- Bu konu 69 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
23 Haziran 2012: 15:05 #779330
Anonim
iki surette, her iki cümlenin arasında kemal-i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suale cevaptır. Bu surette de aralarında kemal-i inkıta vardır. Çünkü alelekser sual inşa, cevap ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.Sual: Bu cümlenin اِنَّا مَعَكُمْ
1 cümlesine tekit veya bedel olduğunun tevcihi?Elcevap:اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ
2 cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl-i hak ve ehl-i hidayete ihanete dairdir. Çünkü bundan dalâlet ve ehl-i dalâlete tâzim çıkıyor. Bu ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin mealleri birdir veya birbirini tekit eder.Mukadder bir suale cevap olduğunun tevcihi ise, sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir sual varit olmuştur ki, “Yahu, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız, mü’minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheplerine geçtiniz veyahut sizin için muayyen bir mezhep yoktur.” Bu suale karşı اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ diye, Müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi, hasrı ifade eden اِنَّمَا ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir. Ve keza, devamı ifade eden ism-i fail sigasıyla مُسْتَهْزِؤُنَ
3 demeleri, mü’minlere karşı yaptıkları istihzanın daimî bir sıfatları olup, bilâhare arız olmuş sıfatları olmadığına işarettir.
[NOT]Dipnot-1 Sizinle beraberiz.
Dipnot-2 “Şüphesiz ki biz onlarla alay edicileriz.” Bakara Sûresi, 2:14.
Dipnot-3 Alay edenler.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]alelekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
[TD]arız olma: aslî olmayıp sonradan ortaya çıkma, ilişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]atıf: (Ar. gr.) bir mânâ bütünlüğünü korumak için, bir bağlaç vasıtasıyla başka kelime veya cümle grubuna bağlama yapma, göndermede bulunma[/TD]
[TD]bedel: bir şeyin yerini tutan, yerine geçen; gr. bir şey sıfatıyla (niteliğiyle) beraber söylenmişse ve kastedilen mânâ da o şeyin kendisiyse, sıfat bedel olur. Meselâ, “Kardeşin Ahmed’i gördüm.” Cümlesinde “kardeşin” bedeldir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâhare: sonradan[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapan kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler[/TD]
[TD]ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman nimetine ermiş olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakikat: asıl, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi[/TD]
[TD]ihbar: bildirme, haber verme; belg. doğru veya yalan hükmün verilebileceği her sözdür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa: belğ. doğru veya yalan hükmünün verilemeyeceği her sözdür. Bunlardan bazıları emir, nehiy, soru, nidâ, temennidir[/TD]
[TD]ism-i fâil: gr. bir iş, oluş veya durumu yüklenen şahsı bildiren kelimedir, meselâ; müstehzi; alay eden gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihza: alay etme[/TD]
[TD]kemal-i inkıta: tam bir kopukluk, ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemal-i ittisal: tam, sıkı bir bağlantı, ilişki[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezhep: takip edilen yol[/TD]
[TD]muayyen: belirli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen söz veya kelime[/TD]
[TD]muvafakat etme: uyma, uyuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarahaten: açıkça[/TD]
[TD]siga: kalıp, kip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: özellik, nitelik[/TD]
[TD]tekit: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevcih: yöneltme[/TD]
[TD]tâzim: büyüklüğünü dile getirme, yüceltme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varit olma: meydana gelme, doğma[/TD]
[TD]اِنَّمَا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Haziran 2012: 18:49 #779527Anonim
﴾ اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ ﴿ Yani, “Allah onları istihza ediyor.” Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek atıfsız zikredilmesinin esbabı:
Eğer atfedilmiş olsaydı, ya اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ
1 cümlesine atfolurdu; bu ise bu cümlenin de اِنَّا مَعَكُمْ
2 cümlesine tekit olmasını icap eder. Veya اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine atfolurdu; bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder. Veya قَالُوا
3 ya atfolacaktı; o vakit Allah’ın onlara olan istihzası halvet zamanıyla mukayyet olacaktı. Halbuki Allah’ın istihzası daimîdir. Veyahut وَاِذَا لَقُوا
4 cümlesine atıf yapılacaktı; bu ise her iki taraftan, yani mâtuf ve mâtufun-aleyhten maksadın, bir olduğunu istilzam eder. Halbuki birinci cümle amellerini beyan eder; ikinci cümle cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münasip bir mâtufun-aleyh bulunmadığından müste’nife olarak, yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suale cevap kılınmıştır.Evet, münafıkların fenalığı ve kötülüğü öyle bir dereceye baliğ olmuştur ki, hallerine vakıf olan her ruh, “Acaba böyle fena olanların cezası nedir ve cezaları verilmeyecek mi?” diye sormaya mecbur olur. İşte, Kur’ân-ı Kerim اَللهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesiyle şu mukadder suale cevap vermiştir. Demek bu cümlenin istinafı, atfından daha mühimdir.
Sonra, makamın iktizasıyla onların istihzalarına karşı mü’minlerin mukabelede bulunmaları icap ederken Cenâb-ı Hakkın mukabelede bulunması, mü’minlerin teşvikine ve terahhumlarına işaret olduğu gibi, münafıkları da istihza etmekten
[NOT]Dipnot-1 “Biz ancak onlarla alay ediyoruz.” Bakara Sûresi, 2:14.
