Risale-i Nur'u nurun usulleri ile anlamak

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

age

Active member
Risale-i nurun hocası risale- nurdur.

İkinci esaretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir has kardeşimin ve zarurî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar.
Halbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiç bir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise, bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hal sebep oldu.
 

Sirac

Talebe
.Bu sözleri aczimendi dedi diye delilsiz kabul mü edelim.


Onun anladığını kim diyor ki?

Bugün olmuş hâlâ 28 Şubat kargaşasında Kocatepede ettikleri kargaşayı alnının akıyla savunan,

hakikat mesleği olan Nurlara "ille de tarikattır" diyen biri neyini anlamış Nurların?

Bu rumuzla forum forum dolaşmasının ve yönetimlerin buna izin vermesinin kime faydası var anlamadım ki!

Dışardan bakan onca insana "bak bak bunlarda Nurcuymuş" dedirtmek vebal değil de nedir?

Bu durumdan rahatsız olan gerçek Nurcuları kimse dikkate almıyor ki!




 
  • Like
Reactions: age

aczmendi reþha

Well-known member
ve bihi nesteinu


Bizlerin yaptıklarında zerre kadar kur'an ve sünnete ve ehl-i sünnet velcemaat itikadına ve amellerine ve Risale-i nursa uygun düşmeyen fiil ve faaliyet olmadığı gibi yaptıklarımızı,Kur'anda ve sünnetlerde ve ehl-i sünnet itikad ve ameli mezheblerinin hükümlerinde ve risale-i nurlarda bir çok yerde görmekteyiz,ve onları tatbik etmekteyiz..


Merak edenlerede yerlerini göstermişizdir..

Hem bizleri mihenge vuranlar,bizi vurdukları usul ve tarz ile kendilerinide mihenge vursalar nasıl olur..!!




Mukaddeme

Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev'î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.

İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:


Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır. O san'atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.

Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-ı insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.

Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci', bir sahib lâzımdır. O merci' ve o sahib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.

Sonra Cenab-ı Hakk'ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.

İkincisi:İbadet, fikirleri Sâni'-i Hakîm'e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'-i Hakîm'e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebarüz eder.

Üçüncüsü: İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.

Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhâssa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nev' hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen payimal olur.

Beşincisi: İnsan İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebeb olur. Zâten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.

İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı:

İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva' ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.

İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi' ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.

İhtar: İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.

İşarat-ül İ'caz
 

aczmendi reþha

Well-known member
ve bihi nesteinu




Mahiyet ve istidat itibarı ile ilme bağlıdır..

..Bir sene bu risaleleri ANLAYARAK VE KABUL EDEREK OKUYAN..!! zamanın hakikatli bir alimi olabillir..(lem'alar)

Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder..(anlamayıda tağyir eder..)

Derecat-ı takdir deracat-ı fehim gibi müteaddid ve müteaffiftir, herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir..

İ'lem Eyyühel-Aziz! İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.
Mesnevi-i Nuriye


Risale-i nurlar
mesail-i ilmiyedir,
mesail-i kalbiyedir,
mesail-i ruhiyedir,
mesail-i haliyedir..ile ahir..


.. Allah'ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder.
(Mesnevi-i Nuriye)


Reşha,katre,züherinin suluklarına işarettir..(24.söz 2. dal)

..Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır.
(Sözler)

Şu kısa tarikin evrad-ı
ittiba-ı sünnettir
feraiz-i işlemek
kebair-i terketmek
bilhassa namazı tadil-i erkan ile kılmak ve nazamzın sonrasındaki tesbihası yapmaktır..
(26.söz zeyl)


‘’
.. Mütevazii, bir reisin ismini aldı..
..Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: "Ben, filan reisin ismiyle gezerim



..Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.. (1.söz)

..
Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür..(2.söz)

. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur..
.. Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehire yetişir..
..O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır..(3.söz)


Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki; sermayesi birden bine çıkar.(4.söz)

Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazifeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, talime ve cihada dikkat eder..
.. Diğer şikemperver ve acemî nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O, devlet işidir. Bana ne?" derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:

-Birader, asıl vazifen, talim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir.
.. Diğeri, bizim vazifemizdir. Padişah bize teshilat ile yardım eder ki, talim ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücahid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!
.. o tabur ise, şu asrın cemaat-ı İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri feraiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebairi terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki müslümandır.(5.söz)

..Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. ..Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ, sizin için muhafaza edeyim, ..Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarıfatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarıfatı ve levazımatı, ben deruhde ederim. Bütün vâridatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr...
.. Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. ..âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.

..aklı başında olanıdedi:

-Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem, bin teşekkür ederim.

..
ey akıl, dikkat et! Kâinat anahtarı nerede?
Ey göz, güzel bak! Kütübhane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede?
Ve ey dil, iyi tad! Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?

Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve âzaları kıyas etsen anlarsın ki: Hakikaten mü'min Cennet'e lâyık.. ..muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların herbiri, öyle bir kıymet almalarının sebebi: Mü'min, imanıyla Hâlıkının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir..(6.söz)



Risale-i nur ger çi umuma teşmil sareti ile değil, fakat her halde, hakaik-i islamiyyenin içinde cereyan edip gelen
esas-ı velayet
esas-ı takva
esas-ı azimet
esasat-ı sünneti seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyyesidir..



