      Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.

      Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”

      İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi, şu Sözde, o halis ve âli tevhid-i hakikîyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.

      Birinci nükte içinde bir ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin


      Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
      azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) celâl: haşmet, görkem (bk. c-l-l)
      dellâl: ilân edici, duyurucu denk: paket, koli
      dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r) esbab: sebepler (bk. s-b-b)
      esbab-perest: sebeplere taparcasına değer veren (bk. s-b-b) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l)
      halis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ) huzur-u daimî: sürekli olarak Allah’ın huzurunda bulunduğunun bilinci içinde olma (bk. h-ḍ-r)
      hâtem-i rububiyet: Allah’ın rablığının, idare ve terbiye ediciliğinin mührü (bk. r-b-b) icmâlî: kısaca (bk. c-m-l)
      icraatçı: uygulayıcı ihtar: hatırlatma, uyarı
      iktiza: gerektirme istiklâl: bağımsızlık
      izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın sınırsız gücü (bk. ḳ-d-r; ṣ-m-d)
      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) muin: yardımcı
      mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k) mütenevvi: çeşitli
      nakş-ı kalem: Allah’ın kudret kalemiyle yapılan nakış (bk. n-ḳ-ş) nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
      nazır: gözlemci (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit, tür
      nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nükte: ince anlamlı söz
      rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saltanat: egemenlik, hâkimiyet (bk. s-l-ṭ)
      saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sikke-i kudret: Allah’ın güç ve kudretinin işareti (bk. ḳ-d-r)
      tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) temâşâger: seyirci
      tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın birliğini kabul etme (bk. v-ḥ-d; ḥ-ḳ-ḳ)
      tevhid-i âmî ve zahirî: yüzeysel ve taklidî bir şekilde Allah’ın bir olduğuna inanma (bk. v-ḥ-d; ẓ-h-r) turra: padişahın mührü veya imzası
      ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vecih: şekil, tarz
      yakin: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesinlik (bk. y-ḳ-n) zikretmek: belirtmek
      âli: yüce âmiyâne: âvamca, bayağıca, taklidî bir şekilde
      âmî: cahil, sıradan şerik: ortak
      şua: ışık, parıltı şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d)
      #791649
      Anonim

        izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

        Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût’tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

        Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

        Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:

        Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, küsecekler.”

        Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım-tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”

        İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrâil Aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâil dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münasip


        Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        Hazret-i Azrail: ölüm meleği, ruhları kabzetmekle görevli melek (bk. bilgiler) Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
        acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) acz-âlûd: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
        bâtıl: gerçek dışı, boş cânib: taraf, yön
        ecel: ölüm zamanı esbab: sebepler (bk. s-b-b)
        esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) fakr-pîşe: fakirlik, muhtaçlık (bk. f-ḳ-r)
        fenalık: kötülük (bk. f-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâlât: durumlar, haller
        ibâd: kullar (bk. a-b-d) ittihaz etmek: edinmek
        izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z)
        kabz-ı ervah: ruhları teslim alma (bk. r-v-ḥ) kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
        kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r) kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; ṣ-m-d)
        lisan-ı hikmet: hikmet dili (bk. ḥ-k-m) medar: sebep, vesile
        melekût: iç yüzü (bk. m-l-k) merci: kaynak, başvurulacak yer
        misal-i lâtif: güzel ve hoş bir örnek, suret, şekil (bk. m-s̱-l; l-ṭ-f) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
        muhtelif: çeşitli musibet: belâ, dert, felâket
        mübaşeret: temas mülevven: renkli
        mülk ciheti: dış yüzü (bk. m-l-k) münasip: uygun (bk. n-s-b)
        münâfi: zıt, aykırı müteallik: ilgili, ait
        nazar-ı zahirî: dışa dönük bakış (bk. n-ẓ-r; ẓ-h-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
        temsil-i mânevî: mânevi örnek, benzetme (bk. a-n-y) tesir-i hakikî: gerçek tesir (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        tevcih etme: yöneltme tevehhüm olunmak: zannedilmek
        umur-u hasise: alçak ve değersiz işler vaz edilmek: konulmak
        vech: taraf zahir: görünen (bk. ẓ-h-r)
        zahiren: dış görünüş itibariyle (bk. ẓ-h-r) zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r)
        Âdil-i Mutlak: sınırsız adâlet sahibi Allah (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ) âyine: ayna
        şeffaf: saydam, parlak şekvâ: şikâyet
        şerik-i saltanat: saltanata ortak (bk. s-l-ṭ)
        #791650
        Anonim

          düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
          Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden.

          İKİNCİ LEM’A

          Bak şu kâinat bostanına. Şu zeminin bağına, şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et. Göreceksin ki, bir Sâni-i Zülcelâlin, bir Fâtır-ı Zülcemâlin, o serilmiş ve serpilmiş masnuattan herbir masnu üstünde, Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkesi; ve herbir mahlûku üstünde, Sâni-i Külli Şeye has bir hâtemi; ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve baharda yazılan tabakat-ı mevcudat üstünde, taklit kabul etmez bir turra-i garrâsı vardır.

          Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o turralardan, nümune olarak birkaçını zikredeceğiz. Meselâ, hesapsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Birşeyden herşey yapar; hem herşeyden birtek şey yapar.” Çünkü, nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesapsız âzâ ve cihâzât-ı hayvaniyeyi yapar.

          İşte, birşeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlakın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun, o müteaddit maddeleri, has bir cisme kemâl-i intizamla çeviren ve ondan mahsus bir cilt nesceden ve ondan basit cihazları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şeydir ve Alîm-i Mutlaktır. Evet, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu’ciznümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta mahsustur.



