• Bu konu 69 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 71)
  • Yazar
    Yazılar
  • #677162
    Anonim


      ﴿ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ 1

      Bu âyetin makabliyle veçh-i nazmı:

      Nasıl ki, bir hükümde iki müfredin iştiraki veya bir maksatta iki cümlenin ittihadı atfı icap ettirir. Kezâlik, bir hedefi, bir garazı takip eden iki kıssanın da atıfları belâgatin iktizasındandır. Binaenaleyh, on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münafıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin meâline atfedilmiştir.

      Evet vakta ki, en evvel Kur’ân’ın senâsıyla başlandı. Sonra mü’minlerin medhine intikal etti. Sonra kâfirlerin zemmine incirar etti. Sonra, insanların kısımlarını ikmal etmek için, münafıkların kıssası zikredildi.

      S – Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifa edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla münafıklar hakkında yapılan itnab neye binaendir?

      C – Münafıklar hakkında itnabı, yani tatvili icap ettiren birkaç nükte vardır:

      Birincisi: Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedit olur. Dahilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Haricî düşman ise, bilâkis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifakın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâmı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur.


      [NOT]Dipnot-1 “İnsanlardan bir kısmı da, mü’min olmadıkları halde, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; fakat onlar inanmamışlardır.” Bakara Sûresi, 2:8.
      [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
      [TD]asabiyet: duygusal bağlılık, akrabalık, taraftarlık, milliyetçilik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]atfedilmek: bağlanmak[/TD]
      [TD]atıf: (Ar. gr.) bağlaç; bir mânâ bütünlüğünü korumak için, bir bağlaç vasıtasıyla kendinden öncesiyle sonraki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan edat; “vav” harfi gibi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]azîm: büyük[/TD]
      [TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
      [TD]dahilî: içe ait, içle ilgili[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ehl-i nifak: münafıklar; iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimseler[/TD]
      [TD]fesad: bozma, bozulma, bozgunculuk[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]garaz: maksat, gaye[/TD]
      [TD]habis: çirkin, pis[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
      [TD]icap ettirme: gerektirme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ikmal: tamamlama[/TD]
      [TD]iktifa: yetinme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
      [TD]incirar etmek: bir şeye varmak, dayanmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]intikal: geçme, bir şeye varma[/TD]
      [TD]itnab: sözü uzatma; yeni bir fayda için, maksadı alışılmamış bir tarzda uzun bir söz ile ifade etme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ittihad: birleşme[/TD]
      [TD]iştirak: katılım, ortaklık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kezâlik: böylece, bunun gibi[/TD]
      [TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
      [TD]makabl: öncesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]maksad: hedef, gaye[/TD]
      [TD]maruz bırakma: karşı karşıya bırakma, tesirinde bırakma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]meâl: anlam, mânâ[/TD]
      [TD]müfred: gr. tekil[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
      [TD]nifak: iki yüzlülük, inanmadığı halde inanmış görünme hali[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]salâbet: değerleri korumadaki ciddiyet, dayanıklılık[/TD]
      [TD]senâ: övgü[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]takbihat: çirkinlikle niteleme, çirkin gösterme[/TD]
      [TD]tatvil: uzatma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tazammun: kapsama, içine alma[/TD]
      [TD]teşniat: çirkin görme, çirkin sayma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vakta ki: ne zaman ki, nasıl ki[/TD]
      [TD]veçh-i nazmı: tertip ve diziliş yönü [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zelzele: sarsıntı[/TD]
      [TD]zem: kötü, kötülük, çirkinlik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #804453
      Anonim


        İkincisi:
        Münafık olan, mü’minlerle ihtilât ede ede, yavaş yavaş ünsiyet kesb eder, imanla ülfet peyda eder. Gerek Kur’ân’dan, gerek mü’minlerden nifakın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis hâletten nefret eder. En nihayet, lisanından kelime-i tevhidin kalbine damlamasına zemin hazırlamak için itnab yapılmıştır.

        Üçüncüsü: İstihza, hud’a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riya gibi kötü ahlâklar münafıkta var. Kâfirde o derecede yoktur. Bu cihetten münafıklar hakkında itnab yapılmıştır.

        Dördüncüsü: Alelekser münafıklar, ehl-i kitaptan oldukları için, şeytanî bir zekâ sahipleri olup, daha hilekâr, daha desiseci olurlar. İşte bu durumdaki münafıklar hakkında itnab, yani tatvîl-i kelâm, ayn-ı belâgattır.

        Bu âyetin kelimeleri arasındaki münasebetlere gelelim:

        ﴾ ﴿ مِنَ النَّاسِ blank.gif1 car ve mecrûru, مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir sual varid olur ki: Münafıkların nâstan oldukları bedihîdir. Bu hüküm, mâlûmu ilâm etmekten ibaret kalır.

        Elcevap: Malûmdur ki, bir hüküm bedihî olduğu zaman, o hükmün lâzımı kastedilir. Burada kastedilen, o hükmün lâzımı olan taaccüptür. Sanki Kur’ân-ı Azîmüşşan, zımnen “Münafıkların nâstan oldukları acip birşeydir” diyerek, halkı taaccüp etmeye dâvet etmiştir. Zira insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifaka tenezzül etmez.

        S – Madem ki مِنَ النَّاسِ haberdir, niçin مَنْ üzerine takaddüm etmiştir?

        C – Madem ki o hükümden taaccüp kastedilmiştir; taaccüb-ü inşaînin şe’ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.

        Sonra nâs tabirinden birkaç letâif çıkıyor.


        [NOT]Dipnot-1 insanlardan…
        [/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân
        [/TD]
        [TD]alelekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ayn-ı belâgat: belâgatın ta kendisi[/TD]
        [TD]bedihî: apaçık, aşikar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
        [TD]câr: (harf-i cer) başına geldiği ismin sonunu esre okutarak kendinden önceki fiilin mânâsını, başına geldiği isme çekip bağlayan harf[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]desise: hile, aldatma[/TD]
        [TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]haber: Arapça gramerde, isim cümlesindeki hükmü (iş, oluş veya hareketi) ifade eden kısım[/TD]
        [TD]hud’a: hile, aldatma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihtilât: karışma, iç içe girme[/TD]
        [TD]ilâm: bildirme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]istihza: alay etme[/TD]
        [TD]itnab: sözü uzatma; yeni bir fayda için, maksadı alışılmamış bir tarzda uzun bir söz ile ifade etmek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kelime-i tevhid: “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed’in Onun elçisi olduğunu” dile getiren söz[/TD]
        [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kesb: kazanma[/TD]
        [TD]kizb: yalan[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
        [TD]letâif: incelikler, güzellikler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mecrûr: çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime[/TD]
        [TD]mâlûm: bilinen, belirli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mükerrem: ikram edilen, ikrama mazhar olan[/TD]
        [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nifak: iki yüzlülük, inanmadığı halde inanmış gözükme[/TD]
        [TD]nâs: insanlar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]peyda etme: kazanma[/TD]
        [TD]riya: gösteriş, iki yüzlülük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]taaccüb-ü inşaî: fiili ve kesin bir olayı göstermeyen ve taaccüb ifade eden söz[/TD]
        [TD]taaccüp: hayret etme, şaşırma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]takaddüm etme: öne geçme, önce gelme[/TD]
        [TD]tatvîl-i kelâm: sözü uzatma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tenezzül: inme, alçalma[/TD]
        [TD]varid olmak: meydana gelmek, doğmak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zımnen: gizli, kapalı olarak[/TD]
        [TD]ülfet: alışkanlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ünsiyet: alışkanlık, yakınlık[/TD]
        [TD]şe’n: durum, özellik [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]مَنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #804451
        Anonim

          Birincisi: Kur’ân’ın, münafıkların şahıslarını tayin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işaret etmesi, Resul-ü Ekremin (a.s.m.) siyasetine daha münasiptir. Zira münafıkların şahıslarının tayiniyle kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü’minler nefsin desisesiyle vesveseye düşerlerdi. Halbuki vesvese havfe, havf riyaya, riya nifaka müncer olur.