Hulasa : Risale-i nurları okuyan, Risale-i nurların okunması gereken usullerle kendie hitab ediyor gibi okursa, risale-i nurda verilen her ilim ve dersleri, İNSANA VERİLAN MADDİ VE MANEVİ CİHAZAT-I İNSANİYYENİN AMELLERİNİN İLİMLERİ VE ÖLÇÜLERİ VE ESASLARI MİKTARLARI VE NASIL AMEL EDİLECEĞİNE DAİR NUMUNELERİ OLDUKLARI GÖRÜLÜR..!! Bu kadarı maksada işaret için kifayet eder inşaallah..
 

age

Active member
S- Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhahımız gibi görünüyorlar.
C- Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.
(Münazarat - 14)
 

age

Active member
[Maddî ve manevî bir sual münasebetiyle hatıra gelen bir cevabdır.]

Deniliyor ki: Neden Nur şakirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve kat'î kanaatları, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyade şevklerine medar olan bir makamı ve kemalâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risale-i Nur'a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?

Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale-i Nur'un öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, istidada ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kabiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda, yirmi senedir kat'î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslime mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muarızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Halbuki o düşmanlar divaneliklerinden, yine her nevi desiselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü ammeyi kırmaya çalıştıkları halde, Nurların fütuhatına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştakları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.

Bu hakikat için, hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiği için, haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakikî, dinî makam ise; Mektubat'ta İkinci Mektub'un âhirindeki kaideye göre, "Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemalâtı, eğer hâşâ ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor." Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.

Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakaik-i imaniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder denilebilir. Bunda da iki mani' var:

Birisi: Faraza velayet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velayetin mahiyetindeki ihlas ve mahviyete münafîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi izhar ve dava edemezler, onlara kıyas edilmez.

İkinci mani': Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz'î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin fütuhatına zarar gelir.

Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır: Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatları bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said'i düşünüp mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıb enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyade parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur'an güneşinin menbaından nurları alıyor.
(Emirdağ - 1 - 228)
 

Hakikat

Well-known member
ve bihi nesteinu

Risale-i nuru okumamış veya usulu ile okumamış kimselerdir..

Kalbden kasdettiğimiz ,hakikat mertebesinde komutan olarak istimal edilen kalbdir, yoksa kasdettiğiniz manaya değildir..

Yani üstad r.a eski saidden yeni saide gecerken kalbi komutan olarak ve aklı onunla ittifak ettirerek kasdettiğidir demek istediğimiz..

Bu kisim aciklayici oldu tesekkürler :gül:
 

Hakikat

Well-known member
Risale-i nur anlama miktarını ölçen bir cihazınız mı var.Enterasan

Risale-i nurlardan ders alabilen alir dersi yapabilende yapar,baglayan bu olmalidir kardes.Aksi davranislar kisinin kendisine zarar verir.Enteran olan atistirmalar,dersi yapabilene bir ALLAH RAZI OLSUN diyebilmeli insan,hele bu birde risale-i nur okuyan bir kimlikse bir Allah razi olsun bir tesekkür diyebilmeli.
 

age

Active member
(Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi.)

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(Haşiye): Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır.

Said Nursî
(Şualar - 272)

Acaba bu ayet kimlere bakar baktırır o ipleri o taguta bağlı ve o tagutun oynattığı birilerine bakıyor olmasın.Anlayana tabi
 

Eclairs

Active member

*Onun anladığını kim diyor ki?
Bugün olmuş hâlâ 28 Şubat kargaşasında Kocatepede ettikleri kargaşayı alnının akıyla savunan,
hakikat mesleği olan Nurlara "ille de tarikattır" diyen biri neyini anlamış Nurların?
*Bu rumuzla forum forum dolaşmasının ve yönetimlerin buna izin vermesinin kime faydası var anlamadım ki!
Dışardan bakan onca insana "bak bak bunlarda Nurcuymuş" dedirtmek vebal değil de nedir?
Bu durumdan rahatsız olan gerçek Nurcuları kimse dikkate almıyor ki!


Sirac kardes,"bu durumdan rahatsiz olan gercek nurcular" dediginiz sizmi oluyorsunuz ?

Bir musluman herdaim husnu zanla mukelleftir !!

Üstu kapali bu iddialarla anlatmak istediginiz nedir ? Burda ders yapilmaya çalisiyor, gelip kisileri baz alarak buna mani oluyorsunuz, ders ortamini dagitiyorsunuz.
Bizim bilmediklerimiz varsa, iddialarinizi buyrun ispatlayin? Bu sekilde delilsiz ithamlarla yönetimdeki kardesleride zan altinda birakmis oluyorsunuz.

Dersi yapan arkadasla sorunlariniz varsa baska meydanlarda kozlarinizi paylasin.Ders ortamimiza mudahele ederek bizleri rahatsiz etmeyin lutfen !
 

age

Active member


Sirac kardes,"bu durumdan rahatsiz olan gercek nurcular" dediginiz sizmi oluyorsunuz ?