Dipnot-2 Sizinle beraberiz.
Dipnot-3 Dediler.
Dipnot-4 Karşılaştıklarında.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]atıf: (Ar. gr.) bağ, bağlaç; kelime veya cümle grubu arasındaki mânâ bütünlüğünü korumak için onları “va” gibi bir bağlaçla bağlama, gönderme yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]bâliğ: ulaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]fena: kötü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halvet: baş başa kalma, yalnız kalma[/TD]
[TD]icap etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]istihza: alay etme, alaya alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam: gerektirme[/TD]
[TD]isti’naf: önceki cümlelere bağlı olmayıp ilerde gelecek sorulara cevap teşkil etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahzur: yasak, engel[/TD]
[TD]mukabele: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâ[/TD]
[TD]mukayyet: kayıtlı, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâtuf: atfedilen, bağlanan mânâ, maksat[/TD]
[TD]mâtufun-aleyh: bir bağlama edâtı (bağlaç) ile kendisine bağlanan kelime, mânâ, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[TD]müste’nife: yeni başlayan; önceki cümlelere bağlı olmayıp ilerde gelecek sorulara cevap teşkil eden cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekit: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
[TD]terahhum: şefkat ve merhamet gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakıf olma: bir şeyi bütün yönleriyle bilme, haberdar olma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]24 Haziran 2012: 18:53 #779528Anonim
zecir ve men etmek içindir. Zira, istinatları Allâmü’l-Guyûba olanlar, istihza edilemezler.Sonra, Cenâb-ı Hakkın tenkil ve tâzibini istihza ile tâbir etmek şe’n-i ulûhiyete yakışmadığından, istihzanın lâzımı olan tahkir irade edilmiştir.
Sual: Münafıkların istihzası, devamı ifade eden ism-i fail sigasıyla olduğu halde Cenâb-ı Hakkın mukabil istihzası, teceddüdü ifade eden fiil-i muzarî sigasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Elcevap: Tazip ve tahkirler tebeddül ve teceddüt ettikçe tesirleri çoğalır. Zira bir tarzda devam eden bir elemin tesiri gittikçe azalır; tazelendikçe tesiri çok olur. Bu mânâyı ifade eden, ancak fiil-i muzaridir. İsm-i fail ise yalnız devamı ifade eder.
﴾ وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْياَنِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿ Yani, “Dalâletin esbabına tevessül etmeleriyle, dalâletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalâlet vermiştir.”
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifade eden يَمُدُّ
1 kelimesi, abdin hâlık‑ı ef’âl olduğunu iddia eden İtizal mezhebinin reddine işarettir. Ve onların lisan-ı hal ile istekleri üzerine, Allah’ın onlara yardım ettiğine delâlet eden يَمُدُّ ’nün tazammun ettiği يَسْتَمِدُّ
2 cümlesi, abdin elinde birşey yok, hep Allah’tan olduğunu iddia eden mezheb-i Cebrin reddine işarettir. Zira, onlar su-i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla dalâleti istemişlerdir. Allah da onların isteklerini vermiştir.طُغْياَنٌ
3 kelimesinin هُمْ
4 zamirine izafesi, tuğyan cinayeti, onların ihtiyarlarıyla
[NOT]Dipnot-1 Müddet verir.
Dipnot-2 Müddet ister.
Dipnot-3 Azgınlık, isyan.
Dipnot-4 Onlar.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve her şeyi bilen ve ilminden hiçbir şey gizli kalmayan Allah[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]abdin hâlık-ı ef’âl olması: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” anlamına gelen Mu’tezile Mezhebinin bir görüşü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]fiil-i muzari: şimdiki ve geniş zaman kipi olan fiil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye, sır[/TD]
[TD]irade etmek: dilemek, tercih etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i fâil: gr. bir iş, oluş veya durumu yüklenen şahsı bildiren kelimedir, meselâ; müstehzi[/TD]
[TD]istihza: alay etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinat: dayanma, dayanak[/TD]
[TD]izafe: isnad etmek, dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl dili[/TD]
[TD]mezheb-i Cebr: Cebriye mezhebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]siga: kalıp, kip[/TD]
[TD]su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir etmek: ifade etmek, isimlendirmek[/TD]
[TD]tahkir: aşağılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak, kapsamak[/TD]
[TD]tebeddül: başkalaşma, değişme, değişim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüt: yenilenme, tazelenme[/TD]
[TD]tenkil: başkalarına ders ve ibret olacak ağır şekilde cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevessül etme: başvurma, sarılma[/TD]
[TD]tuğyan: azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâzip: azap etme, cezalandırma[/TD]
[TD]zamir: gr. ismin yerini tutan kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zecir: sakındırma, menetme, yasaklama[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İtizal mezhebi: Mu’tezile Mezhebi[/TD]
[TD]şe’n-i ulûhiyet: ilâhlığın şânı, gereği[/TD]
[/TR]
[/TABLE]24 Haziran 2012: 19:00 #779529Anonim
husule gelip, cebr ile alâkadar olmadığından “Bizler Allah’ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz” diye mazeretlerinin reddine işarettir.طُغْياَنٌ
1 ünvanı ise onların zararı, tûfan gibi, bütün mehasin ve kemâlâtı tahrip ettiğine imadır.