          Ve keza, eğer Kur’ân onları tayinle takbih etseydi, “Resul-ü Ekrem (a.s.m.) mütereddittir, etbâına emniyeti yoktur” denilecekti.

          Ve keza, bazan kötülük ifşa edilmezse tedricen zail olması ihtimali vardır. Fakat teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder, fenalığı daha fazla yapmasına bâis olur.

          Ve keza, nâs gibi umûmî bir sıfatın nifaka münafi olması, hususî sıfatların daha ziyade münafi olmasına delâlet eder. Zira, insan mükerremdir. Bu gibi rezaleti işlemek insaniyetin şânından değildir.

          Ve keza, nâs tabiri, nifakın bir taife veya bir tabakaya mahsus olmayıp, hangi taife olursa olsun, insan nev’inde bulunmasıdır.

          Ve keza, nâs tabiri, nifak bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezalet olduğundan, enzâr-ı âmmeyi nifakın aleyhine çevirtmekle izale ve adem‑i intişarına çalışmaları lüzumuna işarettir.

          S – يَقُولُ blank.gif1 ile اٰمَناَّ blank.gif2 nın mercileri bir iken, birisinin müfred, diğerinin cem’ sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?

          C – Zarif bir letâfete işarettir ki, imanın mevsufu cem’ ise de telaffuz eden müfreddir.

          يَقُولُ اٰمَناَّ blank.gif3 ﴿ cümlesi, onların iman dâvâlarını hikâyedir. Bu cümlede dâvâlarının


          [NOT]Dipnot-1 Diyor ki.
          Dipnot-2 İman ettik.
          Dipnot-3 İman ettik derler.
          [/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Resul-ü Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
          [TD]adem-i intişar: yayılmama[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]bâis: sebep, neden[/TD]
          [TD]cem’: gr. çoğul[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]delâlet etmek: işaret etmek, göstermek[/TD]
          [TD]desise: hile, aldatma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]dâvâ: iddia[/TD]
          [TD]enzâr-ı âmme: genelin bakışı, görüşü, kamuoyu[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]etbâ: tâbi olanlar, bağlı olanlar[/TD]
          [TD]fena: kötülük, çirkinlik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]havf: korku[/TD]
          [TD]haysiyet: itibar, şeref[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hiddet: kızgınlık, öfke[/TD]
          [TD]hikmet: sır, gaye, maksat[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hususî: özel[/TD]
          [TD]ifşa: yayma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ihlâl etme: bozma[/TD]
          [TD]izale: yok etme, giderme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kabahat: suç[/TD]
          [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]letâfet: incelik, güzellik[/TD]
          [TD]mahsus: özel, has[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]merci: dönme yeri, başvurulan yer[/TD]
          [TD]mevsuf: nitelendirilen; burada “biz” inandık diyen, münafıklar kastediliyor[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]müfred: gr. tekil[/TD]
          [TD]mükerrem: ikram edilen, ikrama mazhar olan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]münafi: aykırı, zıt[/TD]
          [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]müncer olma: sürüklenme, bir yere çekilip dayanma[/TD]
          [TD]mütereddit: kararsız, şüpheli[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun bildirdiği şeylere inanan[/TD]
          [TD]nefs: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nev’i: tür, cins[/TD]
          [TD]nifak: iki yüzlülük[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nâs: insanlar[/TD]
          [TD]rezalet: alçaklık[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]riya: gösteriş[/TD]
          [TD]sîga: gr. kip, kalıp[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
          [TD]taife: topluluk, grup[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]takbih: çirkinlikle niteleme, çirkin bulma[/TD]
          [TD]tayin: belirtme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tedricen: yavaş yavaş[/TD]
          [TD]telaffuz etme: söyleme, ifade etme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teşhir edilme: açıp dökme, gözler önüne serme[/TD]
          [TD]umûmî: umuma ait, genel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vesvese: kuruntu, şüphe, zan[/TD]
          [TD]zail olma: yok olma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zarif: ince, kibar[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #804449
          Anonim


            reddine iki cihetle işaret edildiği gibi, dâvâlarının takviyesine de iki vecihle ima edilmiştir. Şöyle ki:

            يَقُولُ blank.gif1 kelimesi, madde cihetiyle onların iman dâvâsının ayn-ı itikad olmayıp ancak kuru bir sözden ibaret olduğuna işarettir. Kezâlik, muzari sîgasıyla zikrinde, onları aleddevam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdanî bir sebep değildir, ancak halka karşı bir riyakârlık olduğuna işarettir.

            Dâvâlarının takviyesine yapılan işaretler ise, اٰمَناَّ blank.gif2 fiil-i mazînin hey’etinden “Biz ehl-i kitap cemaatleri, eskiden beri mü’miniz. Şimdi imandan geri kalmamıza imkân yoktur” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem’e râci olan نَا zamirinden de “Bizler bir fert gibi değiliz, ancak muhteşem bir cemaatiz. Yalana tenezzül etmeyiz” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.

            بِاللهِ وَبِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ blank.gif3 ﴿ Kur’ân-ı Kerim, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya meâlinin ahzıyla veyahut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar. Birinci ihtimale göre, onların erkân-ı imaniyeden yalnız bu iki rüknü izhar etmeleri, rükünlerin en mühimlerini izhar etmekle sadakatlerini göstermeye işarettir. Ve aynı zamanda, onlardan en ziyade kabule şayan, zûumlarınca bu iki rükündür. İkinci ihtimale nazaran, Cenâb-ı Hakkın, imanın rükünleri içinde kutup sayılan bu iki rüknü tahsis etmesi, onların kuvvetle iddia ettikleri iman, dine iman olmadığına işarettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezasına amel ve itikad etmemişlerdir. ب ’nin tekrarı, her iki rükne olan imanın bir cihetten olmadığına işarettir. Çünkü, Allah’a iman, Allah’ın vücud ve vahdetine imandır. Yevm-i âhirete iman ise, o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine imandır.


