- Bu konu 54 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Ekim 2012: 14:44 #808827
Anonim
Nev-i beşerin en nuranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (aleyhimüsselâm) bil’icma’ beraber Lâ ilâhe illâ Hû deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman‑ı billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarıyla beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdikedip imana geldiklerinden, o yüz bin ciddî ve doğru zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu’cizeleriyle imza ve ispat ettikleri birhakikati inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük birmertebesi daha ona göründü.
Evet, enbiyayı (aleyhimüsselâm) Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu’cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semâvîpek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından vehakikatli talimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitap vesuhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittibâlarıylahakikate, kemâlâta, nura vasıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet meselelerde icmâı ve ittifakı
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlar[/TD]
[TD]bil’icmâ: toplu halde, söz birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvaniyet: hayvanlık[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittibâ: uyma, tâbi olma[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i iman: iman gücü[/TD]
[TD]melekiyet: meleklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[TD]meşahir-i insaniye: insanların meşhurları, ünlü kişiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muarız: karşı gelen[/TD]
[TD]muhbir: haber veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber[/TD]
[TD]musaddak: doğrulanan, onaylanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü iş[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsbet: ispat edilen[/TD]
[TD]müstehak: hak eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nişâne-i tasdik: doğruluğunu gösteren işaret[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, nur saçan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife-i azîm: büyük topluluk, grup[/TD]
[TD]talimat: bildiriler, emirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tilmiz: öğrenci, talebe[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıl olma: ulaşma, kavuşma[/TD]
[TD]ümmet: millet, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:32 #808842Anonim
ve tevatürü ve ispatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki, dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı, onların derslerinden çokfeyz-i imanî aldı.İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânâsında, Birinci Makamın Sekizinci Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ جَمِيعِ اْلاَنْبِيَاءِ، بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمِ الْبَاهِرَةِ، الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
1
denilmiş.Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talip, enbiyaaleyhimüsselâmın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) dâvâlarını ispat eden ve asfiya ve sıddîkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhi ve yüz binlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub‑u vücud ve vahdetolarak müsbet mesâil-i imaniyeyi ispat ediyorlar.
Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî burhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki, onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak veburhanlarının umumu kadar bir burhan bulmak mümkün ise, karşıları-na
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mu’cizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[TD]asfiya: hem velî, hem âlim olan büyük zâtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]dirâyet: zekâ, bilgi, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: deha sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]erkân: esaslar, temel unsurlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları[/TD]
[TD]feyz-i imanî: imanın bereketi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil, kanıt[/TD]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kàbiliyet, yetenek[/TD]
[TD]istinad: dayanma, güvenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kat’î: kesin olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bütün, genel[/TD]
[TD]mesâil-i imaniye: imana ait meseleler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[TD]müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsbet: ispat edilen[/TD]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
[TD]müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah-ı tâlip: öğrenmek için seyahat eden[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe, kuşku, kararsızlık içinde olma[/TD]
[TD]tesanüd: dayanışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tetkikat-ı amîka: ince tetkikler, derin ve kapsamlı araştırmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[TD]tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulema: âlimler[/TD]
[TD]ulvî: yüce, büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâvet: zeki oluş, keskin zihin[/TD]
[TD]zevk-i hakikat: doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:34 #808843Anonim
ancak öyle çıkılabilir. Yoksa, o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve ispat olunmayan menfî meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.
Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makamın Dokuzuncu Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اْلأَصْفِيَاءِ، بِقُوَّةِ بَرَاهِينِهِمِ الزَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ
1
denilmiş.Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakînderecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çokmüştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin vezaviyelerin telâhukuyla tevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde birtekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübrâ-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen veaynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
O ehl-i keşif ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden, bil’icmâ, müttefikan Lâ ilâhe illâ Hû diyerek, vücub-u vücud
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Mirac-ı Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme[/TD]
[TD]bil’icmâ: ittifakla, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cadde-i kübrâ-yı Muhammedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği büyük İslâmiyet caddesi[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh: mürşidin bulunduğu yer[/TD]
[TD]echeliyet: son derece cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i inkâr: inançsız kimseler[/TD]
[TD]ehl-i keşif ve keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyizli: bereketli[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hangâh: büyük tekke[/TD]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[TD]irşadgâh: doğru yolu gösterme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i mâneviye: mânevi güç, moral[/TD]
[TD]menfi: ispat edilmemiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer[/TD]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yol gösteren[/TD]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
[TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: görme, gözlem[/TD]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: yaymak[/TD]
[TD]sahra: ova, meydan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]suret: tarz, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekye: tekke; zikir veya ders için toplanılan yer, dervişlerin kaldığı yer[/TD]
[TD]telâhuk: birbirine katılma, birleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[TD]tevessü: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]zaviye: küçük tekke, zikir veya ders için toplanılan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zikirhane: zikir edilen yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:36 #808844Anonim
ve vahdet-i Rabbâniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renkle güneşi tanımak gibi, yetmiş renkle, belki Esmâ-i Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelînin ziyasından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatler ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreplerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakîn müşahede etti. Ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.
İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın Onuncu Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ اْلاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمِ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
1
denilmiş.Sonra, kemâlât-ı insaniyenin en mühimi ve en büyüğü, belki bilcümle kemâlât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billâhtan ve marifetullahtan neş’et edenmuhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
“Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır. Ve kâinatın mevcudâtı hayatamusahhardır. Ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur. Ve zîruhun en kıymettarı
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: hem âlim, hem velî olan büyük zâtlar[/TD]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilcümle: bütün[/TD]
[TD]bâhir: açık, görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları[/TD]
[TD]feyz: ihsan, bolluk, bereket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, açılma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kemâlât-ı insaniye: insanlara ait mükemmellikler, olgunluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]letâif: lâtifeler; insanın mânevi yapısındaki ince duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levn: renk[/TD]
[TD]marifet: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]meşrep: mânevi haz ve feyiz alınan yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş[/TD]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]neş’et etmek: çıkmak, doğmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydın, nur saçan[/TD]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]tarîkat: mânevi ilerlemeye götüren yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]terakkî etmek: yükselmek, ilerlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[TD]vahdet-i Rabbâniye: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[TD]ârif: bilgide ileri olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:39 #808845Anonim
zîşuurdur. Ve madem bu kıymettarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için, her asır, her sene dolar, boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvâtın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat vezîruh ve zîşuurlardan vardır ki, huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrâil’in (a.s.) temessülü gibi, melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke bensemâvât ehliyle dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü,Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:
“Madem bizimle görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Bil ki, başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesâil-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh-ı tayyibe, bilâ istisnave bil’ittifak, bu kâinat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir” dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
İşte, bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Birinci ve On İkinci Mertebelerinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْمَلٰۤئِكَةِ الْمُتَمَثِّلِينَ ِلأَنْظَارِ النَّاسِ، وَالْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ، بِاِخْبَارَاتِهِمِ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ
1
denilmiştir.[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk edenihbaratıyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Hazret-i Cebrail: [bk. bilgiler – Cebrail (a.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân: (bk. a-c-z; b-y-n)[/TD]
[TD]bilâ istisna: istisnasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[TD]ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]huzur-u Muhammedî: Hz. Peygamberin huzuru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar etmek: haber vermek[/TD]
[TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i zemin: yeryüzü, dünya[/TD]
[TD]kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]mesâil-i imâniye: imanla ilgili meseleler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru[/TD]
[TD]sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekene: sakinler, ikamet edenler[/TD]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı kudsiye: kutsal sıfatlar, kusursuz özellikler[/TD]
[TD]temessül: belirme, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: çok güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[TD]şehadet etmek:[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:42 #808846Anonim
Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından,âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakika tarzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğüyle beraber, mânen kâinat kadar inbisatedebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki, onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır; ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden, kendi akıl ve kalbine dedi ki:
“Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalâamızla istifade etmeliyiz” dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:
İstidatları gayet muhtelif ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan umumistikametli ve nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne itikadları,tevafuk ve sebatkârâne ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek,tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar. Ve kökleri, metin bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise, bunların nokta-i imaniyede ve vücub ve tevhiddeicmâları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine mübayin olan oumum selim ve nuranî kalblerin erkân-ı imaniyedeki müttefikane ve itminankârâne vemüncezibâne keşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirinemutabık çıkıyor. Demek, hakikate mukàbil ve vâsıl ve mütemes-sil
[TABLE]
[TR]
[TD]berzah: geçit, aralık[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler, örnekler[/TD]
[TD]erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]inbisat: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kàbiliyet, yetenek[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikametli: doğru yolda olan[/TD]
[TD]itikad: inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminankârâne: tam inanarak[/TD]
[TD]ittisaf: vasıflanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittisafkârâne: güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan[/TD]
[TD]keyfiyet: durum, temel nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyat: keşifler; mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
[TD]mezhep: yol, usül, dinde tutulan yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol[/TD]
[TD]muamele: davranış, iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukàbil: karşılık[/TD]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutmainâne: şüphesiz bir şekilde[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübayin: farklı, ayrı[/TD]
[TD]müncezibâne: kendini kaptırarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münevver: aydın, nurlanmış[/TD]
[TD]müstakim: doğru yolda olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütalâa: dikkatle okuma, inceleme[/TD]
[TD]mütemessil: yansıtan, rengiyle renklenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttefikane: ittifak ederek, birleşerek[/TD]
[TD]müşahedat: gözlemleme, görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[TD]nokta-i imaniye: imanî nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydınlanmış[/TD]
[TD]pür-iştiyak: çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]pür-merak: çok meraklı[/TD]
[TD]râsihâne: köklü bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebatkârâne: kararlılıkla[/TD]
[TD]selim: sağlam, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharri-i hakikat: gerçeği araştırma, inceleme[/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife-i insaniye: insan taifesi, topluluğu[/TD]
[TD]tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsıl: ulaşan, kavuşan[/TD]
[TD]vücub: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
[TD]zincir-i nuranî: nurlu zincir, mânevî bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:44 #808847Anonim
bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbâniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedâniye olan nuranî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden, güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve birmürşid-i ekberdir. Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki,hakikatten başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın,galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestâîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billâh” dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiğimârifet-i imaniyeye kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Üçüncü Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ
1 denilmiş.Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, “Acaba âlem-i gayb ne diyor?” diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikirle çaldı.
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]arş-ı marifet-i Rabbâniye: Rabbimizi tanıtan bilgi arşı, tahtı[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: kapsamlı, içine alan[/TD]
[TD]galat-ı his: duygu yanılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakikatsız: gerçek olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mârifet-i imaniye: imanî bilgi[/TD]
[TD]münevver: aydın, nurlanmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid-i ekber: en büyük mürşid, doğru yolu gösteren[/TD]
[TD]müstakim: istikametli, dosdoğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstemirrâne: devamlı olarak[/TD]
[TD]nuranî kalbler: iman nuruyla aydınlanmış kalbler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rehber-i ekmel: en mükemmel rehber, kılavuz[/TD]
[TD]râsihâne: sağlam ve köklü bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkar edenler[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[TD]vücub-u vahdet: Allah’ın birliğinin zorunlu oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’ın eserlerini gösteren ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine-i âzam: en büyük ayna[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma, aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems-i hakikat: hakikat güneşi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:45 #808848Anonim
Yani, “Madem bu cismânî âlem-i şehadette, bu kadar ziynetli ve san’atlı hadsiz masnularıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve maharetli, hesapsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir Zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde Onu, Onun tezahüratından bilmeliyiz” dedi. Kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli birşehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü’l-Guyûbdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir. Ve kelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi,tekellümü dahi Onu sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mu’cizatlarıyla,hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyinhakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:
[TABLE]
[TR]
[TD]Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri çok iyi bilen Allah[/TD]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedâheten: apaçık bir şekilde[/TD]
[TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]cismanî: maddi vücuda sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil: deliller, işaretler[/TD]
[TD]ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakikat-i vahy: vahyin gerçekliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-ı kudsiye: kutsal gerçek[/TD]
[TD]ifaza etmek: feyizlendirmek, okutmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
[TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kavil: söz, kelâm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavlen: sözle[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm-ı ezelî: ezelî, zaman üstü söz[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]mazhariyet: nail olma, ayna olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteda: iktida edilen, uyulan[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan, gözeten[/TD]
[TD]perde-i gayb: görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sübut: sabit olma, kesin olarak meydana çıkma[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik-gerde: kabul edilmiş, tasdik edilmiş[/TD]
[TD]tekellüm: konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâhürât: görünmeler, belirmeler[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahiy/vahy-i İlâhî: Cenâb-ı Hakkın Cebrâil vasıtasıyla peygamberlere göndermiş olduğu bilgiler, emir ve yasaklar[/TD]
[TD]vahy-i meşhud: görülen, somut vahiy[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet-i vücud: Allah’ın varlığına şahitlik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 07:50 #808849Anonim
Birincisi: لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak, bir tenezzül-ü İlâhîdir. Evet, bütün zîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette Kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakikî insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi,kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihatalı ve sermedî birsurette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve malikini bulmaya en müştak, hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına, acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette Kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır.
İşte, tenezzül-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî ve mukabele-i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî ve iş’âr-ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin,icmâ ile Vâcibü’l-Vücudun vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki, gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
[TABLE]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlar[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]endişe-i istikbal: gelecek endişesi[/TD]
[TD]fakr: fakirlik, ihtiyaç hali[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hâlıkıyet: yaratıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: delil, kanıt[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata: içine alma, kuşatma[/TD]
[TD]iştiyak: arzu, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iş’âr etmek: bildirmek[/TD]
[TD]iş’âr-ı Samedânî: her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, fakat Kendisi hiçbirşeye muhtaç olmayan Cenâb-ı Hakkın bildirmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele-i Rahmânî: Rahmân olan Allah’ın Zâtına has ve yaraşır şekilde karşılık vermesi[/TD]
[TD]mukteza: birşeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâleme-i Sübhânî: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenâb-ı Hakkın konuşması[/TD]
[TD]münacat: dua, Allah’a yakarış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehab: seçilmiş[/TD]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[TD]nâzenin: ince, nâzik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]perestiş: aşırı derece sevmek, ibadet etmek[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: vahiyle gelen, İlâhî[/TD]
[TD]sermedî: daimi, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taarrüf-ü Rabbânî: Cenâb-ı Hakkın kendini bildirmesi, tanıttırması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun: içerme, içine alma[/TD]
[TD]tekellüm: konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzül-ü İlâhî: Allah’ın Kur’ân-ı Kerimde emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi[/TD]
[TD]tezahür: belirme, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]zarurî: zorunlu, gerekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şe’n: hal, nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâât: ışınlar, parıltılar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:07 #808851Anonim
Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki:
Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-iRabbâniyedir; fakat iki fark vardır.
Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamınekseri vasıtasız olmasıdır. Mesela, nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.
Birisi: Haşmet-i saltanat ve hakimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini, bir valiye gönderir. O hakimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.
İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıylahususî bir münasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisiyle veya birâmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de, Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanıyla, vahiyle ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususibir surette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ıRabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.
لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى
1
âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.[NOT]Dipnot-1 “(De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Padişah-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan Padişah, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, az, basit[/TD]
[TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
[TD]havas: büyük zâtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, görkemi[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[TD]hâkimiyet-i umumiye: genel hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik, görkem[/TD]
[TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimat-ı Rabbâniye: Rab olan Allah’a ait kelimeler, sözler[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, eksen[/TD]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamele: davranış, iş[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâleme-i Rabbâniye: terbiye edici olan Allah’ın konuşması[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]raiyet: halk, tabi olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru, gerçek[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı mükâleme: karşılıklı konuşma tarzı[/TD]
[TD]tebliğ: bildirme, ulaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]teksir: çoğaltma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vech: yön, taraf[/TD]
[TD]yaver: yardımcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmi: cahil, sıradan kimse[/TD]
[TD]şümul: kapsamlılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:09 #808853Anonim
Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.
Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezasıdır.
İkincisi: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasındaicabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olan ilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hafîzını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına, vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevimükâleme-i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu ve vücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarurî ve vâcip bir muktezasıdır diye anladı.
Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin faraza şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı, o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması; ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerrelerle herbirinin kàbiliyetine göre konuşması; ve onların hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar güneşinvücuduna şehadet etmesi; ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi, aynen
[TABLE]
[TR]
[TD]beliye: felâket, musibet[/TD]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
[TD]fiilen: fiil ve davranışla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafîz: daima koruyan[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himayet: himaye etme, koruma[/TD]
[TD]huzuren: yakınında olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar[/TD]
[TD]hâmi: koruyucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâd: kullar[/TD]
[TD]icabet etmek: cevap vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsas etmek: hissettirmek[/TD]
[TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilhâmî: ilham ile elde edilen; ilham ile ulaşılan[/TD]
[TD]imdat etmek: yardım etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimdat: yardım dileme[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavil: söz[/TD]
[TD]kavlen: sözle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas nitelik, özellik[/TD]
[TD]mahlûk: yaratık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan[/TD]
[TD]mükâleme-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın Zâtına has konuşması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzahemet etmek: zahmet ve sıkıntı vermek, engel olmak[/TD]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]rahmet-i rubûbiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın rahmeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru[/TD]
[TD]tazarruat: yakarışlar, niyazlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terekküp: birleşme, meydana gelme[/TD]
[TD]teveddüd-ü İlâhî: Allah’ın Kendini sevdirmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[TD]vedûdiyet: Kendini sevdirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâcip: zorunlu[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom[/TD]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat-i ulûhiyet: İlâhlık şefkati[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hal, nitelik, özellik[/TD]
[TD]şua: parıltı, ışık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:11 #808856Anonim
öyle de: ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı olan Şems-i Sermedînin mükâlemesi dahi onun ilmi ve kudreti gibi, küllî vemuhit olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mâni olmaması ve karıştırmaması bildebahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhamlar birer birer ve beraber bil’ittifak o Şems-i Ezelînin huzuruna ve vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet veşehadet ettiklerini aynel yakîne yakın bir ilmel yakînle bildi.
İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Dördüncü ve On beşinci Mertebelerinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ:إِجْمَاعُ جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلإِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِْلاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ اْلاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلٰهِيَّةِ، وَلِـْلاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِْلاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِْلاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ
1
denilmiştir.[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş’ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Zîşan: şan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah[/TD]
[TD]Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zülcemâl: mükemmellik, kusursuzluk sahibi, sonsuz güzellik sahibi Allah[/TD]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ders-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme dersi[/TD]
[TD]ebed: sonu olmayan sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[TD]ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[TD]kàbiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: kapsamlı tür[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri herşeyi aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
[TD]Şems-i Sermedî: Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik etmek, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:14 #808863Anonim
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki:
“Madem bu kâinatın mevcudatıyla Mâlikimi ve Hâlıkımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcudatın en meşhuru ve a’dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’ân’ıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhisselâtü Vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz’” diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü, enbedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: “Biz en evvel, bu fevkalâde zâtın (a.s.m.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbârâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hâlıkımızı ondan sormalıyız” diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden, burada, yalnız dokuz külliyetine birer kısa işaret edilecek.
Birincisi: Bu zâtta (a.s.m.), hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi, bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması; ve وَانْشَقَّ الْقَمَرُ
1 وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰى
2 âyetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucuyla a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi, nass-ı kat’î ile ve bir kısmı tevatürle yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan, üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki harika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:[NOT]Dipnot-1 “Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.
Dipnot-2 “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” Enfâl Sûresi, 8:17.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâlik: sahip; herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[TD]a’dâ: düşmanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: değer ve üstünlük[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[TD]haslet: huy, özellik, karakter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim: hükmeden, yöneten[/TD]
[TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]keramet: Allah’ın ikramına ve lütfuna nail olmuş, olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kevser: Cennette bulunan bir havuz[/TD]
[TD]kifayet: yeterlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]külliyet: bütünlük, kapsamlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gösterdiği mu’cizeler[/TD]
[TD]nakl-i kat’î: açık ve kesin hüküm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
[TD]saadet-i beşeriye: insanlığın mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarahat: açıklık[/TD]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından bir haber veya hadîs-i şerifin aktarılması[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]zâhir: görünme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:17 #808865Anonim
“Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi: Elinde, bu kâinat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’ân-ı Azîmüşşanın, yedi vech ile harika olmasıdır. Ve bu Kur’ân’ın, kırk vech ile mu’cizeolduğu ve Kâinat Hâlıkının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mu’cizat-ı Kur’âniye namlarındaki ve Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.), fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü: O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez.
Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkestenziyade takvâda bulunması ve Allah’tan korkması; ve fevkalâde daimî
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri[/TD]
[TD]ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, davranışlar[/TD]
[TD]akvâl: sözler, konuşmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı hak: doğrunun ta kendisi[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzer[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk[/TD]
[TD]hums: beşte bir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hıyanet: hainlik, ihanet[/TD]
[TD]ibâdât: ibadetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[TD]kàbil: mümkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]maden-i terakkiyat: maddî manevî ilerleme kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medâr-ı inkişafât: gelişme ve yükselme sebebi[/TD]
[TD]merci: başvurulacak, sığınılacak yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mucizat-ı bâhire: apaçık, aşikâr mu’cizeler[/TD]
[TD]musaffî: arındıran, temizleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[TD]müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münevvir: nurlandıran, aydınlatan[/TD]
[TD]mürebbî: terbiye edici, eğitici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yol gösteren[/TD]
[TD]müzekkî: arındıran, ıslah eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[TD]tebliğ etmek: bildirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzül etmek: inmek, alçalmak[/TD]
[TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek[/TD]
[TD]âdilâne: adaletli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hüküm[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:22 #808867Anonim
mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.
Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişafve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütünefkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız vemuhalif ve münkir oldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, neitminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi vemâneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler
[TABLE]
[TR]
[TD]Cevşenü’l-Kebîr: büyük zırh anlamında Peygamberimize vahiyle gelen büyük ve önemli bir dua[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ)[/TD]
[TD]Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adâvet: düşmanlık[/TD]
[TD]akide: inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]cihan: âlem, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dağdağa: kargaşa, karışıklık[/TD]
[TD]derece-i tavsif: Allah’ı vasıflandırma derecesi, nitelendirme seviyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr: fikirler[/TD]
[TD]ehl-i marifet: Allah’ı bilme ve tanıma lütfuna eren kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i velâyet: velî kullar, Allah dostları[/TD]
[TD]eser-i tereddüt: tereddüt izi, kararsızlık belirtisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esrar: sırlar, incelikler[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
[TD]hikmet: felsefe ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükema: filozoflar, felsefeciler[/TD]
[TD]hükümran: hükmeden, hüküm sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: gelişme[/TD]
[TD]intihâ: son, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iptida: başlangıç[/TD]
[TD]itikad: inanç, inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminan: inanma, tatmin olma[/TD]
[TD]marifet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Allah’ı tanıma ve bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meratib-i imaniye: iman mertebeleri, dereceleri[/TD]
[TD]mertebe-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]metanet: sağlamlık[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muarız: karşı gelen[/TD]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[TD]mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler, soyut gerçekler; fazilet ve ahlâk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücahedat: mücahedeler, mücadeleler[/TD]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâcât: Allah’a yalvarış, dua[/TD]
[TD]müptediyâne: yeni baştan başlayarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müraat etmek: gözetmek, uymak[/TD]
[TD]nâs: insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruhanî reis: dinî lider; dinî konularda otorite sahibi kimse[/TD]
[TD]sebat: kararlılık, sabit olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif etmek: sıfatlarını bildirmek, vasıflarını anlatmak[/TD]
[TD]tebliğ: ulaştırma, bildirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebliğ-i risalet: peygamberliğin ilânı, mesajı[/TD]
[TD]telâhuk-u efkâr: düşünce ve tecrübelerin birikimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[TD]ulvî: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesvese vermek: şüpheye düşürmek, kuşkulandırmak[/TD]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaaf: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[TD]zerre miktar: çok az miktar[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.