يَعْمَهُونَ
2 Yani, “Tuğyan ve dalâletlerinde mütehayyir ve mütereddit şahıslardır. Onların ne meslekleri var ve ne de muayyen bir maksatları vardır.”

﴿اُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلاَلَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
3﴾
Yani: “Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir faide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar.”Bu âyetin makabliyle cihet-i irtibatına gelince:
Bu ayet geçen tafsillere bir fezleke, bir hülâsadır. Ve o tafsilleri yüksek ve müessir bir üslûpla tasvir etmiştir. Lâkin muhataplarının saff-ı evvelinde ve tabaka-i ûlâsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine giderek yaptıkları ticaretin kâr ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden, tasvir için ticaret üslûbu intihap edilmiştir. Şöyle ki:Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi, daimî bir tavattun için değildir. Ancak sermayeleri olan istidat ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticaret için gelmişlerdir. Fakat münafıklar bu ticaretlerinde sermayelerini batırıp âleme rezil oldular.
Sonra bu âyetin cümleleri arasında cihet-i nazım ve intizam ise: Bu âyetin cümleleri arasında ticaret üslûplarındaki tertipler gibi gayet fıtrî, selis ve muntazam bir tertip vardır. Şöyle ki:
[NOT]Dipnot-1 Azgınlık, isyan.
Dipnot-2 Başıboş dolaşırlar.
Dipnot-3 Bakara Sûresi, 2:16.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Yemen: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]cebr: zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cihet-i irtibat: bağlantı, ilişki yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i nazım ve intizam: tertip ve düzen şekli[/TD]
[TD]daimî: sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: fihriste, özet[/TD]
[TD]fıtrî: doğal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, dileme, tercih[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf ettirmek: geliştirmek, ortaya çıkarmak[/TD]
[TD]intihap edilmek: seçilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: ruhî yetenekler, özellikler[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek, başkalarından bilgi ve becerileri alma yeteneği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: faziletler, mükemellikler, olgunluklar[/TD]
[TD]makabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazeret: özür, bahane[/TD]
[TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muayyen: belirli[/TD]
[TD]muhatap: hitap edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[TD]müessir: tesirli, etkili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[TD]mütehayyir: şaşkın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütereddit: teredütlü, kararsız[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saff-ı evvel: ilk saf, ön sıra; burada zaman olarak Kur’ân’ın ilk indiği dönemdekiler kastediliyor[/TD]
[TD]selis: düzgün ve akıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabaka-i ûlâ: birinci tabaka, ilk dönem insanları[/TD]
[TD]tafsil: ayrıntılı, detaylı bilgi verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: şekillendirerek anlatma, ifade etme[/TD]
[TD]tavattun: vatan edinme, yerleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenmiye: geliştirmek, arttırmak[/TD]
[TD]tufan: büyük sel felâketi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tuğyan: azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme[/TD]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şam: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]24 Haziran 2012: 19:04 #779483Anonim
Bir tüccara yüksek bir sermaye verilir. O da o sermaye ile zararlı ve zehirli şeyleri alır, satarsa, o tüccar alışverişinin sonunda ne bir faide görür ve ne de bir kâr görür. Bilâkis, hasaret içinde boğulmakla beraber, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte, münafıkların yaptıkları muamele de aynen buna benziyor.Sonra, mezkûr âyetteki cümlelerin heyetleri ise:
﴾ اُولٰۤئِكَ
1 ﴿ kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzar ederek mahsus ve meşhud olarak göstermek için kullanılan bir işaret aletidir.
Sual: Münafıkların اُولٰۤئِكَ ile ihzarlarında ne faide vardır?Elcevap: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmiin kalbinde hasıl olan nefret ve adavet öyle bir dereceye baliğ olmuş ki, onları gözüyle göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki, yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar اُولٰۤئِكَ dürbünüyle ihzar edilmiştir ki, sâmi yüzlerine tükürsün.
Sual: Münafıkların mahsus ve meşhud olmadıkları halde اُولٰۤئِكَ ile mahsus olarak gösterilmeleri ne suretle olur? Ve ne gibi bir faidesi vardır?
Elcevap: Münafıkların mezkûr cinayetlerle ve acip sıfatlarla ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki, hayalce mahsus ve meşhud ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsusiyetlerinden, onlara isnat edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet, hidayeti verip dalâleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebep lâzımdır. O illet ise, onların sebkat eden cinayetleri ve sıfatlarıdır. İşte, Kur’ân-ı Kerim, onları o sıfatlarla muttasıf olarak اُولٰۤئِكَ ile ihzar etmiştir ki, bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi sâmice malûm olsun.
Sual: Uzaklık cihetini de ifade eden اُولٰۤئِكَ ile münafıkları uzak göstermekten maksat nedir?
Elcevap: Onların tarik-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücuları mümkün olmadığına işarettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların
[NOT]Dipnot-1 İşte onlar (bk. n-ḥ-v: ism-i işaret).