            [NOT]Dipnot-1 Diyor ki.
            Dipnot-2 İman ettik.
            Dipnot-3 Allah’a ve âhiret gününe.
            [/NOT]

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
            [TD]ahz: alma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]aleddevam: devamlı, sürekli[/TD]
            [TD]ayn-ı itikad: gerçek inanç, inancın tâ kendisi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cem’: gr. çoğul[/TD]
            [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]dâvâ: iddia[/TD]
            [TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]erkân-ı imaniye: imanın rükünleri, esasları[/TD]
            [TD]fiil-i mazînin hey’eti: gr. geçmiş zaman fiiline ait mânâlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ibare: ifade, metin[/TD]
            [TD]ima: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]itikad: inanç[/TD]
            [TD]izhar etme: gösterme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kabule şayan: kabul edilmeye lâyık[/TD]
            [TD]kezâlik: böylece, bunun gibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]meâl: anlam, mânâ[/TD]
            [TD]muhakkak: gerçekleşmesi kesin, şüphesiz[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
            [TD]muzari sîgası: gr. şimdiki, geniş ve yakın geleceği içine alan zaman kipi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nazaran: –e göre, nispetle[/TD]
            [TD]riyakârlık: iki yüzlülük, gösteriş yapma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]râci: dönen, bir yere bağlı olan[/TD]
            [TD]rükün: esas, şart[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sadâkat: bağlılık, doğruluk[/TD]
            [TD]sevk etme: yöneltme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tahsis: tercih etme, ayırma[/TD]
            [TD]takviye: kuvvet verme, güçlendirme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tasarruf yapma: kullanma[/TD]
            [TD]telhis: özetleme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tenezzül: alçalma, inme[/TD]
            [TD]tereşşuh etme: sızma, sızarak çıkma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
            [TD]vecih: tarz, şekil[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vicdanî: kalbe ait hislerin aynası olan vicdana ait, vicdanla ilgili[/TD]
            [TD]vücud: varlık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]yevm-i âhiret: âhiret günü; öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
            [TD]zamir: gr. ismin yerini tutan kelime[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zûum: zan, kuru iddia[/TD]
            [TD]ب: (bk. ḥ-r-f[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]نَا: (bk. n-ḥ-v[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #804450
            Anonim


              ﴾ ﴿ وَماَهُمْ بِمُؤْمِنِينَ blank.gif1 : S – اٰمَناَّ blank.gif2 ’ya müşabih olan وَمَا اٰمَنُوا blank.gif3 ’ya tercihen وَماَهُمْ بِمُؤْمِنِينَ olarak cümle-i ismiye ile denilmesinde ne hikmet var?

              C – Birincisi: Her iki اٰمَناَّ arasında görülen zâhirî tenakuzdan içtinap etmek içindir.

              İkincisi: اٰمَناَّ ihbar değildir, inşadır. İnşa, nefiy ile tekzip edilemediğindenوَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.

              Üçüncüsü: اٰمَناَّ cümlesinden zımnen istifade edilen blank.gif4 نَحْنُ مُؤْمِنُونَ cümlesine nefiy ve tekzibi ircâ için وَماَهُمْ بِمُؤْمِنِينَ denilmiştir.

              Dördüncüsü: Onların adem-i imanlarının devamına delâlet etmek için cümle-i ismiye ihtiyar edilmiştir.

              S – Nefyi ifade eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu halde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinden hikmet nedir?

              C – Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle-i ismiyenin heyet-i hafifesinden istifade edilen bir mânâdır. Binaenaleyh, kesif kesife, yani nefiy, imâna daha karibdir.

              S – وَماَهُمْ بِمُؤْمِنِينَ ’deki haber üzerine harf-i cer olan ب’nin duhulü neye işarettir?
              C – Onların zahiren imanları varsa da, hakikatte imana ehil ve lâyık insanlar olup, mü’minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا ’nın haberi üzerine ب dahil olmuştur.


              [NOT]Dipnot-1 “Onlar mü’min değiller, inanmadılar.” Bakara Sûresi, 2:8.
              Dipnot-2 İman ettik.
              Dipnot-3 İman etmediler.
              Dipnot-4 Biz mü’minleriz.
              [/NOT]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]addedilmek: sayılmak, kabul edilmek
              [/TD]
              [TD]adem-i iman: imansızlık, iman etmeme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cümle-i ismiye: isim cümlesi[/TD]
              [TD]devam: burada imansızlığın devamı kastediliyor[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]duhul: girme, katılma, gelme[/TD]
              [TD]haber: Arapça gramerde, isim cümlesindeki hükmü (iş, oluş veya hareketi) ifade eden kısım[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]harf-i cer: cer harfi; gr. cümlede kendinden önceki fiilin veya ismin mânâsını kendinden sonraki kelime veya kelime guruplarına taşıyan harfler “an, min, be” gibi[/TD]
              [TD]heyet-i hafife: cümledeki her bir parçanın tek tek mânânın hafiif olduğunu göstermesi; hafif yapı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hikmet: gaye, fayda[/TD]
              [TD]ihbar (haber cümlesi): haber verme, bildirme; blğ.; bir sözü söyleyen için, “O bu sözünde doğrudur veya yalancıdır” hükmünün verilebileceği cümle[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihtiyar: seçme, tercih etme[/TD]
              [TD]inşa (inşâ cümlesi): blğ.; bir sözü söyleyen için “O bu sözünde doğrudur veya yalancıdır” hükmünün verilemeyeceği cümle[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ircâ: geri döndürme, bağlama[/TD]
              [TD]içtinap: kaçınma, çekinme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]karib: yakın[/TD]
              [TD]kesif: katı, yoğun; mânâ yoğunluğu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]medlûl: mânâ, anlam, işaret edilmiş olan[/TD]
              [TD]müşabih: benzer, benzeyen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mü’minîn: iman edenler; Allah’a ve Onun peygamberlerle gönderdiği şeylere inananlar[/TD]
              [TD]nefy: olumsuzluk; burada cümleye olumsuzluk mânâsını veren “mâ” edatı kastediliyor[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tekzip: yalanlama[/TD]
              [TD]tenakuz: çelişki, tutarsızlık, birbirini iptal edip bozma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zahiren: görünüşte[/TD]
              [TD]zâhirî: görünürdeki[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zımnen: kapalı olarak [/TD]
              [TD]ب: (bk. ḥ-r-f[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]مَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #804448
              Anonim

                ﴿
                يُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ اِلاَّۤ اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
                blank.gif1

                Bu âyet, bütün cümleleriyle nifaka hücum ederek, münafıkları tevbih, takbih, tehdit, tâyib etmekle, evvelce اٰمَناَّ blank.gif2 dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binaen söylediklerini ve nifakın en birinci cinayeti olan hud’a ve hilelerini beyan etmektedir.blank.gif3

                Evvelen, nifakın birinci cinayeti olan hud’aya ait يُخَادِعُونَ blank.gif4 ’den يَكْذِبُونَ blank.gif5 ’ye kadar yedi cümleye terettüp eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır

                Birincisi: Allah’ı kandırmak gibi muhal bir şeyin talebinde bulundukları için tahmik edilmişlerdir.

                İkincisi: Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurdukları için tesfih edilmiştir.

                Üçüncüsü: Menfaati mazarattan tefrik edemedikleri için techil edilmişlerdir.

                Dördüncüsü: Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat menbaları ölmüş, vesaire gibi rezaletleriyle terzil edilmişlerdir.

                Beşincisi: Şifanın talebiyle marazlarını ziyade ettikleri için tezlil edilmişlerdir.

