• Bu konu 69 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 71)
  • Yazar
    Yazılar
  • #805330
    Anonim


      görmüyorlar ki, celp ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, içtinap etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferahlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.

      صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ blank.gif1 ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hallerini gösterir.

      İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir: Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intaç etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sakit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mucip olmuştur. Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücua imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.

      Münafıklara nazır ciheti ise: Evet, münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:

      Zira, o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’ân’ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevâsı—Kur’ân’ın sadasını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için—Kur’ân’ın kendilerini irşad etmesine mani olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, bu cihetten onların ümitleri inkıta etmiş olduğuna işareten صُمٌّ blank.gif2 demiştir. Ve bu işaretten, sanki onların kulakları kesilmiş olup, kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran bir remiz vardır.

      Saniyen: Başlarını aşağıya indirip vicdanlarıyla müşavere ederek doğru yolu ve hakkı sual etmekle necat cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi, dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedametle


      [NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:18.
      Dipnot-2 Sağırlar.[/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]alâmet: belirti, işaret
      [/TD]
      [TD]avdet etmek: geri dönmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]celp: kendine çekme[/TD]
      [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]evvelen: ilk olarak[/TD]
      [TD]hak: doğru, gerçek, hakikat[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hevâ: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular[/TD]
      [TD]inkıta etme: kesilme, bitme, sona erme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]intaç etme: netice verme[/TD]
      [TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]içtinap etme: kaçınma, çekinme[/TD]
      [TD]işârât: işaretler, belirtiler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]küfür: inkâr, inaçsızlık[/TD]
      [TD]lâl: dilsiz[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mani olmak: engel olmak[/TD]
      [TD]mucip olma: gerektirme, sebep olma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muhafaza etme: korunma[/TD]
      [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müşavere etmek: danışmak[/TD]
      [TD]müşterek: ortak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nazır: bakan[/TD]
      [TD]necat: kurtuluş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nedamet: pişmanlık[/TD]
      [TD]nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
      [TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]rücu: geri dönme[/TD]
      [TD]sada: ses [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sakit: suskun, suskunluk[/TD]
      [TD]saniyen: ikinci olarak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sıfât-ı erbaa: dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık[/TD]
      [TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zebhetmek: kesmek, boğazlamak[/TD]
      [TD]zira: çünkü[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ziyasızlık: ışıksızlık[/TD]
      [TD]zulmet: karanlık
      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #805331
      Anonim

        tevbe etmelerine mani olmuştur. Kur’ân-ı Kerim bu kapının da kapalı olduğuna işareten بُكْمٌ blank.gif1 demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remiz vardır.

        Salisen: İbret nazarıyla bakıp, dahilî ve haricî delilleri görüp hakka rücuları mümkünken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur’ân-ı Kerim buna işareten عُمْىٌ blank.gif2 demiştir. Yani, şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri örtülmüş. Âteşî mahlûklar gibi, şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayale arz ediyorlar.

        Rabian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp nâdim olarak tevbe etmeleri mümkün olduğu halde, nefislerinin hevâsına tâbi olarak, hem bozuk fıtratlarının iktizasını destekleyerek, şeytanlarının iğvâsıyla yaptıkları o çirkin halleri, gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur’ân-ı Kerim buna da فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ blank.gif3 demekle, onların son ümitlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarlarıyla giren ve bir daha çıkamayan bedbaht insanlar olduklarına işaret etmiştir.

        endOfSection.gifendOfSection.gif

        [NOT]Dipnot-1 Dilsizler.
        Dipnot-2 Körler.
        Dipnot-3 “Onlar geri dönemezler.” Bakara Sûresi, 2:18.[/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]arz etmek: söylemek, sunmak[/TD]
        [TD]ateşî mahlûklar: ateşten yaratılan varlıklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bedbaht: talihsiz, kötü talihli[/TD]
        [TD]dahilî: içe ait; kalb ve nefisle ilgili[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fıtrat: mizaç, karakter[/TD]
        [TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hakka rücu: hakka dönmek, yönelmek[/TD]
        [TD]haricî: dışa ait, dış dünya ile ilgili[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hevâ: nefsin hoşuna giden faydasız ve gelip geçici arzular[/TD]
        [TD]ihtiyar: irade, dileme, tercih[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
        [TD]inşa etme: bina etme, yapma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iğvâ: sapıtma, azdırıp baştan çıkarma[/TD]
        [TD]işareten: işaret ederek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mahrum: yoksun[/TD]
        [TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]necat: kurtuluş, kurtulma[/TD]
        [TD]nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nâdim: pişman[/TD]
        [TD]rabian: dördüncü olarak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
        [TD]salisen: üçüncü olarak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tevbe: dönme; pişmanlık duyarak günahtan vazgeçerek Allah’a dönme[/TD]
        [TD]tâbi olmak: uymak[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #805332
        Anonim

          ﴿ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَاۤءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَاۤ اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شٰآءَ اللهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1

          “Yahut münafıkların meseli; semadan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur. Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb-ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb-ı Hak herşeye kàdirdir.”

          Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır.

          Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle veçh-i irtibatı.

          İkincisi: Cümleleri arasındaki cihet-i intizam.

          Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczalarında, kelimelerindeki nizamdır.

          Evet, bu âyetin cümleleri arasındaki nizam ve irtibat, aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.

