• Bu konu 40 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
12 yazı görüntüleniyor - 31 ile 42 arası (toplam 42)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791730
    Anonim

      Evet, şu mevcudata; zerrelerden güneşlere kadar, fertler olsun, neviler olsun, küçük olsun, büyük olsun,

      • semerat ve gayatla ve faideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş,
      • ve o hikmetnümâ suret gömleği üstünde, lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, herşeyin kametine göre biçilmiş,
      • ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine, tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in’âm lem’alarıyla münevver rahmet nişanları takılmış,
      • ve o münevver ve murassâ nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevilhayatın taifelerine kâfi, bütün hâcetlerine vâfi bir sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur.

      İşte şu iş, güneş gibi âşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât-ı Zülcemâle işaret edip gösteriyor.

      Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır?

      Evet. Bir fert, rızka ve devam-ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki, bütün mevcudat-ı âlem, bahusus zîhayat olsa, küllî olsun, cüz’î olsun, küll olsun, cüz olsun, vücudunda, bekàsında, hayatında ve idame-i hayatta maddeten ve mânen çok metâlibi var, çok levâzımâtı var. İftikarâtı ve ihtiyâcâtı öyle şeylere var ki, en ednâsına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlubuna o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde, görüyoruz ki, bütün metâlibi ve erzak-ı maddiye ve mâneviyesi,
      مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُblank.gif1 ummadığı yerlerden kemâl-i intizamla ve vakt-i münasipte ve lâyık bir tarzda, kemâl-i hikmetle ellerine veriliyor. İşte bu iftikar ve ihtiyac-ı


      [NOT]Dipnot-1 “Hiç ummadığı yerlerden…” Talâk Sûresi, 65:3.[/NOT]



      Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Kerîm: sınırsız ikram, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m)
      Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ)
      Zât-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-m-l) bahusus: özellikle
      bekà: süreklilik (bk. b-ḳ-y) cüz: parça (bk. c-z-e)
      cüz’î: ferd, birey (bk. c-z-e) devam-ı hayat: hayatın devamı (bk. ḥ-y-y)
      ednâ: en aşağı erzak-ı maddiye ve mâneviye: maddi ve mânevî rızıklar (bk. r-z-ḳ; a-n-y)
      gayat: gayeler hikmetnümâ: hikmetli (bk. ḥ-k-m)
      hulle-i inâyet: inâyet elbisesi (bk. a-n-y) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
      idame-i hayat: hayatı devam ettirme (bk. ḥ-y-y) iftikar: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
      iftikarât: fakirlik, yoksulluk (bk. f-ḳ-r) ihsan: iyilik, bağış (bk. ḥ-s-n)
      ihtiyac-ı mahlûkat: yaratıkların ihtiyacı (bk. ḥ-v-c; ḫ-l-ḳ) ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. h-v-c)
      ikram: bağış, ihsan (bk. k-r-m) in’am: nimetlendirme (bk. n-a-m)
      kamet: boy, endam kemâl-i hikmet: mükemmel, tam bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m)
      kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kumaş-ı hikmet: hikmet kumaşı (bk. ḥ-k-m)
      kâfi: yeterli küll: bütün (bk. k-l-l)
      küllî: fertlerden oluşan topluluk, tür, cins (bk. k-l-l) lem’a: parıltı
      levâzımat: gerekli olan şeyler lütuf: iyilik, ikram (bk. l-ṭ-f)
      maddeten: maddî olarak maslahat: fayda, gaye (bk. ṣ-l-ḥ)
      matlub: istek (bk. ṭ-l-b) metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b)
      mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
      min haysü lâ yahtesib: umulmadık bir şekilde muhteşem: görkemli, ihtişamlı
      murassâ: süslenmiş mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
      münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r)
      müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) nevi: tür
      nihayetsiz: sonsuz nişan: işaret
      rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) semerat: meyveler, neticeler
      sofra-i rızk-ı umumî: herkesin yararlandığı rızık sofrası (bk. r-z-ḳ) suret: görüntü (bk. ṣ-v-r)
      tahabbüb: kendini sevdirme (bk. ḥ-b-b) tahannün: şefkat etme (bk. ḥ-n-n)
      taife: topluluk vakt-i münasip: uygun zamanda (bk. n-s-b)
      vâfi: yeterli zemin: yer
      zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
      âşikâre: açıkça
      #791731
      Anonim

        mahlûkat ve bu tarzda imdad ve iâne-i gaybiye, acaba güneş gibi bir Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâli, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâli göstermiyor mu?

        SEKİZİNCİ LEM’A

        Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nevi tohum delâlet eder ki, o tarla herhalde tohum sahibinin taht-ı tasarrufatında olduğunu, hem o tohum dahi tarla mutasarrıfının taht-ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de, şu anâsır denilen mezraa-i masnuat, vâhidiyet ve besâtetle beraber külliyet ve ihâtaları; ve şu mahlûkat denilen semerât-ı rahmet ve mu’cizât-ı kudret ve kelâmât-ı hikmet olan nebatat ve hayvanat, mümaselet ve müşabehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları, tek bir Sâni-i Mu’ciznümânın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki, güya herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan, o Sâniin birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer turrasıdır. Her nerede bulunsa, lisan-ı hâliyle herbirisi der ki: “Ben kimin sikkesiyim; bu yer dahi Onun masnuudur. Ben kimin hâtemiyim; bu mekân dahi Onun mektubudur. Ben kimin turrasıyım; bu vatanım dahi onun mensucudur.”

        Demek, en ednâ bir mahlûka rububiyet, bütün anâsırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsustur. Ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvir etmek, bütün hayvânâtı, nebâtâtı, masnûâtı kabza-i rububiyetinde terbiye edene has olduğunu, kör olmayan görür.

        Evet, herbir fert, sair efrada mümaselet ve misliyet lisanıyla der: “Kim bütün nev’ime mâlik ise, bana mâlik olabilir. Yoksa, yok.” Her nevi, sair nevilerle beraber yeryüzünde intişarı lisanıyla der: “Kim bütün sath-ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir; yoksa yok.”

        Arz, sair seyyârât ile bir güneşe irtibatı ve semâvât ile tesânüdü lisanıyla der: “Kim bütün kâinata mâlik ise, bana mâlik O olabilir. Yoksa, yok.”



        Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyi şefkat ve merhametle sevk ve idare eden Allah (bk. d-b-r; r-ḥ-m; ẕü; c-m-l) Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâl: herşeyi hikmetle yapan ve terbiye eden, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. r-b-b; ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
        Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Mu’ciznümâ: mu’cize gösteren ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-c-z)
        anâsır: unsurlar, elementler arz: yeryüzü, dünya
        besâtet: basitlik, sâdelik delâlet: işaret etme, delil olma
        ednâ: en basit, en küçük efrad: fertler (bk. f-r-d)
        has: özel hatem: mühür, damga
        hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) ihâta: kuşatma, kapsama
        intişar: yayılma irtibat: bağ
        iâne-i gaybiye: görünmeyen âlemden gelen yardım (bk. ğ-y-b) kabza-i rububiyet: rububiyet eli (bk. r-b-b)
        kabza-i tasarruf: tasarrufu altında bulundurma (bk. ṣ-r-f) kelâmât-ı hikmet: hikmet kelimeleri, sözleri (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
        kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) külliyet: genellik, kapsamlılık (bk. k-l-l)
        lisan-ı hâl: hâl ve beden dili mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
        mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: özgü
        masnu: san’at eseri (bk. ṣ-n-a) masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
        mekân: yer (bk. m-k-n) mensuc: dokunmuş, örülmüş
        mezraa-i masnuat: san’at eseri varlıkların tarlası (bk. ṣ-n-a) misliyet: benzerlik, misliyet (bk. m-s̱-l)
        mutasarrıf: tasarruf eden (bk. ṣ-r-f) mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
        mâlik: sahip (bk. m-l-k) mümaselet: benzerlik (bk. m-s̱-l)
        müşabehet: benzerlik nebatat: bitkiler
        nev’: tür rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
        sair: diğer sath-ı arz: yeryüzü, dünya
        semere: meyve semerât-ı rahmet: rahmet meyveleri (bk. r-ḥ-m)
        semâvât: gökler (bk. s-m-v) seyyârât: gezegenler
        sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür taht-ı tasarruf: tasarrufu altında (bk. ṣ-r-f)
        tavattun: vatan edinme, yerleşme tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama (bk. d-b-r)
        tedvir: çekip çevirme, idare etme tesânüd: dayanışma (bk. s-n-d)
        turra: padişah mührü, imzası vâhidiyet: birlik (bk. v-ḥ-d)
        #791732
        Anonim

          Evet, faraza zîşuur bir elmaya biri dese, “Sen benim san’atımsın”; o elma lisan-ı hâl ile ona “Sus,” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedarlara, belki bütün bahar sefinesiyle hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı Rahmâniyeye mutasarrıf olabilirsen, bana rububiyet dâvâ et.” O elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak.

          DOKUZUNCU LEM’A

          Cüzde, cüz’îde, küllde, küllîde, küll-i âlemde, hayatta, zîhayatta, ihyâda olan sikkelerden, hâtemlerden, turralardan bazılarına işaret ettik. Şimdi, nevilerde hesapsız sikkelerden bir sikkeye işaret edeceğiz.

          Evet, nasıl ki meyvedar bir ağacın hesapsız semereleri, bir terbiye-i vâhide, bir kanun-u vahdetle, birtek merkezden idare edildiklerinden, külfet ve meşakkat ve masraf o kadar suhulet peydâ eder ki, kesretle terbiye edilen tek bir semereye müsâvi olurlar. Demek kesret ve taaddüd-ü merkez, her semere için, kemiyetçe bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihazat ister. Fark yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki, birtek nefere lâzım techizat-ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır. Demek, iş vahdetten kesrete geçse, efrad adedince, kemiyet cihetiyle külfet ziyadeleşir. İşte, her nevide bilmüşahede görünen suhulet-i fevkalâde, elbette vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr ve suhulet eseridir.

          Elhasıl:
          Bir cinsin bütün envâı, bir nev’in bütün efradı, âzâ-yı esasîde muvafakat ve müşabehetleri nasıl ispat ederler ki, tek bir Sâniin masnularıdır. Çünkü vahdet-i kalem ve ittihad-ı sikke öyle ister. Öyle de, bu meşhud suhulet-i mutlaka ve külfetsizlik, vücub derecesinde icab eder ki, bir Sâni-i Vâhidin eserleri olsun.

          Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Vâhid: tek olan ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; v-ḥ-d)
          bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cihazat: donanım
          cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’î: ferd (bk. c-z-e)
          efrad: fertler (bk. f-r-d) elhasıl: özetle, sonuç olarak
          envâ: çeşitler, türler faraza: varsayalım ki
          hatem: mühür, damga hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
          hedâyâ-yı Rahmâniye: çok şefkatli ve merhametli olan Allah’ın hediyeleri (bk. r-ḥ-m) hemcins: aynı cinsten olan
          ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) ittihad-ı sikke: mühür birliği
          kanun-u vahdet: birlik kanunu (bk. ḳ-n-n; v-ḥ-d) kemiyetçe: sayıca
          kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) keyfiyet: nitelik, özellik
          külfet: güçlük küll: bütün (bk. k-l-l)
          küll-i âlem: âlemin bütünü (bk. k-l-l; a-l-m) küllî: fertlerden oluşan topluluk, tür, cins (bk. k-l-l)
          lisan-ı hâl: hâl ve beden dili masnu: sanat eseri (bk. ṣ-n-a)
          meyvedar: meyveli meşakkat: zahmet, zorluk
          meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muktedir: gücü yeten, güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)
          mutasarrıf: tasarruf sahibi (bk. ṣ-r-f) muvafakat: uygunluk
          münteşir: yayılmış olan müsâvi: eşit, denk
          müşabehet: benzeme nefer: asker, er
          nevi: tür, çeşit rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
          sefine: gemi semere: meyve
          sikke: madenî para gibi şeyler üzerine vurulan damga, mühür suhulet: kolaylık
          suhulet peydâ etmek: kolaylık kazanmak suhulet-i fevkalâde: olağanüstü kolaylık
          suhulet-i mutlaka: tam bir kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ) taaddüd-ü merkez: merkezin çokluğu
          techizat-ı askeriye: askerî donanım terbiye-i vâhide: tek terbiye (bk. v-ḥ-d)
          tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) teşkil: oluşma
          turra: padişah mührü, imzası vahdet: birlik, teklik (bk. v-ḥ-d)
          vahdet-i kalem: kalem birliği (bk. v-ḥ-d) vücub: zorunluluk (bk. v-c-b)
          yüsr: kolaylık ziyadeleşme: fazlalaşma, artma
          zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
          âzâ-yı esasî: temel organlar
          #791733
          Anonim

            Yoksa, imtinâ derecesine çıkan bir suubet, o cinsi in’idâma ve o nev’i ademe götürecekti.