          Alîm-i Mutlak: sınırsız ilim sahibi Allah (bk. a-l-m; ṭ-l-ḳ) Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi benzersiz yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l)
          Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) Hâlık-ı Mevt ve Hayat: hayatı ve ölümü yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; m-v-t; ḥ-y-y)
          Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Kâdir-i Külli Şey: sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; k-l-l)
          Sâni-i Külli Şey: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-l-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
          azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) bostan: bahçe
          celâl: haşmet, görkem (bk. c-l-l) cihâzât-ı hayvaniye: hayvanların organları (bk. ḥ-y-y)
          destgâh-ı dünya: dünya tezgâhı esbab: sebepler (bk. s-b-b)
          hadsiz: sayısız hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
          hâlât: haller, durumlar hâtem: mühür, damga
          icra: yerine getirme izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z)
          kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma (bk. ṣ-r-f) kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r)
          kanun-u emriye-i mu’ciznümâ: Allah’ın emriyle oluşan mu’cizeli kanun (bk. ḳ-n-n; a-c-z) kemâl-i intizam: mükemmel ve kusursuz düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
          kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
          mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: özgü
          masnû: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) masnûat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
          menşûr: yazılmış, yayınlanmış merci: başvurulacak yer
          müteaddid: çeşitli, birden fazla nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
          nebatî: bitkisel nescetme: dokuma, örme
          nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni nâzır: gözlemci (bk. n-ẓ-r)
          nümune: örnek perdedâr-ı dest-i kudret: Allah’ın kudret elinin önünde perde (bk. ḳ-d-r)
          sahâif-i leyl ve nehar: gece ve gündüz sahifeleri semâ: gökyüzü (bk. s-m-v)
          sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür taam: yiyecek
          tabakat-ı mevcudat: varlıkların tabakaları, grupları (bk. v-c-d) tatbik: uygulama
          tesir-i hakikî: gerçek tesir (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
          turra: padişahın mührü ve imzası turra-i garrâ: parlak mühür
          zemin: yeryüzü zikretmek: belirtmek
          âzâ: organlar
          #791651
          Anonim

            İşte, eğer aklın sönmemişse, kalbin kör olmamışsa anlarsın ki, birşeyi kemâl-i suhulet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mizan ve intizamla, san’atkârâne birtek şey yapan, herşeyin Sâniine has ve Hâlık-ı Külli Şeye mahsus bir sikkedir.

            Meselâ görsen, hârika-pîşe bir zat, bir dirhem pamuktan, yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sair kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber, helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki, o zat, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat’iyen hükmedeceksin ki, o zat öyle kendine has bir san’ata mâliktir; bütün anâsır-ı arziye onun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye onun hükmüne bakar.

            Evet, hayattaki tecellî-i kudret ve hikmet, bu misalden bin derece daha aciptir. İşte, hayat üstündeki çok sikkelerden birtek sikke…

            ÜÇÜNCÜ LEM’A

            Bak şu kâinat-ı seyyâlede, şu mevcudat-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara: Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy-ı Kayyûmun koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:

            O zîhayat, meselâ şu insan, adeta kâinatın bir misal-i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki envâ-ı âlemin ekser nümunelerini cami’dir. Güya o zîhayat, bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halk etmek ve ona Rab olmak, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.

            İşte, eğer aklın evhamda boğulmamışsa anlarsın ki,

            • bir kelime-i kudreti, meselâ balarısını ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak,
            • ve bir sahifede, meselâ insanda şu kitab-ı kâinatın ekser meselelerini yazmak,




            Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) Hâlık-ı Külli Şey: heyşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l)
            Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) acip: şaşırtıcı, hayret verici
            anâsır-ı arziye: dünyadaki unsurlar, elementler cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a)
            cevelân: dolaşma, hareket dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
            ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ-ı âlem: âlemdeki çeşitler, türler (bk. a-l-m)
            evham: kuruntular, şüpheler eşya: şeyler, varlıklar
            fihriste: indeks halk etmek: yaratmak (bk.ḫ-l-ḳ)
            has: özel hârika-pîşe: hârika işler yapan
            hâtem: mühür, damga intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
            kabza-i tasarrufunda: tasarrufu altında (bk. ṣ-r-f) katre: damla
            kelime-i kudret: kudret kelimesi (bk. k-l-m; ḳ-d-r) kemâl-i mizan: mükemmel ve kusursuz bir ölçü (bk. k-m-l; v-z-n)
            kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
            kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâinat-ı seyyâle: akıp giden kâinat, evren (bk. k-v-n)
            mevcudât-ı seyyâre: devamlı hareket eden varlıklar (bk. v-c-d) mevâlid-i türâbiye: topraktaki madenler
            misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek (bk. m-s̱-l) mizan: ölçü (bk. v-z-n)
            musahhar: boyun eğmiş mâlik: sahip (bk. m-l-k)
            mütenevvi: çeşit çeşit nesc etmek: dokumak, örmek
            nevi: çeşit nümune: örnek, misal
            patiska: pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez sair: diğer
            san’atkârâne: sanatlı bir şekilde (bk. ṣ-n-a) semere: meyve
            sikke: madenî para gibi şeylerin üzerine vurulan damga, mühür taam: yiyecek
            tecellî-i kudret ve hikmet: Allah’ın kudret ve hikmet görüntüsü (bk. c-l-y; ḳ-d-r; ḥ-k-m) zihayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
            âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) çuha: tüysüz ince, sık dokunmuş yün kumaş
            şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
            #791652
            Anonim
              • hem bir noktada, meselâ küçücük incir çekirdeğinde koca incir ağacının programını derc etmek,
              • ve bir harfte, meselâ kalb-i beşerde şu âlem-i kebirin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek,
              • ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hâfıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte derc etmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Külli Şeye has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâline mahsus bir hâtemdir.

              İşte, zîhayat üstünde olan pek çok hâtem-i Rabbânîden birtek hâtem böyle nurunu gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa; acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen, blank.gif1 سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ demeyecek misin?

              DÖRDÜNCÜ LEM’A

              Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcudata ve çeşit çeşit masnuata dikkat et. Göreceksin ki, herbiri üstünde Şems-i Ezelînin taklit kabul etmez turraları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir ikisini gördük. İhyâ üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından, bir temsille şu hakikati göstereceğiz.