                Altıncısı: Elemden maada birşeyi intaç etmeyen kavî bir azapla tehdit edilmişlerdir.

                Yedincisi: İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhir edilmişlerdir.

                [NOT]Dipnot-1 “Allah’ı ve mü’minleri güya aldatmaktadırlar. Halbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Onların kalblerinde nifak hastalığı vardır. Kötülük işleyerek hastalıklarını tedavi etmeye çalıştıkları için Allah da onların o hastalıklarını arttırmıştır. Âyetlerimizi yalanlayıp durmaları yüzünden onlara pek acı bir azap vardır.” Bakara Sûresi, 2:9-10.
                Dipnot-2 İman ettik.
                Dipnot-3 Nifaktan doğan cinayetler şunlardır: Hud’a, ifsad, mü’minleri sefihlikle itham ve onlarla istihza etmek.
                Dipnot-4 Aldatırlar.
                Dipnot-5 Yalan söylerler.
                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]alâmet: belirti, iz[/TD]
                [TD]hud’a: hile, aldatma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]illet: asıl sebep[/TD]
                [TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kavl: söz, ifade[/TD]
                [TD]kavî: güçlü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kizb: yalan[/TD]
                [TD]maada: başka, hariç[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]maraz: hastalık[/TD]
                [TD]mazarat: zararlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]menba: kaynak[/TD]
                [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müteselsil: zincirleme, peş peşe[/TD]
                [TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
                [TD]tahmik: ahmak sayma, ahmak olduğunu dile getirme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]takbih: çirkin görme[/TD]
                [TD]techil: cahil ve bilgisizliğini dile getirme, ortaya koyma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tefrik: ayırma, ayırd etme[/TD]
                [TD]terettüp: gerekme, lâzım gelme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]terzil edilme: rezil edilme, alçaltılma, aşağılanma[/TD]
                [TD]tesfih: akılsız, beyinsiz olduğunu söyleme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevbih: azarlama, kınama[/TD]
                [TD]tezlil edilme: küçük düşürülme, aşağılanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teşhir: sergileme, ilân etme, duyurma[/TD]
                [TD]tâyib: ayıplama[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tıynet: huy, tabiat, kişinin yapısı[/TD]
                [TD]vesaire: diğer, başka şeyler[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #804447
                Anonim


                  Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam ve irtibatın, şöyle bir tasvirle dinlenmesi lâzımdır:

                  Bir şahıs bir şahsı, nasîhatle fena bir şeyden men etmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: “Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır.”

                  Kezalik, Cenâb-ı Hak, münafıkları nifaktan zecr ve men için kötü hallerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor:

                  ﴿ يُخَادِعُونَ اللهَ: Yani, hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zira Resul-ü Ekrem (a.s.m.) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile Allah’a racidir. Allah’a yapılan hile ise muhaldir. Muhali talep etmek hamakattir. Böyle hayvancasına hamakat, taaccübü muciptir.

                  وَمَا يَخْدَعُونَ اِلاَّ اَنْفُسَهُمْ ﴿ : Yani, onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar; zira fiillerinde nef’ değil, zarar vardır. Bu zarar da nefislerine racidir. Nefislerine zarar veren, ancak süfeha kısmıdır.

                  ﴿ وَمَا يَشْعُرُونَ ﴾: Yani, nef’ ve zararı tefrik edecek bir hisse malik değillerdir. Bu ise cehaletin en edna ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işarettir.

                  فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ﴿: Yani, nifak ve hasetten kalblerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki, o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurafe telâkki etmeye sebeptir. Zaten fasit bir kalbden, bozuk bir ruhdan böyle rezaletlerin çıkması bedihîdir.



                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                  [TD]Resul-ü Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bedihî: apaçık[/TD]
                  [TD]bâtıl: gerçek ve doğru olmayan, sahte, yalan[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cehalet: cahillik, bilgisizlik[/TD]
                  [TD]cevher: öz, asıl, esas[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]câmid: katı, donuk; cansız[/TD]
                  [TD]dereke: normalin altındaki derece, seviye[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]edna: en alçak, en düşük[/TD]
                  [TD]elem: acı, üzüntü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fasit: bozuk[/TD]
                  [TD]fena: kötü, çirkin[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fesad: bozgunculuk[/TD]
                  [TD]hamakat: ahmaklık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış, boş[/TD]
                  [TD]ihtiyar: tercih, seçme gücü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
                  [TD]izale: giderme, yok etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
                  [TD]malik: sahip[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]maraz: hastalık[/TD]
                  [TD]muhal: olması imkânsız olan şey[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                  [TD]nefs: can, hayat, kişinin kendisi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nef’: fayda[/TD]
                  [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]raci: dönük, bağlanan[/TD]
                  [TD]ruh: canlı, şuurlu, çevresini görüp gösteren hayat kaynağı olan nurlu varlık, öz, cevher[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]seciye: karakter, huy, tabiat[/TD]
                  [TD]süfeha: sefihler; sefih[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]taaccübü mucip: şaşkınlığı, gerektiren, hayret sebebi[/TD]
                  [TD]tasvir: şekillendirerek anlatma ve ifade etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tefrik etme: ayırd etme, ayırma[/TD]
                  [TD]telâkki etme: anlama, kabul etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tevcih-i kelâm: söz yöneltme[/TD]
                  [TD]tezyid etme: arttırma, çoğaltma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]teşhir: sergileme, ilân etme, duyurma[/TD]
                  [TD]zecr: yasaklama, menetme, kovma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şedit: şiddetli[/TD]
                  [TD]şifayab: şifa bulma, iyileşme[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #804446
                  Anonim


                    ﴿
                    فَزاَدَهُمُ اللهُ مَرَضًا
                    : Yani, eğer onlar yaptıkları fenalıkla gayz ve hasetlerini izale için bir deva, bir ilâç talebinde iseler, o zannettikleri ilâç, kalblerini, ruhlarını bozan bir zehirdir. Zehirle kendi tedavisine çalışan, elbette zelildir. Evet, kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.

                    ﴿ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ : Yani, eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler, şu nifaklarında pek çok maâsî olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. O nifak, ancak dünyada şedit bir elemi, âhirette de en şedit bir azabı intaç edecek bir dalâlettir.

                    ﴿ بِمَاكَانُوا يَكْذِبُونَ: Yani, yaptıkları kizbden pişman olup, nedamet etmedikleri takdirde, beynennas yalancılıkla teşhir ve bir alâmetle tevsimleri lâzımdır ki, başkalar onlara itimad edip marazlarına maruz kalmasınlar.

                    Mezkûr cümlelerin eczaları arasında bulunan irtibat ve intizamın beyanına gelelim:

                    Münafıkların yaptıkları hileden takip edilen gayenin muhal olduğuna ve o muhaliyeti göz önüne getirip çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrih edilmek üzereيُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا blank.gif1 cümlesinde münafıkların amelinden (müşareket babından) muzari sîgasıyla hud’a ünvanıyla tabir edilmiştir.

