Kur'an-ı Azimüşşsan Meydan Okuyor.

ademyakup

Talebe
Hülasa; Oruç, Hac, Namaz, İman ve hukuku insan meyvelerindeki dört-beş Hakikat-ı Kur’aniyeyle birlikte sair hakaik-i Kur’aniyeyi nazara al ve beşerin maddi manevi hayatındaki faydalı ve hayat bahş saadet meyvelerine ve neticelerine bak.

İşte beşerin asırlık birikimleriyle içtima-i, sosyal, ahlaki, hukuki, terbiye ve sistemlerindeki kısır, kasır, ketum ve bereketsizliğine ve Kur’an’ın semeredar hakaiki karşısındaki acziyyetine bak ve Ne için beşerin Kur’an’a nazire getirmekten, Kur’anın üstüne ve önüne geçmekten ve O’nu mağlup etmekten aciz olduğu hakikatini anla.

Demek Kur’an kitabet ve kıraat görmemiş bir Ümminin karihasından değil… Kainatın ve eşyanın hakikatının sırrını bilen bir İlm-i Muhitin İlminden geldiği katiyen anlaşılıyor.

İşte geçen bin dört yüz senelik zaman zarfında Kur’anın hakaikı ile mubareze edemeyen aczi insani ve Kur’anın bahri hakaik olması noktasındaki güneş gibi parlak İ’cazı.
 

ademyakup

Talebe
Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’ın bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mucize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.

Hâlbuki Kur’ân defalarca: “Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz” diye meydan okumuştur ve okuyor.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muârazaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz mertebede şöylece îzâh ediyor:

1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ihtivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakikatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!
2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!
3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamamına değil, on sûresine benzer getiriniz!
4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresinin benzerini yapınız!
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!
6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!
7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirinize yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâldekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!
8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâğatçılarınız, hatta taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hatta bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!
Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhirette de büyük tehlikeye düşecektir.”
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamanın insanları susup mukabele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.
Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!

çeşmi giryan kardeşden.
 

ademyakup

Talebe
Kur'ân, Hz. Muhammed’in beyânı olamaz mı? Değilse nasıl ispât edilir?
Bu mevzuda şimdiye kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde, pekçok şey söylenmiş ve pekçok şey yazılmıştır. Biz, sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.

Kur'ân-ı Kerim'in, Efendimiz veya başka biri tarafından tertib edildiği iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur'ân düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzudur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden garazlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur'ân, kim tarafından olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır.
Şimdi bu ciddî mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:
1 . Bir kere Kur'ân'ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; Arablar, Efendimizin Kur' ân dışı beyanlarını, kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur'ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlardı.
2. Hadisleri okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur'ân'ın sesinde yüksek bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.
3. Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâî, iktisâdî ve hukukî bir sistem getirip vaz' etmesi, herşeyden evvel düşünce ve aklın bedâhetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.
4. Kur'ân'da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet , hukuk ve iktisad gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek, bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden herbiri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek mücerred bir iddiadır.
5. Kur'ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lüt ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte herbiri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri..!
 

ademyakup

Talebe
Kur'ân'ın, geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar, geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Mesela: senelerce evvel Mekke'nin fethedileceğini ve Kâbe'ye emniyet içinde girileceğini "Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram’â gireceksiniz" (Fetih suresi/27) ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm'ın bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da "O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak.Allah yeter" (Fetsh/28) beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Roma'lılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir gâlibiyetiyle müslümanların da sevineceğini "Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetden sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah'a aiddir. O gün mü'minler de sevinirler." (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuşdu; vakti gelince
Kur'ân'ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, "Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır" (Maide/67) ayetiyle de, en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va'dolunmuşdu ve öyle de oldu.

Değişik ilim dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tesbitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını "Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdikleri)nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şâhid olması yetmez mi?" (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.
Ayrıca, Kur'ân, nazil olduğu günden bu yana "Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine O'nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de." (İsra/88) deyip, hasımlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakda ve mucize olduğunu ilan etmektedir.
Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu ilk yıllarda, müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hakimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiçbirşey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur'ân "Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeıyüzünde hükümran kılacak ve kendi!eri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir." (Nur/55) ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.
Daha bunlar gibi, müslümanlığın ve müslümanların geleceği, zafer ve hezimetleri, terakkî ve tedennîleriyle alâkalı pekçok ayetler varki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil.
Kur'ân-ı Kerim'in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa fezlekeler halinde, Kur'ân'ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona beşer kelâmı demek de mümkün değildir.
Yüzlerce âyetin sarâhat, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara dair pekçok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.
 

ademyakup

Talebe
1. Kâinatın Yaratılışı
Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak "İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?" (Enbiya/30) ayetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netîce değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık o, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da namzed görünmektedir.

2. Astronomi
Kur'ân-ı Kerim'de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların biraraya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifâ edeceğiz. "Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir." (Ra'd/2) Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, herşeyin nizam içinde baş başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-ı âsumânı tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir.
Kur'ân bu ifadesiyle bizlere, kültürlerarası ile'1-merkez (merkez çek) an'il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton'un çekim kanununa veya Einstein'in (hayyiz)'ine* uyup uymaması birşey ifade etmez.
Hele âyetin, Güneş ve Ay'ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki "Güneş ve Ay'ın hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır" (Rahman/5), Enbiya suresindeki "Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay'ı yaratan O'dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler" (Enbsya/33), Yâsin suresindeki "Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir" dedikten sonra "Bunların herbiri belli bir yörüngede döner dururlar"(Yasin/38-40) diyerek,Güneş, Ay ve sair gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.
Yerin Yuvarlaklığı
"Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor" (Zümer/5) ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın,Yerküre'nin başına "sarık gibi dolanması" sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise "Arkasından da yeryüzünü mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde), söbüleştirdi" (Naziat/30) diyerek müşahidlere peygamberlik buudunda varılmış en nihâi noktayı göstermektedir.
Mekân genişlemesi hususunda:
"Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz" (Zariyat/47) Bu genişleme ister Einsteine'nin anladığı mânâda, ister Edwin Hubble'in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur'ân'ın, ana teme parmak basıp, tecrübî ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık neşretmesidir.
 

ademyakup

Talebe
3. Meteoroloji
Hava akımları, bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan biri. Meselâ "Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor.. Bir de bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor" (Nur/43) Heryerde olduğu gibi, burada da Kur'ân yağmur vak'asının nihâî durumunu ihtâr ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki in'amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur'ân'ın beyanına hayranlık duyar. Kur'ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesi , rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtla meşgul olmaz. O ana vak'a ve asıl tem üzerinde durur; teferruata ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır.

Hicr suresindeki "Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim ettik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz" (Hacr/22) ayeti, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur'ân nâzil olduğu zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi...
 

ademyakup

Talebe
4. Fizik
Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur'ân-ı Kerim'in ele alıp anlattığı mevzulardandır.

Meselâ, Zâriyat suresinde "iyice düşünesiniz diye biz her şeyi çift olarak yarattık" (Zariyat/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur'ân'ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve âlem-şümul bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise" Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik" (şuara/7)denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüz binlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh'ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha şümullü ve daha enteresan. "Ne yücedir o Allah’ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır" (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.
Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka herşeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.
Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pekçok ilâhî beyan var ki, herbirisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna hem de Peygamberimizin O'nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.
Evet, Kur'ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pekçok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.
Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını veriyorsa, o kitabı, değil ondört asır evvelki bir insana, günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur'ân gibi muhtevası zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu âli, şivesi de ilâhi olursa...
Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, ümmîliği mucize o Zât, mektebin, medresenin, kitabın bilinmediği o cahilî vasatta, canlılarda sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi? Rüzgârların aşılayıcı olduğunu, nebatât ve bulutları telkih ettiğini, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin elipsî olduğunu O'na kim ta'lim etti? Mekân genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuvarda öğrendi? Hangi röntgen şualarıyla cenînin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynıya tesbit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf, mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddüdsüz, fütursuz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı?..
 

ademyakup

Talebe
5. Kur'ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mes'uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp O'na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O'na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır. Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?" (Tevbe/43) şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da "Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir... (Enfâl/67) "Eğer Allah'tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu." (Enfal/68) mahiyetinde itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah'ın dilemesine havale etmeden, "yarın bu işi yaparım" dediği için "Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse(de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır de" (Kehf/23-24) emir ve tenbihinde bulunmuş, bir başka sefer "insanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi" (Ahzsb/37) itab işmâm eder mahiyette sadece AIlah'tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arıyarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir" (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.
Daha bunlar gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O'nun vazife, mes'uliyet ve selâhiyetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mes'uliyetin mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O'na itab edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yeryer sertçe uyarmalar yapılmıştır.

Şimdi hiç akıl kabul edermi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!... O kitap Allah kitabı, O zât da O'nun şerefli mübelliğidir...
 

ademyakup

Talebe
6. Kur'ân-ı Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere maletmek mümkün değildir.
Efendimiz (sav) Peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar pekçoğu itibariyle de O'na muârız idiler. Yeryer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur'ân'ı bir kalıba yerleştirmek, birşeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman hristiyan ve yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı . Ne pahasına olursa olsun Kur'ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen herşeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur'ân'la muâraza ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca hasıma rağmen.

Evet, o gün, hristiyan ve yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev temsilcileri, tek cebhe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur'ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o başdöndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve ruhâniliğiyle muhatablarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi.. bir mübâriz gibi hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu "siz de Kur'ân'a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir suresine denk birşey, daha da olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!.." dediği ve o günden bugüne de "Eğer kulumuz Muhammed'e (sav) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız." (Bakara/23) "De ki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler.
Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de" (İsra/88) "Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah'dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız" (Hıld/13) ayetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur'ân'ın bu meydan okuyuşuna cevab verilmemesi, onun. kaynağının beşerî olmadığını gösterir. Zira, tarih şahitdir ki, Kur'ân'ın muârızları O'na ve O'nun mübelliğine her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur'ân'a nazire yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle birşeye güçleri yetseydi, nazire ile Kur'ân'ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna girmeyeceklerdi.
 

ademyakup

Talebe
Evet, o koca belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri, Kur'ân'a nazire yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer nazire yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercîh edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.
Arab şâir ve nâşirlerinin, Kur'ân'ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona hristiyan ve yahudiler arasında menşe' aramak beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir. Hem, hristiyan ve yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nisbet edeceklerdi. "Biz yaptık" der ve onunla övünürlerdi...

Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki müsteşrik ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir Kur'ân'ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.
Charles Milles; Kur'ân'ın üslubundaki zenginlik itibariyle tanzîr ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu... Victor İmberdes; Kur'an'ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu... Ernest Renan; Kur'ân'ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da yaptığını... Gustave Le Bon; Kur'ân'la gelen İslâm'ın en saf, en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini... CI. Huart; Kur'ân'ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (sav) tebliğ edildiğini... H. Holman; Hz.Muhammed (sav)'in Allah'ın son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu... Emile Dermenyhem; Kur'an'ın, Peygamber (A.S.)'in birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu... Arthur Bellegri; Hz. Muhammed'in (sav) tebliğ ettiği Kur'ân'ın bizzat Allah'ın eseü olduğunu.,. Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur'ân-ı Kerim olduğunu... Raymond Charles; Kur'ân'ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah'ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu... Dr. Maurice; Kur'an'ın her türlü tenkîdin fevkinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur'ân'ın bir edebî kaynak, lisan mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham menbaı bulunduğunu... Manuel King; Kur'ân'ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah'dan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu... Mr. Rodwell; İnsanın Kur'ân'ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.
Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı bilgilerinin vüs'ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur'ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.
Binlerce mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin yanında, Kur'ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta sâhib-i Kur'ân'ın, sonra da kalem erbâbıbın bağışlayacağı mülâhazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür'ette bulunduk
 

ademyakup

Talebe
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân altı yönden parlak ve nurludur

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân altı yönden parlak ve nurludur
“Onlar, o zikiri/Kur'an'ı -kendilerine geldiğinde- inkâr ettiler. Halbuki o, üstünlüğü tartışmasız/eşsiz yücelikte bir Kitap'tır. Bâtıl ona, ne önünden gelebilir ne de arkasından. Hakîm ve Hamîd olan Allah'tan bir indirmedir o.” (Fussilet, 41/41-42) mealindeki ayette, başlık olarak kullandığımız gerçeğin altı çizilmiştir.
Evet, Kur’an’ın içine evham ve şüpheler giremez. Çünkü;
1-Arkası Arşa dayanıyor; o cihette vahyin nuru var.
2-Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn var.
3-Üstünde sikke-i i'câz parlıyor.
4-Altında burhan ve delil direkleri var.
5-Sağı efelâ ya'kılûn'lar ile akılları konuşturarak "Sadakte" dedirtiyor.
6-Solunda, kalplere ruhanî zevk vermekle, vicdanları şahit tutarak gönüllere “Bârekâllah" dedirtmektedir.
Böyle her cihetten hak ve hakikati yansıtan ve ilahî izzet zırhıyla korunmuş olan Kur'ân gibi bir semavî kitaba hangi vehmin haddi var ki ona bulaşsın; şüphe hırsızlarının haddine mi düşmüş ki bir köşeden onun bünyesine sokulsun.” (19. Mek/18. işaret)
 

ademyakup

Talebe
Cevap: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân altı yönden parlak ve nurludur

1- KUR’AN’IN ARKASI ARŞA DAYANIYOR; O CİHETTE NUR-U VAHİY VAR
-Evet, Kur’an’ın kaynağı vahiydir. İlahî ilim, kudret, izzet ve hikmeti yansıtan semavî vahye arkasını dayamış bir kitabın elbette sırtı yere gelmez.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Elde Kur’an gibi bir mucize-i bahir varken/münkirleri ilzam etmek gönlüme sıklet mi gelir?”
Kur’an’ın kaynağı Allah’ın vahyi olduğunun binlerce delili vardır. Burada bu hususu kısaca şöyle açıklayabiliriz:
-Allah, Kur’an’ı kendisine gönderdiği elçisi Hz. Muhammed’e elçilik nişanları olarak pek çok mucize vermiştir. Bu mucizelerle elçisinin elindeki kitabın ilahî kaynaklı olduğunu göstermiştir.
-Bu nişanların en önemlilerinden birisi, onun ümmî/okuma-yazması olmayan bir zat olmasıdır. “Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyordun. Eğer öyle olsaydı bâtıla saplananlar mutlaka kuşku duyacaklardı”(29/48) mealindeki ayette, bu gerçek dünya-âleme ilan edilmiştir. Şayet Kur’an’da bu ayetin varlığına rağmen, Hz. Muhammed’in okuma-yazması olsaydı, ona karşı çıkanların her şeyden önce bu durumu bir propaganda vesilesi yapmaları yanında, inanlar tarafından da bu durum kabul edilemezdi. Okuma-yazması olmayan bir insanın –Tevrat, İncil ve daha başka kitaplardan istifade etmesi mümkün değildir. Bazı inkârcıların iddia ettiği gibi, eğer bu Kur’an’daki bilgileri ona öğreten birileri olsaydı, bu kadar değerli bilgileri kendi adlarına yaymaları gerekmez miydi? Birkaç satırlık yazıyı kaynağı gösterilmeden yayınlayanlar, o satırların sahipleri tarafından mahkemeye verilmektedir. Hiçbir insan kendi eserlerini, özellikle paha biçilmez şaheserlerini başkası adına anılmasına, onlara mal olmasına rıza göstermez. Kur’an gibi, her yönden eşsiz bir kitabı başkasına öğretip de kendi kimliğini gizleyenin, insan kimliğini taşıyan kimse/veya kimseler olduğunu söylemek mümkün müdür? İnsan değil, melek bile böyle bir feragat göstermez. Kur’an gibi, bir kitabı takdim etmek suretiyle Peygamberlik gibi en üstün bir makamı tepsi içinde bir başkasına sunmanın bir mantığı var mı?
Üstelik, Mekke’de bunları öğreten hayal mahsulü öğretmenin, Medine’de bu bilgilerin bütün dünyaya nam salmış bir mahiyet arz ettiğini gördükten sonra, artık açıkça bu gizli bilgilerin sahibi olduğunu söylemesi ve bundan böyle hiçbir bilgiyi muhatabına sızdırmaması gerekmez miydi? Kaldı ki, Kur’an’da yer alan cihan-şümul türünden bilgilere sahip olan bir kimsenin Mekke veya Medine’de var olduğuna dair hiçbir bilgi kırıntısı yoktur.
-Keza, pek çok sağlam hadis ve siyer kaynaklarında bildirdiği üzere, Hz. Muhammed’in ilk vahiy ile karşılaştığında gösterdiği telaş ve tedirginliğini değerli eşi Hz. Hatice’ye aktarması ve Nevfel b. Varak’a tarafından bu halin bir vahiy olduğu belirtilerek kendisinin bu tedirginliğinin giderilmesi, sonra her vahyin inişi sırasında farklı bir hale girmesi, en soğuk bir günde bile vahyin inmesi esnasında vücudundan bürüm bürüm ter akması, hatta -Hz. Ömer’in dediği gibi- o esnada yakınında bulunan sahabelerin bile arı fısıltısı türünden bir ses duymaları gibi harikulâde haller, Kur’an’ın olağan dışı, beşer üstü bir yoldan inen semavî bir kitap olduğunun belgesidir.
-Yine, hayatı boyunca, Hz. Muhammed’in Kur’an’a karşı herkesten daha çok sahip çıkması, saygı duyması, bütün emir ve yasaklarına harfiyen riayet etmesi, herkesten çok ona hürmet ve bağlılık göstermesi, Kur’an’ın ilahî kimliğinin çok açık bir göstergesidir.
-Örneğin; Hz. Muhammed’in diğer Müslümanlara yüklemediği ve İsra suresinin 79. ayette sadece kendisine hitaben “teheccüd namazı kılması” emredildiği için, her gece başkaları mışıl, mışıl uyurken kalkıp gece karanlığında -uykusuz kalma pahasına- namaz kılmasının arkasında, Kur’an’ın emrini yerine getirmekten başka ne ile izah edilebilir?
-Ölüm döşeğinde iken –ölümden hiçbir telaş eseri göstermeden- bütün endişesi ümmetini namaz kılmak olan ve bu yüzden iki de bir “Ebu Bekir’i çağırın insanlara namaz kıldırsın” diyerek –son nefesinde bile-en büyük gayesinin Allah’a kulluk olduğunu gösteren Hz. Muhammed’in bu tavrını herhangi dünyevî makam-mevki, mal-mülk ve benzeri dünya menfaatiyle bağdaştırmak mümkün müdür? Onun bu vaziyeti başlı başına bir nübüvvet nişanı değil midir? Başka nasıl açıklanabilir?
-Cahil bir insanın hikmet ve felsefede İbn Sina gibi bir hikmet dahîsini taklit etmeye kalkışsa, bir çoban gelip bir başbakan koltuğuna otursa, sahtekârlığı iki saat bile sürmez, her tavrı ve her sözü onun yalancı olduğunu gösterir. Herkse karşı maskara olur, komik duruma düşer. Bunun gibi, okuma-yazması bile olmayan bir ümminin kalkıp Allah’ın elçisinin makamını işgal etmesi ve o makamın bütün gereklerini yerine getirme becerisini gösterme ihtimali bir defa değil, milyar defa muhaldir, imkânsızıdır.
-Kaldı ki-aşağıdaki 3. maddede açıklanacağı üzere- Kur’an’ın, -ihtiva ettiği eşsiz belagat, fesahat, bedaat ve gaybî haberler- gibi i’caz parıltılarıyla indiği günden itibaren bütün insanlara meydan okuyarak üstünlüğünü ilan etmesi ve 14 asırdan beri bu karşı konulmaz üstünlüğünü tartışmasız sürdürmesi, onun semavî kimliğini tescil ettiren bir realitedir.
 

ademyakup

Talebe
Kur’an’ın önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn var

2- KUR’AN’IN ÖNÜNDE VE HEDEFİNDE SAADET-İ DÂREYN VAR
Evet Kur’an, dünya hayatının mutluluğu yanında ebedî saadete, âhiret hayatına da el atmış, elinde cennet anahtarı ve saadet nuru var.. Kur’an’ın temel hedefi, insanları hem bu dünyada hem öbür dünyada huzura kavuşturmak ve mutlu kılmaktır. İçi, hâlis hidayettir. Kimin şüphesi varsa, bir defa –anlayarak- Kur'ân'ı okusun veya dinlesin, baksın ne diyor? Kur’an emrettiği şeylerin fert ve toplum olarak insanlar için ne kadar yararlı, yasakladığı hususların ne kadar zararlı olduğu 15 asırlık tecrübeyle sabittir.
Keza, bir ağacın kuru olmadığını, taze olduğunu, köklerinin sağlam olduğunu ve canlı olduğunu gösteren onun meyvesidir. Kur’an bir tûba-i cennet ağacı olarak tasvir edilirse, köklerinin ne kadar sağlam hakikatlere dayandığı, ne kadar gerçeklere kök saldığı görülecektir. Çünkü, verdiği meyveler hem mükemmeldir, hem hayat doludur. Öyleyse, Kur'ân ağacının kökü hakikattir, hayattardır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak, her asırda- insanlık semasının yıldızları olan- ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel çiçekler açmış ve insan-ı kâmil meyveleri vermiştir.. İşte dört raşit halife, işte dört mezhep imamları, işte dört kutb-u azam, işte âl-i beytin on iki imamı, işte on iki müceddid.. işte.. işte.. işte…
-Hedefi iki cihanın saadetini temin etmek olan Kur’an’ın içi, muhtevası hâlis hidayettir: “Şüphesiz bu Kur’ân insanları en doğru yola, en isabetli tutum ve davranışa yöneltir. Güzel ve makbul işler yapan müminlere nail olacakları büyük mükâfatı müjdeler”(İsra, 17/9) mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmıştır. Kur’an, iman esaslarının madenidir, hak ve hakikatin kaynağıdır. Sosyal hayatın barış teminatıdır. İnsanlık camiasının huzur menbaıdır. Hiçbir hayal mahsulü, hiç bir hurafe, o hakikat zırhını delip de içine giremez. Teşkil ettirdiği İslam aleminin bin yıllık nizamının ortaya koyduğu harika prensiplerin, âdil kanunların, insanın fıtratına uygun düsturların ve gösterdiği yüksek ahlakî değerlerin şahadetiyle, Kur’an beşer üstü bir kitaptır. Eşsiz bir rehberdir ve insanlık camiası için bir hidayet madenidir. Kur’an’ın dünyada -gözle görülecek şekilde- gösterdiği bu dürüst rehberlik ve eşsiz performans ve takip ettiği doğruluk ve ortaya koyduğu ahlakî değerler bakımından kaydettiği isabet, onun âlem-i gayba ait olan bahislerinin dahi, -âlem-i şehadetteki bahisleri gibi- ayn-ı hakikat olduğunu ve içinde gerçeğe aykırı hiç bir şey bulunmadığını ispat eder.
 

ademyakup

Talebe
Kur’an’ın üstünde sikke-i i'câz parlıyor

3- KUR’AN’IN ÜSTÜNDE SİKKE-İ İ'CÂZ PARLIYOR
Muarızlarını önce –Hz. Muhammed gibi okuma-yazması olmayan bir ümmiden; daha sonra geçmiş ve gelecekteki bütün ilim dünyasını da çağırarak ilmî bir heyetten- tam bir benzerini(İsra:88), sonra yalnız on suresinin benzerini(Hud:13), daha sonra bir tek suresinin benzerini(Bakara:23) yapmaya davet eden ve bunu asla yapamayacaklarını da açıkça ve peşinen ilan eden Kur’an’ın bu meydan okuyuşu 23 yıl boyunca devam etmesi ve –kızı tarafından dahi saçmaladığı belirtilen ve çevresinde maskara olan Müseyleme-i kezzab’ın bir iki hezeyanı dışında-bu çağrıya karşılık vermeye cesaret eden hiç kimsenin bulunmaması, onun semavî kimliğinin açık belgesidir. Aynı meydan okuma bu gün de geçerlidir, yarın da geçerlidir. Arap edebiyatının en ünlü allameleri sayılan, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız, Abdulkahır-i Cürcanî, Bakıllanî gibi yüzlerce belagat uzmanı dahiler, Kur’an’ın bir benzerinin getirilmesi imkânsız olduğuna hükmetmişlerdir. Cahız’ın belirttiği gibi, “eğer Kur’an’ın/veya bir tek suresinin bir benzerini getirmek mümkün olsaydı, müşrik Araplar, çoluk-çocuklarını yetim bırakacak, kendilerini ölüme götürecek olan kılıçla savaşmayı tercih etmeyeceklerdi.. Demek ki sözlerle mücadele etmekten ümitlerini kestikleri için, mallarını, canlarını tehlikeye atan kılıçlarla savaşmaya mecbur olmuşlardır.”
 

ademyakup

Talebe
Kur’an’ın altında burhan ve delil direkleri var:

4-KUR’AN’IN ALTINDA BURHAN VE DELİL DİREKLERİ VAR:
Evet, Kur’an-vahiy sarayının, üzerine kurulduğu elmas sütunlar aklı tatmin eden, vicdanı itminana kavuşturan delillerdir. Örneğin, “Yoksa “Kur’ân’ı kendisi uydurmuş” mu diyorlar. De ki: “İddianızda tutarlı iseniz, haydi belagatta onunkine benzer on sûre getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın! Eğer bu dâvetinizi kabul etmezlerse, bilin ki o ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Artık hakka teslim olup Müslüman oluyorsunuz değil mi?”(Hud, 11/13-14), “Kâfirler: “Kur’ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır” diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca: “Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir’ dediler. De ki: ‘Onu, göklerde ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten gafurdur, rahîmdir/çok affedicidir, pek merhametlidir’ ”(Furkan, 25/ 4-6) mealindeki ayetlerde, onu inkâr eden Arap müşriklerinin “sadece on/veya bir tek surenin benzeri olsun getirememeleri...” Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna bir delil olarak takdim edilmiştir. Bu delil özellikle“Allah’ın bütün kâinatı kuşatan sonsuz ilmi” nazara verilerek pekiştirilmiştir.
Demek ki Kur’an’da Allah’ın sonsuz ilminin yansımaları vardır.. Evrenin ilk kozmik çorbasının nasıl oluştuğuna, ilk cevherin bir patlama(big-bank) şeklinde meydana geldiğine (Enbiya,21/30), kâinat sarayının ilk harcı esir maddesi olduğuna(Hud, 11/7), Göklerin önce bulutumsu bir halde (nebülözler halinde) olduğuna(Fussilet, 41/11), yerküresinin yuvarlak olup(Naziat,79/39) güneşin etrafında döndüğüne(Yasin,36/38), yer çekimi kanununa(Mürselat, 77/25), evrenin iki astronomik, dört jeolojik devrede yaratıldığına(Fussilet, 41/10-12), her canlının sudan yaratıldığına(Enbiya, 21/30), her şeyin çift yaratıldığına(Yasin,36/26), tek tek sayarak insanların anne rahminde geçirdiği safhalarına(Müminun, 23/12-14)işaret eden ayetler kâinatın sırlarına dair Kur’anî ifadelerden bazılarıdır.
 

ademyakup

Talebe
Kur’an, sağında akılları konuşturarak "sadakte" dedirtiyor

5-KUR’AN, SAĞINDA AKILLARI KONUŞTURARAK "SADAKTE" DEDİRTİYOR
Evet Kur’an, “efelâ ya'kılûn/akıllarını kullanmıyorlar mı” şeklinde tekrar ettiği benzer ifadelerle akılları konuşturarak onlardan tasdik onayını almış ve "Sadakte" dedirtmiştir. Böylece Kur’an ilahî vahiy olmakla beraber, aklî deliller ile de teyit ve tahkim edilmiştir. Aklın kemal zirvesinde oldukları kabul edilen dâhî insanların ittifakı buna şahittir. Başta vahyin ışığında aklî delilleri, çalışmalarının temeline koyan ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhileri, müttefikan, Kur'ân’ın ortaya koyduğu temel esaslarının hak ve hakikat olduğunu kendi metotlarıyla, delilleriyle ispat etmişler.
“Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Halbuki siz kitabı/Tevratı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?(Bakara, 2/44), “Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı”(Nisa, 4/82) mealindeki ayetler gibi pek çok ayette, insanları akıllarını iyice kullanmaya, konuları iyice düşünmeye ve tefekkür etmeye davet edilmektedir. Bu ısrarlı meydan okumalar ve de pervasız çağrılar, kendinden emin, davasından emin, Rabbinin yardımından emin bir kimsenin çağrılarıdır ki o da Muhammedu’l-Emin’dir..
 

ademyakup

Talebe
Kur’an, solunda, kalplere ruhanî zevk verir, vicdanları şahit tutar

6- KUR’AN, SOLUNDA, KALPLERE RUHANÎ ZEVK VERİR, VİCDANLARI ŞAHİT TUTAR
Evet, Kur'ân, akl-ı selim ve fıtrat-ı selime tarafından tasdik edildiği gibi, kalplere de “Bârekâllah" dedirtmektedir. Eğer bir arıza, bir maraz olmazsa, her bir fıtrat-ı selime onu tasdik eder. Çünkü vicdanların tatmin ve itminânı, kalplerin huzur ve istirahatı, ruhun sürur ve rahatı ancak onun nurlârıyla tahakkuk eder. Demek ki, tam tatmin olmuş vicdanın şahadetiyle fıtrat-ı selime, Kur'ân'ı tasdik ediyor ve lisan-ı haliyle ona: "Fıtratımızın kemâli sensiz olamaz" diye haykırıyor.. Vicdanı rahatlatan, insana ruhanî zevk veren Kur’an ayetlerinden birer örnek olarak aşağıda mealleri verdiğimiz ayetlerin ruhanî esintilerinden vicdanî zevk almayan kusuru kendisinde arasın..
Evet, “Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız”(İsra, 17/15) mealindeki ayette, üç noktada vicdanın bamteline dokunulmaktadır.
Birincisi: Kur’an yoluna davet eden Allah ve resulünün bundan ne bir zararları ne de yararları olmadığına; bilakis Kur’an’ın ortaya koyduğu hak yolunu kabul edenlerin faydası kendilerine ait olacağı gibi, hak yoldan sapanların sebebiyet vereceği zararın da yalnız kendilerine ait olacağına dikkat çekilmiştir.
İkincisi: Hak yolda olan kimsenin –en yakın akrabası da olsa- hiçbir suçlunun suçundan ötürü sorumlu tutulamayacağı gerçeğine vurgu yapılarak adalet ölçüsünün esas olduğu teminatı verilmiştir.
Üçüncüsü: Kur’an’ın mesajını alamayan kimsenin de sorumlu olmayacağı müjdesi verilmiştir.
“Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: Hem Bana, hem de annene-babana şükret, unutma ki sonunda Bana döneceksiniz.
Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim” (Lokman, 31/14-15) mealindeki ayette ise, anne-babanın himayesine yönelik şu noktalar dikkate sunulmaktadır:
Birincisi: Anne-babaya karşı evlatların iyi davranması tavsiye edilerek onların gönlüne su serpilmiştir. Mağdur olma ihtimali daha yüksek olan annenin durumuna özellikle dikkat çekilmiş, onun yavrusunu nice zahmetlerle karnında taşıdığına, ayrıca iki yıl boyunca en zayıf ve muhtaç olduğu bir dönemde ona süt vererek bakımını üstlendiğine işaret edilmiş ve evlatların vicdanlarına hitap edilmiştir.
İkincisi: Anne-babaya teşekkür edilmesi, Allah’a yapılacak şükür ile birlikte seslendirilmiş ve “Hem Bana, hem de annene-babana şükret” mealindeki ifadeyle, çocukları yaratan Allah’ın hatırı ile, onların yaratılmasına vesile olan anne-babanın hatırı aynı kefeye konulmuş ve insana hem yaratıcılarına hem de anne-babalarına karşı şükretmeleri için tavsiyede bulunulmuştur.
Üçüncüsü: Anne-babalar Allah’a isyan eden birer kâfir ve müşrik de olsalar, çocukların onlara karşı iyi davranmaları emredilmiştir. Böylece sonsuz rahmet ve şefkatin bir cilvesi gösterilmiş ve zevk-i selim sahiplerinin vicdanları büyülenmiştir. Yaratıcılarına karşı isyan ederek, şirk koşarak, çocuklarını da isyana teşvik ederek büyük bir cezayı hak etmelerine rağmen, -sırf anne ve baba oldukları için-onlara pozitif ayrımcılık yapılmıştır. Allah, kendisine karşı saygısızlık eden anne-babaya karşı saygılı olmayı emretmiştir.
İlgili ayetlerin mealini yeniden okuyalım: “Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık!”
Deyiş yerindeyse, Cenab-ı Hakkın bu âlî cenaplığına karşı coşmayan bir vicdan zevk-i ruhanîden mahrum demektir.
Bütün bu açıklamalar Kur'ân’ın ebedî ve daimî bir mucize olduğunu göstermektedir.. Kur'ân'ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sayfaları gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakalarını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san'atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder. Kur'ân dahi, elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor(bk. 19. Mektup/18. İşaret/3. Nükte).
 