            Velhasıl, Cenâb-ı Hakka isnad edilse, bütün eşya birtek şey gibi bir suhulet peydâ eder. Eğer esbaba isnad edilse, herbir şey bütün eşya kadar suubet peydâ eder. Madem öyledir; kâinatta şu görünen fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzûliyet, sikke-i vahdeti güneş gibi gösterir. Eğer, gayet mebzûliyetle elimize geçen şu san’atlı meyveler Vâhid-i Ehadin malı olmazsa, bütün dünyayı verseydik birtek narı yiyemezdik.

            ONUNCU LEM’A

            Tecellî-i cemâliyeyi gösteren hayat nasıl bir burhan-ı ehadiyettir, belki bir çeşit tecellî-i vahdettir. Tecellî-i celâli izhar eden memat dahi bir burhan-ı vâhidiyettir.

            Evet, Meselâ, وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰىblank.gif1 nasıl ki güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi şeffâfâtı, güneşin aksini ve ışığını göstermek suretiyle güneşe şehadet ettikleri gibi; o katarâtın ve şeffâfâtın gurubuyla, gitmeleriyle beraber, arkalarından yeni gelen katarat taifeleri ve şeffâfat kabileleri üstünde yine güneşin cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellîsi ve noksansız istimrarı kat’iyen şehadet eder ki, sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misalî güneşçikler ve ışıklar ve nurlar bir bâki, daimî, âli, tecellîsi zevâlsiz birtek güneşin cilveleridir. Demek o parlayan kataratlar, zuhuruyla ve gelmeleriyle güneşin vücudunu gösterdikleri gibi; guruplarıyla, zevâlleriyle güneşin bekàsını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.

            Aynen öyle de, şu mevcudat-ı seyyâle, vücutlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü’l-Vücudun vücub-u vücuduna ve ehadiyetine şehadet ettikleri gibi; zevâlleriyle, ölümleriyle o Vâcibü’l-Vücudun ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.

            [NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]



            Cenâb-ı Hakk: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
            Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kaplayan ve herbir şeyde görülen Allah (bk. v-ḥ-d) adem: yokluk
            akis: yansıma bekà: devamlılık (bk. b-ḳ-y)
            burhan-ı ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta görünen birlik delili (bk. v-ḥ-d) burhan-ı vâhidiyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik delili (bk. v-ḥ-d)
            bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y) cilve: yansıma (bk. c-l-y)
            daimî: devamlı ehadiyet: birlik (bk. v-ḥ-d)
            esbab: sebepler (bk. s-b-b) ezeliyet: varlığının başlangıcı olmaması, sonsuzluk (bk. e-z-l)
            eşya: şeyler, varlıklar fevkalâde: olağanüstü
            gurub: batma hadsiz: sınırsız
            haşmet: göz kamaştırıcı büyüklük, görkem imtinâ: imkansızlık
            in’idâm: yok olma isnad edilmek: dayandırılmak (bk. s-n-d)
            istimrar: devamlılık izhar eden: gösteren (bk. ẓ-h-r)
            kabile: topluluk katarât: damlalar
            kat’iyen: kesinlikle kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
            mebzûliyet: bolluk memat: ölüm (bk. m-v-t)
            mevcudat-ı seyyâle: devamlı akıp giden varlıklar (bk. v-c-d) mütelemmi: parıldayan
            nev’: tür sermediyet: daimîlik, süreklilik
            sikke-i vahdet: Allah’ın birlik mührü (bk. v-ḥ-d) suhulet peydâ etmek: kolaylık kazanmak
            suubet: zorluk suubet peydâ etmek: zorluk kazanmak
            taife: topluluk, grup tecellî: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
            tecellî-i celâli: büyüklük ve haşmetin yansıması (bk. c-l-y; c-l-l) tecellî-i cemâl: güzelliğin yansıması (bk. c-l-y; c-m-l)
            tecellî-i vahdet: Allah’ın birlik tecellisi (bk. c-l-y; v-ḥ-d) velhasıl: kısacası
            vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d) vücud: varlık (bk. v-c-d)
            zemin: yer zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
            zevâlsiz: batmayan (bk. z-v-l) zuhur: meydana çıkma (bk. ẓ-h-r)
            âli: yüce, yüksek şeffâfât: şeffaf şeyler
            #791734
            Anonim

              Evet, gece-gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurup ve ufûl içinde teceddüd eden ve tazelenen masnûât-ı cemile, mevcudat-ı lâtife, elbette bir âli ve sermedî ve dâimü’t-tecellî bir Cemâl Sahibinin vücud ve bekà ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı zahiriye-i süfliyeleriyle beraber zevâl bulup ölmeleri, o esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hal kat’iyen ispat eder ki, şu san’atlar, şu nakışlar, şu cilveler, bütün esmâsı kudsiye ve cemîle olan bir Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin tazelenen san’atlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir.

              Elhâsıl: Şu kitab-ı kebir-i kâinat, nasıl ki vücud ve vahdete dair âyât-ı tekvîniyeyi bize ders veriyor. Öyle de, o Zât-ı Zülcelâlin bütün evsâf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliyesine de şehadet eder ve kusursuz ve noksansız kemâl-i Zâtîsini ispat ederler. Çünkü, bedihîdir ki:

              • Bir eserde kemâl, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemâline delâlet eder.
              • Fiilin kemâli ise, ismin kemâline,
              • ve ismin kemâli, sıfatın kemâline,
              • ve sıfatın kemâli, şe’n-i zâtînin kemâline,
              • ve şe’nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve zarureten ve bedâheten delâlet eder.