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]acip: tuhaf, şaşırtıcı[/TD]
[TD]adavet: düşmanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]baliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[TD]bilâkis: aksine, tersine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâret: zarar[/TD]
[TD]hasıl olmak: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: bileşenler, bölümler[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihzar etmek: hazıra getirmek, önüne getirmek[/TD]
[TD]illet: asıl sebep, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnat etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]ittisaf: vasıflandırılma, nitelendirilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: hissedilen; beş duyudan herhangi biriyle bilinen[/TD]
[TD]mahsûs ve meşhud: hissedilir ve görülür olma, elle tutulur, gözle görülür hale getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
[TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşhud: görünen[/TD]
[TD]muamele: davranış, iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rücu: dönme[/TD]
[TD]sebkat etmek: daha önce geçmek, zikredilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: işiten, dinleyen[/TD]
[TD]tarik-i hak: hak, doğru yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecessüm ettirmek: cisimleştirmek, maddî yapıya büründürmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]24 Haziran 2012: 19:06 #779477Anonim
elinde değildir. Yeni, in’ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan اَلَّذِينَ
1 ünvanı, hidayeti satıp dalâleti almak gibi şu pis muamelenin—bir nevi ticaret olmakla—zamanın insanları için esaslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işarettir.﴾ اِشْتَرَوْا
2 ﴿ Ünvanı ise, münafıkların “Hidayeti terk edip dalâleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımızla değildir” diye yapacakları mâzeretin reddine işarettir. Evet, sanki Kur’ân-ı Kerim onlara diyor ki: “Cenâb-ı Hak re’sülmal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve ruhlarınızda da kemâlât istidadını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtrıyenin çekirdeğini de vicdanınıza dikmiştir ki, saâdeti alasınız. Halbuki sizler saâdete bedel, lezâiz-i fâniye ve menafi-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek, su-i ihtiyarınızla, dalâlet mesleğini hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle, hidayet-i fıtriyenizi ifsat, re’sülmalınızı da zayi ettiniz.”﴾ اَلضَّلاَلَةَ بِالْهُدٰى
3 ﴿ münafıkların iki hüsrana mâruz kaldıklarına işarettir. Birisi, dalâlet hüsranıdır. İkincisi, hidayet gibi büyük bir nimeti kaybetmektir.﴾ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ ﴿ Yani, “Ticaretlerinin kârı olmadı.”
Sual: Münafıkların bu ticaretlerinde re’sülmalları da zayi olduğu halde, yalnız kârlarının olmamasından bahsedilmesi neye işarettir?
Elcevap: Akıllı bir tüccarın, kârı olmayan bir alışverişe girişmemesi lâzım olduğuna ve kârı olmamasıyla beraber, re’sülmalın da zayi olması ihtimali olan ticaretlere girişmemesi elzem ve evlâ olduğuna işarettir.
Sual: Ribh fiili, hakikaten münafıkların fiili olduğu halde, bu cümlede ticarete isnat edilmiş olduğu neye işarettir?
Elcevap: Onların ne bu ticaretlerinde, ne eczasında, ne ahvalinde ve ne vesaitinde, ne cüz’î ve ne de küllî bir faide bulunmadığına işarettir. Evet, bazı ticaretlerde
[NOT]Dipnot-1 Öyle kimseler ki (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl).
Dipnot-2 Satın aldılar.
Dipnot-3 Hidayete karşılık inkârcılığı…[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: cüzler, bütünü oluşturan parçalar[/TD]
[TD]elzem: gerekli, lâzım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evlâ: daha iyi[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, gerçek [/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet-i fıtrıye: yaratılıştan gelen hidayet; kötü tercih ve telkinlerle bozulmamış olan insanı yaratılışındaki doğruluk[/TD]
[TD]hüsran: zarar, ziyan, kayıp[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifsat: bozma[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, dileme, tercih[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]in’ikad: oluşma, tamamlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnat etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: faziletler, olgunluklar, ahlâk ve huy güzellikleri[/TD]
[TD]küllî: temel; kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezâiz-i fâniye: gelip geçici zevkler, lezzetler[/TD]
[TD]maruz kalma: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazeret: özür, bahane[/TD]
[TD]menafi-i dünyeviye: dünyevî menfaatlar, faydalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meslek: tutulan yol, tarz[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür[/TD]
[TD]re’sülmal: sermaye, ana mal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ribh: kazanç, kâr[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı, kötüleşim[/TD]
[TD]teşekkül etme: oluşma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesait: araçlar, vasıtalar [/TD]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi olma: kaybolma, ziyan olma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]24 Haziran 2012: 19:09 #780216Anonim
matlup kâr olmasa da, ahvalinde veya vesaitinde az çok bir faide olabilir. Fakat bu ticaret ise şerr-i mahzdır, faidelerden tamamen mahrum bir zarardır.﴾ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ ﴿ Yani, “Re’sülmallarını zayi etmekle hüsrana maruz kaldıkları gibi, yollarını da kaybetmişlerdir.” Bu cümlede, sûrenin başındaki هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
1 cümlesine gizli bir remiz vardır ki: Kur’ân-ı Kerim hidayeti vermemiş değildir; hidayeti vermiş de bunlar kabul etmemişlerdir.

