Dalalet ve şer tahribdir derken; yukarıda söylediğmiz gibi, evvela insanın kendi fıtratını tahrib eder ve bir zina yüzünden nice kan davaları olur ve niceleri katl edilir. Yada zina ile babası belli olmayan zina çocuklar ile hangi medeniyet kurulabilir? Nasıl sağlıklı bir toplum kurulabilir? |
![]() |
Bismillâhirrahmânirrahîm,
ON ÜÇÜNCÜ LEM’A
Hikmetü’l-İstiâze
BİRİNCİ İŞARET
Sual:
Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir methalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının sırrı nedir?
Biraz açarsak kardeşler; insan insana fiilen zarar verebilir ama şeytan insana fiilen zarar vermez. Onun sana zarar vermesi için senin ona musaade etmen gerekir.
O vesvese verir ve tutmasını bekler, eğer tutarsa devam ettirir; eğer insan vesveseyi geri çevirse zarar veremez.
Hem yeni şeyler icad etmek sadece insana hasdır; bilgisayar keşf etmek, araba keşf etmek, telefon keşf etmek vs vs bu tarz keşif sadece insana hasdır. Şeytanlarda bu hal bu tarz icad ve keşif yoktur.
Hem herkes gibi şeytanda acizdir. Biz nasıl Allah’ın bize verdiği kuvvet ile yaşıyorsak, onlarda öyledir. Fakat farklı bir boyutları vardır.
Şimdi hiçbir icad ve yaratma ve izn-i ilahi olmazsa, kimseye ileşemeyecek kadar aciz olan şeytanlar bizlerle uğraşıyorlar ve bizi hem dunyada hem ahirette perişan etmek istiyorlar.
Bizim durumumuza bakalım;
Allah bizden yana,
peygamberler ve başta habibullah asv. bize bizden çok bizden yana,
semavi kitaplar, hassaten k.kerim bizden yana,
evliylar bizden yana; 200 milyondan ziyadedirleri,
şehidler bizden yana sayısını Allah bilir,
milyarlar ulemalar bizden yana, tum ehli iman bizden yana.
İmanın guzelliği bizden yana (çünkü imanın içinde manevi bir cennet vardır ve hayatın nurudur onsuz hayat karanlıktır),
ibadetin guzelliği bizden yana (çünkü ibadet tum latifelerimizin ekmeği suyu havası ziyasıdır onlarsız ruh ve latifeler yaşayamazlar), küfrun ve dalaletin çirkinliği bizden yana( çünkü zatında manevi bir cehennem vardır nasıl küfre ve dalalete severek girilirki)
İsyanın ve gunahların çirkinlği bizden yana (çünkü biri içki içse ne kadar iğrenç ve çirkin bir duruma duşer, zina etse nasıl aklı, kalbi vicdanı elinden gider, hiç insan bu çirkinlikleri hoş görup günahlara bilerek koşabilri mi?) ..
Bizde bu ve bundan başka bir çok avantajlar ve güçler ve kuvvetler varken, neden şeytan çok defa bize galib geliyor? Her besmelenin başında euzubillahimineşşeytanirracim diyoruz, şeytandan her daim Allah’a sığınıyoruz, bunun hikmeti nedir?
Dalaletten misal amelde dinde olmayan fiillerdir ve itikadlardır, bir insan namazı kılmasa gunahkardır ama namazı önemsiz görse dalalettir. Zina yapsa günahkardır ama zinayı önemsiz görse, yapılması gereken bir ihtiyaçtır herkes istediği gibi yapabilir diye hukm etse, dalalettir. vs.vs. misaller çoğaltılabilir.
Küfür ise ya Allah’ı inkârdır yada Allah’a şirk koşmaktır; mesela bazıları hem Allah var derler hem elmayı tabiat anadan bilirler. Hem Allah var derler hem Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını kabul etmezler, başka alternatifleri doğru kabul ederler. O alternatifler bir nevi Allah gibi kanun koyucudurlar, bunlar şirkdir. Ama Allah yoktur demek doğrudan doğruya katıksız küfürdur.