              Meselâ, nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukuş ve tezyinatı, arkalarında bir usta ef’âlinin mükemmeliyetini gösterir. O ef’âlin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren ünvanları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o esmâ ve ünvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın san’atına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir. Ve o san’at ve sıfatların mükemmeliyeti, o

              Cemâl Sahibi: sonsuz derecede güzellik sahibi, Allah (bk. c-m-l) Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve haşmet ve sonsuz güzellik sahibi olan Zât, Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l)
              Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) bedihî: açık, aşikâr
              bedâheten: ap açık bir şekilde bekà: süreklilik, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
              cemîle: çok güzel (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görünme (bk. c-l-y)
              delâlet: işaret etme, delil olma devir: çağ
              dâimü’t-tecellî: sürekli tecellî eden (bk. c-l-y) ef’âl: fiiller (bk. f-a-l)
              elhâsıl: özetle, sonuç olarak esbab: sebepler (bk. s-b-b)
              esbab-ı zahiriye-i süfliye: görünürdeki alçak ve bayağı sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
              evsâf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliye: Cenâb-ı Allah’ın mükemmel, güzel ve haşmetli vasıfları, sıfatları (bk. v-ṣ-f; k-m-l; c-m-l; c-l-l) fâil: işi yapan (bk. f-a-l)
              gurup: batma hadsen: sezgiyle (bk. ḥ-d-s̱)
              hatem: mühür, damga hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
              kasr: saray, köşk kat’iyen: kesinlikle
              kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâl-i Zâtî: Allah’ın zâtının mükemmelliği, kusursuzluğu (bk. k-m-l)
              kitab-ı kebir-i kâinat: büyük kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-b-r; k-v-n) kudsiye: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s)
              masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnûât-ı cemile: güzel sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; c-m-l)
              mebde’: başlangıç menşe: kaynak
              mevcudat-ı lâtife: çok hoş ve güzel varlıklar (bk. v-c-d; l-ṭ-f) nakış: işleme (bk. n-ḳ-ş)
              nukuş: işlemeler (bk. n-ḳ-ş) sermedî: daimi, sürekli
              sikke: mühür, işaret sıfat: özellik, vasıf (bk. v-ṣ-f)
              taharrük: hareket etme tahavvül: değişme
              teceddüd etme: yenilenme tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
              ufûl: batma vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
              vücud: varlık (bk. v-c-d) zarureten: zorunlu olarak
              zevâl bulma: gelip geçme (bk. z-v-l) zât-ı zîşuûn: zâtî özellik ve niteliklere sahip olan zât (bk. ẕî; ş-e-n)
              âli: yüce, yüksek âyine: ayna
              âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait âyetler, deliller (bk. k-v-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
              şe’n: istidat ve kabiliyet; mimarlık, marangozluk ve ressamlık gibi (bk. ş-e-n) şe’n-i zâtî: zâtında olan istidat ve kabiliyet (bk. ş-e-n)
              #791735
              Anonim

                san’at sahibinin “şuûn-u zâtiye” denilen kabiliyet ve istidad-ı zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o şuûn ve kabiliyet-i zâtiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mahiyet-i zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterdiği misillü, aynen öyle de:

                Şu kusursuz, fütursuz, blank.gif1 هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrına mazhar olan şu âsâr-ı meşhude-i âlem, şu mevcudat-ı muntazama-i kâinatta olan san’at ise, bilmüşahede, bir Müessir-i Zi’l-iktidarın kemâl-i ef’âline delâlet eder. O kemâl-i ef’âl ise, bilbedâhe, o Fâil-i Zülcelâlin kemâl-i esmâsına delâlet eder. O kemâl-i esma ise, bizzarure, o esmânın Müsemmâ-i Zülcemâlinin kemâl-i sıfatına delâlet ve şehadet eder. O kemâl-i sıfat ise, bilyakîn, o Mevsûf-u Zülkemâlin kemâl-i şuûnuna delâlet ve şehadet eder. O kemâl-i şuûn ise, bihakkılyakîn, o zîşuûnun kemâl-i Zâtına öyle delâlet eder ki, bütün kâinatta görünen bütün envâ-ı kemâlât, Onun kemâline nisbeten sönük bir zıll-i zâif suretinde bir Zât-ı Zülkemâlin âyât-ı kemâli ve rumûz-u celâli ve işârât-ı cemâli olduğunu gösterir.

                GÜNEŞLER KUVVETİNDE ON BİRİNCİ LEM’A

                On Dokuzuncu Sözde tarif edilen ve kitab-ı kebirin âyet-i kübrâsı ve o Kur’ân-ı Kebirdeki ism-i âzamı ve o şecere-i kâinatın çekirdeği ve en münevver meyvesi ve o saray-ı âlemin güneşi ve âlem-i İslâmiyetin bedr-i münevveri ve rububiyet-i İlâhiyenin dellâl-ı saltanatı ve tılsım-ı kâinatın keşşâf-ı zîhikmeti

                [NOT]Dipnot-1 “En küçük bir kusur görüyor musun?” Mülk Sûresi, 67:3.[/NOT]