                    Ve keza, makamın iktizası hilâfına اَلنَّبِىُّ blank.gif2 ’ye bedelاَللهَ ve اَلْمُؤْمِنُونَ blank.gif3 ’ye bedel وَالَّذِينَ اٰمَنُوا blank.gif4 zikredilmiştir. Çünkü يُخَادِعُونَ blank.gif5 ’nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Babından müşareket çıkar. Müşareket

                    [NOT]Dipnot-1 “Allah’ı ve O’na inananları aldatmaya çalışırlar.” Bakara Sûresi, 2:9.
                    Dipnot-2 Nebî, Hz. Peygamber.
                    Dipnot-3 Mü’minler.
                    Dipnot-4 İman edenler ki.
                    Dipnot-5 Onlar aldatırlar.
                    [/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]alâmet: belirti, iz[/TD]
                    [TD]bab: mufâale babı, kalıbı
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]beynennas: insanlar arasında[/TD]
                    [TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]deva: ilâç, çare[/TD]
                    [TD]ecza: cüzler; parçalar, bölümler, kısımlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]elem: acı, üzüntü[/TD]
                    [TD]fena: kötü, çirkin[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]gayz: öfke, hiddet, kin[/TD]
                    [TD]haset: kıskançlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hilâf: ters, zıt[/TD]
                    [TD]hud’a: hile, aldatma; başkasına karşı, görünüşte doğruluk düşündüren bir işi açıklayıp, içinde onu zarara sokacak bir şeyi gizleme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
                    [TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
                    [TD]irtibat: ilişki, bağ[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istimrar: süreklilik, devamlılık[/TD]
                    [TD]itimad etme: güvenme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]izale: yok etme, giderme[/TD]
                    [TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kizb: yalan[/TD]
                    [TD]maraz: hastalık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]maruz: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
                    [TD]maâsî: günahlar, suçlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mezkûr: söz edilen, anlatılan[/TD]
                    [TD]muhaliyet: imkânsızlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                    [TD]muzari sîgası: gr. şimdiki, geniş ve gelecek zaman kipi, kalıbı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                    [TD]müşareket: ortaklık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müşareket babı: fiilin iki veya daha fazla şahıs tarafından meydana geldiğini gösteren fiil kalıbı[/TD]
                    [TD]nedamet: pişmanlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
                    [TD]sîga: gr. kalıp, kip[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tasrih: açıklama, açığa çıkarma[/TD]
                    [TD]tevsim: damgalama, işaretleme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]teşhir: ilân etme, duyurma[/TD]
                    [TD]zelil: alçak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
                    [TD]şedit: şiddetli[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #804445
                    Anonim


                      ise müşakeleti, yani mukabele-i bilmisli icap eder. Müşakelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukabele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intaç ettiği gibi, takip ettikleri garazın da akim kaldığına delâlet eder.

                      اَللهُ kelimesinin tasrihinden de garazlarının muhal olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resul-ü Ekreme (a.s.m.) yapılan hud’a Allah’a racidir. Allah ile pençeleşmek isteyen düşer.

                      ﴾ ﴿ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا blank.gif1: اَلَّذِينَ ’nin iphamını izale etmek için sıla olarak iman sıfatının ihtiyar edilmesi, onların iman cihetiyle kendilerini sevdirerek mü’minlerden addetmek istemiş olduklarına işarettir. Ve keza nur-u imanla akılları münevver olan mü’minlerin dirayetinden hilelerinin gizli kalmamasına bir îmâdır.

                      ﴾ ﴿ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلاّٰ اَنْفُسَهُمْ blank.gif2: Bu cümledeki hasr, kemal-i sefahetlerine işarettir. Zira mü’minlere zarar verdirmek için yaptıkları muamele mâkûse olup, onlar baltayı nefislerine vurmakla, sanki o hud’ayı bizzat nefislerine yapmakla sefahetlerini ilân etmişlerdir. يَخْدَعُونَ blank.gif3 ’nin يَضُرُّونَ blank.gif4 ’ye tercihi, yine onların sefahetlerine işarettir. Çünkü ashab-ı ukûl arasında kasten nefsine zarar veren vardır. Fakat amden kendisiyle hud’a eden yoktur, meğer ki insan suretinden çıkmış ola…

                      اَنْفُسَهُمْ blank.gif5 Bu ünvan, onların pek aziz ve sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere bir hazz-ı nefsânî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifak, aksul-amel kabilinden bir zakkum-u esmar olduğuna işarettir.


                      [NOT]Dipnot-1 İman edenler ki.
                      Dipnot-2 “Onlar ancak kendilerini aldatırlar.” Bakara Sûresi, 2:9.
                      Dipnot-3 Aldatırlar.
                      Dipnot-4 Zarar verirler.
                      Dipnot-5 Kendilerine.
                      [/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Resul-ü Ekrem (a.s.m.): Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                      [TD]addetmek: saymak, kabul etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]akim kalma: neticesiz kalma, başarısız olma[/TD]
                      [TD]aksul-amel: tepki, reakisyon[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ashab-ı ukul: akıl sahipleri[/TD]
                      [TD]delâlet: işaret etme, gösterme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dirayet: incelikleri kavrayış, sezgi, kabiliyet[/TD]
                      [TD]garaz: istek, gaye, maksat[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye, veya bir şahsa verilmesi[/TD]
                      [TD]hazz-ı nefsânî: nefsin hoşuna giden zevk ve lezzet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hud’a: hile, aldatma[/TD]
                      [TD]icap etme: gerektirme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihtiyar: tercih, seçme[/TD]
                      [TD]ima: işaret[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
                      [TD]ipham: kapalılık, belirsizlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istilzam etme: lüzumlu kılma, gerektirme[/TD]
                      [TD]izale etmek: yok etmek, gidermek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kabilinden: türünden, çeşidinden[/TD]
                      [TD]kemal-i sefahet: tam bir beyinsizlik, ahmaklık[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
                      [TD]muhal: gerçekleşmesi imkânsız[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
                      [TD]mukabele-i bilmisl: benzeriyle, aynıyla karşılıkta bulunma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâkûse olma: tersine dönme, ters tepme[/TD]
                      [TD]münevver: aydınlanmış, nurlanmış[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müşakelet: benzerlik; aynıyla karşılık verme[/TD]
                      [TD]nefis: kişinin, kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nifak: münafıklık, iki yüzlülük[/TD]
                      [TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]raci: geri dönen, bağlanan[/TD]
                      [TD]sefâhet: ahmaklık, beyinsizlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]seyyie: günah[/TD]
                      [TD]sıla: gr. sıla cümlesi; Arapça’da “ellezî=öyleki” gibi müphem isimlerden hemen sonra gelip öncesini açıklayan cümle [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tasrih: açıklama, açıkça ifade etme[/TD]
                      [TD]zakkum-u esmar: cehennem meyveleri[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âmden: bilerek, isteyerek, kasıtlı olarak[/TD]
                      [TD]اَلَّذِينَ: (bk. n-ḥ-v[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #804678
                      Anonim


                        S – Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki, onların hud’a ve nifakları İslâmiyete ve âlem-i İslâma zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâmın unsurları, onların öldürücü zehir gibi intişar eden nifak şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir.