Bir musluman herdaim husnu zanla mukelleftir !!

Üstu kapali bu iddialarla anlatmak istediginiz nedir ? Burda ders yapilmaya çalisiyor, gelip kisileri baz alarak buna mani oluyorsunuz, ders ortamini dagitiyorsunuz.
Bizim bilmediklerimiz varsa, iddialarinizi buyrun ispatlayin? Bu sekilde delilsiz ithamlarla yönetimdeki kardesleride zan altinda birakmis oluyorsunuz.

Dersi yapan arkadasla sorunlariniz varsa baska meydanlarda kozlarinizi paylasin.Ders ortamimiza mudahele ederek bizleri rahatsiz etmeyin lutfen !

şeddesiz- وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاوءُهُمُ الطَّاغُوتُ bin dörtyüz onyedi (1417)
(Şualar - 270)
28 şubat sürecine bakar baktırır.Gerçek nurcular bilir ne demek olduğunu
risaleforum aczimendi forum olarak değiştirilse bizde bilsek nerede kimlere muhatap olduğumuzu ne bilelim ismine aldandık.
 

Eclairs

Active member
Biz nurculari gercek veya yalanci nurcular olarak kategorilendirmeyiz kardes.

1417 nin neye tekabul ettigini biliyoruz elhamdulillah.

:) Demek tepkiniz, arkadasin kullanici adinaydi : aczimendi olmasi.:)

Arkadasin yazdiklarini takip ederim , 28 Subatin aczimendileriyle pek bir alaka sezemedim.Aczimendileri M.gundz ile tv lerden tanidik. Bu arkadasi severek okuyoruz, ki bugun risaleleri bir cok tarikat ehli kardeslerde okuyor,
Dogru bulmadiginiz noktalarda, guzel bir uslupla gelip duzeltirsiniz.Bu sekilde degil,boyledir dersiniz. Ama alayci usluplar size yakismaz arkadaslar.
 

aczmendi reþha

Well-known member
ve bihi nesteinu


Bizler Risale-i nur talebeleriyiz, hayatımızın 1. dereceden en ehemmiyetli işi Risale-i nurların talim ve tatbiki ve hizmetidir..

Hiç bir zaman dememişiz ki: Risale-i nurları sadece biz doğru anlıyoruz..


Hiç bir zaman dememişizki: hak ve doğru sadece bizim anladığımız ve tatbikimizdir..

Bu minvalde diger meseleler anlaşılır...

Belki her daim demişizdir: Bizlerin anlayışı ve tatbiki Risale-i nurlardandır ve nurlara uygundur..

Bizlerin tatbiki doğrudur ve güzeldir demişiz..

Dememişiz tek doğru ve tek güzel bizim anladığımız ve tatbikimizdir diye..

Risale-i nur talebelerinin her fiil ve faaliyetleri mümkün mertebe risale-i nurdan olmalıdır..

Bizer 20.lem'anın cemaatler arası ihlas dusturları olduğunu bilir ve ona uygun hareket ederiz..

Bizlerde tüm risale-i nur talebeleri gibi, dahildeki cihad emrine ittaba etmişiz Üstad r.a hın..

Bizlerin cihad sahası ve islam düşmanlarının taarruzu ne gerektirdi ise,onlar yapıldı..!!

28 şubatta süfyan komitesi hamlesini yaptı, Risale-i nur talebesi olan aczmendilerde hamlelerini yaptı,süfyanın gizli komiteleri,risale-i nur talebeleri olan aczmendileri perişan ettiklerini yıktıklarını zannediyorlardı..!! fakat TAM TERSİ OLDUĞUNU ANLAMAYA BAŞLADILAR, FAKAT GEÇ ANLADILAR İŞ İŞTEN GEÇELİ ÇOK OLDU..!!
28 şubatta ne oldu ise kemalistlere oldu,tüm kalelerini teker teker kaybettiler, o gün bu gündür belleri doğrulmadı doğrulmazda..!!

Risale-i nur talebelerini ve şair-i islamiyyeyi imha niyeti ile taarruz eden gizli süfyan komitelerine ,risale-i nur talebelerince verilen dersti, vurulan darbe idi..

Ne yapalım, girdiğimiz harb meydanı ve harbin kuralları ve türü ve islam düşmanlarının sevyesizlikleri ve kural tanımamazlıkları her ne kadar bizleri şer-i hududlar dışına çıkmaya zorlasada, Bizler şer-i ve mesleki esaslardan taviz vermeden,ŞER-İ VE MESLEKİ EMİRLERE UYGUN OLARAK yapmamız gerekenleri yaptık..

Yani TAM 12 DEN VURDUK..

Gizli süfyan komiteleri tek tek düşmeye ve dökülmeye başladılar, o günden sonra ve şimdi halleri malum, ellerinde kala kala bir anayasa mahkemesi kaldı, oda yakında kaybedecekleri son kaleleridir..

Bir dahada Risale-i nur talebeleri ile uğraşmamaları gerektiğinin dersini, almaları gereken ölçüde aldılar..