Şimdi bu hallerden birini kalbinde taşıyan bir adam düşünün..
Ve yukarıdaki dalalet ve şer menfidir derken; menfinin zıddı musbet demektir. Musbetin manası vucud ve icad demektir. Vucud ve icad ise hayr ve guzellik demektir.
Şimdi namazı önemsememek nasıl hayr ve guzel olabilir? Demek menfidir, musbet değildir. Zinayı işlemek nasıl hayr ve guzel olabilir? Bunlar ademi vucudlardır; evvela insanın vicdanını ve ruhunun sayısız latifelerini zehirler imha ederler.
Dalalet ve şer tahribdir derken; yukarıda söylediğmiz gibi, evvela insanın kendi fıtratını tahrib eder ve bir zina yüzünden nice kan davaları olur ve niceleri katl edilir. Yada zina ile babası belli olmayan zina çocuklar ile hangi medeniyet kurulabilir? Nasıl sağlıklı bir toplum kurulabilir?
Dalalet ve şer ademidir derken; adem vucudun zıddıdır; namaz kılınınca meydana gelen bir vucuddur ve Allah emretmiştir. Namazsızlık ise vucudsuzluktur, bu vucudsuzluk ademdir ve bunu emr eden Allah değildir, yani bir menbaı ve kaynağı yokdur. Buradan da ademidir. Nefs istemiyorum diyor, şeytanda boşver ileride yaparsın diyor. Sair ibadetleri buna kıyas yapabiliriz.
Peki içki içmek bir vucud değil mi derseniz; evet vucuddur, ama onun kudsi bir kaynağı olmadığından, âdemden geldiğinden, ademi bir vucuddur. Yani neticesi tahribdir, bozmaktır, varı yok etmektir.
Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir.
İşte namazı şevk ile kılan biri elbette hidayettedir, hayr ve guzellik içindedir. Evvela kendi vicdanında ruhunda bir tamir ve guzellikdir, çevresinden tamir ve imardır, elinden dilinden kimseye zarar gelmez bir olur.
Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder.
Evet, insanın yartılması için koca bir kainat fabrikası çalıştırılıyor, ama biri geliyor bir bıçak darbesi ile, o insanın hayatının devamına çalışan kainatın çalışmasını boşa çıkarıyor. Koca kainatın emeği adeta boşa gider.
Burada acaba bıçağı kullanan mı guçlü, kainat mı güçlü derseniz, elbeetteki kainat guçlüdür. Bıçağı kullananın yaptığı tahrib olduğundan, yıkmak olduğundan, bozmak olduğunan, güç istemiyor. Ama vucuda getirme tamir etmek toplama yapmak bir guç ve kuvvet ister.
Demek dalaletin ve küfrun ve şerrin mesleği güç kuvvet istemez.
bunun içindirki et-tahrîbü eshel durub-u emsal hükmüne geçmiş. İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor.
demek şeytanların bize galib gelmeleri bizim zayıflığımızdan değil yada onların güçlerinden değildir belki bizim ihlası kırmamızdan şeytanların mesleğinin kolaylığından malub oluyoruz
Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, [vel akıbetülilmuttekın [akıbet takva sahiblerinindir] sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.).
Acizane şuna çok defa şahid oldum, biz ne zaman sunnet-i seniye kalasının dışına çıktık, o zaman şeytanın okları bizi yaralıyor. Allah bizleri ve sizleri Kur’an-ı Kerim ve sunnet-i seniye kalasının muhafazana dahil eylesin dışına çıkmakdan muhafa eylesin.
