- Bu konu 54 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Ekim 2012: 08:47 #808868
Anonim
ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir.
İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubûdiyet vefevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir dâvet ve mu’cizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü: Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmâı, nasıl ki vücud ve vahdâniyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa, o zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasıl ki, lisan-ı kàl ile Tevrat,İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler—ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup’ta güzelce beyan ve ispat edilmiş—öyle de,lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip dâvâsını imza ediyorlar. Ve lisan‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi: Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine icmâ ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velâyetle müşahede etmeleri; ve umumunu, nur-u
[TABLE]
[TR]
[TD]Tevrat: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zebur: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşaret: müjdeleme[/TD]
[TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihan-pesendâne: dünyaya kabul ettiren bir şekilde[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i velâyet: velî kullar, Allah dostları[/TD]
[TD]emsâlsiz: benzersiz, eşsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]feyz: mânevî gıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği, birleşme[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işârât: işaretler[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerâmât: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü haller[/TD]
[TD]keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD]kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
[TD]lisân-ı kàl: konuşma dili, sözlü ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: sebep, vesile[/TD]
[TD]mertebe-i iman: iman mertebesi, derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilsiz: benzersiz, eşsiz[/TD]
[TD]musaddak: doğrulanan, onaylanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[TD]mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahedat: mânevî âlemde yapılan gözlemler, müşahedeler[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u velâyet: velilik ışığı[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik[/TD]
[TD]sadıkıyet: doğruluk, sadakat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar[/TD]
[TD]tasdik etmek: onaylamak, doğrulamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebaiyet: tabi olma, uyma[/TD]
[TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vahdâniyet/vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]İncil: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:49 #808869Anonim
iman ile, ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
Altıncısı: Bu zâtın, ümmîliğiyle beraber, getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtirâ ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyenin dersiyle ve talimiyle mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-yı müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikîn ve dâhi hükema-i mü’minîn bu zâtın üssül’esas dâvâsı olan vahdâniyeti kuvvetli burhanlarıyla bil’ittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi, bu muallim-i ekberin ve bu üstâd-ı âzamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ, Risale-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtın sadakatının birtek burhanıdır.
Yedincisi: Âl ve Ashâb namında ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi, kemâl-i merakla ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu zâtın bütün gizli ve âşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tetkik etmeleri neticesinde, bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifakla ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.
Sekizincisi: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi
[TABLE]
[TR]
[TD]Ashâb: Sahabiler, Peygamberimizi dünya gözüyle görüp, onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]asfiya-yı müdakkikîn: Hz. Peygambere vâris olup onun yolundan giden takvâ sahibi ve gerçekleri tam olarak araştıran, delilleriyle isbat eden büyük velîler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: kesin delil, kanıt[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i hakkaniyet: doğruluk derecesi[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferâset: çabuk sezme ve anlama kàbiliyeti[/TD]
[TD]hakaik-ı kudsiye: mukaddes, yüce hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakkalyakîn: bizzat yaşamak suretiyle, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[TD]hüccet-i risalet: peygamberlik delili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükema-i mü’minîn: Müslüman filozoflar, felsefeciler[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]ihtirâ etmek: yeni bir şey meydana getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
[TD]itikad: inanma, inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kemâl-i merak: tam bir merak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme[/TD]
[TD]mertebe-i ilmiye: ilim mertebesi, derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim-i ekber: en büyük öğretmen; Peygamber Efendimiz (a.s.m.)[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[TD]nazar: bakış, düşünce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru, ışığı[/TD]
[TD]sadâkat: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru[/TD]
[TD]sadıkıyet: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sıddîkîn-i muhakkikîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olan, hakikatleri delilleriyle bilen büyük araştırmacı âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[TD]taife-i azîme: büyük topluluk, gurup[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
[TD]tedbir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâgâh: seyir yeri[/TD]
[TD]tertip etmek: düzenlemek, düzene koymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetkik etmek: incelemek, derinliğine araştırmak[/TD]
[TD]ulûm-u âliye: yüksek ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âl: Peygamberimizin ailesi ve onun soyundan gelenler[/TD]
[TD]âşikâr: apaçık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmîlik: okuma yazma bilmeme[/TD]
[TD]üssü’l-esas: temel esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad-ı âzam: en büyük üstad; Peygamber Efendimiz (a.s.m.)[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 08:56 #808870Anonim
tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkâşına delâlet eder. Öyle de, kâinatın hilkatindeki makàsıd-ı İlâhiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bukâinat Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu: Madem bu san’atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san’at kârlığının kemâlâtını teşhir etmek; ve bu süslü ve ziynetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbânî it’amlar ve ziyafetlerle kendi rubûbiyetine karşı minnettarâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece-gündüzün tahvili ve ihtilâfı gibi azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkıyetle kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semâvî tokatlarla zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah[/TD]
[TD]Rabbânî: Rab olan Allah’a ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]azametli: büyük, yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâl: davetçi, ilân edici[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[TD]hallâkıyet: yaratıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himâyet: koruma[/TD]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf: değişim, farklılık[/TD]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]imha etmek: yok etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkıyad: boyun eğme, itaat etme[/TD]
[TD]it’am: yedirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale: giderme[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[TD]keşşaf: keşf edici, açığa çıkarıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas nitelik, özellik[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makàsıd-ı İlâhiye: Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]minnettârâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek[/TD]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]perestişkârâne: taparcasına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]sadık: doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât: başkalaşmalar[/TD]
[TD]tahvil: dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim etmek: öğretmek[/TD]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarrufât: kullanımlar, faaliyetler[/TD]
[TD]tatmin etmek: doyurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil: değişim[/TD]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazifedarâne: vazifeli olarak, görevli olarak[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:00 #808871Anonim
ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve Ondan istimdat eden ve muvaffakiyet isteyen ve Onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zât (a.s.m.) olacak.
Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatler bu zâtın sıdkına şehadet ederler. Elbette bu âdem, benî Âdemin medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve ona “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır. Ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahmânî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın haşmet-i saltanat-ı mâneviyesinin nısf-ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki, bu âlemde en mühim zât budur; Hâlıkımız hakkında en mühim söz onundur.
İşte gel, bak! Bu harika zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat’î mu’cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler ali ve esaslı hakikatlerine istinaden, bütün dâvâlarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsınadelâlet ve şehadet ve o Vâcibü’l-Vücudu ispat ve ilân ve i’lâm etmektir.
Demek bu kâinatın mânevî güneşi ve Hâlıkımızın en parlak bir burhanı, buHabibullah denilen zâttır ki, onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
Birincisi: “Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek”
1 diyen[NOT]Dipnot-1 Aliyyü’l-Kârî, el-Esrârü’l-Merfûa, s. 193. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Fahr-i Âlem: bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.)[/TD]
[TD]Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Kureyşî: Kureyş kabilesine mensup olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı mutlaka gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: kul[/TD]
[TD]benî Âdem: insanoğlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, kanıt[/TD]
[TD]bâhir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman-ı Rahmân: Rahmân olan Allah’ın buyruğu[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[TD]halletmek: çözmek, deşifre etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haslet: huy, özellik, karakter[/TD]
[TD]haşmet-i saltanat-ı mâneviye: mânevî hükümranlığının azameti, büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat-i kâinat: kâinatın, evrenin yaratılışı[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ: işgal, kaplama[/TD]
[TD]istimdat etmek: yardım dilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[TD]i’lâm etmek: bildirme, duyurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’i: kesin[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratık[/TD]
[TD]maksat: amaç, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, nail olma[/TD]
[TD]medar-ı iftihar: iftihar vesilesi, övünme sebebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı şeref: şeref sebebi, kaynağı[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muammâ: anlaşılması zor sır, gizem[/TD]
[TD]muvaffakiyet: başarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nısf-ı arz: yeryüzünün yarısı[/TD]
[TD]perde-i gayb: görünmeyen perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevfik: yardım[/TD]
[TD]teyid: destekleme, kuvvetlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tılsım: sır, gizem[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]yakîn: kuşku ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme, görür gibi inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
[TD]zâhir: açık, görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdem: insan[/TD]
[TD]âli: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ğaybî: görünmeyen[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeref-i benî Âdem: Âdem oğullarının şerefi; insanoğlunun şeref kaynağı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:05 #808872Anonim
İmam‑ı Ali (radıyallahu anh) ve yerde iken Arş-ı Âzamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temâşâ eden Gavs-ı Âzam (k.s.)
1 gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliya-yı azîmeyi câmi’ ve Âl-i Muhammed nâmıyla şöhret şiâr-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icmâ ile tasdikleridir.İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr‑ı siyasiyeden hâli ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükümetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak, şarktan garba kadar cihan-pesendane idare eden ve Sahabe nâmıyla dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin, ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmâsının, tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtın vahdâniyete şehadeti, şahsî ve cüz’î değil; belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiç bir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti.