              Meselâ, güneş, seyyarelerden tut, tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve karın parlak zerreciklerine kadar, şu güneşin cilve-i misaliyesinden ve in’ikâsından bir turrası ve güneşe mahsus bir eser-i nuranîsi görünüyor. Şayet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, güneşin cilve-i in’ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabul etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyaya maruz herbir cam parçasında ve ışığa mukabil her şeffaf bir zerrecikte, tabiî ve hakikî bir güneşin

              [NOT]Dipnot-1 Her türlü kusurdan münezzehtir o Zat ki, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.[/NOT]



              Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; ẕü; c-l-l)
              cilve-i in’ikâs: yansımadan ileri gelen görüntü (bk. c-l-y) cilve-i misaliye: misalî görünüm (bk. c-l-y; m-s̱-l)
              derc etmek: yerleştirmek eser-i nuranî: nurlu, parlak eser (bk. n-v-r)
              esmâ: isimler (bk. s-m-v) fehm: anlayış
              hadsiz: sayısız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) has: özel
              hâdisât-ı kevniye: yaratılışa ait hadiseler (bk. k-v-n) hâtem: mühür, damga
              hâtem-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın mührü (bk. r-b-b) ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
              ihâta: içine alma, kuşatma in’ikâs: yansıma
              kalb-i beşer: insan kalbi katre: damla
              kuvve: duyu kuvve-i hâfıza-i insaniye: insandaki hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ)
              kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahsus: özgü
              maruz: tesiri altında olan masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
              mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevki: yer
              mufassal: ayrıntılı mukabil: karşılık
              münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) safahât: safhalar, gelişmeler
              semâvât: gökler (bk. s-m-v) seyyare: gezegen
              sikke: madenî para gibi şeylerin üzerine vurulan damga, mühür tabiî: kendiliğinden, doğal (bk. ṭ-b-a)
              tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tecellî-i aks: yansımanın görüntüsü (bk. c-l-y)
              temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) turra: mühür, nişan
              zemin: yer zerrecik: atom, en küçük madde parçası
              ziya: ışık zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
              âlem-i kebir: büyük âlem, kâinat (bk. a-l-m; k-b-r) âsâr: eserler
              âyât: ayetler, deliller Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir, herşeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l)
              şeffaf: saydam, parlak şiddet-i zuhur: çok kuvvetli şekilde görünme (bk. ẓ-h-r)
              #791653
              Anonim

                vücudunu bil’asâle kabul etmek gibi gayet derece bir divanelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.

                Öyle de, Şems-i Ezelînin tecelliyât-ı nuraniyesinden ihyâ, yani “hayat vermek” cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki, faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklit edemezler. Zira, herbiri birer mu’cize-i kudret olan zîhayatlar, herbiri o Şems-i Ezelînin şuaları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrakiyesi suretindedir.

                Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i san’atı, o nazm-ı garib-i hikmeti ve o tecellî-i sırr-ı ehadiyeti, Zât-ı Ehad-i Samede verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i fâtıra, içinde saklandığını ve herşeyi muhit bir ilim bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir irade-i mutlaka onda mevcut olduğunu, belki Vâcibü’l-Vücuda mahsus bâki sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek; adeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi, dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir. Zira, o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki, o zerre, cüz’ü olduğu zîhayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev’ine bakar gibi, o nev’in devamına yarayacak her yerde zer’ etmek ve nev’inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata karşı muamelâtını ve münasebât-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor. İşte, eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlakın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlaktan kesilse, o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır.

                Elhasıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, güneşin cilve-i aksine ve in’ikâsının tecellîsine verilmezse, birtek


                Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
                Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu fakat Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve tek olan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) belâhet: aptallık
                bil’asâle: bizzat, doğrudan bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y)
                cihet: yön cilve-i akis: yansımanın görüntüsü (bk. c-l-y)
                cüz’: parça (bk. c-z-e) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
                dereke: en aşağı derece divanelik: akılsızlık
                eblehçe: son derece aptalca elhasıl: özetle, sonuç olarak
                esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                faraza: varsayalım ki fâil-i muhtar: kendi istek ve iradesi ile iş gören (bk. f-a-l; ḫ-y-r)
                hurafât: hurafeler, batıl inanışlar hususan: özellikle
                ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) in’ikâs: yansıma
                irade-i mutlaka: sınırsız irade (bk. r-v-d; ṭ-l-ḳ) katre: damla
                keyfiyet: hal, özellik, nitelik kudret-i fâtıra: yaratıcı kudret (bk. ḳ-d-r; f-ṭ-r)
                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahsus: özgü
                mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muamelât: davranışlar
                muhit: kuşatan mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
                münasebât-ı rızkıye: rızıkla ilgili münasebetler (bk. n-s-b; r-z-ḳ) nakş-ı acib-i san’at: san’atın şaşırtıcı nakşı (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a)
                nazm-ı garib-i hikmet: hikmetin hayret verici düzeni (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) nev’: çeşit, tür
                nihayetsiz: sonsuz nisbet: bağ (bk. n-s-b)
                nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nokta-i mihrakiye: odak noktası
                suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tecelliyât-ı nuraniye: parlak, nuranî görüntüler (bk. c-l-y; n-v-r)
                tecellî: görünüm (bk. c-l-y) tecellî-i sırr-ı ehadiyet: Allah’ın birlik sırrının herbir varlıkta görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
                turra: padişahın mührü ve imzası ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
                vücud: varlık (bk. v-c-d) zerre: atom
                zerrecik: atom zer’ etmek: ekmek, dikmek
                zira: çünkü zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
                Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir, herşeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l) şua: parıltı
                şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)
                #791654
                Anonim

                  güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek lâzım gelir; muhal ender muhal bir hurafeyi kabul etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi, eğer herşey Kadîr-i Mutlaka verilmezse, birtek Allah’a mukabil, nihayetsiz, belki zerrât-ı kâinat adedince ilâhları kabul etmek gibi, yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcut kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.

                  Elhasıl, herbir zerreden, üç pencere Şems-i Ezelînin nur-u vahdâniyetine ve vücub-u vücuduna açılır.

                  BİRİNCİ PENCERE: Herbir zerre, bir nefer gibi nasıl ki askerî dairelerinin herbirinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda, herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizamı dairesinde bir hareketi olduğu gibi; Öyle de senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücudunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı deme ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sair âsablarda, hem senin nev’inde, ilâ âhir, birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelînin eser-i sun’u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.

