- Bu konu 26 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Mayıs 2011: 19:15 #671479
Anonim
Yirmi Üçüncü Söz Şu Sözün iki Mebhası vardır.
لَقَدْ خَلَقْناَ اْلاِنْسَانَ فِىۤ اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
1
Birinci MebhasİMANIN binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.
BİRİNCİ NOKTAİnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at‑ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz. Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki, bazan, antika olan bir san’at bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte, öyle antika bir san’at,
[NOT]Dipnot-1 “And olsun ki, Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik-ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna.” Tîn Sûresi, 95:4-6.[/NOT]
Sâni-i Zülcelâl: yüceliği ve haşmeti sonsuz olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehil: lâyık esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fâniye: gelip geçici (bk. f-n-y) hayat-ı hayvanî: hayvanî hayat (bk. ḥ-y-y) intisap: bağlanma (bk. n-s-b) kat’ etmek: kesmek küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) kıymettar: değerli mebhas: bahis, konu mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) muvakkat: geçici müsavi: eşit nisbet etme: bağlama (bk. n-s-b) nukuş-u esmâ-i Rabbâniye: Allah’ın güzel isimlerinin nakışları (bk. n-ḳ-ş; s-m-v; r-b-b) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h) sır: gizem, gizli gerçek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tezahür: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r) zulmet-i küfür: inkâr karanlığı (bk. ẓ-l-m; k-f-r) zâile: geçip giden (bk. z-v-l) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi 16 Mayıs 2011: 19:17 #791744Anonim
antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.
Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.
Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder.
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) bâki: kalan kısım (bk. b-ḳ-y) cihet: yön cilve: yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: az (bk. c-z-e) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ: isimler (bk. s-m-v) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hârika-pîşe: olağanüstü işler yapan hünerver: becerikli intisap: bağlanma (bk. n-s-b) izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) kalb etmek: dönüştürmek kat’-ı intisap: mensubiyet bağını kesme (bk. n-s-b) kerem: lütuf, ikram, iyilik (bk. k-r-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) madde-i hayvaniye: hayvanî madde (bk. ḥ-y-y) mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellikler, insanın içyapısı mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) masnû: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a) mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) medar: eksen, vesile misafir-i Rabbânî: Allah’ın misafiri (bk. r-b-b) misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek (bk. m-s̱-l) muhatab-ı İlâhî: Allah’a muhatap olan (bk. ḫ-ṭ-b; e-l-h) mu’cize-i kudret: Allah’ın sonsuz kudretiyle bir mu’cize eseri olarak yarattığı şey (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) müteveccih: yönelik mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n) nazik: ince, zarif nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b) nukuş-u esmâ-i İlâhiye: Allah’ın güzel isimlerinin nakışları (bk. n-ḳ-ş; s-m-v; e-l-h) nur-u iman: iman nuru, aydınlığı (bk. n-v-r; e-m-n) nâzenin: ince, nazik, nazlı rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b) sukut etme: düşme, alçalma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) süflî: aşağı tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tefessüh: bozulma, kokuşma tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) teşhir edilme: sergilenme yad etmek: anmak âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âli: yüce âsâr-ı san’at: san’at eserleri (bk. ṣ-n-a) âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkes Ona muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna (bk. ṣ-m-d) şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r) 16 Mayıs 2011: 19:18 #791745Anonim
İKİNCİ NOKTA
İman nasıl ki bir nurdur; insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada
1 اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille beyan ederiz. Şöyle ki:Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti.
Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, “Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. “Eyvah, şu fener başıma belâdır” dedim.
Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, herşeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. “Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân” diyerek,
[NOT]Dipnot-1 “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257.[/NOT]
azîm: büyük (bk. a-z-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) cazibedar: çekici dağdağa: sıkıntı, gürültü dâhiye: korkunç belâ el-hamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân: iman nuru için Allah’a hamd olsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; n-v-r; e-m-n) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvanat-ı ehliye: evcil hayvanlar (bk. ḥ-y-y) istimal etmek: kullanmak kesif: yoğun kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserleri (bk. k-t-b; ṣ-m-d) mezar-ı ekber: çok büyük mezar (bk. k-b-r) mukabil: karşılık muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mûnis: cana yakın müstakbel: gelecek zaman nur: aydınlık, ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) nüzhetgâh: gezi ve dinlenme yeri (bk. n-z-h) seyrangâh: gezi ve seyir yeri tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) taht-ı riyasetinde: başkanlığı altında temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) vakıa: olay vâkıa-i hayaliye: hayalî olay, keşif (bk. ḫ-y-l) zaman-ı mazi: geçmiş zaman zikir: Allah’ı anmak ziyafetgâh: ziyafet yeri zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) şahika: zirve 16 Mayıs 2011: 19:21 #791746Anonim
للهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ
1 âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım.İşte, o iki dağ mebde-i hayat, âhir-i hayat, yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acip mahlûkatıdır. İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem, herbirisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir,
وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَوْلِيَاۤئُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ
2
hükmüne mazhar eder.Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, kitabullahı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit, birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlâhî ile dolar. Âlem
3 اَللهُ نوُرُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin, vazife-i hayatlarını bitirmekle Allahu ekber diyerek makamât‑ı
[NOT]Dipnot-1 “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” Bakara Sûresi, 2:257.
Dipnot-2 “İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler.” Bakara Sûresi, 2:257.
Dipnot-3 “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.[/NOT]
Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) acîp: şaşırtıcı adem-âlûd: yoklukla karışık dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dalâlet-âlûd: sapkınlık ve inançsızlıkla karışık (bk. ḍ-l-l) enaniyet-i insaniye: insanın benliği enâniyet: benlik ervâh-ı sâfiye: temiz ruhlar (bk. r-v-ḥ; ṣ-f-y) evliya: Allah dostu, veli (bk. v-l-y) evvelki: önceki firavuniyet: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme hidayet-i İlâhiye: Allah’ın doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y; e-l-h) hodbin: bencil hâdisât: olaylar (bk. ḥ-d-s̱) ifa etmek: yerine getirmek istikbal: gelecek zaman itimad: güvenme kitabullah: Allah’ın kitabı (bk. k-t-b) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahluk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) mazhar: eriştirme (bk. ẓ-h-r) mebde-i hayat: hayatın başlangıcı (bk. ḥ-y-y) memur-u musahhar: emre itaat eden memur mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mezar-ı ekber: çok büyük mezar (bk. k-b-r) muzır: zararlı müptelâ: bağımlı nebî: peygamber (bk. n-b-e) nefis: insanı kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nur-u İlâhî: Allah’ın nuru (bk. n-v-r; e-l-h) nâkıs: eksik suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) taht-ı riyasetinde: başkanlığında vahy-i semâvî: Allah’ın peygamberlerine vahyettiği şeyler, din (bk. v-ḥ-y; s-m-v) vahşetgâh: vahşet yeri vakıa: olay vazife-i hayat: hayat vazifesi (bk. ḥ-y-y) vazife-i ubûdiyet: kulluk vazifesi (bk. a-b-d) zaman-ı mazi: geçmiş zaman zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zulümât-ı gaflet: gaflet karanlıkları (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) âhir-i hayat: hayatın sonu (bk. e-ḫ-r; ḥ-y-y) âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âlem-i arz: dünya âlemi (bk. a-l-m) âlem-i berzah: kabir âlemi (bk. a-l-m) 16 Mayıs 2011: 19:30 #791747Anonim
âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözüyle görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar misal bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmâniyeyi, o nur-u imanla uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hadiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sureten haşin, mânen çok lâtif hikmetlere medar görüyor. Hattâ, mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sair cihetleri sen kıyas eyle; hakikati, temsile tatbik et.
ÜÇÜNCÜ NOKTA
İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü alâllah” der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker.
Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer: Vaktiyle iki adam, hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye birer bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) berzah: kabir âlemi cihet: yön dağlarvâri: dağlar gibi dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r) dua-yı fiilî: fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme (bk. d-a-v; f-a-l) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) haşin: kırıcı, sert hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâdisat: olaylar (bk. ḥ-d-s̱) iktiza: gerektirme inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye: kabir ve âhiret âlemlerinde meydana gelen büyük değişiklikler (bk. e-ḫ-r) istirahat: dinlenme kemâl-i emniyet: tam bir emniyet (bk. k-m-l; e-m-n) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lâtif: lütuf içeren, hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) makamât-ı âliye: yüce makamlar medar: sebep, vesile mevt: ölüm (bk. m-v-t) minnettar olmak: şükran duymak misal: örnek (bk. m-s̱-l) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) musahhar: boyun eğen, uysal mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) müsebbebat: sebeplerin sonuçları (bk. s-b-b) müstakbel: gelecek zaman nevi: tür, çeşit nezaret etme: gözetme (bk. n-ẓ-r) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) riayet etmek: uymak saadet: mutluluk saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sair: diğer sefine: gemi sefine-i hayat: hayat gemisi (bk. ḥ-y-y) seyran etmek: seyretmek sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama tazyikat: baskılar, sıkıştırmalar telâkki etmek: kabul etmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tevekkeltü alâllah: “Allah’a tevekkül ettim, dayandım” (bk. v-k-l) tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) teşebbüs: başvurma tâun: veba, bulaşıcı ve ölümcül hastalık yed-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r) ziyafet-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kullarına sunduğu ziyafetler (bk. r-ḥ-m) 16 Mayıs 2011: 19:32 #791748Anonim
eder. Diğeri, hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi:
“Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim; malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”
Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir, daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükünle beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tard edecek; ya “Haindir, gemimizi itham ediyor, bizimle istihzâ ediyor. Hapsedilsin” diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında zaafı gösteren tekebbürünle, aczi gösteren gururunla, riyayı ve zilleti gösteren tasannuunla kendini halka müdhike yaptın. Herkes sana gülüyor” denildikten sonra o biçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum” dedi.
İşte, ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.
DÖRDÜNCÜ NOKTA
İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) biçare: çaresiz, zavallı burhan-ı kâtı: sağlam, keskin delil divane: deli dua: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) ehl-i dikkat: dikkat sahipleri emniyetli: güvenli (bk. e-m-n) hodfuruşkluk: kendini beğendirmeye çalışmak istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) istihzâ: alay etme itham: suçlama kavânîn-i hayat: hayat yasaları, kanunları (bk. ḳ-n-n; ḥ-y-y) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) maskara: gülünç, rezil mağrur: gururlu meleke: maharet, kabiliyet (bk. m-l-k) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) müdhike: gülünç, komedi münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) riya: gösteriş sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) takat: güç, kuvvet tard: kovma tasannu: yapmacık (bk. ṣ-n-a) tazyikat-ı dünyeviye: dünyadaki sıkıntılar tekebbür: büyüklenme, gururlanma (bk. k-b-r) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) vazife-i asliye: asıl vazife vâzıh: açık, âşikar zaaf: zayıflık zayi: kayıp, ziyan zillet: alçaklık, aşağılık ziyade: çok, fazla âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) şekavet-i uhreviye: âhiretteki mutsuzluk (bk. e-ḫ-r) şerâit-i hayatiye: hayat şartları (bk. ḥ-y-y) 16 Mayıs 2011: 19:34 #791749Anonim
senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.
Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.
Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.
Kàdıu’l-Hâcât: bütün ihtiyaçları karşılayan Allah (bk. h-v-c) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) beliyyât: belalar celp: çekme cenah: kanat dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) esas-ı ubûdiyet: kulluğun esası, özü (bk. a-b-d) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) giriftar: tutulmuş, yakalanmış hadsiz: sınırsız hakîmâne: hikmetli biçimde (bk. ḥ-k-m) hayat-ı beşeriye: insan hayatı (bk. ḥ-y-y) hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) iktidar-ı hayatiye: yaşama gücü (bk. ḳ-d-r; ḥ-y-y) ilham: kalbe gelme iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kerem: iyilik, ikram, cömertlik (bk. k-r-m) kesbetmek: kazanmak lisan-ı acz ve fakr: fakirlik ve acizlik dili (bk. a-c-z; f-ḳ-r) lütuf: iyilik, ihsan (bk. l-ṭ-f) maden: kaynak mahiyet: nitelik, özellik makam-ı âlâ-yı ubûdiyet: Allah’a kulluğun yüce makamı (bk. a-b-d) marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f) marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f) maruz: tesiri altında olan medet: yardım meleke-i ameliye: iş yapma mahareti, kabiliyeti menfaat: çıkar, yarar metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b) muavenet: yardım müptelâ: bağımlı, tutulmuş müşfikane: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ) nazeninâne: nazikçesine nihayetsiz: sonsuz nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taallüm: öğrenme (bk. a-l-m) taammül: amel etmek, hareket etmek tahsil etmek: öğrenmek tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l) terakki: ilerleme ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) ubûdiyet-i fiiliye: fiilî ibadetler (bk. a-b-d; f-a-l) ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) vazife-i asliye: asıl vazife vazife-i asliye-i fıtriye: yaratılıştan gelen asıl vazife (bk. f-ṭ-r) vazife-i fıtriye: yaratılıştan gelen görev (bk. f-ṭ-r) âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âdâ: düşmanlar âhir: son (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) üssü’l-esas: temel esas şerâit-i hayat: hayat şartları (bk. ḥ-y-y) 16 Mayıs 2011: 19:43 #791750Anonim
Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.