İşte, Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Altıncı Mertebesinde, böyle
[NOT]Dipnot-1 Gümüşhanevî, Mecmûatu’l-Ahzâb (Şâzelî), s. 561. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
[TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
[TD]Sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler[/TD]
[TD]azamet-i heykel: yapısının azameti, büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]cemaat-i nuraniye: nurlu cemaat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-ı meşhure: meşhur cemaat, topluluk[/TD]
[TD]cemaat-ı uzmâ: büyük topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihan-pesendane: dünyaya meydan okuyarak kabul ettirir bir şekilde[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: kapsamlı, içine alan[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, bireysel, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]diplomat: memleket ve millet meseleleri hakkında siyasî söz sahibi[/TD]
[TD]dâhiyâne: çok zekice, akıllıca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr-ı siyasiye: siyasi fikirler[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya-yı azîme: büyük veliler[/TD]
[TD]fetret: iki peygamber arasında peygambersiz geçen dönem, İlâhî vahyin kesildiği dönem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garb: batı[/TD]
[TD]gayb-bîn: gaybı gören, görünmeyen âlemden haber veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı içtimaiye ve siyasiye: sosyal ve siyasi hayat[/TD]
[TD]hâkim-i âdil: adalet ile iş gören hükmedici; adaletli hüküm verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: uzak, boş[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavim: insan topluluğu, kabile[/TD]
[TD]küllî: kapsamlı, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medrese-i nuraniye: nurlu medrese, okul[/TD]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: çevre, etraf[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlûmat: bilgi, bilgiler[/TD]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]radıyallahu anh: Allah ondan razı olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rehber: kılavuz, yol gösterici[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulema: âlimler[/TD]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
[TD]Âl-i Muhammed: Hz. Muhammed’in ailesi ve onun neslinden gelenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: millet, topluluk[/TD]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[TD]İsrafil: [bk. bilgiler – İsrafil (a.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şark: doğu[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şöhretşiar: şöhretli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:08 #808873Anonim
لاَۤ اِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ:فَخْرُ عَالَمٍ وَشَرَفُ نَوْعِ بَنِى اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ دِينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالاَتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلاَقِهِ، حَتّٰى بِتَصْدِيقِ أَعْدَاۤئِهِ. وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاۤتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلاَفِ حَقَاۤئِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِى اْلاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِى اْلاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى أُمَّتِهِ ذَوِى الْبَرَاهِينِ وَالْبَصَاۤئِرِ النَّوَّارَةِ
1denilmiştir.
Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki:
“Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’ân‑ı Mucizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâneneşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı vemenbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Resâilü’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, Kur’ân’ının azamet-i saltanatı ve dininin haşmet-i vüs’ati ve kemâlâtının kesreti ve hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi ahlâkının ulviyetiyle, fahr-i âlem ve şeref-i nev-i benî Âdem olan zât (a.s.m.), Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, o zât (a.s.m.), zâhir ve bâhir ve musaddık ve musaddak yüzlerce mu’cizâtının kuvvetiyle ve dininin sâti’ ve kàti’ binlerce hakaik-i diniyesinin kuvvetiyle ve Ehl-i Beytinin icmâıyla ve basar sahibi Ashabının ittifakıyla ve ümmetinden burhan ve nuranî basiret sahibi muhakkiklerin tevafukuyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçek ve doğruları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan[/TD]
[TD]hüccet: kesin delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın ortaya koyduğu kesin delil[/TD]
[TD]i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]merci: kaynak, başvurulacak yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
[TD]mücahidâne: cihad ederek, mücadeleyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülhid: dinsiz[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müracaat: başvurma[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: yaymak[/TD]
[TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:10 #808875Anonim
kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş.
Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risaletü’n-Nur’a havale ederek, yalnız bir kısa işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütünhakaikiyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle vekemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna birhüccet-i kàtıasıdır.
İkinci Nokta: Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette birtebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.