                        C – Âlem-i İslâmda görünen zararlar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdanlarından neş’et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyarlarıyla yaptıkları hud’a ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenâb-ı Hakka, Peygamber-i Zişana (a.s.m.), cemaat-ı müslimîne yapılan bir muameledir. Allah, o muameleye âlimdir. Peygamber-i Zişan da (a.s.m.) vahiyle vakıftır. Cemaat-i müslimînce de imanî bir şiddet-i zekâ sayesinde, o gibi hileler tesettür edip, gizli kalamaz. Demek onların âlem-i İslâma vurdukları balta, dönüp kendi başlarını parçalamıştır. Çünkü aldanan, cemaat-i müslimîn değildir. Ancak aldanan, aldatandır.﴾ ﴿ وَمَا يَشْعُرُونَ blank.gif1: Yani, onlar yaptıkları hilenin nefislerine raci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini ilân ediyor. Çünkü ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işi ukalâ işi değildir. Ve keza, hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar zararlı olan şeyleri hissettikleri zaman çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyleyse bunlar, ihtiyarları ve şuurları olmayan cemadat nev’ine dahildirler.

                        ﴾ ﴿ فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ blank.gif2: Bu cümlenin, makabliyle veçh-i irtibatı: Vakta ki onlar, şuur hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler; anlaşıldı ki, ruhlarında bir maraz vardır. Ve lâakal onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki, o marazdan sâdır olan hükümlere itimat etmesinler. Çünkü o maraz, hakikatleri tağyir etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel göstermek şanındandır.

                        Zarfiyeti ifade eden فِى lâfzından anlaşılır ki, onların marazları kalbin sathında


                        [NOT]Dipnot-1 “Farkına varmıyorlar.” Bakara Sûresi, 2:9.
                        Dipnot-2 “Onların kalplerinde hastalık vardır.” Bakara Sûresi, 2:10.
                        [/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Peygamber-i Zişan (a.s.m.): şan ve şeref sahibi olan peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                        [TD]cemaat-ı müslimîn: Müslümanlar topluluğu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]cemadat: cansızlar[/TD]
                        [TD]fezleke: özet[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter[/TD]
                        [TD]hakikat: gerçek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi[/TD]
                        [TD]hiss-i hayvanî: hayvanî duygu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hud’a: hile, aldatma[/TD]
                        [TD]ihtiyar: istek, irade, seçim[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]imanî: imanla ilgili, imana dair[/TD]
                        [TD]intişar: yayılma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]istihdam etme: hizmet ettirme, bir görevde çalıştırma[/TD]
                        [TD]itimat: güvenme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
                        [TD]lâakal: en az, en azından[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]lâfz: ifade, söz[/TD]
                        [TD]mahrum: yoksun[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]makabli: öncesi[/TD]
                        [TD]maraz: hastalık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muhakeme-i akliye: akıl yürütüp düşünme, değerlendirme[/TD]
                        [TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nev’i: tür, çeşit[/TD]
                        [TD]neş’et: doğma, meydana gelme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nifak: münafıklık, iki yüzlülük[/TD]
                        [TD]raci: geri dönen, bağlanan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sath: yüzey[/TD]
                        [TD]sâdır: çıkan; ortaya çıkan, meydana gelen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]taaffün: kokuşma, çürüme[/TD]
                        [TD]tağyir: değiştirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tefessüh: bozulma[/TD]
                        [TD]tesettür etme: gizlenme, örtünme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ukalâ: akıllılar, akıl sahipleri[/TD]
                        [TD]vahiy: Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen hakikatler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
                        [TD]vakıf: anlayan, bilen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]veçh-i irtibat: bağlantı, ilişki yönü[/TD]
                        [TD]zarfiyet: gr. yer ve zamanla ilgili[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
                        [TD]âlim: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan Allah[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şiddet-i zekâ: büyük zekâ, anlayış[/TD]
                        [TD]فِى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #804679
                        Anonim


                          değildir. Ancak kalbin melekûtunda, yani içyüzünde kâin bir marazdır. “Kalb” ünvanından anlaşılır ki, kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a’mâl-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin içyüzü de nifakla hastalandığı zaman, ef’âl-i ruhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünkü hayatın mihveri ve makinası ancak kalbdir.

                          فِى قُلُوبِهِمْ blank.gif1 kelâmının مَرَضٌ blank.gif2 kelimesi üzerine takdimi iki cihetle hasrı ifade eder. Biri: Maraz başka uzuvlarda değil, ancak kalblerdedir. Diğeri: O kalbler de ancak münafıkların kalbleri olup, başkaların kalbleri değildir. Bu iki hasırdan târiz suretiyle anlaşılır ki, nur-u imanın, insanın bütün ef’al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek, şanındandır. Ve yine anlaşılır ki, fesad kalbdedir. Birşeyin esası, kalbi bozuk olursa teferruatını tamir etmek bir faideyi teşkil etmez. Ve yine anlaşılır ki, fıtrattan hakikat çıkar. Fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesat ve harap ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binaenaleyh, onlar, “Nifak ve fesadımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib-i ceza değildir” diye itizarda bulunamazlar. Tenkiri, meçhuliyeti ifade eden tenvin ise, o maraz pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne de tedavisi mümkün olmadığına işarettir.

                          Beşinci cümleyi teşkil eden فَزَادَهُمُ اللهُ مَرَضًاblank.gif3 ﴿’nin, makabliyle vech-i irtibatı ile eczası arasındaki cihet-i intizama gelince: Evet, vakta ki münafıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanaatiyle içtinap etmediler, bilâkis o amellerini istihsan ederek o marazın fazlaca talebinde bulundular; Cenâb-ı Hak da talepleri üzerine onların marazlarını arttırdı.


                          [NOT]Dipnot-1 “Kalplerinde.” Bakara Sûresi, 2:10.
                          Dipnot-2 “Bir hastalık.” Bakara Sûresi, 2:10.
                          Dipnot-3 “Allah onların hastalıklarını artırdı.” Bakara Sûresi, 2:10.
                          [/NOT]

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                          [TD]a’mâl-i bedeniye: bedene ait faaliyetler, işler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cihet-i intizam: tertip, diziliş yönü[/TD]
                          [TD]ecza: parçalar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ef’al: fiiller, işler[/TD]
                          [TD]ef’âl-i ruhiye: ruha ait faaliyetler, işler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]fesat: bozgunculuk, bozukluk[/TD]
                          [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]fıtrî: yaratılıştan gelen, mizaç ve karakterle ilgili[/TD]
                          [TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihtiyarî: isteyerek, iradeyle ilgili[/TD]
                          [TD]istihsan etme: güzel bulma, övme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]istikamet: doğru yolda olma[/TD]
                          [TD]itizar: özür ileri sürme, beyan etme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]içtinap: çekinme, kaçınma[/TD]
                          [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kâin: var olan, bulunan[/TD]
                          [TD]makabli: öncesi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]maraz: hastalık[/TD]
                          [TD]masdar: kaynak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]melekût: iç yüz[/TD]
                          [TD]merci: dönülüp gelinen yer[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]meçhuliyet: bilinmezlik, belirsizlik[/TD]
                          [TD]mihver: eksen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mûcib-i ceza: cezayı gerektiren, ceza sebebi[/TD]
                          [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış gibi görünen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nifak: münafıklık, iki yüzlülük[/TD]
                          [TD]nur-u iman: iman aydınlığı, ışığı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sath: yüzey[/TD]
                          [TD]sekteye uğratma: durdurma, duraklatma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]takdim: öne geçirme, önce gelme[/TD]
                          [TD]teferruat: detaylar; temel olmayan yan unsurlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimenin sonunu iki üstün, iki esre veya iki getirmek sûretiyle mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
                          [TD]tenvin: Arapça gramerde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hâli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]târiz: dokundurma, iğneleme, taş atma; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi[/TD]
                          [TD]uzuv: organ[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
                          [TD]vech-i irtibat: irtibat, bağlantı yönü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ârızî: asla ait olmayıp sonradan ortaya çıkan[/TD]
                          [TD]âsâr: eserler[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #804680
                          Anonim


                            S – فَزاَدَ blank.gif1’deki ف makablinin mabadine sebep olduğunu ifade eder. Halbuki buradaki marazın vücudu, marazın ziyadesine sebep değildir.