[NOT]Dipnot-1 Takvâ sahipleri için bir hidayet kaynağı.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsran: zarar, ziyan, kayıp[/TD]
[TD]mahrum: yoksun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlup: istek, istenilen[/TD]
[TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]re’sülmal: sermaye, ana mal[/TD]
[TD]vesait: araçlar, vasıtalar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi etmek: kaybetmek, ziyan etmek[/TD]
[TD]şerr-i mahz: kötülüğün ta kendisi, katıksız kötülük[/TD]
[/TR]
[/TABLE]2 Temmuz 2012: 11:41 #805218Anonim
﴿ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا اَضَآءَ تْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لاَيُبْصِروُنَ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَاۤءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَاۤ اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَآءَ اللهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
1 ﴾
Bu uzun âyetle hem mâkabli arasında, hem cümleleri arasında, hem cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat ve intizam ise:
Kur’ân-ı Kerim, evvelâ münafıkların hallerini, saniyen cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra, hayale, vehme, hisse de gösterip onlara da kabul ettirilmesini bu temsille temin etmiştir. Evet aklî şeylerden fazla, temsillerle hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır. Ve keza, akla muhalif olan ve hem gayr-ı melûf bulunan birşeyin me’nus bir şekilde gösterilmesiyle hayal çabuk kabul eder. Ve keza, gaip birşeyi hazır göstermekle, akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur, his de kabul eder.
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü şu temsille akla tasdik ettirildiği gibi, hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir. Ve eyzan, münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakikî bir irtibatın bulunması şu temsille gösterilmiştir. Ve eyzan, münafıkların muamelelerini hayalin gözü önüne şu temsille getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal bakıp, görsün ve alsın ki, bir itiraz kalmasın.
Sonra bu temsilin cümlelerinin meâli, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin meâline muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir. Evet, münafıkların hikâyesi böyledir: Zâhiren imana gelmişlerdir.
[NOT]Dipnot-1 “O münafıkların hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah birden nurlarını alıp götürür ve onları karanlıklar içinde bırakır; onlar da artık hiçbir şeyi göremez olurlar. Sağır, dilsiz ve kördürler; gece karanlığında bir ses işitmez, kimseye birşey işittiremez, bağırsalar da yardıma gelen olmaz, yollarını bulamazlar. Çabaladıkça batar, o musibetten kurtulup geri dönemezler. Yahut onların hali, şiddetle boşanan karanlıklı, gök gürültülü ve şimşekli bir yağmura tutulmuş yolcuların misaline benzer. Yıldırımdan ölme korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah o kâfirleri kudretiyle çepe çevre kuşatmıştır. Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır. Etraflarını aydınlatınca birkaç adım yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar. Eğer Allah dileseydi onlara verdiği işitme ve görme nimetlerini de alıverirdi. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kàdirdir.” Bakara Sûresi, 2:17-20.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]cihet-i irtibat: bağlantı, ilişki yönü[/TD]
[TD]eyzan: yine, aynı şekilde, önceki gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaip: görünmeyen, o anda bulunmayan[/TD]
[TD]gayr-ı melûf: alışılmışın dışında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
[TD]heyet-i mecmua: bütünü oluşturan unsurlar, bileşenler, genel yapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özetle, kısaca[/TD]
[TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: durum, nitelik, özellik[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
[TD]me’nus: alışılmış, yakınlık oluşmuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, farklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saniyen: ikinci, ikinci olarak[/TD]
[TD]sarahaten: açıkça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: özellik, vasıf[/TD]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]vehm: kuruntu, zan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahiren: görünüş itibariyle[/TD]
[/TR]
[/TABLE]2 Temmuz 2012: 11:45 #805221Anonim
Sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalâletten rücua kàdir olmamışlardır ki, hakkı arasınlar.Temsilin meâli ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra herşey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından, sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden, âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından, sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücua kàdir olmadıklarından, sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir. İşte temsildeki cümlelerle hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tamamen tebaruz etmekle, aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş, hikâyedeki küfür, adem-i sebat ve fitnelerine işarettir.Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?
Elcevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nev’inde, nev’inde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa, evvelce iman edip sonra irtidat edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. Ateşin, fitnelerine işaret olduğu gibi. Bu da olmadığı takdirde daire-i imkânda olan nurları, vücut dairesine indirilmiştir. اِشْتَرَوُا الضَّلاَلَةَ بِالْهُدٰى
1 ’daki hidayet gibi.Sonra cümlelerin arasındaki cihet-i irtibata gelince:
﴾ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً
2 ﴿ Yani, “Onların meseli, ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hali, Ceziretü’l Arapta sâkin Kur’ân’ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk
[NOT]Dipnot-1 “Onlar hidâyet karşılığında inkârcılığı satın aldılar.” Bakara Sûresi, 2:16.