                  İKİNCİ PENCERE: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, herbir meyveye girer, işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlakın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san’atlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san’atını bilmek lâzım gelir.

                  İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyayı havaya, mâi türâba kıyas et. Zaten eşyanın asıl menşeleri şu dört maddedir. (Yeni hikmetle,

                  Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; e-z-l) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
                  alay: genel olarak üç taburdan oluşan askerî topluluk bilbedâhe: apaçık bir şekilde
                  bölük: takımlardan oluşan askerî birlik cihâzât: organlar
                  câmid: cansız deverân-ı dem: kan dolaşımı
                  divanelik: akılsızlık elhasıl: özetle, sonuç olarak
                  eser-i sun’: san’at eseri (bk. ṣ-n-a) evride: toplardamar
                  eşya: şeyler, varlıklar fırka: tümen
                  hareke: hareket hezeyan: saçmalama
                  hikmet: ilim ve fenler (bk. ḥ-k-m) hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
                  hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san’at: sanatın bütün mükemmelliklerini kapsayan kusursuz terzilik (bk. k-m-l; ṣ-n-a) iktiza: gerektirme
                  ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r) kuvve-i câzibe: faydalı şeyleri çeken güç, hücrenin çekim gücü
                  kuvve-i dâfia: zararlı şeyleri defeden güç kuvve-i musavvire: şekil verme gücü (bk. ṣ-v-r)
                  kuvve-i müvellide: üreme duygusu memur-u musahhar: emre itaat eden memur
                  memur-u muvazzaf: vazifeli memur menşe: kaynak, esas
                  mevcud: var (bk. v-c-d) muhal ender muhal: imkansızlık içinde imkansızlık
                  mukabil: karşılık : su
                  nefer: asker nev’: tür
                  nihayetsiz: sonsuz nisbet: bağ (bk. n-s-b)
                  nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m) nur-u tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanmaktan gelen nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d)
                  nur-u vahdâniyet: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) sair: başka
                  suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabur: dört bölükten meydana gelen askerî birlik
                  taht-ı tedbir: yönetimi altında (bk. d-b-r) takım: en küçük askerî topluluk
                  türâb: toprak vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d)
                  zerre: atom zerrât-ı kâinat: kâinattaki, evrendeki atomlar (bk. k-v-n)
                  ziya: ışık âsab: damarlar
                  Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir, herşeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l) şerâyin: atardamarlar
                  şuâ: ışık, parıltı
                  #791655
                  Anonim

                    müvellidülmâ, müvellidülhumuza, karbon, azottur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczalarıdır.)

                    ÜÇÜNCÜ PENCERE: Zerrelerden mürekkep bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşvünemâsına menşe olabilir bir kâseyi o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nevi çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki, o tohumcuklar hayvânâtın nutfeleri gibi, ayrı ayrı şeyler değil-nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuzadan mürekkep-mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle, sırf mânevî olarak aslının programı tevdi edilmiş. İşte, o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hârika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın.

                    Eğer o zerreler, herbir şeyin herbir hal ve vaziyetini bilen ve herşeye, ona lâyık vücudu ve vücudun levâzımâtını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl-i suhuletle musahhar olan bir Zâtın memuru ve emirber bir vazifedarı olmazlarsa; o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedarların adedince mânevî fabrikalar ve matbaalar, içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihazatları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcudat-ı muhtelifeye menşe olabilsin, veya bütün o mevcudata muhit bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır—tâ bütün onların teşkilâtına medar olsun. Demek, Cenâb-ı Haktan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabul edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhal içinde muhal bir hurafedir.

                    Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o padişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanının emriyle, bir sinek bir Nemrudu yere serer; bir karınca bir Firavunun sarayını harap eder, yere atar; bir incir çekirdeği bir incir ağacını yüklenir.
                    Hem herbir zerrede, vücub ve vahdet-i Sânia iki şahid-i sadık daha var.



                    Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Ezel ve Ebed Sultanı: başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
                    Firavun: (bk. bilgiler) Nemrud: (bk. bilgiler)
                    anâsır: unsurlar, elementler cihâzât: cihazlar, organlar
                    ecza: bütünü oluşturan parçalar (bk. c-z-e) emirber: emre hazır
                    evvelki: önceki eşkâl: şekiller
                    hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hicret: göç
                    hurafe: delile dayanmayan saçma inanış kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması (bk. ḳ-d-r)
                    kemâl-i suhulet: tam bir kolaylık (bk. k-m-l) keyfiyet: esas, içerik
                    kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâdir: gücü yeten (bk. ḳ-d-r)
                    kâse: kap, çanak levâzımât: gerekli şeyler
                    mahiyet: öz nitelik, özellik medar: dayanak, kaynak
                    menşe: kaynak mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                    mevcudat-ı muhtelife: çeşitli varlıklar (bk. v-c-d) misli: benzeri (bk. m-s̱-l)
                    muhal: imkansızlık muhit: kuşatıcı
                    muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) musahhar: boyun eğme
                    mürekkep: meydana gelmiş, birleşik müvellidülhumuza: oksijen
                    müvellidülmâ: hidrojen nebâtât: bitkiler
                    nefer: asker, er nevi: çeşit
                    neşvünemâ: büyüyüp gelişme nisbet: bağ (bk. n-s-b)
                    nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni
                    sultan-ı azîm: büyük sultan (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m) tevdi: bırakma, emanet etme
                    teşkilât: yapı, kuruluş vazifedar: görevli
                    vuku: meydana gelme, olma vücub ve vahdet-i Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah’ın birliği ve varlığının zorunlu olması (bk. v-c-b; v-ḥ-d; ṣ-n-a)
                    zerre: atom zerrât: zerreler, atomlar
                    zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) âdi: basit, sıradan
                    şahid-i sadık: doğru şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ)
                    #791656
                    Anonim

                      Birisi: Herbir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor. Ve cumudiyetiyle beraber, bir şuur-u küllî gösteren intizamperverâne nizam-ı umumîye tevfik-i hareket eder. Demek, herbir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlakın vücub-u vücuduna ve nizam-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder.