                            C – Vakta ki, onlar marazlarını teşhis edip tedavisi talebinde bulunmadılar; sanki, ihmallik yüzünden ziyadesini talep etmişlerdir. Cenâb-ı Hak da mü’minlerin zaferiyle onların ümitlerini ye’se çevirmiştir ve Müslümanların galebesiyle onların husumetlerini haset ve kine kalb etmiştir. Sonra da onların maruz kaldıkları o yeis ve kinden doğan korku, za’fiyet ve zillet emrazlarını onların kalblerine istilâ ettirmekle marazlarını ziyadeleştirdi.

                            S – Kur’ân-ı Kerimin bu cümlede maraz kelimesini mef’ul değil, temyiz şeklinde kullanması neye işarettir?

                            C – Münafıkların batınî ve kalbî olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine ve fiillerine sirayet etmekle, onların vücutları tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için, مَرَضًاblank.gif2 kelimesi, temyiz olarak kullanılmıştır. Evet, مَرَضًا kelimesi mef’ul olduğu takdirde bu mânâyı ifade etmez. Çünkü o vakit ziyadelik, yalnız maraza taallûk eder.

                            Altıncı cümleyi teşkil eden وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ blank.gif3 ﴿’in vech-i irtibatı ise: Menfaati ifade eden ل ’dan anlaşılır ki, münafıkların menfaati ya dünyada elîm bir azaptır, veyahut ahirette şedît bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyleyse menfaatleri muhaldir.

                            S – Elîm, “müteellim” mânâsınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binaenaleyh azabın, elîm ile vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?

                            C – Azap onların vücutlarını öyle kaplar ve cesetlerini öyle ihata eder ve batınlarına öyle nüfuz eder ki, sanki onların vücutları bir azap külçesi kesilir. Onların


                            [NOT]Dipnot-1 Artırdı.
                            Dipnot-2 Bir hastalık.
                            Dipnot-3 “Onlar için çok acı bir azap vardır.” Bakara Sûresi, 2:10.
                            [/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]batın: iç, görünmeyen iç taraf[/TD]
                            [TD]bâtınî: görünmeyen, içe ait[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]elîm: şiddetli, acıklı[/TD]
                            [TD]emraz: hastalıklar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]galebe: üstün gelme[/TD]
                            [TD]haset: kıskançlık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hikmet: sır, gaye, maksat[/TD]
                            [TD]husumet: düşmanlık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihata: kaplama, kuşatma[/TD]
                            [TD]istilâ: işgal, kaplama[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kalbî: kalbe ait, kalble ilgili[/TD]
                            [TD]mabadi: sonrası[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]makabli: öncesi[/TD]
                            [TD]maraz: hastalık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]maraz kesilme: hasta olma, hastalığın ta kendisi olma[/TD]
                            [TD]mef’ul: gr. nesne, tümleç; kendisine yapılanı bildiren isim, fiile yöneltilen ne, neyi, kimi sorularına cevap olarak alınan kelime[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muhal: olması imkânsız[/TD]
                            [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müteellim: acı, üzüntü duyan[/TD]
                            [TD]nüfuz etme: içe çekme, işleme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sirayet etme: geçme, bulaşma[/TD]
                            [TD]taallûk etme: ilgili olma, bitişme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]temyiz: sayı isimleri ile belirsiz bir mânâ ifade eden isimlerin delâlet ettikleri şeyleri belirleyip tayin eden isim; كِيلُ زَيْتًا “bir kilo zeytin yağı” ifadesinde زَيْتًا “zeytin yağı” ismi gibi[/TD]
                            [TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vasıflandırılma: nitelendirilme[/TD]
                            [TD]vech-i irtibat: irtibat, bağlantı yönü[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vücud: beden; var olma, varlık[/TD]
                            [TD]ye’s: ümitsizlik[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zahire çıkma: görünme, ortaya çıkma[/TD]
                            [TD]za’fiyet: zayıflık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zillet: aşağılık[/TD]
                            [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şedît: şiddetli[/TD]
                            [TD]ف: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ل: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #804681
                            Anonim


                              cesetlerinden, azaptan mâada birşey görünmez olur. Hatta o azap külçesinden fışkıran ah’lar, fizarlar, teellümler, sanki nefs-i azaptan neş’et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn-ı azap olduğu sanılır.

                              Yedinci cümleyi teşkil eden بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ blank.gif1 ﴿’nin vech-i irtibatı:

                              Münafıkların azaplarının, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden, kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren, kizbdir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsvây eden, kizbdir.

                              İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.

                              Bu âyet, insanları, bilhassa Müslümanları dikkate dâvet eder.

                              Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?

                              Cevap: Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için bir mesağ-ı şer’î vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira usûl-i şeriatta takarrur ettiği vecihle, mazbut ve miktarı muayyen olmayan birşey, hükümlere illet ve medar olamaz; çünkü, miktarı bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar. Maahaza, birşeyin zararı menfaatine galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.