Yani onlar anladılar ne olduğunuda, hala anlamayanlar varsa yakında herşey daha net anlaşılacak az sabredelim inşaallah..
 

aczmendi reþha

Well-known member
Onun anladığını kim diyor ki?

Bugün olmuş hâlâ 28 Şubat kargaşasında Kocatepede ettikleri kargaşayı alnının akıyla savunan,

hakikat mesleği olan Nurlara "ille de tarikattır" diyen biri neyini anlamış Nurların?

Bu rumuzla forum forum dolaşmasının ve yönetimlerin buna izin vermesinin kime faydası var anlamadım ki!

Dışardan bakan onca insana "bak bak bunlarda Nurcuymuş" dedirtmek vebal değil de nedir?

Bu durumdan rahatsız olan gerçek Nurcuları kimse dikkate almıyor ki!

Ve bihi nesteinu

Kardeşim 28 şubatta şeriata uygun olmayan,yasak olan bir iş varsa delilini getir göster, yoksa malum sistemin tv kanallarının haberlerinden bilip anladığınızla ŞER-İ HÜKÜMLERE GÖRE İDDA DAHİ EDEMESSİNİZ..!!

O sevyesiz saldırılarda şer-i hududlarda kalınarak yapılan hamle idi bizimkis,bizden yana şeriata ters iş olmamıştır..Buna dair ehl-i imandan şahidlerimizde mevcuddur..!!
................................

Bizler tarikat veya tarik derken,hakikat mesleği ile Allah'a vasıl eden YOL,hakikat mesleği ve MESLEK MANASINA DERİZ.. Risale-i nurdada bu manada kullanılmıştır.. İşte delilleri..


..Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp "Tarîkat zamanı değil, bid'alar mani' oluyor" dedim. Fakat şimdiSünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarîkatın hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarîkatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlub olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid'atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir. (Emirdağ lahikası 2.c)

Zeyl


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ



[Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.]


Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır. Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki; ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsal eder. Şu tarîk, hafî tarîkler misillü, "Letaif-i Aşere" gibi on hatve değil ve tarîk-ı cehriye gibi "Nüfus-u Seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil, belki "Dört Hatve"den ibarettir. Tarîkattan ziyade hakikattır, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın: Acz ve fakr ve kusurunu, Cenab-ı Hakk'a karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

Birinci Hatveye: فَلاَ تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْâyeti işaret ediyor.

İkinci Hatveye: وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللّهَ فَاَنْسَيهُمْ اَنْفُسَهُمْâyeti işaret ediyor.

Üçüncü Hatveye: مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَâyeti işaret ediyor.

Dördüncü Hatveye: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُâyeti işaret ediyor.


Şu dört hatvenin kısa bir izahı şudur ki:

Birinci Hatvede: فَلاَ تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْâyeti işaret ettiği gibi: Tezkiye-i nefs etmemek. Zira insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve bizzât yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine feda eder. Mabud'a lâyık bir tarzda nefsini medheder. Mabud'a lâyık bir tenzih ile nefsini meayibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdi edilen ve Mabud-u Hakikî'nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı, kendi nefsine sarfederek مَنِ اتَّخَذَ اِلهَهُ هَوَيهُsırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri: Onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.

İkinci Hatvede: وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللّهَ فَاَنْسَيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi: Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fena ve zevali görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmarenin muktezasıdır. Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi; şu haletin aksidir. Yani nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.

Üçüncü Hatvede: مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi: Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede: Nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir. Şu mertebede tezkiyesi, قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını fakrda bilmektir.

Dördüncü Hatvede: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ dersini verdiği gibi: Nefs, kendini serbest ve müstakil ve bizzât mevcud bilir. Ondan bir nevi rububiyet dava eder. Mabuduna karşı adavetkârane bir isyanı taşır. İşte gelecek şu hakikatı derketmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki: Herşey nefsinde mana-yı ismiyle fânidir, mefkuddur, hâdistir, madumdur. Fakat mana-yı harfiyle ve Sâni'-i Zülcelal'in esmasına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibariyle şahiddir, meşhuddur, vâciddir, mevcuddur. Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse; kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikî'den gaflet etse; yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzât nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikî'nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud'u bulan, herşeyi bulur.

Hâtime

Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkındaki dört hatvenin izahatı; hakikatın ilmine, şeriatın hakikatına, Kur'anın hikmetine dair olan yirmialtı aded Sözler'de geçmiştir. Yalnız şurada bir-iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Evet şu tarîk daha kısadır. Çünki dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelal'e verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefisten elini çeker, fakat maşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbub-u Hakikî'ye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir. Çünki nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane davaları bulunmaz. Çünki acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin. Hem, bu tarîk daha umumî ve cadde-i kübradır. Çünki kâinatı ehl-i vahdet-ül vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için i'dama mahkûm zannedip, "Lâ mevcude illâ Hû" hükmetmeye veyahut ehl-i vahdet-üş şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip, "Lâ meşhude illâ Hû" demeye mecbur olmuyor. Belki i'damdan ve hapisten gayet zahir olarak Kur'an afvettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelal hesabına istihdam edip, esma-i hüsnasının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek mana-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenab-ı Hakk'a bir yol bulmaktır.