BEŞİNCİ NOKTA
İman, duayı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde,
1 قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ ferman ediyor.Hem
2 اُدْعُونِىۤ اَسْتَجِبْ لَكُم ْ emrediyor.Eğer desen: Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; ‘Her duaya cevap var’ ifade ediyor.”
Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.
Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Ya hekim, bana bak.”
Hekim “Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” Cevap verir.
Çocuk “Şu ilâcı ver bana” der.
[NOT]Dipnot-1 Furkan Sûresi, 25:77.
Dipnot-2 “Bana dua edin, size cevap vereyim.” Mü’min Sûresi, 40:60.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Rahmânü’r-Rahîm: sonsuz merhamet sahibi, her yaratığa uygun rızık veren ve yarattıklarına karşı çok şefkat eden Allah (bk. r-ḥ-m) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahmak: sersem ayn-ı matlub: istenilen şeyin kendisi (bk. ṭ-l-b) dergâh: Allah’ın yüce katı dua: Allah’a yalvarma, niyaz (bk. d-a-v) eda etmek: yerine getirmek fakr: fakirlik, ihtiyaç hâli (bk. f-ḳ-r) ferman etmek: buyurmak fiilî: fiilen, çalışarak (bk. f-a-l) fıtrat-ı asliye: esas yaratılış gayesi (bk. f-ṭ-r) fıtrat-ı insaniye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r) haylaz: yaramaz hekim: doktor hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) iktiza: gerektirme kabil-i teshir olmayan: boyun eğdirilmesi mümkün olmayan kavlî: sözlü olarak küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m) lebbeyk: buyurunuz lisan-ı acz: âcizlik dili (bk. a-c-z) maksud: istek (bk. ḳ-s-d) makàsıd: gayeler, istenilen şeyler (bk. ḳ-s-d) meram: arzu, istek meâl: anlam musahhar: boyun eğmiş muvaffak olmak: başarmak müstehak: hak etmiş, layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nazdar: nazlı nazenin: ince, nazik, duyarlı nazik: zarif, ince tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) teshir: boyun eğdirme tâbi: uyan umumî: genel vesile-i kât’iye: kesin aracı vâveylâ: feryad zaaf: zayıflık zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âyet: Kur’an’ın herbir cümlesi 16 Mayıs 2011: 19:44 #791752Anonim
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.
Hem dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.
Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.
Nasıl ki, güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, “küsuf ve husuf namazları” denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.
Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Dua kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duanın vakti kaza olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kaza olur.
Demek, dua bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı.
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) abd: kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; e-l-h) beliyye: belâ, musibet binaen: –dayanarak def’: ortadan kaldırma, savma dergâh: huzur, rahmet kapısı dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) dünyevî: dünyaya ait evkat-ı mahsusa: özel vakitler evlâ: daha iyi fazl: ihsan, yardım (bk. f-ḍ-l) gurub: batış heveskârâne: hevesine düşkün bir şekilde hevâperestâne: nefsin isteklerine düşkün bir şekilde (bk. h-v-y) hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b) husuf: ay tutulması huzur: yakınında olma (bk. h-ḍ-r) hâlis: samimi, içten (bk. ḫ-l-ṣ) hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ) ibadet-i mahsusa: özel ibadet (bk. a-b-d) ibâd: kullar (bk. a-b-d) iktiza: gerektirme iltica: sığınma inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) istilâ: işgal kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kerem: ikram, iyilik, bağış (bk. k-r-m) küsuf: güneş tutulması livechillâh: Allah için maksat: gaye, istenilen şey (bk. ḳ-s-d) maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) matlub: istek (bk. ṭ-l-b) medar: sebep, vesile muayyen: belirli muzır: zararlı müneccim: astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran nazır: bakan, gözeten (bk. n-ẓ-r) nevi: tür, çeşit nikap: örtü niyaz: dua, yakarış nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nurun alâ nur: nur üstüne nur (bk. n-v-r) ref etmek: kaldırmak semerât: meyveler, neticeler sırr-ı ubûdiyet: kulluk sırrı (bk. a-b-d) tahakküm: baskı, zorbalık (bk. ḥ-k-m) tasallut: sataşma ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) uhreviye: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) vahşet: yalnızlık âyet: Kur’ân’ın herbir cümlesi ünsiyet: dostluk, yakınlık 16 Mayıs 2011: 19:47 #791751Anonim
Yalnız aczini izhar edip, dua ile Ona iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.
Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:
Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtatın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat’î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.
Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.
Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.
Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ) Feyyâz-ı Mutlak: pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren Allah (bk. f-y-ḍ; ṭ-l-ḳ) Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) belki: aslında, işin doğrusu beyan: açıklama, izah (bk. b-y-n) dergâh-ı İlâhiye: İlâhî rahmet kapısı (bk. e-l-h) dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) dua-yı fiilî: fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirerek yapılan dua (bk. d-a-v; f-a-l) ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esmâ: isimler (bk. s-m-v) hakikat-i hal: gerçek hal (bk. ḥ-ḳ-ḳ) has: özel hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâcât-ı zaruriye: zarurî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) hâlî: hal ve hareketle hâmî-i meçhul: bilinmeyen koruyucu icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) idame-i hayat: hayatı devam ettirme (bk. ḥ-y-y) ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) iltica: sığınma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) itham: suçlama itimad: güvenme izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a) kalbî: kalben, içten kat’i: kesin kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâlî: sözle lisan-ı hâl: hal dili lisan-ı istidad: kabiliyet dili (bk. a-d-d) lisan-ı ıztırar: çaresizlik ve mecburiyet dili mahsus: özel makbul: kabul gören, geçerli mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazhariyet-i münkeşife: bir görünüme sahip olmak (bk. ẓ-h-r; k-ş-f) metâlib: istekler (bk. ṭ-l-b) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meşhur: bilinen muztar: çaresiz, zorda kalan mâni: engel müsebbib: sebep olan (bk. s-b-b) müteveccih: yönelik nebâtat: bitkiler nevi: çeşit, tür rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r) tedbir: idare (bk. d-b-r) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh: yönelme teşebbüs: başvurma vaziyet-i marziye: razı olunacak hal zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âyât-ı beyyinât: ap açık âyetler (bk. b-y-n) 16 Mayıs 2011: 19:54 #791754Anonim
İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi
1 اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ de, kâinatın güzel bir takvimi ol.
[NOT]Dipnot-1 “Ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.[/NOT]
abd-i küllî: bütün varlıkların ibadetlerini içine alan ve temsil eden kul (bk. a-b-d; k-l-l) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) beşer: insan cihet: yön, taraf dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v) fakr: fakirlik, muhtaçlık (bk. f-ḳ-r) hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hâtırât-ı kalb: kalbden geçen şeyler, kalbin hâtıraları kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan: dil medet: yardım medâr: sebep, dayanak metâlib: istekler, arzular (bk. ṭ-l-b) mühim: önemli takvim: program vekil-i umumî: genel vekil (bk. v-k-l) âlâ-yı illiyyîn-i insaniyet: insanlığın en yüksek derecesi 16 Mayıs 2011: 19:55 #791755Anonim
İkinci Mebhasİnsanın saadet ve şekavetine medar Beş Nükteden ibarettir.İNSAN ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet cami’ bir istidat verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ Arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir
1 bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte, insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını Beş Nüktede beyan edeceğiz.BİRİNCİ NÜKTE
İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır.
İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i
[NOT]Dipnot-1 bk. Tîn Sûresi, 95:4-6.[/NOT]
Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Cemîl-i Zülcelâl: heybet ve yücelik sahibi, güzelliği sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) acube-i san’at: san’at yönüyle hayret verici olan (bk. ṣ-n-a) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) ahsen-i takvim: insanın en güzel suret ve kıvamda yaratılmış olması (bk. ḥ-s-n) alâkadar: alâkalı, ilgili berzah: kabir âlemi beyan: açıklama (bk. b-y-n) cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) derecât: dereceler derekât: aşağı mertebeler dergâh: huzur, makam ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) envâ: neviler, türler esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı ferş: yer firâk-ı ebedî: sonsuz ayrılık (bk. f-r-ḳ; e-b-d) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihtiyâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) iltica: sığınma istidat: potansiyel kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) makamât: dereceler, makamlar mebhas: bölüm, konu medar: sebep, vesile menzil: ev, mekân (bk. n-z-l) merâtib: mertebeler meydan-ı imtihan: imtihan meydanı muallâ: yüksek, yüce mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mukaddes: kusur ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) mâbud: ibadet edilen (bk. a-b-d) müberrâ: arınmış, uzak münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) müştak: arzulu, çok istekli naks: noksanlık, eksiklik netice-i hilkat: yaratılış neticesi (bk. ḫ-l-ḳ) nihayetsiz: sınırsız nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r) nükte: ince anlamlı söz saadet: mutluluk sukut: düşüş, alçalış suûd: yükseliş sır: gizem, gizli gerçek tedennî: gerileme, alçalma terakkî: ilerleme, yükselme zerre: atom âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi şekavet: mutsuzluk, sıkıntı şems: güneş 16 Mayıs 2011: 19:57 #791756Anonim
Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mâbudiyete lâyık yalnız O’dur.
İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsan, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet, ey insan, sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücut ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.
Meselâ küfür bir fenalıktır, bir tahriptir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinatın tahkirini ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü şu mevcudatın âli bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar mektubât-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâhiye ve memurîn-i İlâhiyedirler. Küfür ise, onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve mânidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik,
Hakîm-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi, herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; k-m-l) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Rahîm-i Zülcemâl: güzelliği ve rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ẕü; c-m-l) abd: kul (bk. a-b-d) abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş adem: yokluk adem-i tasdik: doğruyu kabul etmeme, tasdik etmeme (bk. ṣ-d-ḳ) cihet: yön, taraf dereke: aşağı derece dâvâ: iddia enâniyet: benlik, gurur esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fenâlık: kötülük (bk. f-n-y) fiil: hareket, iş, etki (bk. f-a-l) firâk: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) hâcât-ı insaniye: insanın ihtiyaçları (bk. ḥ-v-c) icad: yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) ifa etme: yerine getirme iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme (bk. f-a-l) insaniyet: insanlık intişar: yayılma istinkâf: kabul etmeme, çekimserlik izhar-ı acz: âcizliğini ortaya koyma (bk. ẓ-h-r; a-c-z) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mektubât-ı Rabbâniye: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar (bk. k-t-b; r-b-b) memurîn-i İlâhiye: Allah’ın emriyle hareket eden memurlar (bk. e-l-h) merâyâ-yı Sübhâniye: Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren aynalar, varlıklar (bk. s-b-ḥ) mevadd-ı fâniye: geçici maddeler (bk. f-n-y) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhit: herşeyi kuşatan, kapsamlı muzır: zararlı mâbudiyet: ibadet edilmeye layık olma (bk. a-b-d) mânidarlık: anlamlılık (bk. a-n-y) müsbet: olumlu nefy: olumsuzluk nihayetsiz: sınırsız nisbet: ölçü (bk. n-s-b) seyyie: kötülük, günah tahkir: hakaret, aşağılama tahrip: yıkıp bozma, yok etme tazammun: içine alma, içerme tecavüz: haddi aşma, ileri gitme tekebbür: büyüklenme, gururlanma (bk. k-b-r) terzil: rezil ve alçak gösterme tesadüf: rastlantı tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) tezyif: hakaret, küçük düşürme tâun: salgın ve ölümcül hastalık ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) vüs’at: genişlik zelil: alçak zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l) âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) âli: yüksek, yüce âyinedarlık: aynalık, ayna tutucu şer: kötülük 16 Mayıs 2011: 19:58 #791757Anonim
kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını cami’ çekirdek-misal bir mu’cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrâyı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüçhâniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi, en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zayıf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar ve mânâsız, karma karışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
Elhasıl: Nefs-i emmâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit
1 يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّاٰتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar.İşte, ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakkın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde, bir seyyieyi bir yazar; bir haseneyi on, bazan yetmiş, bazan yedi yüz, bazan yedi bin yazar. Hem şu Nükteden anla ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir; fakat Cennete girmek mahz-ı fazldır.