Şeytanlar ve şeytanların dostları nuru sevmezler, iman ve islam nurdan bir kaledir. Onlar bu kalenin içine girmezler ama düşman olduklarından kalenin dışına çıkanı ok yağmuruna tutarlar. Uzaktan kalenin dışına çıkalım diye tahrik etmeye kandırmaya çalışırlar. Eğer bu tahrikler ve kandırmalar tutarsa bizi kendi meydanlarına çekmiş olduklarından, aldanarak onların meydanına çıkan müslüman, onların günaha teşvik, vesvese, evham, dünya sevgisi, imandan ve İslam’dan gaflet vs. lerle durmadan hücum ederler. Bunun araçlarıda tv.ler gazeteler bazı orgutleridir. Üstadımızın dediği Kur’an ve sünnet kalesine sığınmakla ancak onlardan kurtulabiliriz.
Ama bir durum var, bizler Kur’an ve sünnet kalesine sığınmayı başaramamışız. İstiyoruz ama yolumuzu şaşırmışız. Yani islamı anlamıyoruz. Kur’anı anlamıyoruz. Sünneti anlamıyoruz. Anlayamıyoruz ki yaşayalım ve yaşamakla o kaleye girmiş olalım. O zaman nasıl yapalım ki bu kaleye girelim, hem inancımızı kuvvetlendirelim hem mukaddesatımızı öğrenelim, hem hayatımıza tatbik ederek tum o tuzaklardan kurtulalım?
İşte Risale-i Nur bize bu mukaddesatları kazandıracak harika bir rehberdir. Bizi mukaddesata ulaştıracak bir harika vesiledir. Rabbim istifadeyi nasib eylesin. Hem daim eylesin,
hem başkalarada ulaşmayı onlarlada paylaşmayı ihsan eylesin. Âmin.
Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha
Bismillâhirrahmânirrahîm,
Sual:
Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor?
Şu meseleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.
Şerr-i mahz demek; içinde hiç hayr olmayan şerr demektir. Zahiren bakınca böyle duşunmekde mumkundur; şeytanlar yaratılıyor, insanlara musallat oluyorlar, insanlar aldanıyorlar imanlarını kaybediyorlar; saysız cinayetler, zinalar, faizler, zulumler, haksızlıklar, eziyetler ediyorlar. Evlad anasını eziyor dövuyor, babasını ölduruyor, kardeşini atıyor yada satıyor.. Bu işleri insanlara öğreten şeytandır. Başka bir deyişle; kainatın yaratılmasında ve insanın yaratılmasında, murad-ı ilahinin önüne geçmek , gerçekleşmesini engellemek, insanlarında murad-ı ilahinin gerçekleşmesinde kendileri gibi başarısız olmasını istemek ve buna bitmez tukenmez bir enerji ile çalışmak.
Evet, şeytan başta Allah’ın duşmanıdır, buna sebeb insanın yaratılmasıdır. Gücü Allah’a yetmediğinden, intikamını insandan almaktadır. Evet, insanların tahribatının ustadı şeytandır ve şeytanı dinleyen nefsimizdir ve tahribatı tercih eden irademizdir. Ne vakit ilim ve amel ve ihlas ile Kur’an’a ve sunnete sarıldık; kurtulduk.
Ne kadar sarılmadık; bu düşmanların tahribatına maruz kaldık demektir.
Yani şu şeytan yaratılmasaydı daha iyi olmaz mıydı, yada Allah ona fırsat vermeseydi daha iyi olmaz mıydı, buna tahribata fırsat vermek Cenab-ı Hakk’ın rahmetine ters değil mi gibi duşunceler, çokların hatırına gelmektedir.
Elcevap:
Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır.
Demek şeytanın yaratılışı şerr-i mahz değildir; aksine şerr cuzidir. Şeytan vesilesiyle husule gelen hayr küllidir.
Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merâtip var.
Demek insan içinde bir ağaç olan çekirdektir, mahiyeti küllidir, istidadı hadsizdir. Her bir kabiliyetin de kendi içinde merteleri var.
Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidâdâtın inkişâfâtı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev’inde binler envâ hükmünde sınıflar bulunmayacak…
İnsanın bir ferdi hayvanın nevlerinde değerlidir, bir insan bir kainat kıymetindedir. Peki bu nasıl olur? İnsan kendindeki kabiliyetleri doğru kullanırsa olur, doğru kullanmazsa olmaz.
Eğer imtihan olmasaydı, o zaman insanın makamı sabit kalacağından kıymeti de sabit kalacaktı, belki insan yaratılmayacaktı. Eğer şeytanlar ve muzır şeyler olmasaydı, imtihan olmazdı belkide insan yaratılmazdı. O zaman zarar ne kadar olurdu?
Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir. Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz.
Yani hakiki bir dost mu isteriz, hakiki olmayan bin dost mu isteriz? Kime kıymet veririz? cevabı bellidir. Demek keyfiyet asıldır, kesret asıl değildir. Yani hakiki kul olmak asıldır, insan sayısı asıl değildir. Bir hakiki kul, kullukdan firar eden bin insandan değerlidir.
Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de, nefis ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev’e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşarat nev’inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev’ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş.
Yani küfre giren insanlar, evvela insan sıfatından çıkıyorlar. Muzir haşaratlar sınıfına giriyorlar. Hem tam zalim olduklarından, merhamete hiç layık değiller. Şimdi bu haşaratlar yüzünden peygamler gelmesin, evliyalar gelmesin, ulemalar gelmesin, şuhedalar gelmesin, sıddıklar gelmesin denilir mi?
Tüm kafirleri bir yere koyun, bir veli yi bir yere koyun; hangisi kıymetli sizce? Elbette bir veli tum kafirlerden daha kıymetli. Eğer imtihan olmasaydı, kafirler ve veliler birbirindan ayrılmayacaklardı yada hiç yaratılmayacaklardı. Demek şeytanlar yaratılmasaydı zarar daha külli olacaktı.
Şeytan muessir değildir; tesir gucu yoktur. Bizim gibi tam acizdir, sadece vesvese verir. Nefs iştahla dinler, iradade kabul eder. Ondan sonra tesir eder. Eğer nefs dinlemese veya dinlesede irade kabul etmese, hiçbir zarar veremez, malub olur gider yada başka yollara muracaat eder.
Her turlu yolu deneyecektir, belki yuzlerce yollara baş vuracaktır. Mesela biri der ben ileride namaz kılacağım, yada ben şunu şunu halledeyim ondan sonra kapanacağım, yada emekli olayım kendimi dinime vereceğim, yada ya başına bela gelirse seni hapse atarlarsa, yada sen bu işi yapamazsın sen kim bu hizmet kim, yada aklım almıyor öğrenemiyorum(ezberlediği filimleri yazsa k.kerimden kalın bir kitap çıkar ortaya) .. bunun gibi daha çok yollarla insanın allahın dinini yaşamasını engellemek için vesvere verir ve insan bunu kabul eder zarar eder.
Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.
Biz Kur’an-ı Kerim’i bilmezsek, onu mesajını öğrenmezsek, hurmetine tum kainatın yaratıldığı kudsi ustadımız olan Peyganber efendimiz asv.a tabi olmazsak, biz nasıl kaliteli bir insan olabiliriz?
Acaba ben şeytana uymakla mı zarar ediyorum? Bize bizden daha fazla merhametli olan Allah ve resulune gönülden bağlanmadığım ve gösterdikleri yolu terkettiğim için zarar etmiyor muyum?
Allah cumlemizi şeytanın vesvesesinden muhafaza eylesin. Ve efendimiz asv.a hayrlı etba ve ummet eylesin. Âmin.
Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha
Bismillâhirrahmânirrahîm,
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Sual:
Kur’ân-ı Hakîmde ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı ve çok şiddetli tehdidâtı, aklın zâhirine göre, adaletli ve münasebetli belâgatine ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasip düşmüyor. Adeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz’î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdit ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz bir şerik gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Yani mutlak kudret sahibi Allah var, cehennem var, peygamberler var, evliyalar var, ulemalar var, ehl-i iman var vedaha çok kuvvetler var, ehl-i dalaletin bir kuvveti yok, hal böyle iken onlar sanki çok kuvvetlilermiş gibi onlar hucum edilmesi nasıl akıl kabul edebilir. halbuki onlarda mahluk, onlarda aciz ve onlarda zaifler.