Dipnot-2 Bakara Sûresi, 2:17.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cezire-i Arap: Arap Yarımadası[/TD]
[TD]adem-i sebat: kararsızlık, sabit olmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i irtibat: irtibat, bağlantı yönü[/TD]
[TD]daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]evvelen: ilk olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma[/TD]
[TD]fıtrat: mizaç, karakter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtidat etmek: imanından, dininden dönmek[/TD]
[TD]kavm: topluluk, millet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàdir olma: gücü yetirme, yapabilme[/TD]
[TD]küfür: inkâr, kabul etmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]lâl: dilsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesel: örnek, benzer[/TD]
[TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalefet: farklılık[/TD]
[TD]muhit: etraf, çevre, civar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafakat: uygunluk[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur: ışık, aydınlık[/TD]
[TD]rücu: geri dönme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[TD]sâkin: oturan, yerleşik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir etmek: anlatmak, bildirmek[/TD]
[TD]tebaruz etmek: açığa çıkmak, görünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeyyün etmek: anlaşılmak, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: beden, varlık[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmâ: gözleri görmeyen, görme engelli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]2 Temmuz 2012: 11:49 #805222Anonim
ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar çok defa güneşin zulmünden gecenin zulmetine kaçarak gecenin serinliğinde yollarına devam ettikleri sırada, şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlarla dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp onlarla ferahlanmak ve eşyalarını görüp, muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ateşin ziyasından istifade ederlerken, semavî bir âfetle ateşleri söner ve reca ve ümitleri tamamen ye’se ve hüsrana inkılâp eder. İşte, Kur’ân-ı Kerim onların bu durumuna ﴾ فَلَمَّا اَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ
1 ﴿ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani, “Vakta ki o ateş etrafı ışıklandırdı; birden bire Cenâb-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi.”فَلَمَّا
2 ’da ف kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki, ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve müferrah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yere düştüler.Sonra bu cümle-i şartiyenin, şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken, izâe ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh, bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:Vakta ki ateş onları ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip muhafaza etmediler ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler, o da söndü gitti. Evet, ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i devam ise intifasını, yani sönmesini istilzam eder.
Nurların sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ
3 cümlesiyle, zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana mâruz kaldıklarına işaret edilmiştir.
[NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:17.
Dipnot-2 Ne zaman ki.
Dipnot-3 “Allah onları karanlıklar içine bırakır.” Bakara Sûresi, 2:17.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]adem-i devam: devam etmeme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]ceza: biri diğerinin şartına bağlı olan iki cümleden ikincisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cümle-i şartiye: şart cümlesi[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feci: acıklı[/TD]
[TD]gaflet: gafil olma, vurdumduymazlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsran: zarar, kayıp[/TD]
[TD]hüsrana maruz kalma: zarara uğrama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intifâ: sönme[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izâe: aydınlatma, ışıklandırma[/TD]
[TD]kadr: kıymet, değer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen mânâ[/TD]
[TD]mutmain: şüphesiz, tam kanaatle inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[TD]müessir: tesirli, etkili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müferrah: ferahlamış, huzurlu[/TD]
[TD]reca: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: gökten gelen, İlâhî[/TD]
[TD]siyak: ifade şekli ve tarzı, üslûp[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahaffuz etmek: korunmak[/TD]
[TD]tetabuk etme: uyma, uygun düşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakta ki: ne vakit ki[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ye’s: ümitsizlik[/TD]
[TD]zehab: gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyalandırmak: ışıklandırmak[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[TD]şart: biri diğerinin şartına bağlı olan iki cümleden ilki. Meselâ “Haber verirsen, gelirim” ifadesinde “Haber verirsen” şarttır, “gelirim” cezadır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ف: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]3 Temmuz 2012: 11:09 #805251Anonim
﴾ لاَ يُبْصِروُنَ
1 ﴿ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece mütesellî olur. Fakat bunları da görmediği gibi, onun o karanlıkta durması ve yürümesi bir musibet ve bir vahşettir.﴾ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ
2 ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör olup dönemezler.”Bir insan, böyle bir belâya düştüğü zaman, dört cihetle ümitvar ve müteselli olabilir.
Birincisi: Köylü halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de, o ses vasıtasıyla yolunu bulup görmek ümidinde olur. Halbuki gecesi sâkit ve sâkin, sessiz ve sadâsız bir gece olduğundan, o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işaret eden Kur’ân-ı Kerim صُمٌّ
3 kelimesini demiştir.İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümit besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recasını da kesmek için بُكْمٌ
4 denilmiştir.Üçüncüsü ise:Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, müteselli olur. Halbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُمْىٌ
5 denilmiştir.Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücu etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâada bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümitvar olur. Halbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihata etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı halde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi su-i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ
6 denilmiştir ki, o musibetten
[NOT]Dipnot-1 Görmezler.
Dipnot-2 Bakara Sûresi, 2:18.
Dipnot-3 Sağırlar.
Dipnot-4 Dilsizler.
Dipnot-5 Körler.
Dipnot-6 “Onlar geri dönemezler.” Bakara Sûresi, 2:18.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]alâmet: belirti, işaret
[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsran: zarar, kayıp[/TD]
[TD]ihata: kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, dileme, tercih[/TD]
[TD]lâl: dilsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
[TD]mâada: -den başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümteni: imkânsız[/TD]
[TD]mütesellî: teselli bulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]reca: ümit[/TD]
[TD]rücu etmek: dönmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâsız: sessiz[/TD]
[TD]su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı, kötü seçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâkit: suskun, susan[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]ümitvar: ümitli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]3 Temmuz 2012: 11:14 #805252Anonim
kurtulup rücularına bir çare kalmadığına ve son ümitlerinin de kesildiğine binaen, vahşet, yeis ve korkular içinde kaldıklarına işarettir.Cümlelerin hey’etlerine gelince:
﴾ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً
1 ﴿ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:Lisanlarda deveran eden ve beynennas garip ve acip şeylerde kullanılan ve “hikmetü’l-avam” ve “felsefetü’l-umum” ile anılan مَثَلُ
2 kelimesi, münafıkların vaziyetleri bir uğrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Bu işaretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisanları üstünde lânetin ilelebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatçe daha makbul olduğu halde, niçin burada hazfedilmemiştir?
Elcevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi, teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur. Müşebbehünbihte olan her noktayı, müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirde, teşbihten gaflet ederek her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmemesi ihtimali vardır. İkinci mesel kelimesi ise, ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.
Sual: Ateşi yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan اَلَّذِى ile işaret edilmesi neye binaendir?
Elcevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirak etmesiyle ziyadelik veya noksanlık hasıl olmadığı takdirde, fert veya nevi, cüz veya küll bir olur. Maahaza اَلَّذِى
[NOT]Dipnot-1 “Onların durumu bir ateş yakan kişi gibidir.” Bakara Sûresi, 2:17.
Dipnot-2 Örnek.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]acube: çok acayip, garip, şaşırtıcı[/TD]
[TD]beliğ: açık; belâğat ilminin kurallarına uygun olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beynennas: insanlar arasında [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[TD]cüz’: parça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
[TD]define: gizli hazine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]deveran etmek: dönüp dolaşmak[/TD]
[TD]edat-ı teşbih: teşbih, benzetme edatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr-ı amme: umumun fikir ve düşünceleri, kamuoyu[/TD]
[TD]felsefetü’l-umum: halk felsefesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olma: meydana gelme[/TD]
[TD]hazf: bir sözü bir sırra binaen ifade içinde zikretmeme, aradan çıkarma, kaldırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hey’et: genel yapı[/TD]
[TD]hikmetü’l-avam: avam felsefesi; halk arasında bilinen hikmetli sözler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilelebed: sonsuza kadar [/TD]
[TD]iştirak etme: ortak olma, katılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küll: bütün[/TD]
[TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]maahaza: bununla birlikte, bununla beraber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahzuf: bir sırra binaen ifade içinde zikredilmeyen, aradan çıkarılan, kaldırılan söz[/TD]
[TD]mesel: meşhur söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfred: gr. tekil [/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşebbeh: benzetilen[/TD]
[TD]müşebbehünbih: kendisine benzetilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazir: benzer, benzeyen[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rücu: geri dönme[/TD]
[TD]sâmi: işiten, dinleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tatbik etmek: uygulamak[/TD]
[TD]teşbih: benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uğrube: çok garip, tuhaf[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yeis: ümitsizlik[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]اَلَّذِى: (bk. n-ḥ-v[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ك: “gibi, benzeri” mânâsına gelen teşbih edatı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]3 Temmuz 2012: 11:18 #805253Anonim
müfred işareti olması, onlardan herbir ferdin, dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. اِسْتَوْقَدَ
1 ’deki س ateş yakmalarının külfetle ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. Hem اِسْتَوْقَدَ ’nin ifrad sigasıyla olması نُورِهِمْ
2 ’deki cem’ zamiri, bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir. Hem lâmba vesaire gibi âlât-ı tenviriye arasında نَارٌ ’ın intihap edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.İhtar: Nekre olarak نَارٌ
3 kelimesinin zikri, onların şiddet-i lüzumundan dolayı herhangi bir ateş olursa olsun, hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir.﴾ فَلَمَّا اَضَآءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ
4 ﴿: Takibi ifade eden فَلَمَّا
5 ’deki ف onların yeisten sonra ümit ve reca zamanlarının geldiğine işarettir.لَمَّا ise, kıyas-ı istisnaî ile anılan, dahil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intaç ettiğine ve onların tesellî ve ümitlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.
اَضَآءَتْ
6 kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki, etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.
[NOT]Dipnot-1 Ateş yaktı.
Dipnot-2 Onların nuru, ışığı.
Dipnot-3 Ateş.
Dipnot-4 “Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onların gözlerinin nurunu yok etti.” Bakara Sûresi, 2:17.
Dipnot-5 Ne zaman ki.