                      كَمَاۤ اَنَّ فِى كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَيْنِ عَلٰۤى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ فِى كُلِّ حَىٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰۤى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ blank.gif1


                      Evet, herbir zîhayatta, biri ehadiyet sikkesi, diğeri samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat, ekser kâinatta cilveleri görünen esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Adeta bir nokta-i mihrakiye hükmünde, Hayy-ı Kayyûmun tecellî-i İsm-i Âzamını gösteriyor. İşte, ehadiyet-i Zâtiyeyi, Muhyî perdesi altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i ehadiyeti taşıyor.

                      Hem o zîhayat, kâinatın bir misal-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyâcâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor. Yani, “o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var; bütün eşya Onun bir teveccühünün yerini tutamaz.”

                      نَعَمْ يَكْفِى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ كُلِّ شَىْءٍ وَلاَ يَكْفِى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَلَوْ لِشَىْءٍ وَاحِدٍ blank.gif2

                      [NOT]Dipnot-1 Herbir zerrede, Onun Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid olduğuna iki şahit bulunduğu gibi; herbir zîhayatta da, Onun Ehad ve Samed olduğuna dair iki âyet vardır.

                      Dipnot-2 Üstteki cümle bu metnin tercümesidir.[/NOT]



                      Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) Kadir-i Mutlak: herşeye gücü yeten sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
                      Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
                      acz-i mutlak: sınırsız derecede âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z; ṭ-l-ḳ) cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
                      cumudiyet: cansızlık daire-i hayat: hayat dairesi (bk. ḥ-y-y)
                      ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d) ehadiyet-i Zâtiye: Allah’ın zâtının birliği (bk. v-ḥ-d)
                      ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                      ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) intizamperverâne: düzenliliği sevene yakışır bir şekilde (bk. n-ẓ-m)
                      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı acz: acizlik dili (bk. a-c-z)
                      misal-i musağğar: küçültülmüş örnek (bk. m-s̱-l) mütenevvi: çeşitli
                      nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit
                      nizam-ı umumî: genel düzen (bk. n-ẓ-m) nizam-ı âlem: kâinatın düzeni (bk. n-ẓ-m; a-l-m)
                      nokta-i mihrakiye: odak noktası samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması (bk. ṣ-m-d)
                      sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta görülen birlik işareti (bk. v-ḥ-d)
                      tecellî-i İsm-i Âzam: Allah’ın en büyük isminin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v; a-ẓ-m) teveccüh: yönelme, ilgi
                      tevfik-i hareket: uygun hareket turra: padişah mührü ve imzası
                      vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d)
                      zerre: atom zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
                      âyine: ayna şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
                      şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) şuur-u küllî: bilgi ve kavrayışı kapsamlı olan (bk. ş-a-r; k-l-l)
                      #791724
                      Anonim

                        Hem o hal gösteriyor ki, onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte, samediyetin gölgesini gösteren bir nevi turrası…

                        Demek, herbir zîhayatta bir sikke-i ehadiyet, bir turra-i samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisanıyla blank.gif1 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ اَللهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka birkaç pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsil edildiği için burada ihtisar edildi.

                        Madem şu kâinatın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü’l-Vücudun vahdâniyetine açıyor. Zerreden tâ şemse kadar tabakat-ı mevcudat, Zât-ı Zülcelâlin envâr-ı marifetini ne suretle neşrettiğini kıyas edebilirsin. İşte, marifetullahta terakkiyât-ı mâneviyenin derecâtını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyas et.

                        BEŞİNCİ LEM’A

                        Nasıl ki bir kitap, eğer yazma ve mektub olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa, o kitabın hurufatı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır, tâ o kitap tab’ edilip vücut bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hatla o kitabın ekseri yazılmışsa—Sûre-i Yâsin, lâfz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi—o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım, tâ tab edilsin.

                        Aynen öyle de, şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedâniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyetin mektubu desen, vücub derecesinde bir suhulet ve lüzum derecesinde bir mâkuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbaba isnat etsen, imtinâ

                        [NOT]Dipnot-1 “De ki: O Allah birdir. O Allah’tır, Sameddir; herşey O’na muhtaç olduğu halde O hiçbir şeye muhtaç değildir.” İhlâs Suresi, 112:1-2.[/NOT]



                        Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sûre-i Yâsin: Yâsin Sûresi, Kur’ân-ı Kerimin 36. sûresi
                        Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b) Zât-ı Ehadiyet: herbir varlıkta birliği görünen Zât, Allah (bk. v-ḥ-d)
                        Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) derecât: dereceler
                        ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r) envâr-ı marifet: Allah’ı bilme ve tanıma nurları (bk. n-v-r; a-r-f)
                        esbab: sebepler (bk. s-b-b) hurufat: harfler
                        ihtisar: kısaltma, özetleme imtinâ: imkansızlık
                        isnat: dayandırma (bk. ṣ-n-d) kalem-i kudret-i Samedâniye: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r; ṣ-m-d)
                        kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                        kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                        lâfz-ı Yâsin: “Yâsin” kelimesi marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f)
                        matbu: basılmış merâtib: mertebeler
                        mâkuliyet: akla uygunluk nevi: çeşit
                        neşretmek: yaymak pencere-i mühimme: önemli pencere
                        samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması (bk. ṣ-m-d) sikke: mühür, işaret
                        sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta görülen birlik işareti (bk. v-ḥ-d) suhulet: kolaylık
                        suret: şekil, tarz (bk. ṣ-v-r) tabakat-ı mevcudat: varlıkların tabakaları (bk. v-c-d)
                        tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem, doğa (bk. ṭ-b-a) tab’ edilmek: basılmak
                        tafsil etme: ayrıntılı olarak açıklama terakkiyât-ı mâneviye: mânevî ilerlemeler (bk. a-n-y)
                        turra: mühür, nişan turra-i samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması mânâsındaki sıfatının mührü (bk. ṣ-m-d)
                        vâhdaniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) vücub: kesinlik, gereklilik (bk. v-c-b)
                        vücut bulma: var olma (bk. v-c-d) zerre: atom
                        zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) şems: güneş
                        #791725
                        Anonim

                          derecesinde suûbetli ve muhal derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabul etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki, tabiat için ya herbir cüz toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada milyarlarca madenî matbaalar ve hadsiz mânevî fabrikalar bulunması lâzım—tâ ki, hesapsız çiçekli, meyveli masnuâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yahut herşeye muhit bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet onlarda kabul etmek lâzım gelir—tâ şu masnuâta hakikî masdar olabilsin.

                          Çünkü toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz’ü ekser nebâtâta menşe olabilir. Halbuki herbir nebat, meyveli olsa, çiçekli olsa, teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki, herbirisine, yalnız ona mahsus birer ayrı mânevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek, tabiat mistarlıktan masdarlığa çıksa, herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmaya mecburdur.

                          İşte, bu tabiatperestlik fikrinin esası öyle bir hurafattır ki, hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalâletin nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!
                          Elhasıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücuduna tek bir suretle delâlet ediyor; ve kendi kâtibini on kelime ile tarif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, “Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var. Kalemi kırmızıdır, şöyledir, böyledir” der. Aynen öyle de, şu kitab-ı kebir-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sureti kadar gösterir. Fakat Nakkâş-ı Ezelînin esmâsını bir kaside kadar tarif eder ve keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, Müsemmâsına şehadet eder. Demek, hem kendini, hem bütün kâinatı inkâr eden sofestâi gibi bir ahmak, yine Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerektir!

                          ALTINCI LEM’A

                          Hâlık-ı Zülcelâlin nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnuâtının


                          Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Müsemmâ: en güzel isimlerle isimlendirilen Allah (bk. s-m-v)
                          Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi zâtına has olarak nakış nakış işleyen ve varlığı sonsuz olup başlangıcı olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                          cirm: büyüklük, kütle cüz: parça (bk. c-z-e)
                          delâlet: delil olma, işaret etme ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
                          ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhasıl: özetle, sonuç olarak
                          esmâ: isimler (bk. s-m-v) hadsiz: sınırsız
                          hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hezeyanlı: saçmalayan
                          hurafat: aslı esası olmayan saçma inanışlar hüsn-ü hat: güzel yazı (bk. ḥ-s-n)
                          ibret: uyanıklığa sebep olan ders iltizam: taraftarlık
                          kaside: şiir katre: damla
                          keyfiyet: özellik, nitelik kitab-ı kebir-i âlem: büyük âlem kitabı, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r; a-l-m)
                          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâtib: yazan (bk. k-t-b)
                          mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: özgü
                          masdar: kaynak masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
                          mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) menşe: kaynak
                          mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) mistar: şablon
                          muhal: imkânsızlık muhit: kuşatıcı
                          muktedir: gücü yeten, güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                          mümtaz: seçkin, üstün müşkülâtlı: zor
                          nebat: bitki nebâtât: bitkiler
                          nefis: kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz
                          sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkâr edenler suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                          suûbetli: zor tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
                          tabiatperest: yaratıcı olarak tabiatı kabul eden (bk. ṭ-b-a) teşekkülât: oluşumlar
                          vehim: kuruntu âkıl: akıllı
                          #791726
                          Anonim

                            herbir cüz’ünün cephesinde ehadiyetinin sikkesini koymuştur. (Nasıl ki, geçmiş Lem’alarda bir kısmını gördün.) Öyle de, herbir nev’in üstünde çok sikke-i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddit hâtem-i vâhidiyet, tâ mecmu-u âlem üstünde mütenevvi turra-i vahdet, gayet parlak bir surette koymuştur. İşte, pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı arz sahifesinde, bahar mevsiminde vaz edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:

                            Nakkâş-ı Ezelî, zeminin yüzünde, yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat ve hayvânâtın envâını, nihayetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zahir ve bahir, parlak bir sikke-i tevhiddir.

                            Evet, bahar mevsiminde, ölmüş arzın ihyâsı içinde üç yüz bin haşrin nümunelerini kemâl-i intizamla icad etmek ve arzın sahifesinde, birbiri içinde, üç yüz bin muhtelif envâın efradını hatasız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzun, manzum, gayet muntazam ve mükemmel bir surette yazmak, elbette, nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin, bir Kadîr-i Zülkemâlin ve bir Hakîm-i Zülcemâlin sikke-i mahsusası olduğunu, zerre miktar şuuru bulunanın derk etmesi lâzım gelir. Kur’ân-ı Hakîm ferman ediyor ki:

                            فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثاَرِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى اْلمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1

                            [NOT]Dipnot-1 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.[/NOT]



                            Hakîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-m-l) Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l)
                            Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi zâtına has olarak nakış nakış işleyen ve varlığı sonsuz olup başlangıcı olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l)
                            Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕû; c-l-l) arz: yeryüzü, dünya
                            bahir: açık, berrak cüz: kısım, parça (bk. c-z-e)
                            derk etmek: anlamak efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d)
                            ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d) envâ: çeşitler, türler
                            ferman: buyruk galatsız: yanlışsız, hatasız
                            hatem: mühür, damga hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                            haşir ve neşretmek: yeniden diriltmek ve yaymak (bk. ḥ-ş-r) haşr: yeniden diriliş (bk. ḥ-ş-r)
                            hâtem-i vahidiyet: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
                            ihtilât: karışıklık ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
                            imtiyaz: farklılık, ayrıcalık intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
                            irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
                            kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                            küll: bütün (bk. k-l-l) manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                            mecmu-u âlem: âlemin bütünü (bk. c-m-a; a-l-m) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
                            muhit: kuşatıcı, kapsamlı muhtelif: çeşitli
                            muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k)
                            müteaddit: çeşitli, birçok mütenevvi: çeşitli
                            nebatat: bitkiler nev: tür
                            nihayet: son nihayetsiz: sonsuz
                            nümune: örnek, misal sath-ı arz: yeryüzü
                            sehivsiz: yanılmadan, şaşırmadan sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür
                            sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta görülen birlik işareti (bk. v-ḥ-d) sikke-i mahsusa: özel mühür
                            sikke-i tevhid: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                            tefrik: ayırma teşhis: ayırma
                            turra: padişahın mührü ve imzası turra-i vahdet: birlik mührü (bk. v-ḥ-d)
                            vaz edilmek: konulmak zahir: görünen, açık (bk. ẓ-h-r)
                            zemin: yer zerre: atom
                            şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)
                            #791727
                            Anonim

                              Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin nümunelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya, elbette insanın haşri ona göre kolay gelir. Meselâ, Gelincik Dağını ve Sübhan Dağını bir işaretle kaldıran bir zât-ı mu’ciznümâya, “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi? Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit be vakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîme, bir Kerîm-i Rahîme, “Ebed tarafında ihzar edilip serilmiş, kendi ziyafetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” İstib’ad suretinde söylenir mi?

                              Şu zeminin yüzünde, yaz zamanında bir sikke-i tevhidi gördün. Şimdi bak: Gayet basîrâne ve hakîmâne zemin yüzündeki şu tasarrufât-ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem-i vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor. Çünkü şu icraat bir vüs’at-i mutlaka içinde ve o vüs’atle beraber bir sür’at-i mutlakayla ve o sür’atle beraber bir sehâvet-i mutlaka içinde görünen intizam-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san’at ve mükemmeliyet-i hilkat, öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenâhi bir ilim ve nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahip olabilir.

                              Evet, görüyoruz ki, bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir icad, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem o vüs’at içinde bir sür’at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür’at ve vüs’atle beraber bir suhulet-i mutlaka ile yapılıyor. Hem o sür’at ve vüs’at ve suhuletle beraber, teksir-i efradda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve suhulet ve sür’at ve vüs’atle beraber, herbir nevide, herbir fertte görünen bir intizam-ı mutlak ve gayet mümtaz bir hüsn-ü san’at ve gayet müstesna bir mükemmelliyet-i hilkat ile beraber gayet sehâvet içinde bir intizam-ı tam var. Ve o teksir-i efrad içinde bir mükemmeliyet-i hilkat ve gayet sür’at içinde bir hüsn-ü san’at ve nihayet ihtilât içinde bir imtiyaz-ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymettar eserler ve gayet geniş daire içinde tam

                              Gelincik Dağı: (bk. bilgiler) Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m)
                              Kerîm-i Rahîm: sonsuz ikram ve ihsan sahibi, pek merhametli olan Allah (bk. k-r-m; r-ḥ-m) Kudret-i Fâtıra: Yaratıcı Kudret, Allah (bk. ḳ-d-r; f-ṭ-r)
                              Sübhan Dağı: (bk. bilgiler) basîrâne: görerek (bk. b-ṣ-r)
                              ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) faaliyet: icraat (bk. f-a-l)
                              gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
                              hatem: mühür, damga haşr: yeniden diriliş; insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanması (bk. ḥ-ş-r)
                              hâtem-i vahidiyet: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) hüsn-ü san’at: san’at güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a)
                              icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) icraat: faaliyet
                              ihtilât: karışıklık ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
                              imtiyaz-ı etemm: tamamıyla birbirinden farklı olma intizam-ı mutlak: sınırsız düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṭ-l-ḳ)
                              intizam-ı tam: tam bir düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istib’ad: akıldan uzak görme
                              kemâl-i hüsn-ü san’at: sanatın mükemmel güzelliği (bk. k-m-l; ḥ-s-n; ṣ-n-a) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                              kıymettar: değerli mebzûliyet: bolluk
                              mükemmeliyet-i hilkat: yaratılıştaki mükemmellik (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ) mümtaz: seçkin, üstün
                              müstesnâ: seçkin, benzeri olmayan nev: tür
                              nihayetsiz: sonsuz nümune: örnek
                              seddetmek: tıkamak sehavet: cömertlik (bk. c-v-d)
                              sehâvet-i mutlaka: sınırsız cömertlik (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ) sikke-i tevhid: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d)
                              suhulet: kolaylık suhulet-i mutlaka: sınırsız kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ)
                              suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sür’at: hız
                              sür’at-i mutlaka: sınırsız hız (bk. ṭ-l-ḳ) tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
                              tasarrufât-ı azîme-i bahariye: bahar mevsimindeki büyük tasarruflar, faaliyetler (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m) teksir-i efrad: fertlerin çoğaltılması (bk. k-s̱-r; f-r-d)
                              vakit be vakit: zaman zaman vüs’at: genişlik
                              vüs’at-i mutlaka: sınırsız genişlik (bk. ṭ-l-ḳ) zemin: yeryüzü
                              zât-ı mu’ciznümâ: mu’cize gösteren zât (bk. a-c-z) âşikâre: açıkça
                              #791728
                              Anonim

                                bir muvafakat ve gayet suhulet içinde gayet san’atkârâne bedîaları icad etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her fertte bir san’at-ı hârika, bir faaliyet-i mu’ciznümâ göstermek, elbette ve elbette öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nazırdır. Hiçbir şey Ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey Ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, Onun kudretine nisbeten müsavidirler.

                                Meselâ, o Rahîm-i Zülcemâlin bağıstan-ı kereminden, mu’cizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım. Yüz elli beş çıktı. Bir salkımın danesini saydım, yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. Halbuki, bazan az bir rutubet ancak eline geçer. İşte, bu işi yapan, herşeye kadîr olmak lâzım gelir.

                                سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ blank.gif1

                                YEDİNCİ LEM’A

                                Bak, nasıl sahife-i arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samedin hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak. Göreceksin ki, o kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuhla hâtem-i vahdet okunuyor. Çünkü şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczaları ve efradları gibi bel bele verip, birbirine karşı muavenet elini uzatıp, birbirinin sual-i hâcetine “Lebbeyk, başüstüne” derler. El ele verip bir intizamla çalışırlar. Baş başa verip zevilhayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîme itaat ederler.