Elhasıl: Mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mana-yı ismiyle bakmamaktır.


· * * (26.söz zeyl ve hatime)


Evet çünki hakikatta hakikî kemal-i etem öyledir. İşte şu esrarın hikmeti şudur ki: İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe' olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zât, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz'iyet ve zılliyet ve asliyet itibariyle cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidad, cüz'iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidadda onun hükmü hükümran oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile bazı işaretler ederiz.

Meselâ: Zühre namıyla nakışlı bir çiçek ve Kamer'e âşık hayatlı bir katre ve Güneşe bakan safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemali var. Ve o kemale bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder. Ve üç tabaka ehl-i hakikata misaldir. {(Haşiye): Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç tabakaya değil.}

Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velayet, ehl-i nübüvvetin işaratıdır.

İkincisi: Cismanî cihazat ile kemaline sa'yedip hakikate gidenleri...

Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimaliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri...

Ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir. Üçüncüsü: Enaniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikata giden.. ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikatı aramaya giden.. ve iman ve Kur'an ile, fakr ve ubudiyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir.

İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; "Zühre", "Katre", "Reşha" ünvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz. Meselâ: Güneş'in kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in'ikası ve ifazası var: Birisi çiçeklere, birisi Kamer'e ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in'ikaslarıdır.

Birincisi üç tarzdadır:

Biri: Küllî ve umumî bir tecelli ve in'ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden ifazasıdır.

Biri de: Has bir tecellidir ki, herbir nev'e göre bir hususî in'ikası vardır.

Biri de: Cüz'î bir tecellidir ki, herbir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır. Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin süslü renkleri, Güneş'in ziyasındaki yedi rengin istihale-i in'ikasiyesinden neş'et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler dahi Güneş'in bir çeşit âyineleridir.

İkincisi: Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra Kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten küllî bir surette istifade eder, sonra hususî bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz'iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifazasıdır.

Üçüncüsü: Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek safi ve küllî ve gölgesiz bir in'ikası var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar'ın şişeciklerine, herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük timsalini veriyor.

İşte Güneş'in herbir çiçeğe ve Kamer'e mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifazası var: Birinci tarîk: Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder.

İkinci yol: Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, Şems'in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velayet mesleğini temsil eder.

İşte "Zühre", "Katre", "Reşha" herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: "Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim." Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki "Ben kendi güneşimin âyinesiyim, veyahut nev'ime tecelli eden güneşin âyinesiyim" der. Çünki Güneş'i öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir Güneş'i göremiyor. Halbuki o şahsın veyahut nev'inin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıd altında ona görünüyor. Halbuki kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş'in âsârını o mukayyed Güneş'e veremiyor. Çünki bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebatat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nüma eserleri; o dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş'e, şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acibeyi, eğer o şuurlu farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş'e verse de; sırf aklî ve imanî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyet ile verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farzettiğimiz "Zühre", "Katre", "Reşha" şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil. Belki bazan hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder. Pek güçlükle inanabilirler.

İşte hakikata dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatın âzaları görünen ve hakikatla karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi "Zühre", "Katre", "Reşha" farzedeceğiz. Zira onlarda farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.

İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen "Zühre" ol. Nasılki o "Zühre" çiçeği, ziya-yı Şems'ten inhilal etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde Şems'in timsalini karıştırıp kendine zînetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer. Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer'e âşık olan "Katre" olsun ki; Kamer, Güneş'ten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o "Katre" o nur ile yalnız Kamer'i görür. Güneş'i göremez, belki imanıyla görebilir. Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak'tan bilir, esbabı bir perde telakki eder fakir adam, o da "Reşha" olsun. Öyle bir "Reşha" ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp "Zühre" gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki, onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş'in timsalini gözbebeğinde saklıyor. Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?

İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana, kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz. Ey zühremisal! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünki kayıdlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki Güneş'in yüzüne atasın. Hem başaşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems'e çeviresin. Çünki sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî'nin "Nur" isminden tecelli eden bir lem'anın katre-misal bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun. Fakat Güneş'i, nefs-ül emirde nasıl ise öyle göremezsin. O hakikatı, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dûrbînin bir suret takar. Ve kayıdlı kabiliyetin bir kayıd altına alır.

Şimdi sen dahi ey Katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dûrbîniyle, felsefenin merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki ettin, Kamer'e girdin. Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti. Sen ye'sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habisenin iz'acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terkedip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini bulursun. Fakir ve karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.

İşte Reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneş'in hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır. Ey Reşha-misal! Madem doğrudan doğruya Güneş'e âyinedarlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı Şems'e karşı aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o Şems'in âsâr-ı acibesini ona vermekte müşkilât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddüdsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilaf-ı hakikate sevketmez. Çünki sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır, fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.

İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile kemale gidilir. Ve o kemalâtın mezayasında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikatı tasdikte ittifak ederler. İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç Güneş'i görmemiş. Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneş'e mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklid ediyor. Öyle de: Veraset-i Ahmediye (A.S.M.) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, haşr-i a'zamı ve kıyamet-i kübrayı taklidî olarak kabul eder, "Aklî bir mes'ele değildir" der. Çünki hakikat-ı haşir ve kıyamet, ism-i a'zamın ve bazı esmanın derece-i a'zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse, haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabul eder.(24.söz 2.dal)



..Sonra baktım: Biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda o müdhiş sahraya getirdi. Baktım ki: Yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latif bir nesim, en leziz bir âb, en şirin bir ziya her tarafta görünüyor. Baktım ki: O asansörler gibi nurani menziller, her tarafta var. Hattâ iki seyahatımda ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm. anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur'an-ı Hakîm'in âyetlerinin cilveleridir.

İşte

وَلاَ الضَّالِّينَ ile işaret olunan evvelki yol,
tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikata ve nura geçmek için ne kadar müşkilât olduğunu hissettiniz.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işaret olunan ikinci yol, esbabperestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, Meşaiyyun hükeması gibi; yalnız akıl ile, fikir ile hakikat-ül hakaika ve Vâcib-ül Vücud'un marifetine yol açanların mesleğidir.

اَلَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْile işaret olunan üçüncü yol ise:
Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur'anın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî ve nuranî bir meslektir.(30.söz ene risalesi)

.....................

Eger birilerine kendimizi sevdirmek gibi bir derdimiz veya gayretimiz olsa idi, bu gün ifadeler ile hitab ediyor olmazdınız..


Risale-i nur ile ilgili forumlara mümkün mertebe yazıyorum.. Aynı rumuzu kullanırım sakıncası varmı veya risale-i nura uygun değilmidir ?

Hele bir bak bakalım forumlara ,bu kardeşinden başka yazan kaç aczmendi vardır..?

Bu kardeşiniz avrupada olması hasebi ile,bu forumlarda bulunan risale-i nur talebeleri ile ders maksadlı fırast buldukça yazar ve okur istifade eder..Yoksa türkiyede ikamet eden aczmendileri kim görmüş nette ne kadar görmüş ?

İnsanların ne dediği hiç ehemmiyetli değildir,Allah razı olsun, bizleri Risale-i nur talebeleri arasına alasın derisi EHEMMİYETLİ DEĞİLDİR..

Risale-i nur talebesi olmak sizin tasdikinize bağlı ise, bizi almama gibi lüksünüz olabilir belki zannedersiniz, fakat üstad böylesi bir yetkiyi kimseye vermediği gibi,TÜM EHL-İ İMANI RİSALE-İ NUR DAİRESİNE DAVET ETMİŞTİR, VE RİSALE-İ NURLAR MİRİ MALIDIR, KİMSENİN BABASININ MALI DEĞİLDİR..

yani sizlerin ne kadar risdale-i nur hakkında hakkınız varsa herkesinde o kadar vardır..yani üstad r.a sadece birilerinin üstadı değildir herkesin üstadıdır..ve risale-i nurlarda birilerinin TEKELİNDE DEĞİLDİR, herkesin risale-i nurudur!!Yeterki ehl-i sünnet itikadı ve ameli hududlarında anlaşılıp tatbik edilsin bunada kimse itiraz etmese RAHATSIZ OLMASA GEREK..!!

Hakiki risale-i nur talebeleri kimlerdir DİYE ANLAMAK İSTERSEN RİSALE-İ NUR ESASLARINA VE MİZAN VE MUVAZENELERİNE VE MİHENGLERİNE VURURSUN kendii bakarsın ne kadar nurcusun..

İdda etmeği sevmeyiz, fakat 1 şeyde İDDALIYIZ, BİZLER RİSALE-İ NUR TALEBELERİYİZ, bizi risale-i nura göre imtihan etmek isteyen varsa buyursun,bizi hesaba çeken kadar olmasada ondan geri kalmaz risale-i nuru anlamamız ve yaşamamız..

Hulasa risale-i nur dairesine giren herkes bizdendir, bizde onlardan, bizler bir bedenin azaları gibiyiz..Tüm ehl-i iman ilede kardeşiz ve bir bedenin azaları gibiyiz.. hepsinide Allah için severiz..

Kısaca ben risale-i nur talebesiyim diyen sizin ettiğiniz terennümü edemez..!!
Risale-i nur buna müsade etmez..!!
20.lem'a izin vermez bu kelamlara
Uhuvvet risalesi ise REDDEDER O TÜR İFADELERİ..


Bu kadarı anlatmak istediğimizi tarif eder inşaallah..!!
 

OrhanCAN

Active member
Muhterem aczi kardeş,

yazılarınız arasında küçük de olsa bazı kısımlar dikkate değer mana ve anlm taşımaktadır... bunlar arasında aşağıdaki cümleler ve alıntı yapamadığım kısımlar da mevcuttur..

Hem risale-i nur her merhalede ve talebelerine has ve hususi anahtarlar ve sırrlar ve şifreler verir, ehli aldığını ve açtığını bilir,ve gösterebilirde..

Bunlar ise Bir tasdikat sahibi hayattar zevatı kiramın tebaiyyetinde olur..