          Evvelâ, bu âyeti evvelki âyetle rapteden cihet:

          Kur’ân-ı Kerim münafıkların vaziyetlerini tasvir için itnab ve tatvil ile, yani uzun ibareleri havi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira, birinci temsilin hülâsasına göre, münafık olan kimse, kendisini vücut sahrâsında

          [NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:19-20.
          [/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
          [TD]beyan etmek: açıklamak, izah etmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cihet-i intizam: tertip ve düzen yönü[/TD]
          [TD]ecza: cüzler, bölümler, kısımlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]heyet: bir şeyi oluşturan unsunlar, bileşenler, genel yapı[/TD]
          [TD]hâvi: içine alan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hülâsa: özet[/TD]
          [TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
          [TD]itnab: sözü uzatma; herhangi bir yeni fayda için, maksadı alışılagelmişin dışında uzun bir söz ile ifade etme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
          [TD]kàdir: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
          [TD]küfür: inkâr etme, kabul etmeme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mesel: benzer, örnek[/TD]
          [TD]murad: irade edilen, istenen[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
          [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nizam: düzen, sistem[/TD]
          [TD]raptetmek: bağlamak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sema: gök[/TD]
          [TD]tasvir: canlandırarak anlatma, ifade etme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tatvil: sözü uzatma, uzun tutma[/TD]
          [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]terettüp etmek: sonuç olarak ortaya çıkmak, netice vermek[/TD]
          [TD]veçh-i irtibat: bağlantı, ilişki yönü [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vücut: varlık[/TD]
          [TD]zira: çünkü[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zulmet: karanlık[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #805333
          Anonim


            arkadaşlarından ayrılmış, tek başına kaldığını ve kâinat cemiyetinden tard edilmiş sahipsiz kaldığını bildiği gibi, herşeyi de mâdum bilir. Ve vahşetle ihata edilmiş, sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlûkata ecnebî nazarıyla bakar. Münafıkın şu bakışıyla mü’minin bakışı arasında dağlar kadar fark vardır. Zira, mü’min olan zat, nur-u iman ile bütün mevcudatı kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinatla, tevahhuş etmek değil, tam bir ünsiyeti ve muarefesi vardır.

            İkinci temsilin hülâsasına göre: Münafık olan adam, âlemi musibetleriyle öldürücü, belâlarıyla boğucu, dehşetli hâdisâtıyla tehdit edici, şedâidiyle sıkıcı bir şekilde görür. Bütün dünyayı, envâıyla beraber kendisine adâvet etmekte ittifak ettiklerini zanneder. İşte o münafıkın bu zannına göre, âlemde ona menfaat verecek hiçbir şey yoktur. Bütün eşya ve mevcudat onun aleyhindedirler. Halbuki mü’min olan zat nur-u imanın iktizasıyla, kâinatın yaptığı tesbihleri ve tebşirleri manen işitir, ferahnâk olur.

            Ve keza, Kur’ân-ı Kerimin temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir. Birisi, süflî ve âmi olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir. İkincisi, kibirli, gururlu, güya yüksek tabakadır. Buna münasip ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.

            Sual: Şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makamla münasebeti nedir?

            Elcevap: Kur’ân-ı Kerimin muhataplarından tabaka-i ûlâda veya saff-ı evvelde olanlar, daima sahrâlarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar, bilumum bu hadiseyi ya görmüşler veya ebnâ-yı cinslerinden işitmişlerdir. Hem böyle ateş yakmak meselesi efkâr-ı amme ile alâkadardır. Ve bu hadise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder. Sonra ikinci temsilin birinci temsille münasebeti pek aşikârdır. Zira, o ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.


            [TABLE]
            [TR]
            [TD]adâvet: düşmanlık[/TD]
            [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]bilumum: bütünüyle, tamamıyla[/TD]
            [TD]cemiyet: topluluk, toplum[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
            [TD]ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar, insanlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
            [TD]efkâr-ı âmme: genel düşünce, kamuoyu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
            [TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ferahnâk: neş’eli, sevinçli[/TD]
            [TD]hâdisat: hadiseler, olaylar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hülâsa: özet[/TD]
            [TD]ihata etmek: kuşatmak, çepe çevre sarmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ikmal etmek: tamamlamak[/TD]
            [TD]iktiza: gerektirme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ittifak etmek: anlaşmak, uyuşmak[/TD]
            [TD]ittihad: birleşme, birlik[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
            [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mahlukât: yaratıklar, yaratılanlar[/TD]
            [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
            [TD]muârefe: karşılıklı tanışma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mâdum: yok[/TD]
            [TD]mânen: mânevî yönden, psikolojik olarak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
            [TD]münasip: uygun[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
            [TD]nazar: bakış[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nur-u iman: iman nuru, ışığı, aydınlığı[/TD]
            [TD]saff-ı evvel: ilk saf, ilk muhataplar, ilk nesil[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sahrâ: alan, geniş saha, çöl[/TD]
            [TD]süflî: aşağı, alçak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sükûnet: durgunluk, hareketsizlik[/TD]
            [TD]taaddüd: çeşitlilik, birden fazla olma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tabaka-i ûlâ: birinci tabaka, grup[/TD]
            [TD]tard etmek: kovmak, uzaklaştırmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tebşir: müjdeleme[/TD]
            [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tesbih: Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
            [TD]tetimme: ek, tamamlayıcı not [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek[/TD]
            [TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zira: çünkü[/TD]
            [TD]âmi: basit, sıradan, cahil[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âşikâr: ap açık[/TD]
            [TD]ünsiyet: alışkanlık, âşinalık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şedâid: şiddetli durumlar, belâlar[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #805334
            Anonim


              Sonra, bu ikinci temsilin, münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır.

              Birincisi: Her iki taraf da öyle hayrete düşmüşlerdir ki, kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri kaybolmuştur.

              İkincisi: Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın kendilerine düşman olduklarını zannederler. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.

              Üçüncüsü: Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılıçların parıltısını görüp gözlerini yummakla veya tüfeklerin seslerini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurubunu istemediğinden saatin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir vaziyet gösterirler. Halbuki kulaklarını tıkamakla veya gözlerini yummakla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.

              Dördüncüsü: Güneş, yağmur, su, ziya, çiçeklere isabet ederse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kabih kokuları ihdas ederler. Emvat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik, rahmet ve nimet dahi kendilerine lâyık olan mevkilere isabet etmezler de, onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmetlere ve nikmetlere inkılâp ederler.

              Beşincisi: İkinci temsilin meâliyle münafıkların kıssasının meâli arasında, eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle, صَيِّبٍ blank.gif1 nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü, va’d, vaîd, yani hayırlı ve zararlı, Allah’ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.

              Sonra, bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:

              Kur’ân-ı Kerim اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَآءِ ﴿ cümlesiyle, “Münafıklar ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrâda, karanlıklı bir gecede herbir katresi bir mermi gibi


              [NOT]Dipnot-1 Yağmura yakalanan.
              [/NOT]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]cihet: yön[/TD]
              [TD]ecza: cüzler, bütünü oluşturan parçalar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]emvat: ölüler[/TD]
              [TD]ervah: ruhlar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ezcümle: örneğin, meselâ[/TD]
              [TD]gurup: batış[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihdas etmek: ortaya çıkarmak[/TD]
              [TD]inkılâp etmek: dönüşmek, değişmek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]intizar etmek: beklemek[/TD]
              [TD]kabih: çirkin[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]katre: damla [/TD]
              [TD]kezalik: bunun gibi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]küfr: inkâr ve inançsızlık[/TD]
              [TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
              [TD]meâl: mânâ, anlam[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
              [TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
              [TD]necat: kurtuluş[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nifak: münafıklık, ikiyüzlülük[/TD]
              [TD]nikmet: azap, ceza[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
              [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sahrâ: çöl[/TD]
              [TD]tahaffuz etmek: korunmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
              [TD]tenmiye: büyütme, geliştirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, ihtiyaçlarını giderme[/TD]
              [TD]tevlid etmek: üretmek, doğurmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ufûnet: pis koku, kokuşmuşluk[/TD]
              [TD]vahşet: ürküntü, korku[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vaîd: Allah’ın azap ve cezayla korkutması; felâket, cehennem[/TD]
              [TD]va’d: hayır ve iyilik yapmaya söz verme; rahmet, cennet[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zemberek: hareketi sağlayan güç merkezi[/TD]
              [TD]ziya: ışık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zulümat: karanlıklar; dinsizlik, küfür şüpheleri[/TD]
              [TD]şek: şüphe[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #805335
              Anonim


                şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir” dediği zaman, sâmi derhal ayıldı, suale geldi ve dedi: Yağmurlar merğup ve matlup bir rahmet iken, niçin onlara korkunç bir musibete dönmüştür?

                Kur’ân-ı Kerim, bu suale karşı o yağmurun dehşetini tasvir etmekle, فِيهِ ظُلُمَاتٌ blank.gif1 ﴿ demiştir. Ve ظُلُمَاتٌ blank.gif2 ’ın cem’iyle, bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve o zulmet ihatalı ve kesretli olduğundan, sanki gecedeki bulut gibi, bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.

                Sonra, zulmetli, yağmurlu geceler alelekser gürültülü olurlar. Sâmi yine suale geldi ve dedi: Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?

                Kur’ân-ı Kerim buna da cevaben وَرَعْدٌ blank.gif3 ﴿ diye, vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan semâ, onları felâketlere ve helâketlere sevk etmek için, zemini sarsan gürültüsüyle, her tarafı dehşetlere veren şimşeklerinin sesleriyle çağırıp bağırıyor. İşte böyle bir vaziyet karşısında, böyle dehşetli bir musibete uğrayan bir adam, kendi sükûtu içinde kâinatın her tarafından zararlı hareketlerin, korkunç sayhaların kendisine gelmekte olduğunu tahayyül eder. Maahaza, ra’d sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendisine karşı pek şiddetli naralar olduğunu zanneder. Zira korkak ve hâin bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.

                Sonra, ra’d ve berk arasında bir refakat-i zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman, ötekisi de velev tufeylî bir surette olsun, yani dâvetsiz olarak zihne gelir, ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle, Kur’ân-ı Kerim رَعْدٌ dan sonra وَبَرْقٌ blank.gif4 ﴿ demiştir. Ve tenkiriyle, berkin pek garip ve acip olduğu-na

                [NOT]Dipnot-1 Onda karanlıklar vardır.
                Dipnot-2 Karanlıklar.
                Dipnot-3 Ve gök gürültüsü.
                Dipnot-4 Ve şimşek.[/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]acip: hayret veren, şaşırtıcı, acayip[/TD]
                [TD]alelekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]berk: şimşek, yıldırım[/TD]
                [TD]cem’: gr. çoğul kalıbı, kipi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]dehşetli: korkunç, ürküntü[/TD]
                [TD]garip: tuhaf, yabancı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
                [TD]helâket: mahvolma, yok oluş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihatalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
                [TD]katre: damla[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kesafet: yoğunluk[/TD]
                [TD]kesretli: çokça[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]matlup: talep edilen, istenilen[/TD]
                [TD]merğub: rağbet edilen, istenen[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
                [TD]nara: yüksek sesle bağırma, haykırma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan[/TD]
                [TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]refakat-i zikriye: beraber zikredilme, birlikte anılma;[/TD]
                [TD]sayha: bağırış, haykırış, sesleniş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                [TD]sâmi: işiten, dinleyici[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sükût: sessizlik, suskunluk[/TD]
                [TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tasvir etme: anlatma, ifade etme[/TD]
                [TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimenin sonunu iki üstün, iki esre veya iki ötreli yapmak sûretiyle nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tufeylî: istem dışı, davetsiz çıkıp gelen, asalak[/TD]
                [TD]velev: eğer, gerçi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zahirî: dış görünüşte[/TD]
                [TD]zarf olma: gr. yer ve zaman bildirme; kılıf[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zemin: yeryüzü[/TD]
                [TD]zira: çünkü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #805336
                Anonim


                  işaret etmiştir. Evet, berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür. Her tarafı dolduran o zulümat birden bire ortadan kaldırılır, adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi tekrar dirilir, o vâsi meydanı tekrar kaplar. Sanki berk söndüğü zaman, âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikî, meçhul bir zulmet ateşi vücuda gelir ki, gören adam sathî bir nazarla değil, nazar-ı im’an ile dikkat edip baksın ve kudretin âsâr-ı azametini görsün.

                  Sonra sâmi, “Münafıklar şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?” diye kendi kendine düşünmeye başlarken, Kur’ân-ı Kerim düşünmeye ihtiyaç bırakmadan ﴿ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِىۤ اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ blank.gif1 diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmaklarının ucunu değil, parmaklarının tamamını kulaklarına sokuyorlar. Sanki onların musibetleri dehşet kırbacıyla kendi ellerine vuruyor, onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıklarından kulaklarına sokuyorlar. Hülâsa, saikanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehâne hareketlerden, onların ne oldukları anlaşılır.
                  Sonra sâmiin zihnine gelir ki: Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mı mahsustur? Buna karşı Kur’ân-ı Kerim وَالل هُ blank.gif2 مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ﴿ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfranın cezasıdır. Allah onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz edilen kanun-u İlahîden huruç etmişlerdir.

                  Sonra sâmi, “Ra’dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faidesi olmadı mı?” diye nefsiyle konuşurken Kur’ân-ı Kerim يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ blank.gif3 ﴿ cümlesiyle, berkin onlara bir faidesi değil, bilâkis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek kadar bir şiddet göstermektedir, diye sâmie cevap vermiştir. Âdetâ ra’d kulaklarına, berk de gözlerine ilân-ı husumet etmişlerdir.

                  [NOT]Dipnot-1 “Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar.” Bakara Sûresi, 2:19.
                  Dipnot-2 “Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır.” Bakara Sûresi, 2:19.
                  Dipnot-3 “Şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar.” Bakara Sûresi, 2:20.[/NOT]

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]adem: hiçlik, yokluk
                  [/TD]
                  [TD]berk: şimşek, yıldırım[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bilâkis: aksine, tersine[/TD]
                  [TD]cumhur: çoğunluk [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]dehşet: korku, ürkme[/TD]
                  [TD]derya: uçsuz bucaksız geniş alan, deniz, okyanus[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]eblehâne: ahmakçasına[/TD]
                  [TD]hakikî: doğru, gerçek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]huruç etmek: çıkmak[/TD]
                  [TD]hülâsa: özetle, kısaca[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]iltica etme: sığınma[/TD]
                  [TD]ilân-ı husumet: düşmanlık ilân etme, duyurma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kanun-u İlâhî: Allah’ın kanunu[/TD]
                  [TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]melce: sığınak[/TD]
                  [TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mukabil: karşılık[/TD]
                  [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                  [TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nazar-ı im’an: derin ve etraflıca bakma, düşünme[/TD]
                  [TD]nefs: kişinin kendisi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
                  [TD]saikanın isabeti: yıldırımın çarpması[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sathî: yüzeysel[/TD]
                  [TD]sâmi: işiten[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tecziye etmek: cezalandırmak[/TD]
                  [TD]umumî: umuma ait, genel[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vaz etmek: koymak, yerleştirmek[/TD]
                  [TD]vâsi: geniş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
                  [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
                  [TD]âsâr-ı azamet: haşmet ve büyüklük eserleri[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #805414
                  Anonim


                    Sâmi baktı ki, ra’d ve berk vesaire gibi kâinatın eczası müttefikan onların aleyhinde olup onları itlâf etmek için birbirine yardım ediyorlar; bunlara karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur’ân-ı Kerim,
                    كُلَّمَا اَضَاۤءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا blank.gif1 ﴿ cümlesiyle, onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz’î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümitsiz, mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına, fakat zulmet birden bire istilâ ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.

                    Sâmi bu vaziyeti görünce, suale geldi ve dedi: “Bu kadar tâzipler altında ezilmektense, birden bire ölüp gitmeleri veyahut bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?” diye sordu. Kur’ân-ı Kerim وَلَوْ شَآءَ اللهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ blank.gif2 ﴿cümlesiyle, “Onların ölümle azaptan ve ıztıraptan kurtulmaya istihkakları yoktur, bunun için meşiet-i İlâhiye onların ölümüne taallûk etmemiştir. Taallûk etseydi, gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taallûk ederdi. Buna da taallûk etmiyor. Çünkü kanun-u İlâhîden hariç kalan bu gibi bedbahtların gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki, azapları işitmekten ve akrepleri görmekten zevk alsınlar, yani titresinler” diye sâmie cevap vermiştir.

                    Sonra bu kıssanın ihtivâ ettiği azamet ve kudret-i İlâhiye ile Cenâb-ı Hakkın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu (ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra’d, berk, sehab mu’cizelerinin görünmesi ile) sâmice tahakkuk edince “Kâinat, heybetinin bir tecellîsi ve bu musibetlerde gazâbının bir kahrı olan Zâtın kudreti ne kadar


                    [NOT]Dipnot-1 “Onlar, her bir aydınlıkta orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar.” Bakara Sûresi, 2:20.
                    Dipnot-2 “Eğer Allah dileseydi, onların kulakları sağır, gözlerini kör ederdi.” Bakara Sûresi, 2:20.[/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                    [TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]bedbaht: kötü talihli, talihsiz[/TD]
                    [TD]berk: şimşek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
                    [TD]ecza: cüzler, bütünü oluşturan parçalar, unsurlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]gazap: hiddet[/TD]
                    [TD]ihtivâ etme: içerme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]incimad etmek: donmak[/TD]
                    [TD]istihkak: hak etme, lâyık olma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istilâ etmek: işgal etmek, kuşatmak[/TD]
                    [TD]itlâf etmek: yok etmek, ortadan kaldırmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kahr: üstünlük, mahvetme[/TD]
                    [TD]kanun-u İlâhî: Allah’ın kanunu[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                    [TD]kudret-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın kudreti, güç ve iktidarı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                    [TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mezbuhane: boğazlanırcasına, boğazlanan bir hayvan gibi[/TD]
                    [TD]meşîet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
                    [TD]mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müttefikan: birleşerek[/TD]
                    [TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sehab: bulut[/TD]
                    [TD]sâmi: işiten[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]taallûk etme: bitişme, bağlanma[/TD]
                    [TD]tahakkuk etme: gerçekleşme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma, yönetme, icraat ve faaliyette bulunma [/TD]
                    [TD]tecellî: görünme, yansıma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tâzip: azap verme, cezalandırma[/TD]
                    [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ziya: ışık[/TD]
                    [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âsâr-ı kudret: kudret eserleri[/TD]
                    [TD]ıztırap: sıkıntı, aşırı acı
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #805407
                    Anonim

                      büyüktür, Sübhanallah!” diye tesbihata başlamıştır. Kur’ân-ı Kerim de onu tasdiken اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1 ﴿ demiştir.

                      Mezkûr âyetin ihtivâ ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetlere gelince:

                      اَوْ كَصَيِّبٍ blank.gif2 ﴿’deki اَوْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münasip olduğuna ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması, malûm ve müsellem olduğuna imadır. Ve keza, اَوْ kelimesi huruf-u atıftan terakkiyi ifade eden بَلْ kelimesinin mânâsını mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.

                      كَصَيِّبٍ ’deki ك münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey, mukadderdir. Zikredilmemesi, lâfzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lâfzındaki îcaz da mânânın itnâbı, yani uzatılması içindir. Mânânın bu uzatılması da sâmiin vüs’at-i hayaline havale edilir ki, makama münasip cümleleri tayin etsin. Meselâ,اَوْ كَالَّذِينَ سَافَرُوا فِى صَحْرآءَ خَالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَاَصاَبتْهُمْ مُصِيبَةٌ يُصِيبُ gibi, münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, “Münafıklar hâli bir sahrada, zulmetli bir gecede sefer ederlerken, yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir.”

                      [NOT]Dipnot-1 “Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.” Bakara Sûresi, 2:20.
                      Dipnot-2 “Sağanak yağan yağmur gibi…” Bakara Sûresi, 2:19.[/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında bir tesbih[/TD]
                      [TD]gayr-ı süflî: alçak olmayan; yüksek, zengin ve bilginler sınıfı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]heyet: bir şeyi oluşturan unsurlar, parçalar, bileşenler[/TD]
                      [TD]hurûf-u atıf: atıf harfleri, bağlaçlar; (Ar. gr.) mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harfler; “vav, bel, fe” gibi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâli: ıssız[/TD]
                      [TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihtiva etme: içine alma, kapsama[/TD]
                      [TD]itnab: sözü uzatma; herhangi bir yeni fayda için, maksadı alışılagelmişin dışında uzun bir söz ile ifade etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                      [TD]lâfz: ifade, söz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
                      [TD]mukadder: gr. lâfız olarak zikredilmediği halde gizli olarak kastedilen lâfız[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
                      [TD]mutabakat: uygunluk, uyum[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mutazammın: içine alan, kapsayan[/TD]
                      [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
                      [TD]münkasım: kısımlara ayrılmış, bölünmüş [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş[/TD]
                      [TD]müşabehet: benzeyiş, benzerlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müşabih: benzer, benzeyen[/TD]
                      [TD]müşebbehü’n-bih: kendisine benzetilen [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
                      [TD]sahra: çöl
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sâmi: işiten, kulak veren[/TD]
                      [TD]süflî: alçak, aşağılık; basit; cahil sınıf[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]takdir etme: lâfız olarak zikredilmediği halde, bir sözden kastedilen mânâyı gösteren gizli lâfız[/TD]
                      [TD]tasdiken: tasdik ederek, doğrulayarak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
                      [TD]terakki: ilerleme, kalkınma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların bu anlamı ifade etmesi[/TD]
                      [TD]teşbih: benzetme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vüs’at-i hayal: hayalin genişliği[/TD]
                      [TD]zulmetli: karanlık[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]îcaz: veciz söz söyleme; maksadı en kısa yoldan açıkça anlatma[/TD]
                      [TD]şedit: şiddetli[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]اَوْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                      [TD]بَلْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ك: “gibi, benzeri” mânâsına gelen teşbih edatı[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #805406
                      Anonim

                        İhtar: Herkesin bildiği مَطَرٌ blank.gif1 kelimesine, melûf olmayan صَيِّبٌ blank.gif2 kelimesinin tercihen zikredilmesi; o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh ve canlarına mermi gibi kasten atıldığına işarettir.

                        Sonra, yağmur, çıplak olan semâ cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde مِنَ السَّمَآءِ blank.gif3 ﴿ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani, semâ kaydıyla yapılan tahsis, tamim içindir. Evet semânın kaydından anlaşılır ki, o yağmur bütün semânın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer o yağmurdan hâli kalmıyor. Evet blank.gif4 مَا مِنْ دَآبَّةٍ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ طَآئِرٍ يَطِيرُ بِجَناَحَيْهِ cümlelerinde dahi دَآبَّةٍ blank.gif5 ’nin فِى اْلاَرْضِ blank.gif6 ile, طَائِرٍ blank.gif7 ’in يَطِيرُ blank.gif8 ilâahir ile takyidleri, ıtlak ve tamim içindir.

                        Müfessir ünvanı taşıyan bazı adamlar, yağmur vesaire gibi yağan şeylerin semânın cirminden yağdığına zahip olmuşlar ve kocaman bir denizin de semâda bulunduğunu ilâve etmişler. Onları bu zehaba sevk eden, Kur’ân-ı Kerimin birkaç yerinde مِنَ السَّمَآءِ blank.gif9 kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki, ashab-ı tahkik ve erbab-ı belağatçe en uygun mânâ مِنْ ile سَمَآءِ blank.gif10 arasında جِهَةِ blank.gif11 lafzının takdiriyle, yağmurların semâ cirminden değil, semâ cihetinden nâzil olduğuna hükmetmektir.



                        [NOT]Dipnot-1 Yağmur.
                        Dipnot-2 Sağnak yağan yağmur.
                        Dipnot-3 Gökyüzünden.
                        Dipnot-4 “Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki…” En’âm Sûresi, 6:38.
                        Dipnot-5 Yerde hareket eden küçük hayvan.
                        Dipnot-6 Yeryüzünde.
                        Dipnot-7 Bir kuş.
                        Dipnot-8 Uçuyor.
                        Dipnot-9 Gökyüzünden.
                        Dipnot-10 Gökyüzü.
                        Dipnot-11 Bir yön.[/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]ashab-ı tahkik: gerçeği ilmen derinlemesine araştıran ve delilleriyle bilen âlimler[/TD]
                        [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]cirm: gezegen, gök cismi [/TD]
                        [TD]erbab-ı belağat: belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hâli: boş[/TD]
                        [TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ilâahir: sonuna kadar[/TD]
                        [TD]katre: damla[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]lafz: ifade, söz[/TD]
                        [TD]malûm: bilinen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]melûf: alışılmış[/TD]
                        [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse[/TD]
                        [TD]nâzil olmak: inmek, yağmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                        [TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]takdir: bir ifadede zikredilmediği halde sözün gelişi olarak o sözün altında kastedilen mânâyı belirtme, gösterme[/TD]
                        [TD]takyid: sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye ve belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tâmim: umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme[/TD]
                        [TD]umumî: genel, her tarafta[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zahip olmak: görüşünde olmak, anlayışına kapılmak[/TD]
                        [TD]zehab: bir fikre veya zanna kapılma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ıtlak: kayıtsız, sınırsız, mutlak olma; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #805404
                        Anonim


                          Mahaza, semâ kelimesinin yukarıda bulunan herşeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da semâ denilebilir. Ve bulut da semâ kelimesinin şumulüne dahildir. Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir:

                          Eğer kudret-i İlâhiyenin azametine bakılırsa, cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun, yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet‑i İlâhiyeye bakılırsa, yağmurun nüzulü, ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüz’ünü teşkil eden buhar-ı mâinin tekâsüfünden husule geliyor. Zira, hikmet-i İlahiye, bütün eşyada en güzel bir nizam teşkil etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın ve en kolay ve en kısa yolları tercih etmekle olur.

                          Yağmur yağması hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:

                          Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı mâinin zerrelerine irade-i İlâhiye emrettiği vakit, o zerreler her taraftan “Lebbeyk!” diyerek toplanmaya başlarlar ve bulut şeklini alıp, irade-i İlâhiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlâhiyenin emriyle bir kısım zerreler şiddet-i tazyik ve tekâsüfle beraber tebarüd ederek katrelere inkılâp ederler. Sonra kanunların mümessilleri ve nizamatın mâkesleri denilen melâikelerden, o katrelere münasip yaratılan melâikeler vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul ederler ve yere düşerler. Lâkin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için, yağan katrelerden boş kalan yerler, denizlerden ve yerlerden kalkan buharlarla doldurulur.

                          İhtar: Semâda büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecazın hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet, cevv-i hava, denizin rengini andırır ve küre-i havaiyede münteşir bahr-i muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baid değildir. Fakat mânâ-yı hakikî ile bakılırsa hatâdır.


                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
                          [TD]bahr-i muhit: okyanus[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]baîd: uzak[/TD]
                          [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                          [TD]buhar-ı mâî: su buharı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cevv-i hava: hava boşluğu, atmosfer[/TD]
                          [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cüz’: kısım, parça[/TD]
                          [TD]emirber: emre hazır[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
                          [TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hikmet-i ilâhiye: Allah’ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması[/TD]
                          [TD]husule gelme: meydana gelme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
                          [TD]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]irade-i İlâhiye: Allah’ın iradesi, dilemesi[/TD]
                          [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]katre: damla[/TD]
                          [TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]küre-i havaiye: hava küresi, atmosfer[/TD]
                          [TD]lebbeyk: “buyurun, emredin efendim” [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                          [TD]mecaz: bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek anlamından başka anlamda kullanılan söz[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]melâike: melekler[/TD]
                          [TD]muhafaza: koruma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muvazene: denge, ölçülü olma[/TD]
                          [TD]muvazene-i umumiye: genel denge, ölçü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mâkes: yansıma yeri, ayna[/TD]
                          [TD]mânâ-yı hakikî: gerçek ve doğru anlam, mecaz olmayan mânâ[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mümessil: temsilci[/TD]
                          [TD]münasip: uygun[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]münteşir: yayılmış olan, yaygın, dağılmış [/TD]
                          [TD]müsademe: çarpışma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müzahamet: izdiham, sıkıntı, sıkışma[/TD]
                          [TD]nizam: düzen, kanun, sistem[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nizamat: düzenler, kanunlar, sistemler[/TD]
                          [TD]nüzul: inme, yağma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                          [TD]tabaka-i havaiye: hava tabakası, atmosfer[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tahkik: doğruluğunu araştırma[/TD]
                          [TD]tebarüd etmek: soğumak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tekâsüf: yoğunlaşma[/TD]
                          [TD]teşbih: benzetme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
                          [TD]zehab: görüş, fikir, zan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
                          [TD]zira: çünkü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ıtlak edilebilme: belirli bir şeyle sınırlandırmadan isim olarak verilme, ifade edebilme[/TD]
                          [TD]şiddet-i tazyik: şiddetli bir sıkıştırma, baskı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şumul: kapsam[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #805405
                          Anonim


                            Sual: blank.gif1 وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَآءِ مِنْ جِباَلٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ âyet-i kerimesinin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semâda bulunan dağlardandır. Bunun izahı nasıldır?

                            Elcevap: Bir kelâmın belağate uygun, akla muvafık, mantığa mutabık olmadığı halde mânâ-yı zahirisîne yapışıp, zahirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümudiyet ve bir sönüklüktür. Zira, Cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında blank.gif2 قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ cümlesi, bir istiâre-i bediiyeyi tazammun ettiği gibi مِنْ جِباَلٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ blank.gif3 cümlesi dahi bir istiare-i bediiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki: Cennetin kapları ne şişeden ve ne de gümüşten olmadıklarından, bu cümlenin mânâ-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplara “gümüşten yapılmış şişeler” denilemez. Zira, her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ cümlesinden, mânâ-yı mecazî ile hem şişenin şeffafiyeti, hem gümüşün beyazlığı kastedilmiştir. Yani “O kaplar, şişe gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar.”

                            Kezalik, مِنْ جِباَلٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ cümlesi de, iki istiâreyi tazammun etmiş. Bu istiâreler sâmiin şairane bir hayaline müessestir; bu hayalde âlem-i süflî ile âlem-i ulvî arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülâhaza etmeye mebnîdir. Yani, âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada, bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envâen ziynetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir; âlem-i ulvî olan semavat dahi, bilhassa bulutlarıyla pek garip ve acip keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar, âdetâ her iki âlem


                            [NOT]Dipnot-1 “O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir.” Nur Sûresi, 24:43.
                            Dipnot-2 “Gümüş beyazlığında, billûr berraklığında kaplar…” İnsan Sûresi, 76:16.
                            Dipnot-3 “Oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir.” Nur Sûresi, 24:43.[/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]acip: hayrette bırakıcı, hayranlık verici
                            [/TD]
                            [TD]arz: dünya[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
                            [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]caiz: sakıncasız, doğru[/TD]
                            [TD]cümudiyet: donukluk; sönüklük[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]envâen: çeşit çeşit[/TD]
                            [TD]haml: yükleme (…göre anlamlandırma)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihtiva etmek: içermek, içine almak[/TD]
                            [TD]istiâre: bir benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir mânâ için kullanmaktır. “Bugün hamamda bir arslan gördüm” gibi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]istiâre (bediiye)/istiâre-i bediiye: istiarenin en mükemmel şekli, eşsiz, benzersiz istiare; bir kelimenin mânâsını geçici olarak başka bir mânâda kullanmak[/TD]
                            [TD]izah: açıklama[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
                            [TD]keyfiyet: durum, nitelik, özellik[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kezalik: bunun gibi[/TD]
                            [TD]mebnî: dayanır, istinad eder[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mevasim-i erbaa: dört mevsim[/TD]
                            [TD]mutabakat: uygunluk, uyum[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mutabık: uygun[/TD]
                            [TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mânâ-yı mecazî: asıl anlam dışında kast edilen diğer bir anlam[/TD]
                            [TD]mânây-ı zahiri: görünürdeki mânâ; söyleyenin maksadı, düşünülmeye muhtaç olmadan anlaşılan söz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müesses: kurulmuş, kurulu[/TD]
                            [TD]mülâhaza etme: dikkatle bakma etraflıca düşünme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mümaselet: benzerlik[/TD]
                            [TD]müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müşabehet: benzeyiş, benzerlik[/TD]
                            [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nüzul: inme, yağma[/TD]
                            [TD]semavat: gökler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sâmi: işiten, kulak veren[/TD]
                            [TD]tazammun etme: içine alma, kapsama [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vasıf: nitelik, özellik[/TD]
                            [TD]zahir: dış anlam, söyleyenin maksadı, düşünülmeye muhtaç olmadan anlaşılan söz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zira: çünkü[/TD]
                            [TD]âlem-i süflî: aşağı âlem; dünya[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]âlem-i ulvî: yüksek âlem; semâ[/TD]
                            [TD]şairâne: şairce, şair gibi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #805402
                            Anonim


                              birbirine rekabet ederler. Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de, aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş’et eder. Şöyle ki:

                              Arz ve semâ, güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen ziynetlerini takınıp hazırlandıkları zaman, arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer, oturur. Bahar mevsimi gelince o beyaz elbiseyi üzerinden çıkarır, zümrüt gibi yeşil halılarını sahrâlarına serer. Yem yeşil gömleklerini dağlarına giydirir. O dağların şahikalarının başlarına beyaz sarıklarını sarar. Ve bu güzel inkılâp ve manzaralarıyla kudret-i İlâhiyenin mu’cizelerini hikmet-i İlâhiyenin nazarına arz eder. Buna karşı cevv-i semâ dahi azamet-i İlâhiyeyi izhar etmek için koca koca dağları, tepeleri, dereleri ve pek çok garip ve acip şeylerin şekillerini ve sanki beyaz, siyah, kırmızı boyalarla boyanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileri sürer, nazar-ı hikmete takdim eder.

                              İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı, bilhassa yaz mevsimindeki bulutlar, Araplar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, deve kafilelerine yapılan teşbihler, üslûplar, nazar-ı belağatte pek güzel görünür. Binaenaleyh, âlem-i ulvî ile âlem-i süflî arasındaki ve dolayısıyla bulutlarla dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَآءِ مِنْ جِباَلٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ blank.gif1 âyet-i kerimesinin mânâ-yı beliğanesi, “Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semâdaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz” demektir.

                              Bu güzel ve belağatçe makbul, akıl ve mantığa mutabık mânâ dururken, âyetin zahirine yapışıp, “beş yüz senelik mesafeden iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semâdan yeryüzüne indirmek” gibi sakat bir mânâya zahip olmak, kâr-ı akıl değildir. Hem hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet, bu yanlış zehabı reddeder.


                              [NOT]Dipnot-1 “O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir.” Nur Sûresi, 24:43.[/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama[/TD]
                              [TD]arz: dünya[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]arz etmek: sunmak, göstermek[/TD]
                              [TD]azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]belağatçe: belâgat ilmine göre[/TD]
                              [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cevv-i semâ: gökyüzü[/TD]
                              [TD]cirm-i semâ: gök cismi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması ve yapılması[/TD]
                              [TD]hikmet-i İlâhiye: İlâhi gaye, maksat; Allah’ı her şeyi gaye ve faydalarına yönelik olarak san’atlı bir şekilde yaratma sıfatı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]iktisat: israfsızlık[/TD]
                              [TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]inzal etme: indirme[/TD]
                              [TD]izhar etmek: göstermek, açığa çıkarmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
                              [TD]kâr-ı akıl: aklın kabul edeceği iş[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mamul: imal edilmiş, yapılmış[/TD]
                              [TD]mutabık: uygun [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hâl, fiil ve eser[/TD]
                              [TD]mânâ-i belîğâne: belâğat ilmine ait mânâ[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mümaselet: benzerlik[/TD]
                              [TD]müsabaka: yarışma [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]müşabehet: benzerlik[/TD]
                              [TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nazar-ı belâğat: belağat ilmine göre[/TD]
                              [TD]nazar-ı hikmet: varlıklardaki anlam ve ince sırları araştıran hikmet ilmi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
                              [TD]sahrâ: ova[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                              [TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]takdim etmek: sunmak, göstermek[/TD]
                              [TD]teşbih: benzetme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zahip olmak: bir zanna kapılma, bir görüşe, fikre varma[/TD]
                              [TD]zahir: görünen, açıkça ortada olan, bir şeyin dış yüzü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zarfında: içinde[/TD]
                              [TD]zehab: görüş, fikir, zan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ziynet: süs [/TD]
                              [TD]âlem-i süflî: aşağı âlem; dünya[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]âlem-i ulvî: yüksek âlem; sema, gökyüzü âlemi[/TD]
                              [TD]şahika: zirve[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #805401
                              Anonim

                                Yolcuların gecesinin korkunç olduğunu göstermek için zikredilen فِيهِ ظُلُمَاتٌ blank.gif1 ﴿’deki فِيهِ blank.gif2 ’nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca, güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.

                                Sual: فِيهِ ’deki zamirin صَيِّبٍ blank.gif3 ’e râci olmasından, yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye mâkûsedir; yağmur zulmetin içindedir.

                                Elcevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk yağmurla dolu bir havuzdur. Ve o zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmıştır. İşte böyle bir zanna binaen, yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.

                                ظُلُماَتٌ blank.gif4 kelimesinin cem sigasıyla zikri ise, bulutların hem karanlıklarından, hem kesafetlerinden, hem karanlık ve kesafet, amm olduğundan, hem yağmurun katrelerinin kesafetlerinden hasıl olan müteaddit zulmetlere işarettir. Tenkiri ve meçhuliyeti ifade eden ظُلُماَتٌ ’deki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul birtakım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekittir.

                                وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ blank.gif5 ﴿ Yani, gök gürültüsüyle şimşek, Cenâb-ı Hakkın azametine ve kudretine delâlet eden pek âşikâr iki ayettir ki, âlem-i gaybdan, bulutların


                                [NOT]Dipnot-1 “Onun içinde karanlıklar vardır.” Bakara Sûresi, 2:19.
                                Dipnot-2 İçinde.
                                Dipnot-3 Yağmur.
                                Dipnot-4 Karanlıklar.
                                Dipnot-5 Gökgürültüsü ve şimşek.[/NOT]

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                                [TD]amm: genel[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
                                [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cem’ sîgası: gr. çoğul kalıbı, kipi[/TD]
                                [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru [/TD]
                                [TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]inzimam etme: eklenme, katılma [/TD]
                                [TD]katre: damla[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kaziye mâkûsedir: önerme tersdir[/TD]
                                [TD]kesafet: yoğunluk[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kesret: çokluk[/TD]
                                [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mazruf: içinde olanlar[/TD]
                                [TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]meçhuliyet: bilinmemezlik, belirsizlik[/TD]
                                [TD]musibetli: belâlı, sıkıntılı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]müteaddit: çeşitli[/TD]
                                [TD]râci: ait, dönük[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]takdim: öne alma[/TD]
                                [TD]tekit: pekiştirme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimenin sonunu iki üstün, iki esre veya iki ötreli yapmak sûretiyle nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
                                [TD]tenvin: gr. bir kelimenin sonuna konulan iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zamir: ismin yerini tutan kelime[/TD]
                                [TD]zarf: kap, kılıf[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
                                [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
                                [TD]âlem-i gayb: görünmeyen, mahiyeti ancak Allah tarafından bilinen âlem[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âşikâr: ap açık[/TD]
                                [TD]şiddet-i zulmet: şiddetli karanlık[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #805399
                                Anonim


                                  idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam ve intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salâhiyetlerine verilmiştir.

                                  Sonra müsebbebatın esbapla zahirde bağlı olduğuna binaen, bulutlar, havada münteşir olan buhar-ı mâiden izn-i İlâhî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniye ile bir kısmı menfî elektriği hâmildir, bir kısmı da müsbet elektriği hâmildir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında müsademe hasıl olduğunda, irade-i Hâlık ile berk tevellüd eder. Bulutların bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman, aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbanî ile tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra’d sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam ve bir kanun altında olur ki, o nizamı ve o kanunu temsil eden, ra’d ve berk melekleridirler.

                                  Sual: Ra’d ve berkin zulümat kelimesine atıflarından anlaşılır ki, bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir.

                                  Elcevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmice, o yağmurun herşeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra’d ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dahildir.

                                  Sual: Zulümatın aksine, ra’d ve berkin müfred sigasıyla zikirleri neye işarettir?

                                  Elcevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celb eden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmasıdır. Bunlar ise mânâ-yı masdarîdir. Mânâ-yı masdarî müfred olur, fert ile ifade edilir. Ve keza ra’d olsun, berk olsun, semavî ayetlerden efradı pekçok birer nevidirler. Burada onlardan maksat nevileridir, efradları değildir. Onun için müfred olarak zikredilmişlerdir.

                                  Sual: Ra’d ve berkteki tenvin neye işarettir?

                                  Elcevap: Ya mahzuf bir sıfata ıvazdırlar; takdir-i kelâm رَعْدٌ قَاصِفٌ pek gürleyen بَرْقٌ خَاطِفٌ


                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]atıf: bağlanma, gönderilme[/TD]
                                  [TD]berk: şimşek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                                  [TD]buhar-ı mâi: su buharı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]celb etmek: çekmek[/TD]
                                  [TD]cereyan: oluşma, vuku bulma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                                  [TD]emr-i Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın emri[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]esbap: sebepler[/TD]
                                  [TD]firar etmek: kaçmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
                                  [TD]hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hâmil: yüklü, taşıyıcı [/TD]
                                  [TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]intizam: düzenlilik[/TD]
                                  [TD]irade-i Hâlık: Yaratıcının iradesi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]izn-i İlâhi: Allah’ın izni[/TD]
                                  [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mahzuf: silinmiş; var olup da söylenmemiş lafız[/TD]
                                  [TD]menfî: negatif[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                                  [TD]mânâ-yı masdarî: masdar mânâsı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müekkel: görevli, vekil tayin edilmiş[/TD]
                                  [TD]müfred: gr. tekil[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müfred siga: gr. tekil kalıp, kip[/TD]
                                  [TD]mümessil: temsilci[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]münteşir: yayılmış olan, dağılmış[/TD]
                                  [TD]müsademe: çarpışma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müsbet: pozitif[/TD]
                                  [TD]müsebbebat: sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan şeyler, neticeler, sonuçlar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nazar-ı hayret: hayretli bakış[/TD]
                                  [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nizam: düzen[/TD]
                                  [TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sadâ: ses[/TD]
                                  [TD]semâvî âyetler: Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine işaret eden gökyüzündeki deliller[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sâmice: işitence[/TD]
                                  [TD]tabakat-ı havaiye: hava tabakaları, atmosfer[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; sözde zikredilmeyen bir lafzı sözün gelişinden anlayıp belirtmek[/TD]
                                  [TD]tedvir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tenvin: gr. kelimenin sonuna gelen iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün)[/TD]
                                  [TD]tevellüd etmek: doğmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]teşekkül etmek: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
                                  [TD]yed-i salâhiyet: yetki eli, alanı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zahir: görünür, dış[/TD]
                                  [TD]zarf: kılıf, kap[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
                                  [TD]ıvaz: karşılık, bedel[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 71)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.