                Fâil-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Fâil, Allah (bk. f-a-l; ẕü; c-l-l) Kur’ân-ı Kebir: büyük Kur’an (bk. k-b-r)
                Mevsûf-u Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve mükemmel sıfatlarla vasıflanan Allah (bk. v-ṣ-f; ẕü; k-m-l) Müessir-i Zi’l-iktidar: güç ve iktidar sahibi Yaratıcı (bk. ẕî; ḳ-d-r)
                Müsemmâ-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve en güzel isimlerle isimlendirilen Allah (bk. s-m-v; ẕü; c-m-l) Zât-ı Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; k-m-l)
                bedr-i münevver: parlak dolunay (bk. n-v-r) bihakkılyakîn: yaşamış gibi birşeyi kesin olarak bilme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
                bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
                bilyakîn: kesinlikle (bk. y-ḳ-n) bizzarure: zorunlu olarak
                dellâl-ı saltanat: saltanatın ilancısı (bk. s-l-ṭ) delâlet: işaret etme, delil olma
                envâ-ı kemâlât: mükemmelliklerin türleri, çeşitleri (bk. k-m-l) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                fütursuz: usanmadan ism-i âzam: en büyük isim (bk. s-m-v; a-z-m)
                istidad-ı zâtiye: zâtındaki istidat, kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) işârât-ı cemâl: sonsuz güzelliğin işaretleri (bk. c-m-l)
                kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i Zât: Zâtın kemâli, mükemmelliği (bk. k-m-l)
                kemâl-i ef’âl: fiillerdeki mükemmellik (bk. k-m-l; f-a-l) kemâl-i esmâ: isimlerin mükemmelliği (bk. k-m-l; s-m-v)
                kemâl-i sıfat: sıfatların mükemmelliği (bk. k-m-l; v-ṣ-f) kemâl-i şuûn: zâtî niteliklerin mükemmelliği; yaratıcılık ve rızık vericilik gibi Cenâb-ı Hakkın Zâtında bulunan kutsal özelliklerin mükemmelliği (bk. k-m-l; ş-e-n)
                keşşâf-ı zîhikmet: hikmet sahibi keşfedici (bk. k-ş-f; ẕî; ḥ-k-m) kitab-ı kebir: büyük kitap, kâinat (bk. k-t-b; k-b-r)
                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahiyet-i zâtiye: zâtının niteliği, özelliği
                mazhar: ayna olma (bk. ẓ-h-r) mevcudat-ı muntazama-i kâinat: kâinattaki düzenli varlıklar (bk. v-c-d; n-ẓ-m; k-v-n)
                misillü: gibi (bk. m-s̱-l) münevver: nurlu (bk. n-v-r)
                nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; e-l-h)
                rumûz-u celâl: sonsuz haşmet ve görkemin işaretleri (bk. c-l-l) saray-ı âlem: dünya sarayı (bk. a-l-m)
                tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) zîşuûn: şuûn sahibi
                zıll-i zâif: zayıf gölge âlem-i İslâmiyet: İslam dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
                âsâr-ı meşhude-i âlem: âlemdeki görünen eserler (bk. ş-h-d; a-l-m) âyet-i kübrâ: en büyük delil (bk. k-b-r)
                âyât-ı kemâl: mükemmelliğin delilleri (bk. k-m-l) şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n)
                şehâdet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) şuûn ve kabiliyet-i zâtiye: zâti nitelikler; istidatlar ve kabiliyetler (bk. ş-e-n)
                şuûn-u zâtiye: zâtî nitelikler, özellikler (bk. ş-e-n)
                #791736
                Anonim

                  olan Seyyidimiz Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün enbiyayı sâyesi altına alan risalet cenâhı ve bütün âlem-i İslâmı himayesine alan İslâmiyet cenahlarıyla, hakikatin tabakatında uçan ve bütün enbiya ve mürselîni, bütün evliya ve sıddıkîni ve bütün asfiya ve muhakkıkîni arkasına alıp, bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, arş-ı ehadiyete yol açıp gösterdiği iman-ı billâh ve ispat ettiği vahdâniyet-i İlâhiyeye, hiç vehim ve şüphenin haddi var mı ki kapatabilsin ve perde olabilsin?

                  Madem On Dokuzuncu Sözde ve On Dokuzuncu Mektupta o burhan-ı kàtıın âbülhayat-ı marifetinden On Dört Reşha ve On Dokuz İşârât ile o zât-ı mu’ciznümânın envâ-ı mu’cizâtıyla beraber icmâlen bir derece tarif ve beyan etmişiz. Şurada, şu işaretle iktifa edip, o vahdâniyetin burhan-ı kàtıını tezkiye eden ve sıdkına şehadet eden esâsâta işaret suretinde bir salâvat-ı şerife ile hatmederiz:

                  اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ وَوَحْدَانِيَّتِكَ وَشَهِدَ عَلٰى اَوْصَافِ جَلاَلِكَ وَجَمَالِكَ وَكَمَالِكَ اَلشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَالْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ، سَيِّدُ اْلاَنْبِيَاۤءِ وَالْمُرْسَلِينَ، اَلْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَتَصْدِيقِهِمْ وَمُعْجِزَاتِهِم.. وَاِمَامُ اْلاَوْلِيَاۤءِ وَالصِّدِّيقِينَ، اَلْحَاوِى سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَتَحْقِيقِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمْ.. ذُوالْمُعْجِزَاتِ اْلباَهِرَةِ وَالْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَالدَّلاَئِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ.. ذُوالْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فِى ذَاتِهِ، وَاْلاَخْلاَقِ الْعَالِيَةِ فِى وَظِيفَتِهِ، وَالسَّجَايَا السَّامِيَةِ فِى شَرِيعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ عَنِ الْخِلاَفِ، مَهْبِطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنَزَّلِ عَلَيْه، سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَالْمَلَكُوتِ، مُشَاهِدُ اْلاَرْوَاحِ وَمُصَاحِبُ