ademyakup

Talebe
İşte Kur’an-ı hakimin dünyaya meydan okuması, bir tek suresinin bile benzerinin getirilmesinin imkânsız olduğunu dünya-âleme ilan etmesi:

-“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve (hiç durmayın), iddianızda tutarlı iseniz Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın.. (AMA PEŞİNEN SÖYLEYEYİM Kİ)Bunu yapamazsanız ve hiçbir zaman da yapamayacaksınız.. Öyleyse(aklınızı başınıza alın), çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış olan ateşten/cehennemden sakının/kendinizi korumaya alın.”(Bakara, 23-24).
Evet, Kur’an –arkasını arşa dayayarak, ellerini –hedefine koyduğu-iki cihanın saadetine uzatarak, üstündeki i’caz mührünü göstererek, hükümlerini altındaki burhanların/ delillerin temeline oturtarak, hakikatlerini sağ cenahındaki akıl ve mantığa onaylatarak, şefkat ve merhamet dolu üslubunu sol cenahındaki selim fıtrat ve bozulmamış vicdana tasdik ettirerek, bütün insanlara ve cinlere dün de meydan okudu, bu gün de meydan okuyor, yarın da meydan okuyacak.. İşte meydan.. İşte hodri meydan..!
 

ademyakup

Talebe
Kur'ân-ı Azîmüşşan’ın, yedi vecihle harika olması ve Kur'ân'ın kırk vecihle mucize olmasını nasıl ?

Kur'ân-ı Azîmüşşan’ın, yedi vecihle harika olması ve Kur'ân'ın kırk vecihle mucize olmasını nasıl anlamalıyız?

Yazar: Sorularla Risale, 11-11-2009

Risale-i Nur'un çeşitli risalelerinden, özellikle Yirmi Beşinci Söz'den istifade edilerek bu soruya şöyle cevep verebiliriz.

KUR’AN’IN KIRK VÜCUH-U İ’CÂZI
1. Mânâsındaki belâğatı
2. Nazmın cezaleti
3. Hüsn-ü metaneti
4. Üslûplarının bedâati
5. Garipliği
6. Müstahsenliği
7. Beyanının beraati
8. Fâik ve Üstünlüğü
9. Safveti
10. Maânîsinin kuvveti
11. Lâfzının fesahati
12. Selâseti
13. Lâfzındaki câmiiyeti
14. Mânâsındaki câmiiyeti
15. İlmindeki câmiiyeti
16. Mebâhisindeki câmiiyeti
17. Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti
18. Üslûb-u Kur’ân’ın cem’iyeti (bir tek sûre veya ayet, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır.)
19. Âyât-ı Kur’âniye’nin câmiiyeti.("İstediğin her şey için, Kur’ân’dan her ne istersen al”)
20. İ’câzkârâne îcâzı. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir.)
21. Câmi’ ve hârıktır
22. Makàsıd-ı câmiiyeti
23. Maânî-i câmiiyeti
24. Esâlib-i câmiiyeti
25. Letâif-i câmiiyeti
26. Mehâsin-i câmiiyeti
27. Mesâil-i câmiiyeti
28. Maziye ait ihbârât-ı gaybiyesi
29. İstikbale ait ihbârât-ı gaybiyesi
30. Hakaik-ı İlâhiye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
31. Hakaik-ı kevniye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
32. Umur-u uhreviye’ye dair ihbârât-ı gaybiyesi
33. Kur’ân’ın şebâbeti
34. Tabakat-ı beşerin hususi hisse-i fehmi
35. Heyet-i mecmuasında râik bir selâset
36. Fâik bir selâmet
37. Metin bir tesanüd
38. Muhkem bir tenasüp
39. Meziyet-i i’câziye
40. Temsilat-ı kur’aniye


KUR’AN’IN YEDİ KÜLLİ VECH-İ İ’CÂZI:
1-
Lâfzındaki fesahat-i harikası
2- Nazmındaki cezalet-i harikası.
3- Câmiiyet-i harikulâdesi
4- Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniye
5- Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti
6- İhbârât-ı gaybiyesi
7- Fezlekesi ve meseleleri özetlemesi.
 
Üst