__________________

konunun bütünlüğüne ve bakış açısına göre bu kısımları değinerek açıklama lütfunda bulunursanız memnun ve mesrur olacağım inşaallah..
 

aczmendi reþha

Well-known member
ve bihi nesteinu

Her yüz yılda bir gelen varis-i nebi r.a ve talebeleri o asrı kur'an ve sünnetler ile srat-ı mustakim üzre sevk ederler..Bunlar ehl-i sünnet velcemaatten olup,ehl-i sünnet velcemaat itikadi ve ameli hükümlerine bağlı kalarak vazifelerini ifa ederler..

Risale-i nur eserleri ve mesleğinde hakikat mesleği noktasından tatbik için hayattar ve tasdikat sahibi varisler şarttır..

yani HİÇ BİR HAKİKAT MESLEĞİ YOKTURKİ ONDA KALB KUMANDAN VE AKIL ONUNLA İTTİFAK ETMİŞ OLMASIN..

Mesela: bir sohbette kat-ı meratib eden dairemizin büyükleri (hacı hulusi k.s ve emsalleri) bunu üstad r.a ile ilk görüşmelerinde başarmışlardır.. Bu veraset-i nübüvetten gelen tariktir.. berzahsızdır.. Bunun olabilmesi için bir varis-i nebi r.a şarttır.. BU yol has ve hususidir, yani herkes o yoldan gidemiyor..

Asr-ı saadette a.s.m efendimizin bir sohbeti ile müçtehid derecesine çıkan ashab r.a mevcuddur,yani kur'anın tüm muhtevasını tek sohbette almış ve sırrı da olarak olmuştur.. fakat a.s.mefendimizin her sohbetine iştirak eden herkes bu derecelere varamamıştır,kendi kabiliyetlerine göre almışlar..

Aynen bu kısa yol sırr-ı verasetin tatbik edildiği hakikat mertebesinin mğrşidi kamillerinde mevcuddur, geriye kalır o zatı nuranilere muhatab olanların nazar ve niyet ve kabiliyetlerine, eger böylesi bir zata reşha istidadında ve reşha mesleğinde olan biri BİR DERSTE OLSA BENDEN ALSIN, ile kayd düşülen dersi alırsa o olur..

Müslüm efendi anlatmıştı:
Hacı hulusi k.s risale-i nur dersleri yaparken bir gün demiş
Risale-i nur külliyatı benim üstad ile görüşmemizde aldığım ilk dersin muhteviyyatını anlatır..

İşte üstad r.a hın varis ve erkan talebeleri bu emsaldiler ve her biri intisablı idi..

Onlardan sonra o erkan ve varis talebelere intisablı ve hayattar bir zata intisab ile bağlanan kendi kabiliyetine göre dersleri alır..

Sırrlar ise verilir,yani tasdikat sahibi olan o zevatı kiram sözü sırrlı söyler,ehl-i olan sırrı alır olmayan ise kalıbında kalır..

Risale-i nurlarda öylesi sırrlarla doludur, ehl-i olan onu alır..Fakat alabilmek için evvela hayattar bir varisten ders almış ve sohbetteki in-ikas ve insibağ sırrını almış olmak ŞARTTIR..!!

Onun için denimişki, a.s.m efendimizin sohbetlerinde bir kademde kat-ı meratib edilirdi..

yani akrebiyyette saklı olan sırr ve inkişafına bakan bir mes'eledir.. kalb hayatı olmadan AKILLA ANLAŞILMASI ve tatbik edilmesi MÜMKÜN DEĞİLDİR..!!

o SOHBETTE NE OLUYORSA,KALB BİR ANDA TASAFFİ EDİP TAM KAPASİTE İLE EN MÜKEMMEL HALİ İLE ÇALIŞMAYA VAZİFESİNİ İFA ETMEYE BAŞLIYOR AYNEN BİR SATRAL GİBİ..!! GİTTİKÇEDE İNKİŞAF EDEREK PARLAYARAK DEVAM EDİYOR..!!
 

age

Active member
ve bihi nesteinu

Her yüz yılda bir gelen varis-i nebi r.a ve talebeleri o asrı kur'an ve sünnetler ile srat-ı mustakim üzre sevk ederler..

Risale-i nur eserleri ve mesleğinde hakikat mesleği noktasından tatbik için hayattar ve tasdikat sahibi varisler şarttır..

yani HİÇ BİR HAKİKAT MESLEĞİ YOKTURKİ ONDA KALB KUMANDAN VE AKIL ONUNLA İTTİFAK ETMİŞ OLMASIN..

Mesela: bir sohbette kat-ı meratib eden dairemizin büyükleri (hacı hulusi k.s ve emsalleri) bunu üstad r.a ile ilk görüşmelerinde başarmışlardır.. Bu veraset-i nübüvetten gelen tariktir.. berzahsızdır.. Bunun olabilmesi için bir varis-i nebi r.a şarttır.. BU yol has ve hususidir, yani herkes o yoldan gidemiyor..