Elcevap:
Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.
Özetlersek; ehl-i dalaletin tahribatı için kuvvet gerekmiyor. Allah yok diye itikad ettiği anda tum kainatın hukukunu çiğnemiş olluyor, yada namazı terk ettiği anda tum mahlukatın ibadetini yok saydığından tum mahlukatın hakkını tahrib etmiş oluyor, bu tahribatın önlenmesi için hadsiz bir kuvvet lazım, ama bu tahribat için kuvvet lazım değil. Adam gözünü kapatıryo guneş yok diyor, guneş yok demek için gözü kapamak yeterlidir, ama guneş var demek için güneşi orada koymak lazım. Güneş oraya konmadan güneş var denilmez işte kuvvet istemeyen tahribat; işte kuvvetle görunen vucud. Demek vucud ve isbat ve imar ve tamir ancak kuvvetdir ama inkar ve tahrib ya hiç kuvvet istemez yada çok az ister kibrit yakacak kadar, bir adam evi sadece bir kibrik çakacak kadar bir kuvvetle yakar. Devam edelim,
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa’ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve iptaline sebebiyet verdiği için, o geminin sahib-i zîşânı, o âsiden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdit ediyor. Ve onun o cüz’î hareketini değil, belki o hareketin müthiş neticelerini nazara alarak ve o sahib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku namına dehşetli bir cezaya çarpar.
Demek bir adam namaz kılmıyorsa bu zahirde cüz i bir harekettir ama, tum mahlukatın ibadetini inkar manasına geldiğinden tum mahlukatın hakkını ondan almak iktiza eder. Çünkü o cuzi terk külli bir hataya sebebdir, ona verilen ceza terk edilen namaz fiiline munhasır değildir; belki zulmunun hacmine göredir. Ondandır ki bir vakit namazın 80bin sene cezası var. Rivayette vardır.
Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz’î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir.
Evet; Kur’an’da ifrad ve tefrid yoktur, cemalin ve kemalin tamamı vardır. Bir şeye nekadar çok yer veriyorsa yada tekrarlıyorsa, bu o meselenin ehemmiyetini ve azametini ifade eder, haşa luzumsuzluk ve boşu boşunalık onda olmaz. Kafirlerin ebedi cehennemde yanmaları, küfürlerinin neticesi olan zulumlerinin sonsuzlulğlundandır. İnneşşirke luzulmun azim ayeti buna bakar sonsuz zulum sonsuz azabı iktiza eder, ilginç değilmi.. Bu zulum fiil istemiyor. İtikaden VAR olana yok diyorsun, hepsi bu.
Malûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kaleye iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semâvî kale, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul.
Şimdi bir adam namaz kılmıyorsa yada tesetture girmiyorsa yada zekatı vermiyorsa yada ilme yaklaşmıyorrsa, yada peygamber efendmiz asv.ın sunnetini takdir edemeyip hayatına tatbik edemiyorsa, çelik gibi semavi bir kale olan kur’an kalesine girmemiştir. Ondan bu tahribattan kurtulamamış, zarara duşmuştur. Allah cumlemizi hayrlı insanlarla arkadaş eylesin.
Şeytanlardan ve onların yardımcısı olan şeytanlaşmış insanlardan ve onların şerlerinden muhafaza eylesin. Bir sermaye olan ömür dakilarımızın her bir dakikasını iman ve kur’anla nurlandırsın. Aklımızı kalbimizi ve tum latifelerimi kur’anla sunnetle hemhal eylesin. Mutlaka olan kusurlarımızı setr eylesin ve afv eylesin. Amin