                  Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Muhammedü’l-Emin: “güvenilir Muhammed” mânâsında Peygamberimize verilen bir ünvan (bk. ḥ-m-d; e-m-n)
                  arş-ı ehadiyet: Allah’ın birliğinin en azami mertebede göründüğü makam (bk. a-r-ş; v-ḥ-d) asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden yüksek ilim ve velâyet sahibi halis kullar (bk. ṣ-f-y)
                  beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan-ı katı’: sağlam, keskin delil
                  cenâh: taraf, kanat enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                  envâ-ı mu’cizât: mu’cizelerin çeşitleri (bk. a-c-z) esâsât: esaslar, temeller
                  evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                  hatmetme: bitirme, son verme himaye: koruma
                  icmâlen: kısaca, özet olarak (bk. c-m-l) iktifa: yetinme
                  iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) işârât: işaretler
                  muhakkıkîn: gerçeği bulup araştıran İslam âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mürselîn: peygamberler (bk. r-s-l)
                  reşha: sızıntı risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
                  salâvat-ı şerife: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v) seyyid: efendi
                  suret: şekil (bk. ṣ-v-r) sâye: koruma
                  sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)
                  tabakat: tabakalar, dereceler tezkiye: iyi hal üzere şahitlik etme
                  vahdâniyet: Allah’ın birliği ve tekliği (bk. v-ḥ-d) vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın bir ve tek olması (bk. v-ḥ-d; e-l-h)
                  vehim: kuruntu zât-ı mu’ciznümâ: mu’cize gösteren zât (bk. a-c-z)
                  âbülhayat-ı marifet: hayat suyu gibi, kan gibi insana lâzım olan Allah’ı tanıtıcı bilgi (bk. ḥ-y-y; a-r-f) âlem-i İslâm: İslam dünyası (bk. a-l-m; s-l-m)
                  şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                  #791738
                  Anonim
                    الْمَلٰۤئِكَةِ، اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَاۤئِنَاتِ شَخْصاً وَنَوْعاً وَجِنْساً، اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ، سِرَاجُ الْحَقِّ، بُرْهَانُ الْحَقِيقَةِ، تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ، مِثَالُ الْمَحَبَّةِ، كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَاۤئِنَاتِ، دَلاَّلُ سَلْطَنَةِ الرُّبوُبِيَّةِ، الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰۤى اَنَّهُ نَصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ فِى خَلْقِ الْكَاۤئِنَاتِ، ذُو الشَّرِيعَةِ الَّتِى هِىَ بِوُسْعَةِ دَسَاتِيرِهَا وَقُوَّتِهَا تُشِيرُ اِلٰۤى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَوَضْعُ خَالِقِ الْكَاۤئِنَاتِ.
                    نَعَمْ، اِنَّ نَاظِمَ الْكَاۤئِنَاتِ بِهٰذَا النِّظاَمِ اْلاَتَمِّ اْلاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدِّينِ بِهٰذاَ النِّظَامِ اْلاَحْسَنِ اْلاَجْمَلِ، سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَنِى اٰدَمَ وَمُهْدِينَا اِلَى اْلاِيمَانِ نَحْنُ مَعاَشِرَ اْلمُؤْمِنِينَ، مُحَمَّدٌ بْنُ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَاَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَادَامَتِ اْلاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ. فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُوسِ اْلاَشْهَادِ مُناَدِياً، وَمُعَلِّماً ِلاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ اْلاَعْصَارِ وَاْلاَقْطَارِ، نِداَءً عُلْوِياًّ بِجَمِيعِ قُوَّتِهِ وَبِغَايَةِ جِدِّيَّتِهِ وَبِنِهَايَةِ وُثُوقِهِ وَبِقُوَّةِ اِطْمِئْناَنِهِ وَبِكَمَالِ اِيمَانِهِ: (اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ).blank.gif1

                    [NOT]Dipnot-1 Allahım! Vücub-u vücuduna ve vahdâniyetine delâlet ve celâline ve cemâline ve kemâline şehadet eden o zâta rahmet et ki, o, bütün kâinatın ve bütün enbiya ve evliyanın tasdikiyle musaddak şahid-i sadık ve bütün ehl-i tahkikin tahkikatıyla müeyyed burhan-ı nâtık, bütün enbiya ve mürselînin icmâ ve tasdik ve mu’cizelerinin sırrına mazhar olan efendisi, bütün evliya ve sıddıkînin ittifak ve tahkikat ve kerametlerini hâvi olan imamı, hakkaniyeti hadsiz tahkikatla teyid ve tasdik edilen mu’cizât-ı bâhire ve havârık-ı zâhire ve delâil-i kàtıa sahibi, zâtında güzel hasletlerin en nihayet merâtibini, vazifesinde ahlâk-ı ulviyeyi, hilâftan münezzeh olan şeriat-i mükemmelesinde en yüksek seciyeleri câmi’, Kur’ân’ı indirenin, indirilen Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın ittifakıyla vahy-i Rabbânînin mazharı, âlem-i gayb ve âlem-i melekûtu seyr ü seyahat ve temâşâ eden, ervâhı müşahede ve melâikeye refakat eden, şahsen ve nev’en ve cinsen kâinatın bütün kemâlâtının fihristesi, şecere-i hilkatin en münevver meyvesi, hakkın sirâcı, hakikatin burhanı, rahmetin timsali, muhabbetin misali, kâinat tılsımının keşşâfı, saltanat-ı Rububiyetin dellâlı, şahsiyet-i mâneviyesinin remz-i ulviyetiyle, Fâtır-ı Âlemin bu kâinatı onu nazara alarak halk ettiği anlaşılan, düsturlarının vüs’ati ve kuvvetinin işaretiyle Kâinat Nâzımının nizâmı olduğu ve Hâlık-ı Kâinat tarafından vaz edildiği zahir olan şeriatin sahibidir-evet, bu nizâm-ı ahsen ve ecmeli câmi’ olan bu dinin nâzımı, ancak bu nizâm-ı etem ve ekmel olan bu kâinatın Nâzımı olabilir. Yer ve gökler var oldukça salâvâtın en efdali ve selâmetin en etemmi, biz Âdemoğulları topluluğunun efendisi ve biz mü’minler topluluğunun imana hidayet edicisi olan Abdullah ibnü Abdilmuttalib oğlu Muhammed’in üzerine olsun. Bu doğru söyleyen ve doğrulanan vahdâniyet şahidi, bütün şahitlerin başları üzerinde bir nidâ edici ve beşer taifelerine bir muallim olarak, bütün kuvvetiyle ve gayet-i ciddiyetiyle ve nihayet-i vusukuyla ve kuvvet-i itmi’nânı ve kemâl-i imânıyla, asırların ve kıt’aların gerisinden ulvî bir nidâ ile seslenip, “Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığına şehadet ederim. O birdir ve Onun hiçbir şeriki yoktur” diye ilân ediyor.[/NOT]

                    #791739
                    Anonim

                      GÜNEŞLER KUVVETİNDE ON İKİNCİ LEM’A

                      Şu Yirmi İkinci Sözün On İkinci Lem’ası öyle bir bahr-i hakaiktir ki, bütün yirmi iki Söz, ancak onun yirmi iki katresi; ve öyle bir menba-ı envardır ki, şu yirmi iki Söz, o güneşten ancak yirmi iki lem’asıdır. Evet, o yirmi iki adet Sözlerin herbirisi, semâ-i Kur’ân’da parlayan birtek necm-i âyetin bir lem’ası ve bahr-i Furkan’dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i âzam‑ı Kitabullahta herbiri bir sandukça-i cevahir olan âyetlerin birtek âyetinin birtek incisidir.