Dipnot-6 Işık verdi.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]cem’: gr. çoğul[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]ifrad sigası: gr. tekil kipi; yani “ateş yaktı” anlamındaki “istevkade” fiilinin 3. tekil şahıs kipinde olması kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
[TD]intaç etme: sonuç verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intihap etmek: seçmek[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabahat: suç, günah[/TD]
[TD]külfet: yük, ağırlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyâs-ı istisnâî: seçmeli kıyas; bir kıyasın sonucunun aynı yahut karşıt halinin öncüllerde hem anlam hem de şekil bakımından bulunmasıyla meydana gelen kıyas[/TD]
[TD]maahaza: bununla birlikte, bununla beraber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfred: gr. tekil [/TD]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nekre: gr. başına “el” takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim[/TD]
[TD]reca: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahaffuz etme: korunma[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takip: takip edatı[/TD]
[TD]temessül: yansıtma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]yeis: ümitsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahirî: dış görünüşe ait[/TD]
[TD]zamir: gr. ismin yerini tutan kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlât-ı tenvir: aydınlatma âletleri, cihazları[/TD]
[TD]şiddet-i lüzum: şiddetli gereklilik, ihtiyaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]اَلَّذِى: (bk. n-ḥ-v[/TD]
[TD]ف: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]لَمَّا: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Temmuz 2012: 11:05 #805328Anonim
مَاحَوْلَهُ
1 dehşetin her dört taraftan ihata eylediğine ve ziya ile cihât-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.ذَهَبَ
2 Bu kelime ile اَضَآءَتْ
3kelimesi arasındaki lüzum meselesi geçmiştir; oraya bakılsın.ذَهَبَ اللهُ
4 Zehabın Allah’a isnadı, iki cihetten reca ve ümitlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semâvî olduğundan, def’i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenâb-ı Haktan merhamet de reca edilemez. Çünkü iptal-i hak için çalışan adam Haktan yardım ve merhamet talep edemez.بِنُورِهِمْ
5 ’deki harf-i cer olan ب nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ ’in mânâsı, “Allah onların nurlarını götürmüştür.” Malûmdur ki, Allah’ın aldığı birşeyi kimse reddedemez. نُورٌ
6 ünvanı ise, sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden نُورٌ ’un هُمْ
7 zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanarken bir insanın ateşi sönse, o insan çok müteessir olur.﴾وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لاَيُبْصِروُنَ
8 ﴿ Harf-i atıf olan و onların iki zararı
[NOT]Dipnot-1 Çevresine.
Dipnot-2 Giderdi, aldı.
Dipnot-3 Aydınlattı.
Dipnot-4 Allah giderdi, aldı.
Dipnot-5 Onların nurunu.
Dipnot-6 Bir nur.
Dipnot-7 Onlar.
Dipnot-8 “Allah onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi göremez halde bıraktı.” Bakara Sûresi, 2:17.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avdet etme: geri dönme[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihât-ı sitte: altı yön[/TD]
[TD]harf-i atıf: atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, “vav” gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harf-i cer: cer harfi; gr. cümlede kendinden önceki fiilin veya ismin mânâsını kendinden sonraki kelime veya kelime guruplarına taşıyan harfler “an, min, be” gibi[/TD]
[TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye, veya bir şahsa verilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
[TD]ihtisas: mahsus olma, özel olma, ait olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iptal-i hak: hakkın ortadan kaldırılması[/TD]
[TD]isnad: dayandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izafe: isnad etme, dayandırma[/TD]
[TD]merhamet: şefkat etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir: etkilenen, üzülen[/TD]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]reca: istenme, ümit[/TD]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırat: Cennete gidebilmek için herkesin üzerinden geçmesi gereken, Cehennem üzerinde kurulmuş köprü[/TD]
[TD]tahaffuz etme: korunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zamir: ismin yerini tutan kelime; ben, sen, o gibi[/TD]
[TD]zehab: giderme, alıp götürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âfet: felâket, musibet[/TD]
[TD]şiddet-i teessür: şiddetli üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ب: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[TD]و: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Temmuz 2012: 11:08 #805329Anonim
cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi, ziyalarının selb edilip söndürülmesidir. İkincisi ise, zulmetin onlara ilbas edilip giydirilmesidir.
تَرَكَ
1 ünvanı ise, onlar ruhsuz bir ceset, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından, bu gibilerin hali, onlardan alâkayı kesip bütün bütün terk edilmelerine delâlet eder.فِى edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki, zulmetin şiddetinden, onların nazarında herşey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da, dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapmışlar ve içine girip gizlenmişlerdir.
ظُلُمَاتٍ
2 Bu kelimenin cem sigasıyla zikri ise, gecenin karanlığıyla beraber bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın yerlerinde vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hasıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir. ظُلُمَاتٍ kelimesindeki tenkir ise, o gibi zulmetlerin emsalini görmediklerinden, kendilerince meçhul ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işarettir.
لاَيُبْصِروُنَ
3 cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musibetlerin elemlerini daima çekiyorlar.
لاَيُبْصِروُنَ ’nin siga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla ibret alsın.
لاَيُبْصِروُنَ ’nin mef’ulsuz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaat-lerini
[NOT]Dipnot-1 Terk etti, bıraktı.
Dipnot-2 Karanlıklar.
Dipnot-3 Göremezler.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[TD]cem etmek: toplamak, bir araya getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cem’ sîgası: gr. çoğul kipi[/TD]
[TD]dehşet: korku, ürküntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler, örnekler[/TD]
[TD]hasıl olmak: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havf: korku[/TD]
[TD]ihzar etmek: getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilbas etmek: giydirmek[/TD]
[TD]mef’ul: gr. tümleç, nesne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
[TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: dikkat, bakış[/TD]
[TD]selb etmek: ortadan kaldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]siga-i muzari: gr. Arapçada şimdiki, geniş ve gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi[/TD]
[TD]sâmi: dinleyen, işiten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükûn: sakinlik, durgunluk[/TD]
[TD]sükûnet: durgunluk, sakinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: canlandırarak anlatma, ifade etme[/TD]
[TD]tenkir (tenvini): gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[TD]vücuda gelmek: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yeis: ümitsizlik[/TD]
[TD]zarfiyet: gr. zarf olma, zaman ve mekân bildirme hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]ülfet: alışkanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]فِى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.