                              [NOT]Dipnot-1 “Söylemiş oldukları yalanlar sebebiyle..” Bakara Sûresi, 2:10.
                              [/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Müseylime-i Kezzab: (bk. bilgiler)[/TD]
                              [TD]ahlâk-ı âliye: yüksek, üstün ahlâk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
                              [TD]alâmet: belirti, iz[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ayn-ı azap: azabın tâ kendisi[/TD]
                              [TD]bâtıl: hak olmayan, boş, sahte, yalan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]caiz: sakıncasız[/TD]
                              [TD]emsal: benzerler
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]fesad: bozma, bozgunculuk[/TD]
                              [TD]fizar: feryat[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]galebe etme: üstün gelme[/TD]
                              [TD]gayr-ı muteber: geçersiz, itibar edilmeyen[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]had altına alınma: sınrlanma, belirlenme[/TD]
                              [TD]had konulma: sınır çizilme, sınırlanma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın herşeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması[/TD]
                              [TD]illet: asıl sebep[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
                              [TD]kemalât: olgunluklar, faziletler, iyilikler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kizb: yalan[/TD]
                              [TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]küfür: inkâr ve inançsızlık[/TD]
                              [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
                              [TD]mazbut: sınırları belirli[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]medar: dayanak noktası, asıl sebep[/TD]
                              [TD]mensuh: nesh edilmiş; hükmü kaldırılmış[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mesağ-ı şer’î: şer’î izin; şeriatın verdiği müsaade[/TD]
                              [TD]mezkûr: zikredilen, anlatılan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muayyen: belirlenmiş, bilinen[/TD]
                              [TD]mâada: başka[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi[/TD]
                              [TD]müteellim: acı, üzüntü duyan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nefs-i azap: azabın tâ kendisi[/TD]
                              [TD]nev-i beşer: insan, insanlık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
                              [TD]nifâk: münafıklık, iki yüzlülük[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]rüsvây: rezil [/TD]
                              [TD]sû-i istimal: kötüye kullanma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tahrip etme: yıkma, yok etme
                              [/TD]
                              [TD]tahsis edilme: ait, mahsus kılınma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]takarrur etme: kural olarak yerleşme, sabit olma [/TD]
                              [TD]teellüm: üzüntü, acı çekme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tel’in: lânetleme, kınama[/TD]
                              [TD]usûl-i şeriat: fıkıh usûlü, İslâm hukuku metodolojisi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vasıflandırılma: nitelendirilme[/TD]
                              [TD]vech-i irtibat: ilişki, bağlantı yönü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vecih: yüz, yön[/TD]
                              [TD]zarurî: zorunlu, mecbur olarak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]âlem: dünya[/TD]
                              [TD]âlem-i beşer: insanlık âlemi, dünyası[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]âlem-i İslâm: İslâm âlemi, dünyası[/TD]
                              [TD]şahid-i sadık: doğru tanık, şahit[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şiddet-i kubh: şiddetli çirkinlik[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #804842
                              Anonim


                                Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâplar ve karışıklıklar, zararın, özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir.

                                Fakat kinaye veya târiz suretiyle, yani gayr-ı sarih bir kelimeyle söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.

                                Hülâsa, yol ikidir: Ya sükût etmektir; çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır. Veya sıdktır; çünkü İslâmiyetin esası, sıdktır. İmanın hassası, sıdktır. Bütün kemalâta îsal edici, sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı, sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı, sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren, sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâmı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran, sıdktır.

                                endOfSection.gifendOfSection.gif



                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
                                [TD]Ashab-ı Kiram: yüksek şeref sahibi Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Muhammed-i Hâşimî: Haşimoğulları soyundan gelen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                                [TD]ahlâk-ı âliye: yüksek ahlâk[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]galebe etme: üstün gelme[/TD]
                                [TD]gayr-ı sarih: açık olmayan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hassa: özellik, nitelik[/TD]
                                [TD]hülâsa: kısaca, özetle[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]inkılâp: değişiklik, karışıklık[/TD]
                                [TD]kemalât: olgunluklar, faziletler, iyilikler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
                                [TD]kizb: yalan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kâbe-i kemalât: olgunlukların, faziletlerin merkezi, zirvesi[/TD]
                                [TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]meratib-i beşeriye: insanlığa ait mertebeler, dereceler[/TD]
                                [TD]mihver: eksen[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nev-i beşer: insan, insanlık[/TD]
                                [TD]nizam: düzen, sistem[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sükût: susma[/TD]
                                [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tefevvuk ettirme: üstün kılma, üstün yapma[/TD]
                                [TD]telâkki edilme: kabul edilme, anlaşılma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]terakkiyat: gelişme, ilerleme[/TD]
                                [TD]târiz: dokundurma, iğneleme; sözde bir yönü göstererek başka bir yönü kastetme sanatı, meselâ; insanlara zarar veren kimseye “İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır.” diyerek o kimsenin hayırlı biri olmadığını söylemek gibi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
                                [TD]îsal: ulaştırma[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #804843
                                Anonim

                                  ﴿
                                  وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُوا فِى اْلاَرْضِ قَالُوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلآَ اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لاَ يَشْعُرُونَ
                                  blank.gif1


                                  Bu âyetin evvelki âyetle veçh-i irtibatı:
                                  Vakta ki, münafıkların nifakından neş’et eden cinayetlerinin birincisini teşkil eden, nefislerine zulmetmekle hukukullaha tecavüzleri olan cinayet zikredildikten sonra mezkûr cinayetlerinin ikincisini teşkil eden hukuk-u ibâda tecavüz etmekle aralarına fesat ilka etmek cinayetleri dahi mevki-i münasipte zikredilmiştir.

                                  Sonra وَاِذَا قِيلَ blank.gif2 cümlesi münafıkların kıssasına ve hikâyesine dahil olduğu cihetle وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ blank.gif3 ’deki يَقُولُ blank.gif4 ’ye bağlıdır, mânâ ve meâlce يُخَادِعُونَ blank.gif5 ’ye nazırdır. Haddizatında dahi يَكْذِبُونَ blank.gif6 ’ye merbuttur. Üslûbun tağyiri ise, yani kaziye-i hamliye yerine kaziye-i şartiyenin irâdı, يَكْذِبُونَ ile وَاِذَا قِيلَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emaredir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: “Yalan söyledikleri zaman fitneyi ika ediyorlar. Fitneyi ika ettikleri zaman ifsat ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit kabul etmiyorlar. Fesat yapmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslaha çalışıyoruz’ diyorlar.”

                                  Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr-ı mezkûr cümleler arasındaki veçh-i irtibat bir misalle izah edilecektir. Şöyle ki:


                                  [NOT]Dipnot-1 “Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiği zaman, ‘Biz ancak ıslah ediciyiz’ derler. “Dikkat edin, asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değildirler.” Bakara Sûresi, 2:11-12.
                                  Dipnot-2 “Denildiği zaman..” Bakara Sûresi, 2:11.
                                  Dipnot-3 “İnsanlardan bazıları şöyle der.” Bakara Sûresi, 2:8.
                                  Dipnot-4 Der, söyler.
                                  Dipnot-5 Aldatırlar.
                                  Dipnot-6 Yalan söylerler.
                                  [/NOT]

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]emare: belirti, işaret[/TD]
                                  [TD]fesat: bozgunluk, karışıklık, nifak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]fesat ilka etmek: bozgunculuk yapmak[/TD]
                                  [TD]fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]gayr-ı mezkûr: zikredilmeyen, sözü edilmeyen[/TD]
                                  [TD]haddizatında: esâsen, aslında[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hukuk-u ibâd: kul hakları, kamu hakları[/TD]
                                  [TD]ifsad etmek: bozmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ihtiva etmek: içermek, kapsamak[/TD]
                                  [TD]ika etme: meydana getirme, gerçekleştirme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]irâd: getirilme, ortaya konulma[/TD]
                                  [TD]kaziye-i hamliye: yüklemli önerme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kaziye-i şartiye: iki cümleden oluşan ve bir cümledeki hükmün diğer bir cümledeki şarta bağlı olduğu önerme[/TD]
                                  [TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]merbut: bağlı[/TD]
                                  [TD]mevki-i münasip: uygun mevki, ilgili yer[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mezkûr: sözü geçen[/TD]
                                  [TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâ[/TD]
                                  [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nazır: bakar, yönelik[/TD]
                                  [TD]neşet etme: meydana gelme, doğma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
                                  [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak söylenmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tağyir: değiştirme[/TD]
                                  [TD]teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
                                  [TD]veçh-i irtibat: bağlantı yönü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ıslah: düzeltme, iyileştirme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 71)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.