                      İşte, On Dokuzuncu Sözün On Dördüncü Reşhasında bir nebze tarif edilen o kelâmullah İsm-i Âzamdan, Arş-ı Âzamdan, Rububiyetin tecellî-i âzamından nüzul edip, ezeli ebede raptedecek, ferşi Arşa bağlayacak bir vüs’at ve ulviyet içinde, bütün kuvvetiyle ve âyâtının bütün kat’iyetiyle, mükerreren Lâ ilâhe illâ Hû der, bütün kâinatı işhad eder ve şehadet ettirir. Evet, Lâ ilâhe illâ Hû beraber mîzened âlem.

                      Evet, o Kur’ân’a selim bir kalb gözüyle baksan göreceksin ki, cihât-ı sittesi öyle parlıyor, öyle şeffaftır ki, hiçbir zulmet, hiçbir dalâlet, hiçbir şüphe ve rayb, hiçbir hile içine girmeye ve daire-i ismetine duhule fürce bulamaz. Çünkü üstünde sikke-i i’câz, altında burhan ve delil, arkasında nokta-i istinadı mahz-ı vahy-i Rabbânî, önünde saadet-i dâreyn, sağında aklı istintak edip tasdikini temin, solunda vicdanı istişhad ederek teslimini tesbit, içi bilbedâhe sâfi hidayet-i Rahmâniye, üstü bilmüşahede halis envâr-ı imaniye, meyveleri biaynilyakîn kemâlât-ı insaniye ile müzeyyen asfiya ve muhakkıkîn-i evliya ve sıddıkîn olan o

                      Arş-ı Âzam: Cenab-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-z-m) Lâ ilâhe illâ Hû beraber mîzened âlem: bütün âlem hep beraber “Allah’tan başka ilâh yoktur” der (bk. e-l-h)
                      Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) arş: göğün en yüksek katı (bk. a-r-ş)
                      asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden yüksek ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) bahr-i Furkan: hak ile bâtılı ayıran Kur’ân’ın denizi (bk. f-r-ḳ)
                      bahr-i hakaik: hakikatler, gerçekler denizi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) biaynilyakîn: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
                      bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
                      burhan: güçlü delil, kanıt cihât-ı sitte: altı yön
                      daire-i ismet: masumluk dairesi dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
                      duhul: girme ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
                      envâr-ı imaniye: iman nurları (bk. n-v-r; e-m-n) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
                      ferş: yer fürce: girilecek yer, delik
                      halis: katıksız, saf (bk. ḫ-l-ṣ) hidayet-i Rahmâniye: Allah’ın hidayeti (bk. h-d-y; r-ḥ-m)
                      istintak: konuşturma istişhad: şahid olmasını isteme (bk. ş-h-d)
                      işhad: şahid gösterme (bk. ş-h-d) katre: damla
                      kat’iyet: kesinlik kelâmullah: Allah’ın kelâmı, Kur’an (bk. k-l-m)
                      kemâlât-ı insaniye: insanî mükemmellikler (bk. k-m-l) kenz-i âzam-ı Kitabullah: bir hazine olan Allah’ın kitabı (bk. a-z-m; k-t-b)
                      lem’a: parıltı mahz-ı vahy-ı Rabbânî: Allah’ın vahyinin bizzat kendisi (bk. v-ḥ-y; r-b-b)
                      menba-ı envar: nurlar kaynağı (bk. n-v-r) muhakkıkîn-i evliya: evliyadan gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-l-y)
                      mükerreren: defalarca müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)
                      nebze: az miktar necm-i âyet: âyet yıldızı
                      nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) nüzul: inme (bk. n-z-l)
                      rapt: bağlama rayb: şüphe
                      reşha: sızıntı saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
                      sandukça-i cevahir: cevherler sandığı selim: sağlam, temiz (bk. s-l-m)
                      semâ-i Kur’ân: Kur’an’ın semâsı, yüceliği (bk. s-m-v) sikke-i i’câz: mu’cizelik mührü (bk. a-c-z)
                      sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ)
                      tasdik: doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ) tecellî-i âzam: en büyük tecellî, görünüm (bk. c-l-y; a-ẓ-m)
                      ulviyet: yücelik vüs’at: genişlik
                      zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) âyât: âyetler
                      İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-z-m)
                      #791740
                      Anonim

                        lisan-ı gaybın sinesine kulağını yapıştırıp dinlesen; derinden derine, gayet mûnis ve mukni, nihayet ciddî ve ulvî ve burhanla mücehhez bir sadâ-yı semâvî işiteceksin ki, öyle bir kat’iyetle Lâ ilâhe illâ Hû der ve tekrar eder ki, hakkalyakîn derecesinde söylediğini, aynelyakîn gibi bir ilm-i yakîni sana ifade ve ifaza ediyor.

                        Elhasıl: Herbirisi birer güneş olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile Furkan-ı Ahkem ki;

                        Biri: Âlem-i Şehadetin lisanı olarak bin mu’cizat içinde bütün enbiya ve asfiyanın taht-ı tasdiklerinde İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işaret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati,

                        Diğeri: Âlem-i Gaybın lisanı hükmünde, kırk vücuh-u i’câz içinde, kâinatın bütün âyât-ı tekvîniyesinin taht-ı tasdiklerinde, hakkaniyet ve hidayet parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati, acaba o hakikat, güneşten daha bâhir, gündüzden daha zâhir olmaz mı?

                        Ey dalâlet-âlûd mütemerrid insancık!HAŞİYE-1 Ateşböceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin, onlardan istiğnâ edebilirsin, üflemekle onları söndürmeye çalışırsın? Tuuuh, tuf senin o münkir aklına! Nasıl o iki lisan-ı gayb ve şehadet, bütün âlemlerin Rabbi ve şu kâinatın Sahibi namına ve Onun hesabına söyledikleri sözleri ve dâvâları inkâr edebilirsin? Ey biçare ve sinekten daha âciz, daha hakir! Sen necisin ki, şu kâinatın Sahib-i Zülcelâlini tekzibe yelteniyorsun?