                                Evet, güneş ve aydan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde; ve hayvanların zayıf, şerif insanların

                                [NOT]Dipnot-1 “İşlerinde akılların hayrette kaldığı o Zât her türlü kusurdan nihayet derecede münezzehtir.” Nevevî, el-Ezkar s. 292; İmam Ali (r.a.), Nehcu’l-Belâğa, s. 428.
                                [/NOT]

                                Müdebbir-i Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve idare eden Allah (bk. d-b-r; ḥ-k-m) Rahîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m; ẕü; c-m-l)
                                Zat-ı Ehad-i Samed: her şeyin Kendisine muhtaç olduğu fakat Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve tek olan Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) bağıstan-ı kerem: cömertlik ve ikram bahçesi (bk. k-r-m)
                                bedîa: beğenilen ve çok takdir edilen güzel şey (bk. b-d-a) daim: devamlı
                                ecza: parçalar, bölümler (bk. c-z-e) efrad: fertler (bk. f-r-d)
                                faaliyet-i mu’ciznümâ: mu’cizeli faaliyet (bk. f-a-l; a-c-z) hararet: sıcaklık
                                hatem: mühür, damga heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a)
                                hâtem-i vahdet: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
                                imdad: yardım isteme intizam: düzenlilik, disiplin (bk. n-ẓ-m)
                                kadir: her şeye gücü yeten (bk. ḳ-d-r) kasr: saray, köşk
                                kifayet etme: yeterli olma kitab-ı kebir: büyük kitap (bk. k-t-b; k-b-r)
                                kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                lebbeyk: “buyurun, emredin” mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                                muavenet: yardım muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                                muvafakat: uygunluk mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                                müsavi: eşit müteveccihen: yönelmiş olarak
                                nazır: bakan, gözeten (bk. n-ẓ-r) nebâtât: bitkiler
                                nisbet: oran (bk. n-s-b) nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
                                rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m) rutubet: nemlilik, ıslaklık
                                sahife-i arz: yeryüzü sahifesi san’at-ı hârika: hârika sanat (bk. ṣ-n-a)
                                san’atkarane: san’atlı bir şekilde (bk. ṣ-n-a) sual-i hâcet: ihtiyacını isteme (bk. h-v-c)
                                suhulet: kolaylık vuzuh: açıklık
                                zerre: atom zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y)
                                şerif: şerefli, değerli
                                #791729
                                Anonim

                                  imdadına koşmalarında; hattâ mevadd-ı gıdâiyenin lâtif, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında; tâ zerrât-ı taamiyenin hüceyrât-ı beden imdadına geçmelerinde câri olan bir düstur-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki, gayet kerîm birtek Mürebbînin kuvvetiyle, gayet hakîm birtek Müdebbirin emriyle hareket ediyorlar.

                                  İşte, şu kâinat içinde câri olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teanuk, bu musahhariyet, bu intizam, birtek Müdebbirin tertibiyle idare edildiklerine ve birtek Mürebbînin tedbiriyle sevk edildiklerine kat’iyen şehadet etmekle beraber; şu bilbedâhe san’at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tamme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayatı onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzak ve iâşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.

                                  Evet,

                                  • kast ve şuur ve iradeyi gösteren bir perde-i hikmet, umum kâinatı kaplamış,
                                  • ve o perde-i hikmet üstünde, lütuf ve tezyin ve tahsin ve ihsanı gösteren bir perde-i inâyet serilmiştir,
                                  • ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde, kendini sevdirmek ve tanıttırmak ve in’âm ve ikram etmek lem’alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine almıştır,
                                  • ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsan ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütf-u Rububiyeti gösteren bir sofra-i erzak-ı umumiye dizilmiştir.




                                  Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b)
                                  bilbedâhe: ap açık bir şekilde câri: geçerli, yürürlükte
                                  düstur-u teâvün: yardımlaşma prensibi erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ)
                                  hakîm: hikmetle iş yapan (bk. ḥ-k-m) hikmet-i âmme: herşeyi kuşatan hikmet (bk. ḥ-k-m)
                                  hulle-i rahmet: rahmet elbisesi (bk. r-ḥ-m) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
                                  hâtem-i tevhid: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) hüceyrât-ı beden: beden hücreleri
                                  hüsn-ü terbiye: güzel terbiye (bk. ḥ-s-n; r-b-b) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
                                  intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) inâyet-i tamme/inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y)
                                  in’am: nimetlendirme (bk. n-a-m) irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d)
                                  iâşe etmek: beslemek (bk. a-y-ş) iâşe-i umumî: herkesi besleyip geçimini sağlama (bk. a-y-ş)
                                  kast: bilerek ve isteyerek yapma (bk. ḳ-s-d) kat’iyen: kesin olarak
                                  kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ) kerîm: ikram sahibi, cömert (bk. k-r-m)
                                  kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’a: parıltı
                                  lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) lütf-u Rububiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı (bk. l-ṭ-f; r-b-b)
                                  lütuf: iyilik, ihsan (bk. l-ṭ-f) mevadd-ı gıdâiye: gıda maddeleri
                                  musahhariyet: boyun eğmişlik münevver: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
                                  müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) nahif: zayıf
                                  perde-i hikmet: hikmet perdesi (bk. ḥ-k-m) perde-i inâyet: inayet perdesi (bk. a-n-y)
                                  perde-i rahmet-i âmme: herşeyi kaplayan rahmet perdesi (bk. r-ḥ-m) rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m)
                                  rahmet-i vâsia: geniş rahmet (bk. r-ḥ-m) san’at-ı eşya: varlıkların san’atlı oluşu (bk. ṣ-n-a)
                                  sofra-i erzak-ı umumiye: herkesin yararlandığı rızık sofrası (bk. r-z-ḳ) tahsin: güzelleştirme (bk. ḥ-s-n)
                                  teanuk: birbirine sarılma tecâvüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme (bk. c-v-b)
                                  tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) terahhum: merhamet etme (bk. r-ḥ-m)
                                  tertib: düzenleme tesânüd: dayanışma (bk. s-n-d)
                                  tezyin: süsleme (bk. z-y-n) teâvün: yardımlaşma
                                  umum: bütün zerrât-ı taamiye: yiyecek zerreleri
                                  zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r)
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 42)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.