[NOT]Dipnot-1 “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” Furkan Sûresi, 25:70.[/NOT]
abd: kul (bk. a-b-d) ahsen-i takvim: insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılması (bk. ḥ-s-n) ayn-ı adl: adeletin ta kendisi (bk. a-d-l) cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) ceza-yı amel: amelin cezası cihet: yön, taraf cihâzât: cihazlar, donanım cilve: yansıma, akis (bk. c-l-y) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) dereke: aşağı derece ehemmiyetsizlik: önemsizlik elhasıl: özetle, sonuç olarak emanet-i kübrâ: en büyük emânet, halifelik (bk. e-m-n; k-b-r) enâniyet: benlik, gurur esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan uzak isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fazl: cömertlik, ihsan (bk. f-ḍ-l) gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) hane: ev harap etme: yıkma, yok etme hasene: iyilik (bk. ḥ-s-n) hayvan-ı fâni-i zâil: yok olup giden hayvan (bk. ḥ-y-y; f-n-y; z-v-l) hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) icad: yapma, meydana getirme (bk. v-c-d) inkılâb etmek: dönüşmek istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme (bk. ğ-f-r) itimat: güvenme kabiliyet-i hayr: hayır kabiliyeti (bk. a-d-d; ḫ-y-r) kabiliyet-i şer: kötülük kabiliyeti (bk. a-d-d) kaside-i manzume-i hikmet: hikmetle ve düzenli bir şekilde yazılmış kaside, şiir (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) kerem: ikram, iyilik, bağış (bk. k-r-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymetsizlik: değersizlik lâkin: fakat mahz-ı fazl: iyilik ve bağışın ta kendisi (bk. f-ḍ-l) mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) mertebe: derece mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) mucize-i kudret-i bâhire: ap açık kudret mucizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) nakış: işleme, süsleme (bk. n-ḳ-ş) nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç (bk. n-f-s) nihayetsiz: sınırsız nükte: ince ve derin mânâ rüçhâniyet: üstünlük sahib-i mertebe-i hilâfet-i arziye: yeryüzü halifeliğinin mertebesinin sahibi (bk. ḫ-l-f) seyyie: kötülük tahrip: bozup yıkma tefevvuk: üstün gelme tevfik-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. e-l-h) tezyif: hakaret, küçük düşürme uhde: üstüne alma, sorumluluk vücud: varlık (bk. v-c-d) zelil: aşağı, alçak âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âdi: değersiz, basit âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âyine: ayna çekirdek-misal: çekirdek gibi (bk. m-s̱-l) şecere-i bâkiye: devamlı ve kalıcı ağaç (bk. b-ḳ-y) şer: kötülük 16 Mayıs 2011: 20:14 #791758Anonim
ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.
İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.
Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle
Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Ganiyy-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve zenginlik sahibi olan Allah (bk. ğ-n-y; k-r-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kadîr-i Rahîm: gücü her şeye yeten, rahmeti her şeyi kuşatan Allah (bk. ḳ-d-r; r-ḥ-m) acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) azîm: çok büyük (bk. a-z-m) bilhassa: özellikle biçare: çaresiz cami’: toplayan, kapsamlı (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek cesîm: büyük cihet: yön, taraf cihâzât: donanımlar cihâzât-ı mâneviye: mânevî donanım, cihazlar (bk. a-n-y) cüz-ü ihtiyarî: insanın elindeki seçim gücü, irade (bk. c-z-e; ḫ-y-r) cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) derc etmek: içine yerleştirmek efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) ehemmiyet: önem emr-i tekvinî: yaratılışa dair emir (bk. k-v-n) enaniyet: benlik envâ: türler evvelki: önceki fakr: ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i külliye: kapsamlı hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hüsn-ü istimal etmek: güzel kullanmak (bk. ḥ-s-n) ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) imtisal: yerine getirme istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) itibariyle: özelliğiyle kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kesb: kazanma kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahiyet-i mâneviye: mânevî yapı (bk. a-n-y) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mevadd-ı muzırra: zararlı maddeler mevcudiyet: varlık (bk. v-c-d) müteveccih: yönelik nazik: ince, zarif nihayetsiz: sonsuz nâzır: bakan (bk. n-ẓ-r) ruh-u mânevî: mânevî ruh (bk. r-v-ḥ; a-n-y) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sû-i mizaç: kötü huy tabakat: tabakalar tecelliyât: yansımalar (bk. c-l-y) tefessüh etmek: bozulmak ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vecih: yön, yüz vüs’at: genişlik şule: alev -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.