                        endOfSection.gifendOfSection.gif

                        [NOT]Haşiye-1 Bu hitap, Kur’ân’ı kaldırmaya çalışanadır.[/NOT]

                        Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Furkan-ı Ahkem: doğruyu yanlıştan en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran Kur’ân-ı Kerim (bk. f-r-ḳ; ḥ-k-m)
                        Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
                        Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Sahib-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi ve herşeyin sahibi Allah (bk. ẕü; c-l-l)
                        aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) biçare: çaresiz, zavallı
                        burhan: güçlü, mantıkî delil bâhir: açık, âşikar
                        dalâlet-âlûd: sapıklık ve inkârla bulaşık (bk. ḍ-l-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak
                        enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) hakikat: gerçek, en hikmetli ve sağlam şekilde ayıran (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakir: hor ve değersiz hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
                        hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
                        hidayet: doğru ve hak yolu gösterme (bk. h-d-y) ifaza: feyizlendirme (bk. f-y-ḍ)
                        ilm-i yakîn: ilmî delillere dayanan kesin bilgi (bk. a-l-m; y-ḳ-n) istiğna etme: yüz çevirip bakmama, eldekini yeter bulma, tokgönüllülük (bk. ğ-n-y)
                        kat’iyet: kesinlik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                        lisan-ı gayb: görünmeyen âlemin dili (bk. ğ-y-b) lisan-ı gayb ve şehadet: görünen ve görünmeyen âlemlerin dili (bk. ğ-y-b; ş-h-d)
                        mukni: iknâ edici mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                        mûnis: canayakın, dost mücehhez: cihazlanmış, donanmış
                        münkir: inkârcı (bk. n-k-r) mütemerrid: inatçı
                        risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) sadâ-yı semâvî: semâvî ses (bk. s-m-v)
                        taht-ı tasdikinde: doğrulaması, onayı altında (bk. ṣ-d-ḳ) tekzib: yalanlama
                        ulvî: yüce, yüksek vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z)
                        zâhir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                        âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i gayb: görünmeyen alem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
                        âlem-i şehadet: görünen alem (bk. a-l-m; ş-h-d) âyât-ı tekvîniye: kâinatta Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan varlıklar (bk. k-v-n)
                        #791742
                        Anonim
                          Hâtime

                          EY AKLI HÜŞYAR, kalbi müteyakkız arkadaş! Eğer şu Yirmi İkinci Sözün başından buraya kadar fehmetmişsen, On İki Lem’ayı birden elinde tut; binler elektrik kuvvetinde bir sirac-ı hakikat bularak, Arş-ı Âzamdan uzatılıp gelen âyât-ı Kur’âniyeye yapış; burâk-ı tevfike bin, semâvât-ı hakaikte urûc et, arş-ı marifetullaha çık,blank.gif1 اَشْهَدُ اَنْ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ de.

                          لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ اْلمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif2


                          diyerek, bütün mevcudat-ı kâinatın başları üstünde ve mescid-i kebir-i âlemde vahdâniyeti ilân et.

                          سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُblank.gif3
                          رَبَّنَا لاَ تُؤاَخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْناَ رَبَّناَ وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَاۤ اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِناَ رَبَّناَ وَلاَ تُحَمِّلْناَ مَالاَ طَاقَةَ لَناَ بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَاۤ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْناَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ blank.gif4

                          رَبَّناَ لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

                          [NOT]Dipnot-1 Senden başka hak mâbud olmadığına şehadet ederim. Sen birsin ve Senin hiçbir şerikin yoktur.

                          Dipnot-2 Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Mülk Onundur. Her türlü hamd ve övgü de Ona aittir. Hayatı veren de, ölümü veren de Odur. O, kendisine ölümün hiçbir çeşidi hiçbir zaman ârız olmayan ezelî hayat sahibidir. Her hayır Onun elindedir. Onun kudreti herşeye yeter. (Bu hadisin kaynakları için bk. Söz Basım Yayın, Mektubat, sh. 317.)

                          Dipnot-3 Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32.)

                          Dipnot-4 Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden evvelkilere yüklediğin gibi bize de ağır vazifeler ve musibetler verme. Ey Rabbimiz! Bize güç yetiremeyeceğimiz şeyi de yükleme. Günahlarımızı affet. Bizi bağışla. Bize merhamet et. Bizim dostumuz ve yardımcımız Sensin. Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et. (Bakara Sûresi, 2:286.)[/NOT]

                          Arş-ı Âzam: Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) arş-ı marifetullah: Allah’ı hakkıyla tanımanın ve bilmenin en yüksek derecesi (bk. a-r-ş; a-r-f)
                          burak-ı tevhid: tevhid bineği (bk. v-ḥ-d) fehmetmek: anlamak
                          hâtime: sonuç hüşyar: uyanık
                          mescid-i kebir-i âlem: büyük âlem mescidi (bk. k-b-r; a-l-m) mevcudat-ı kâinat: kâinattaki bütün varlıklar (bk. v-c-d; k-v-n)
                          müteyakkız: uyanık ve dikkatli semâvât-ı hakaik: hakikatlerin semâsı, yüceliği (bk. s-m-v; ḥ-ḳ-ḳ)
                          sirac-ı hakikat: hakikat lambası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) urûc etmek: yükselmek (bk. a-r-c)
                          vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu (bk. v-ḥ-d) âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri
                          #791743
                          Anonim
                            رَبَّنَاۤ اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَ رَيْبَ فِيهِ اِنَّ اللهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ blank.gif1
                            اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ. وَارْحَمْناَ وَارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ يَاۤ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ blank.gif2
                            وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ blank.gif3


                            endOfSection.gifendOfSection.gif

                            [NOT]Dipnot-1 Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki veren Sensin, dualara cevap verip istediklerimizi bize bağışlayan Sensin. Ey Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan hesap gününde insanları huzuruna toplayacak olan da muhakkak ki Sensin. Hiç şüphe yok ki Allah va’dinden dönmez. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:8-9.)

                            Dipnot-2 Allahım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve onun bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et. Bize ve onun ümmetine, rahmetinle merhamet et, ey Erhamürrâhimîn. Âmin

                            Dipnot-3 “Onların duâları şu sözlerle sona erer: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yûnus Sûresi, 10:10.)[/NOT]

                          12 yazı görüntüleniyor - 31 ile 42 arası (toplam 42)
                          • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.