Asr-ı saadette a.s.m efendimizin bir sohbeti ile müçtehid derecesine çıkan ashab r.a mevcuddur,yani kur'anın tüm muhtevasını tek sohbette almış ve sırrı da olarak olmuştur.. fakat a.s.mefendimizin her sohbetine iştirak eden herkes bu derecelere varamamıştır,kendi kabiliyetlerine göre almışlar..

Aynen bu kısa yol sırr-ı verasetin tatbik edildiği hakikat mertebesinin mğrşidi kamillerinde mevcuddur, geriye kalır o zatı nuranilere muhatab olanların nazar ve niyet ve kabiliyetlerine, eger böylesi bir zata reşha istidadında ve reşha mesleğinde olan biri BİR DERSTE OLSA BENDEN ALSIN, ile kayd düşülen dersi alırsa o olur..

Müslüm efendi anlatmıştı:
Hacı hulusi k.s risale-i nur dersleri yaparken bir gün demiş
Risale-i nur külliyatı benim üstad ile görüşmemizde aldığım ilk dersin muhteviyyatını anlatır..

İşte üstad r.a hın varis ve erkan talebeleri bu emsaldiler ve her biri intisablı idi..

Onlardan sonra o erkan ve varis talebelere intisablı ve hayattar bir zata intisab ile bağlanan kendi kabiliyetine göre dersleri alır..

Sırrlar ise verilir,yani tasdikat sahibi olan o zevatı kiram sözü sırrlı söyler,ehl-i olan sırrı alır olmayan ise kalıbında kalır..

Risale-i nurlarda öylesi sırrlarla doludur, ehl-i olan onu alır..Fakat alabilmek için evvela hayattar bir varisten ders almış ve sohbetteki in-ikas ve insibağ sırrını almış olmak ŞARTTIR..!!

Onun için denimişki, a.s.m efendimizin sohbetlerinde bir kademde kat-ı meratib edilirdi..

yani akrebiyyette saklı olan sırr ve inkişafına bakan bir mes'eledir.. kalb hayatı olmadan AKILLA ANLAŞILMASI ve tatbik edilmesi MÜMKÜN DEĞİLDİR..!!

o SOHBETTE NE OLUYORSA,KALB BİR ANDA TASAFFİ EDİP TAM KAPASİTE İLE EN MÜKEMMEL HALİ İLE ÇALIŞMAYA VAZİFESİNİ İFA ETMEYE BAŞLIYOR AYNEN BİR SATRAL GİBİ..!! GİTTİKÇEDE İNKİŞAF EDEREK PARLAYARAK DEVAM EDİYOR..!!

Konu başlığı Risale-i nurun usulleri ile olduğu için bu yazdıklarınıza risale-i nurdan delil getirebilirmisiniz yoksa siz söylediniz oldu bitti kabul mu edilecek.
1/her yüzyılda bir varisi nebi gelecek risale-i nurdan sizin varisi nebi olduğunuzu nasıl isbat ediyorsunuz.
2/Bu yol has ve hususidir ve berzahsız iddiasında bulunmuşsunuz iddia delil ister risale-i nurdan böyle bir yolu nasıl buldunuz.
3/Kalb hayatı olmadan akılla anlaşılması ve tatbik edilmesi mümkün değildir demişsiniz aklımızı ne yapalım yiyelimmi yoksa siz kalbsizsiniz bizler ehl-i kalbiz mi demektir.
4/o sohbet te ne oluyorsa demişsiniz hangi sohbette ne oluyor halbuki üstad bu tesir risale-i nurda vardır diyor siz hayır bu sohbet müslüm efendimizde vardır diyorsunuz buyrun müslüm efendinizde nasıl oluyor bilelim.
5/Bu kadar nurcuları varis abilerin mesleğini hafife alarak görmezden gelerek yeni bir yol açmaya çalışmak bu davaya ihanet değildir de nedir.
6/Nur talebesi olsanız risale-i nurlar üstadımızdır deseniz ne gibi zararı var ne zorunuz var ki bu zaman da cadde-i kübra olan risale-i nur mesleğini bırakıp nereye gittiği avamca bilinmeyen fakat ehlince bilinen bir mesleğe giriyorsunuz.
7/neden fazilet furuşluk yapıyorsunuz bu kadar nur talebesine kardeş olsanız ne zararınız olur.İllaşeyhlik dava etmek sizlere ne kazandırır şimdi milyonlara ulaşan talebeleri beğenmiyormusunuz da böyle bir yola gidiyorsunuz.
daha yazılır fakat zevi-l ukul olan anlar arife işaret yeter
 

OrhanCAN

Active member
Allah (CC) razı olsun kardeş,

anlattıklarınızın bir kısmını belki beşinci kez alıntılıyor ve yazıyorsunuz netten ve alamanyadan... ve bizlerde okuyoruz...

sorumun cevabını ise bulamadım...

hayattar zevat dediğiniz Üstad hz. lerinin (RA) hangi talebesidir...

Yoksa talebesinden ders alan bir zevat mıdır ki ismini zikretme lütfunda bulun muyorsunuz..??

bu arada net ortamında ömercan ve alperen32 olarak de ismim geçer...

ders yapmanız kardeşlerce ve bizce muvafıktır.. ama ama.. ama... siz daha iyisini deneyimlerinizden bilirsiniz...
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst