• Bu konu 54 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 56)
  • Yazar
    Yazılar
  • #678373
    Anonim
      Birinci Hüccet-i İmâniye

      Âyetü’l-Kübrâ

      Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.

      besmele.jpg


      تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَىْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
      blank.gif1

      Bu İkinci Makam, bu âyet-i muazzamayı tefsir etmekle beraber, tayyedilen ArabîBirinci Makamın burhanlarını ve hüccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyan eder. Şöyle ki:

      Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye, bu kâinat Hâlıkını bildirmekcihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevkle mütalâa ettiği en parlak bir sahife-i tevhid olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamakmuvafıktır.

      Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh ve gayet san’atkârane birteşhirgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârâne veşevk-engizâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidarâne vehikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab‑ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızıyla yazılan güzel yüzü görünür. “Bana bak, aradığını sana bildireceğim” der. O da bakar, görür ki:

      [NOT]Dipnot-1 “Yedi gökle yer ve onların içindekileri Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44. [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Arabî: Arapça[/TD]
      [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ayetü’l-kübra: en büyük delil[/TD]
      [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
      [TD]cihet: tarz, şekil[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]gayet: son derece[/TD]
      [TD]hayretkârâne: hayret ederek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]haşmetkârâne: haşmetli ve görkemli bir şekilde[/TD]
      [TD]hikmetperverâne: hikmetli bir şekilde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hüccet: kesin delil, kanıt[/TD]
      [TD]keremkârâne: cömertlik ve ikramda bulunarak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitabı[/TD]
      [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
      [TD]mânidarâne: anlamlı bir şekilde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müellif: telif eden, yazan[/TD]
      [TD]mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mütalâagâh: dikkatlice okuma ve inceleme yeri[/TD]
      [TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ordugâh: ordunun konakladığı yer[/TD]
      [TD]sahife-i tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren birlik sayfası[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]san’atkârane: sanatlı bir şekilde[/TD]
      [TD]semâvât: gökler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]seyrangâh: gezi ve seyir yeri[/TD]
      [TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]talimgâh: eğitim yeri[/TD]
      [TD]tayyetmek: atlamak, çıkarmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
      [TD]temâşâgâh: ibret ve hayretle gözlemleme ve seyretme yeri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]teşhirgâh: sergi yeri[/TD]
      [TD]ziyafetgâh: ziyafet yeri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âyet-i muazzama: azametli, çok büyük âyet[/TD]
      [TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şevk-engizâne: şevke getirerek[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #808803
      Anonim

        Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüz binler ecram-ı semâviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmedenmütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan onihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarrufeden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve birmuntazam ordu manevrası gibi manevrayla gezdiren ve arzı döndürmesiyle, ohaşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve orububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziftenmürekkep bir hakikat, bu azameti ve ihatatı ile o semâvât Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti, semâvâtın mevcudiyetinden daha zâhirbulunduğuna bilmüşahede şehadet eder mânâsıyla Birinci Makamın Birinci Basamağında

        لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اَلسَّمَاوَاتُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَدْبِيرِ، وَالتَّدْوِيرِ، وَالتَّنْظِيمِ، وَالتَّنْظِيفِ، وَالتَّوْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
        blank.gif1

        denilmiştir.

        [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyetibilmüşahede görünen teshir ve tedbir ve tedvir (döndürme) ve tanzim ve tanzif vetavzif hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, semâvât bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.[/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
        [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan, Allah[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]arz: yer, dünya[/TD]
        [TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi[/TD]
        [TD]ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fevkalhad: olağanüstü[/TD]
        [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
        [TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
        [TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihtilâl: karışıklık[/TD]
        [TD]kamer: ay[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mahlukât: yaratılmışlar[/TD]
        [TD]mahlûk: yaratılmış[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mevcudiyet: var olma hali[/TD]
        [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mürekkep: –den oluşmuş, birleşik[/TD]
        [TD]mütecaviz: saldırgan, haddi aşan[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mütemadiyen: sürekli olarak, aralıksız[/TD]
        [TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
        [TD]semâvât: gökler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sikke-i fıtrat: yaratılış sikkesi, damgası[/TD]
        [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tanzif: temizleme, temizletme[/TD]
        [TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak[/TD]
        [TD]tavzif: görevlendirme, vazifelendirme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama[/TD]
        [TD]tedvir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]teshir: boyun eğdirme, emrine verme[/TD]
        [TD]tezahür-ü Rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, idare ve terbiyesinin kendisini göstermesi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vahdet: birlik[/TD]
        [TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
        [TD]şehadet etmek: şahit olmak, tanık ol[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #808804
        Anonim

          Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acâip olan feza, gürültüyle konuşarak bağırıyor: “Bana bak, merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin” der. O misafir, onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

          Zemin ile âsumân ortasında muallâkta durdurulan bulut, gayet hakîmâne verahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir veharareti, yani yaşamak ateşinin şiddetini tâdil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra, “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda, bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

          Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar, görür ki:

          Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güya o câmid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi, bu Kâinat Sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar veintizamla yerine getirir bir vaziyetle, zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek vezîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârâne ve alîmâne vehayatperverâne istihdam olunuyor.

          Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O lâtif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî birhazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki, güya rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine-i Rabbâniyeden akıyor mânâsında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Kâinat Sultanı: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve Sultanı Allah[/TD]
          [TD]Rahmânî: rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek[/TD]
          [TD]arş: “haydi, ileri!”[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
          [TD]cevv-i sema: gökyüzü, uzay[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]câmid: cansız, katı[/TD]
          [TD]dest-i gaybî: görünmeyen el[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
          [TD]feza: uzay[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
          [TD]gayet: son derece[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
          [TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hayatperverâne: hayatı besler tarzda[/TD]
          [TD]hazine-i Rabbâniye: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah’ın hazinesi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
          [TD]imdat: yardım[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
          [TD]istihdam etmek: çalıştırmak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]katre: damla[/TD]
          [TD]kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
          [TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mahşer-i acaip: hayret uyandırıcı olayların toplandığı yer[/TD]
          [TD]muallâk: asılı, boşta[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
          [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
          [TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
          [TD]tecessüm etmek: cisimleşmek, maddi yapıya bürünmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]telkîh: aşılama, döllendirme[/TD]
          [TD]tâdil etmek: düzenlemek, dengeye getirmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
          [TD]zerre: atom[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ziya: ışık[/TD]
          [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]âb-ı hayat: hayat suyu[/TD]
          [TD]âsuman: gökyüzü, gökkubbe[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak[/TD]
          [TD]şuursuz: bilinçsiz, idraksiz

          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #808805
          Anonim

            Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki, pek acip ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

            Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki:

            “Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belkigayet kadîr ve rahîm bir Kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gayet faal ve müteâl ve gayetcilveli ve haşmetli bir Sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydosla bozar tahtasına vemahv ve ispat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir. Ve gayet lütufkâr veihsanperver ve gayet keremkâr ve rubûbiyetperver bir Hâkim-i Müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak, gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşinşiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”

            Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyençalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle vezâhirî sûretiyle vücuda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san’atkârâne işler ve ihsanlar ve imdatlar bilbedahe ispat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvalhizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok; belki gayet kadîr ve alîm ve gayethakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbiremr-i Rabbânîyi dinler, itaat eder ki, bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına venebatatın telkihine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Hakîm-i Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp idare eden, ona göre hikmetle iş yapan Allah[/TD]
            [TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi[/TD]
            [TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cereyan etmek: akmak, gezinmek[/TD]
            [TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cevvâl: dâimâ hareket halinde olan, çalışkan[/TD]
            [TD]cilveli: güzel ve hoş bir şekilde görünme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]câmid: cansız, katı[/TD]
            [TD]dağdağalı: karışık, gürültülü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]def’aten: birden bire, âni[/TD]
            [TD]emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]faal: çalışkan, hareketli[/TD]
            [TD]ferman: buyruk[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]gayet: son derece[/TD]
            [TD]hakîm: hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
            [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
            [TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
            [TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
            [TD]ihsanperver: bağışta bulunmayı pek seven[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]imdat: yardım[/TD]
            [TD]kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]keremkâr: cömert olan; ikramda bulunan[/TD]
            [TD]kerîm: ikram sahibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]lütufkâr: iyilik, ihsan ve ikramda bulunan[/TD]
            [TD]mahv: yok olma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
            [TD]müteâl: yüce, yüksek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
            [TD]nefer: asker, er[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rahîm: merhametli, şefkatli[/TD]
            [TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rubûbiyetperver: ihtiyaca cevap vermeyi ve terbiye etmeyi seven[/TD]
            [TD]san’atkârâne: san’atlı bir biçimde[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sebatsız: sabit olmayan, kararlılık göstermeyen, istikrarsız[/TD]
            [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]telkih: aşılama[/TD]
            [TD]vakit be vakit: her an, her zaman, an be an[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek, var olmak[/TD]
            [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zâhirî: görünürde[/TD]
            [TD]Âmir: emreden, idare eden Allah[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şiddet-i ateş: ateşin şiddetliliği[/TD]
            [TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #808806
            Anonim

              ateşsiz sefinelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san’atlarda kemâl-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.

              Demek, وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ blank.gif1 âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle, hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcibü’l-Vücud ve Kàdir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkramdır der, hükmeder.

              Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler vekatreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve lâtif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizamla gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalarla çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassazîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuursuz müvellidülmâ ve müvellidülhumuza(hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor. Demek butecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîmin hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle

              [NOT]Dipnot-1 “… Ve rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda…” Bakara Sûresi, 2:164.[/NOT]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah[/TD]
              [TD]Kàdir-i Külli Şey: sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkram: sonsuz heybet ve yücelik sahibi olmakla birlikte çok ikramda bulunan ve herşeyin Rabbi olan Allah[/TD]
              [TD]Rabbanî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’a ait[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kapladığı gibi herbir varlık üzerinde de tecellî eden[/TD]
              [TD]Rahmânî: rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
              [TD]ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
              [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]câmid: cansız, katı[/TD]
              [TD]dest-i hikmet: hikmet eli[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
              [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
              [TD]hazine-i gaybiye-i rahmet: Allah’ın görünmeyen rahmet hazinesi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
              [TD]hususan: özellikle[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]icad etmek: yaratmak, var etmek[/TD]
              [TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]istihdam: çalıştırma, görevlendirme[/TD]
              [TD]istimal: kullanma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]katre: damla[/TD]
              [TD]kemâl-i intizam: mükemmel ve kusursuz bir düzen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
              [TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]misl: benzer[/TD]
              [TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
              [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muvazene: denge[/TD]
              [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]müvellidülhumuza: oksijen[/TD]
              [TD]müvellidülmâ: hidrojen[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nüzul: inme[/TD]
              [TD]reşha: sızıntı, damla[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sefine: gemi[/TD]
              [TD]seyr ü seyahat: hareket etme, gezme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
              [TD]tasrif: bir işi çekip çevirme, yönlendirme, istediği şekilde kullanma ve idare etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tasrih: açıkça ifade etme[/TD]
              [TD]tecessüm etmek: cisimleşmek; cisim halinde belirmek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]terekküp: birleşme, meydana gelme[/TD]
              [TD]teshir: boyun eğdirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
              [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zerre: atom[/TD]
              [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Îsal: ulaştırma, eriştirme[/TD]
              [TD]şuurlu: bilinçli

              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #808807
              Anonim

                1 âyetini maddeten tefsir ediyor.

                Sonra ra’dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviyetam tamına

                يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ blank.gif2 ve وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ blank.gif3

                âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.

                Evet, hiçten, birden harika bir gürültüyle cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur venar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvarî pamukmisâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle baş aşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor, “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar” diyeihtar ediyorlar.

                İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde, bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmurutenzilden ve hâdisât-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatın yüksek veâşikâr şehadetini işitir, “Âmentü billâh” der.

                Birinci Makamın İkinci Mertebesinde

                لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: اَلْجَوُّ بِجَمِيعِ مَا فِيهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَّصْرِيفِ، وَالتَّنْزِيلِ، وَالتَّدْبِيرِ، الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ. blank.gif4

                [NOT]Dipnot-1 “İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan da Odur. O, kullarını gözetip koruyan ve her türlü övgüye lâyık olandır.” Şûrâ Sûresi, 42:28.

                Dipnot-2 “Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir.” Nur Sûresi, 24:43.

                Dipnot-3 “Gök gürültüsü Onu hamd ederek, tesbih eder.” Ra’d Sûresi, 13:13.

                Dipnot-4 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tasrif ve tenzil ve tedbir hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, cevv-i semâ bütün içindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.[/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Müdebbir-i Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan ve herşeyi idare eden Allah[/TD]
                [TD]berk: şimşek, yıldırım[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
                [TD]dağvarî: dağ gibi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fa’al: dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan[/TD]
                [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan kimse[/TD]
                [TD]garabet: gariplik, hayret vericilik[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
                [TD]hikmetli: yerli yerinde, anlamlı ve bir gayeye yönelik olarak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hâdise-i acîbe-i cevviye: gök boşluğundaki şaşırtıcı olay, hâdise[/TD]
                [TD]hâdisât-ı cevviye: gökyüzündeki olaylar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
                [TD]istihdam: çalıştırma, kullanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kudretli: güç ve iktidar sahibi[/TD]
                [TD]nar: ateş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]pamukmisâl: pamuk gibi[/TD]
                [TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tasrif: bir şeyi bir yöne çevirmek, yönlendirmek, istediği şekilde kullanma ve idare etme[/TD]
                [TD]tedbir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
                [TD]tenzil: indirme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]terekküp etmek: birleşmek, meydana gelmek, oluşmak[/TD]
                [TD]teshir: boyun eğdirme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                [TD]Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âşikâr: apaçık[/TD]
                [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #808808
                Anonim

                  fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşahedatını ifade eder.HAŞİYE-1 İHTAR

                  Sonra, o seyahat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku.” O da bakar, görür ki:

                  Arz, meczup bir Mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çiziyor. Vezîhayatın yüz bin envâını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemâl-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.

                  Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzınRabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız birtek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:

                  Yüz bin envaın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazamaçılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu’cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gayetmüdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iaşe ve it’am ediliyor ve gayetrahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden,

                  [NOT]Haşiye-1
                  İHTAR Birinci Makamda geçen otuz üç mertebe-i tevhidi bir parça izah etmekisterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliği cihetiyle, yalnız gayetmuhtasar burhanlarına ve meâlinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nurun otuz belki yüz risalelerinde bu otuz üç mertebe, delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, herbir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden, tafsili onlara havale edilmiş.[/NOT]

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Mevlevî: (bk. bilgiler – Mevlevîlik)[/TD]
                  [TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]arz: dünya[/TD]
                  [TD]bab: kitabın bölümü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                  [TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
                  [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                  [TD]envâ: neviler, türler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]erzak: rızıklar[/TD]
                  [TD]fasl: mevsim[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]feza: uzay[/TD]
                  [TD]fıkra: parça, kısım[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]gayet: son derece[/TD]
                  [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]havale edilmek: gönderilmek, bırakılmak[/TD]
                  [TD]haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]husul: meydana gelme, ortaya çıkma[/TD]
                  [TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
                  [TD]ihtar: hatırlatma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]iktifa: yetinme[/TD]
                  [TD]it’am etmek: yedirmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
                  [TD]kemâl-i muvazene: tam ve kusursuz ölçü, denge[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                  [TD]levâzımât: gerekli olan şeyler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]lisan-ı hâl: hâl ve durumun ifade edişi[/TD]
                  [TD]meczup: cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]medar: sebep, vesile, eksen, yörünge[/TD]
                  [TD]mertebe-i tevhid: Allah’ın bir olduğunu gösteren mertebe[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
                  [TD]misl: benzer[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
                  [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş[/TD]
                  [TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek[/TD]
                  [TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
                  [TD]müşahede etmek: seyretmek, gözlemlemek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müşfikane: şefkatli bir şekilde[/TD]
                  [TD]neşrettirmek: yaymak, yaydırmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nizam: düzen[/TD]
                  [TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]rezzâkane: muhtaç olanlara rızıklarını vererek[/TD]
                  [TD]risale: mektup, küçük çaplı kitap; Risale-i Nur Külliyatından her bir bölüm[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sefine-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya[/TD]
                  [TD]seyahat-i fikriye: düşünce ile yapılan yolculuk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                  [TD]tafsil: ayrıntı, detaylı açıklama[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                  [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #808809
                  Anonim

                    çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüz bin nevi et’ime ve levazımat, kemâl-i intizamla yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahmân-ı Rahîmin gayet müşfikane ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat eder.

                    Elhasıl; bu sahife-i hayatiye-i bahariye haşr-i âzamın yüz bin nümunelerini ve misallerini göstermekle,

                    فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1
                    âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarınımu’cizâne ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde Lâ ilâhe illâ hû dediğini anladı.

                    İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden birtek vechinin muhtasar şehadetiyle, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı mânâsında olarak ve o müşahedatları ifade için, Birinci Makamın Üçüncü Mertebesinde böyle denilmiş:

                    لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اْلاَرْضُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَّدْبِيرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْزِيعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَاْلاِدَارَةِ وَاْلاِعَاشَةِ، لِجَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّحِيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِblank.gif2

                    [NOT]Dipnot-1 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rûm Sûresi, 30:50.

                    Dipnot-2 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, umumiyet ve şümul ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen, bütün zevilhayatın iaşesi için tohumların teshir ve tedbir ve terbiye ve feth ve tevzi ve muhafaza ve idaresi ve Rahmâniyet ve Rahîmiyet hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, arz bütün içindekiler ve üzerindekilerle Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.[/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                    [TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kuşatan ve herbir varlıkta tecellîsi görünen, Allah[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]arz: dünya[/TD]
                    [TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cilve-i rahmet: rahmetin cilvesi, görüntüsü[/TD]
                    [TD]elhasıl: özetle, kısaca[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]erzak: rızıklar[/TD]
                    [TD]et’ime: yiyecekler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hazine-i gayb: görünmeyen âlemdeki hazine[/TD]
                    [TD]haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hikmet: faydalı, anlamlı, bir gayeye yönelik olarak ve tam yerli yerinde[/TD]
                    [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]katre: damla[/TD]
                    [TD]kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                    [TD]levâzımât: gerekli olan şeyler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
                    [TD]mu’cizâne: mu’cize şeklinde[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek[/TD]
                    [TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müşfikane: şefkatli bir şekilde[/TD]
                    [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sahife-i hayatiye-i bahariye: baharın hayat sayfası[/TD]
                    [TD]sine: göğüs, kalb[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
                    [TD]vecih: şekil, yön[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ziyade: çok[/TD]
                    [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #808811
                    Anonim

                      Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olan iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde, “Hel min mezîd” deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kàl ile “Bize de bak, bizi de oku” derler. O da bakar, görür ki:

                      Hayattârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli veazametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

                      Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve ziynetli ve muntazamcevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat vevefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları vetayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.

                      Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedahe ispat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân-ı Zülcelâli ve’l-İkramın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, “Dört nehir Cennetten geliyorlar” diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirîesbabın pek fevkinde olduklarından, mânevî bir cennetin hazinesinden ve yalnızgaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i mübarek, cenup tarafından, Cebel-i Kamer

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Hel min mezîd: Daha fazla yok mu? Daha olmayacak mı?[/TD]
                      [TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Nil-i mübarek: bereketli Nil nehri[/TD]
                      [TD]Rahmân-ı Zülcelâl ve’l-İkram: güzellik ve ikram sahibi ve herşeye merhamet edip rızkını veren; Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Rahîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her varlığa özel merhameti olan Allah[/TD]
                      [TD]arz: dünya[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]azametli: büyük, haşmetli[/TD]
                      [TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cenup: güney[/TD]
                      [TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cezbekârâne: kendinden geçmiş bir şekilde[/TD]
                      [TD]cûş u huruş: neşe ve âhenk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]erzak: rızıklar[/TD]
                      [TD]esbab: sebepler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                      [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]feyz: ihsan, bolluk, bereket[/TD]
                      [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
                      [TD]gayet: son derece[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
                      [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hayattârâne: canlı olarak[/TD]
                      [TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hazin: hüzün veren, acıklı[/TD]
                      [TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
                      [TD]iddihar: biriktirme, depolama[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
                      [TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istilâ etmek: kuşatmak[/TD]
                      [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                      [TD]kumistan: kumluk, çöl[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
                      [TD]lisan-ı kàl: söz ile anlatım[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]marifet: bilgi[/TD]
                      [TD]menba: kaynak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]miftah: anahtar[/TD]
                      [TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
                      [TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
                      [TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                      [TD]sarfiyat: harcamalar, kullanımlar, giderler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]semâ: gök[/TD]
                      [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tayinat: erzak, yiyecekler[/TD]
                      [TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tevellüdat: doğumlar[/TD]
                      [TD]varidat: kaynaklar, gelirler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vefiyat: vefatlar, ölümler[/TD]
                      [TD]zahirî: açık, görünürde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
                      [TD]ziynetli: süslü[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #808812
                      Anonim

                        denilen bir dağdan, mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Varidatı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti gayetmanidar ve güzel bir hakikati ifade ediyor.

                        İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil’icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle Lâ ilâhe illâ Hû der ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince şahitler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehadetlerini irade ederek ifade etmek mânâsında,Birinci Makamın Dördüncü Mertebesinde,

                        لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: جَمِيعُ الْبِحَارِ، وَاْلاَنْهَارِ، بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَاْلاِدِّخَارِ وَاْلاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ blank.gif1 denilmiş.

                        Sonra, dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar “Sahifelerimizi de oku” diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazifeleri veumumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ, dağların zeminden emr-i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbat-ı dahiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskinederek, zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesininistirahatlerini bozmuyor. Demek, nasıl ki sefineleri sarsıntıdan vikaye vemuvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurul-muş;

                        [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, genişlik ve intizamı gözle görünenteshir ve muhafaza ve iddihar ve idare hakikatlerindeki ihatanın büyüklüğününşehadetiyle, denizler ve nehirler bütün içindekilerle beraber Onun birlik içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Cebel-i Kamer: Kamer Dağı[/TD]
                        [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Nil-i mübarek: bereketli Nil nehri[/TD]
                        [TD]azametli: büyük, haşmetli[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bil’icmâ: toplu halde, oy birliğiyle[/TD]
                        [TD]emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
                        [TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]gazab: öfke, hiddet[/TD]
                        [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]inkılâbat-ı dahiliye: iç hareketler, değişimler[/TD]
                        [TD]irade etmek: istemek, dilemek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
                        [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mahlukât: yaratılmışlar[/TD]
                        [TD]mahzen: depo[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]menfez: delik[/TD]
                        [TD]muhafaza: koruma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muvazene: denge[/TD]
                        [TD]muvazene-i vâsia: geniş alandaki denge[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
                        [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mıntıka-i hârre: sıcak bölge[/TD]
                        [TD]neş’et eden: doğan, meydana gelen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nisbet: kıyas, ölçü[/TD]
                        [TD]sahra: ova, geniş düzlük alan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sarfiyat: giderler, harcamalar, kullanımlar[/TD]
                        [TD]sefine: gemi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sekene: sakinler, ikamet edenler[/TD]
                        [TD]seyahat-ı fikriye: düşünce ile yapılan yolculuk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teshir: emre boyun eğdirme[/TD]
                        [TD]teskin etmek: yatıştırmak, sakinleştirmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                        [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]varidat: kaynaklar, gelirler[/TD]
                        [TD]vazife-i devriye: dönme görevi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vikaye: koruma[/TD]
                        [TD]zelzele-i muzırra: zarar veren sarsıntı, sallantı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
                        [TD]âdet-i arziye: yer kanunu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık

                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #808814
                        Anonim

                          öyle de, dağlar, zemin sefinesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan,وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا blank.gif1 وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ blank.gif2 وَالْجِبَالَ أَرْسٰيهَا blank.gif3
                          gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

                          Hem meselâ dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menbalar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyat kârâne iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki, bilbedahe, kudreti nihayetsiz bir Kadîrin ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîmın hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını ispat ederler diye anlar. Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri Lâ ilâhe illâ Hû tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, “Âmentü Billâh” der.

                          İşte bu mânâyı ifade için, Birinci Makamın Beşinci Mertebesinde,

                          لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: جَمِيعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارَى، بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اْلاِدِّخَارِ وَاْلاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْبِيرِ وَاْلاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ blank.gif4
                          denilmiş.

                          [NOT]Dipnot-1 “Dağları direk (yapmadık mı?)” Nebe’ Sûresi, 78:7.

                          Dipnot-2 “Yeryüzünde sâbit dağlar diktik.” Hicr Sûresi, 15:19.

                          Dipnot-3 “Dağları sapa sağlam dikti.” Nâziât Sûresi, 79:32.

                          Dipnot-4 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, Rabbânî ihtiyat maddelerinin bilmüşahede vâsi ve âmm ve muntazam ve mükemmel iddihar ve idare ve muhafaza ve tedbiri ve tohumların neşri hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, bütün dağlar ve sahrâlar bütün içindekiler ve üzerindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.[/NOT]

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
                          [TD]Kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
                          [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]bilbedâhe: apaçık şekilde[/TD]
                          [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ferman etmek: buyurmak, emretmek[/TD]
                          [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                          [TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
                          [TD]hususan: özellikle[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]iddihar: biriktirme, depolama[/TD]
                          [TD]ihtiyatkârâne: önlem alarak, tedbirli hareket ederek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihtiyatî: tedbirli, yedek[/TD]
                          [TD]ihzar: hazırlama[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]istif: yığma, biriktirme[/TD]
                          [TD]kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
                          [TD]menba: kaynak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek[/TD]
                          [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
                          [TD]sahra: ova, geniş düzlük alan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sair: diğer, başka[/TD]
                          [TD]sebat: kararlılık, sabit olma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sefine: gemi[/TD]
                          [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                          [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                          [TD]Âmentü Billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık

                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #808816
                          Anonim

                            Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar, “Gel, dairemizde de gez, yazılarımızı da oku” dediler. O da girdi, gördü ki, gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın envâları, bil’icmâ, beraber; Lâ ilâhe illâllâ Hû diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mîzanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehadet getirdiklerine ve Lâ ilâhe illâ Hû dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü.

                            Birincisi: Pek zâhir bir surette kastî bir in’âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan veimtinan mânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi, mecmuunda ise, güneşinzuhurundaki ziyası gibi görünüyor.

                            İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kastî ve hakîmâne birtemyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyin ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsizenvâ ve efratta gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni-i Hakîmin eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.

                            Üçüncüsü: O hadsiz masnuatın yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olansuretleri, gayet muntazam, mizanlı, ziynetli olarak, mahdut ve mâdud ve birbirininmisli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o iki yüz bin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli,hayattar, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efradının

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                            [TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]aşikâre: açıkça[/TD]
                            [TD]belâğat: düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]bil’icmâ: toplu halde, oy birliğiyle[/TD]
                            [TD]cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cihet-i imkân: mümkün olma yönü[/TD]
                            [TD]câmid: cansız, katı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                            [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]envâ: neviler, türler[/TD]
                            [TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]farika: ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği[/TD]
                            [TD]fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]gayet: son derece[/TD]
                            [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
                            [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]halka-i zikr: zikir halkası[/TD]
                            [TD]hayattar: canlı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                            [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihtiyarî: irade ile ilgili, tercih ve istekle[/TD]
                            [TD]imtinan: nimetlendirme, nimet verme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]intizam: düzenlilik[/TD]
                            [TD]in’am: nimet verme, nimetlendirme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kastî: bilerek ve isteyerek yapma[/TD]
                            [TD]küllî: kapsamlı, geniş[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
                            [TD]mahdut: sınırlı, sınırlanmış[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
                            [TD]meclis-i tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen meclis[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mecmu: bütün, genel[/TD]
                            [TD]meyvedar: meyveli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]misl: benzer[/TD]
                            [TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
                            [TD]muvazene: denge[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mâdud: sayılı, sınırlı[/TD]
                            [TD]müsebbihâne: tesbih ederek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
                            [TD]nebat: bitki[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
                            [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
                            [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
                            [TD]tefrik: ayırma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]temyiz: ayırt etme[/TD]
                            [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tezyin: süsleme[/TD]
                            [TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                            [TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ziynetli: süslü[/TD]
                            [TD]zuhur: belirme, görünme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
                            [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #808817
                            Anonim

                              sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki, güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı ispat eden şahitler var diye bildi. “Elhamdü lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi.

                              İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehadetleri ifade mânâsıyla, Birinci Makamın Altıncı Mertebesinde,

                              لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَمِيعِ أَنْوَاعِ اْلاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ: بِكَلِمَاتِ أَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَأَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَْلاِنْعَامِ، وَاْلاِكْرَامِ، وَاْلاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ، وَالتَّزْيِينِ، وَالتَّصْوِيرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍblank.gif1

                              denilmiş.

                              Sonra, seyahat-i fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken, hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı, hakikat-bîn olan aklına ve marifet-âşinâ olan fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, “Buyurun” dediler. O da girdi ve gördü ki:

                              Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil’ittifak, lisan-ı kàl ve lisan-ı halleriyle Lâ ilâhe illâ Hû deyip, zemin yüzünü bir zikirhane vemuazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kasi-de-i Rabbânî,

                              [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in’âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman: iman nimeti için Allah’a hamd olsun[/TD]
                              [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]bil’ittifak: ittifakla, söz birliğiyle[/TD]
                              [TD]feth: açma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]güldeste-i marifet: Allah’ı tanıma ve imanın meydana getirdiği bilgilerden derlenmiş gül destesi[/TD]
                              [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hakikatbîn: hakikati gören[/TD]
                              [TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
                              [TD]lisan-ı kàl: söz ile anlatım[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]marifet-âşinâ: Allah’ı tanıma ve bilmeye alışmış[/TD]
                              [TD]meclis-i tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen meclis[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                              [TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
                              [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]seyahat-i fikriye: düşünceye yapılan yolculuk[/TD]
                              [TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]taife: grup, topluluk[/TD]
                              [TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tuyûr: kuşlar[/TD]
                              [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zikirhane: zikir edilen yer[/TD]
                              [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #808820
                              Anonim

                                birer kelime-i Sübhânî ve mânidar birer harf-i Rahmânî hükmünde Sânilerini tavsifedip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihazları ve âzâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdâniyetine şehadet getirdiklerine kat’î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatleri müşahede etti.

                                Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan, hiçten hakîmâne icad ve san’at perverâne ibdâ ve ihtiyar kârâneve alîmâne halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihyâ etmek hakikatidir ki, zîruhlar adedince şahitleri bulunan birburhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.

                                İkincisi: O hadsiz masnularda birbirinden simaca farikalı ve şekilce ziynetli ve miktarca mizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyleazametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki, Kàdir-i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şeyden başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle harikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.

                                Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur vemahdut yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah[/TD]
                                [TD]Hallâk: çokça ve sürekli olarak yaratan Allah[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Kadîr-i Külli Şey: herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah[/TD]
                                [TD]Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
                                [TD]Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: hayatı ezelî ve ebedî olup her canlıya hayat veren ve Kendi varlığı için hiçbir sebebe bağlı olmayıp her şeyi ayakta tutan Zât, Allah[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek[/TD]
                                [TD]azametli: büyük, yüce[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]burhan-ı bâhir: açık güçlü delil[/TD]
                                [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
                                [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]farika: ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği[/TD]
                                [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
                                [TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]halk: yaratma[/TD]
                                [TD]hamd ü senâ: şükretme ve övme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]harf-i Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah’tan gelen ve Ona ait harf[/TD]
                                [TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ibdâ: eşsiz yaratma; Cenâb-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması[/TD]
                                [TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihtiyarkârâne: en iyisini seçerek[/TD]
                                [TD]ihya etmek: diriltmek, hayat vermek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihâtalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
                                [TD]intizamlı: düzenli, tertipli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]inşa: vücuda getirme, yaratma, bina etme, yapma[/TD]
                                [TD]kaside-i Rabbânî: birer kaside gibi yaratıcılarının terbiye ve idaresini öven her bir bitki ve hayvan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]katre: damla[/TD]
                                [TD]kelime-i Sübhânî: Allah’ın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu dile getiren kelime[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kuvâ: duygular, hisler[/TD]
                                [TD]mahdut: sınırlı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mahsur: sınırlanmış, sınırlı[/TD]
                                [TD]manzum: düzenli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
                                [TD]mevzun: ölçülü[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]misl: benzer[/TD]
                                [TD]mizanlı: ölçülü, dengeli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
                                [TD]muhit: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
                                [TD]mu’cize-i hikmet: hikmet mu’cizesi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
                                [TD]müşahede etmek: gözlemlemek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni[/TD]
                                [TD]san’atperverâne: san’atkârcasına[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]simaca: görünüş bakımından[/TD]
                                [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sıfât-ı seb’a: yedi sıfat[/TD]
                                [TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tavsif etmek: özelliklerini anlatmak[/TD]
                                [TD]temyiz: ayırt etme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tezyin: süsleme[/TD]
                                [TD]vahdet: birlik[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
                                [TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ziynetli: süslü[/TD]
                                [TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
                                [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #808822
                                Anonim

                                  mâhiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir hey’ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki, hayvanlar adedince senetler, deliller o hakikati tenvir eder.

                                  İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâı, beraber öyle bir Lâ ilâhe illâ Hû deyip şehadet getiriyorlar ki, güya zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde Lâ ilâhe illâ Hû diyerek semâvât ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın Yedinci Mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifade mânâsıyla,

                                  لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ جَمِيعِ أَنَوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ، وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا، وَقُوَاهَا وَحِسِّيَاتِهَا وَلَطَاۤئِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ اَجْهِزَتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَاۤئِهَا وَآلاَتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِيجَادِ وَالصُّنْعِ، وَاْلاِبْدَاعِ، بِاْلاِرَادَةِ، وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ، بِالْقَصْدِ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ، بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ: فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ blank.gif1 denilmiştir.

                                  Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlâhiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsizezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:

                                  [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve lâtifelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun’ ve ibdâ’ hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvirhakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
                                  [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]envâ: neviler, türler[/TD]
                                  [TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
                                  [TD]fethetmek: açmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]gayet: son derece[/TD]
                                  [TD]güya: sanki[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                                  [TD]hakikat: gerçek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]heyet: yapı, şekil, suret[/TD]
                                  [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mahiyet: esas nitelik, özellik[/TD]
                                  [TD]marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]menzil: durak, yer[/TD]
                                  [TD]mertebe: derece, makam[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
                                  [TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muvazeneli: dengeli, ölçülü[/TD]
                                  [TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
                                  [TD]nisbet: oran, ölçü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]semâvât: gökler[/TD]
                                  [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tenvir etmek: aydınlatmak[/TD]
                                  [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 56)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.