Üçüncü Nokta: Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki,Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhret şiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Kâbe: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lebid: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakaik: hakikatlar, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikatli: gerçek[/TD]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havale etmek: göndermek[/TD]
[TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı siyasiye: siyasî hayat[/TD]
[TD]hayat-ı şahsiye: şahsî, özel hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet-i kàtıa: kesin delil[/TD]
[TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: gelişme, açılma[/TD]
[TD]inkılâb: değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikamet: doğruluk, doğru yön[/TD]
[TD]kaside: övgü şiiri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâmullah: Allah’ın kelâmı[/TD]
[TD]kemâl-i ihtiram: mükemmel, kusursuz bir saygı ve hürmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât-ı ilmiye: ilimdeki mükemmellikler, ilmî olgunluklar[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah tarafından gönderilen, bir benzerini yapma hususunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâm: ad[/TD]
[TD]saadet: mutluluk, huzur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tasfiye: arındırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil-i hayat-ı içtimaiye: sosyal hayatın değişmesi[/TD]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezkiye: temizleme, arındırma[/TD]
[TD]vech-i i’câz: mu’cizelik yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, şekil[/TD]
[TD]âyât: âyetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şöhretşiar: şöhret sahibi, şöhreti herkesçe bilinen[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:14 #808876Anonim
Hem bedevî bir edip
1 فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerîgibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”
Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur veenâniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûreninmislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanlarıdahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âdi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veyaumumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam,
2 سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin harika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.”Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”
O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz
[NOT]Dipnot-1 “Artık emrolunduğun şey ile onları (camın kırılıp dağılması gibi) parçala.” Hicr Sûresi, 15:94.
Dipnot-2 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sekkâkî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zemahşerî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belîğ: belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse[/TD]
[TD]câmid: cansız, donuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]edîp: edebiyatçı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]helâket: mahvolma, yok oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: tenha, boş, ıssız[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
[TD]ilm-i belâğat: belâğat ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifakla: birleşerek, fikir birliği ederek[/TD]
[TD]mertebe-i belâğat: belâğat derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat-ı âlem: âlemdeki varlıklar[/TD]
[TD]meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muaraza: sözle mücadele[/TD]
[TD]muharebe: harp, savaş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık verme[/TD]
[TD]mütefennin: bilgili, ilim sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahayyül: hayal etme[/TD]
[TD]telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki: anlama, kabul etme[/TD]
[TD]terakkî etmek: yükselmek, ilerlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâkat-i beşer: insana ait güç ve kuvvet[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zillet: alçaklık, aşağılık[/TD]
[TD]âdi: basit, normal, sıradan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:18 #808878Anonim
bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:
Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla, Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâ fasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta: Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğinimuhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki vetarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.
Beşincisi: Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid
[TABLE]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bilâfasıla: fasılasız, aralıksız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cami-i kebir: büyük cami[/TD]
[TD]cenah: kanat, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cûş u huruş: neşe ve coşku[/TD]
[TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i belâğat: belâğat seviyesi[/TD]
[TD]ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feza: uzay[/TD]
[TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garabet: gariplik, hayret vericilik[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halâvet: tatlılık, hoşluk[/TD]
[TD]hayattarâne: canlı bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, görkemi[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; neden, espri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hums: beşte bir[/TD]
[TD]idame etmek: devam etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktida etmek: uymak[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ etmek: kuşatmak, kapsamak, içine almak[/TD]
[TD]ittiba: tabi olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme[/TD]
[TD]kemâl-i ihtiram: tam ve mükemmel saygı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazi: geçmiş[/TD]
[TD]mebzuliyet: bolluk, çokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memnunâne: memnun bir şekilde[/TD]
[TD]mes’udâne: mutlu bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[TD]müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakbel: gelecek[/TD]
[TD]müşahede: seyretme, gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[TD]nutuk: konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
[TD]nısf: yarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî ferman: hükmü sürekli devam eden ferman, buyruk[/TD]
[TD]taife-i ilmiye: ilim sınıfı, tabakası,[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı beyan: açıklama şekli[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekrâr-ı tilâvet: tekrar tekrar okumak[/TD]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tilâvet: okuma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi[/TD]
[TD]ziyadeleştirmek: artırmak, fazlalaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[TD]üslûb-u ifade: ifade tarzı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şebâbet: gençlik, tazelik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 09:20 #808879Anonim
ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliyave asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik vecâmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.
Altıncısı: Kur’ân’ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir,
Evet, altında hüccet ve burhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizapları ve teslimleri, Kur’ân’ın fevkalâde hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a‑i semâviye-i arziye olduğunu ispat ettikleri gibi altı makamdan dahi, onun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden, başta, bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imhave izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın Mutasarrıfı, o Kur’ân’a, âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve birmertebe-i muvaffakiyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (aleyhissalâtü vesselâm) herkesten ziyade onaitikad ve ihtiramı ve
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi olan, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: hem velî, hem âlim olan büyük zâtlar[/TD]
[TD]ayn-ı hak: doğrunun ta kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]burhan: mantıkî delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]câmiiyet: genişlik, kapsamlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]düstur-u faaliyet: faaliyet prensibi, kuralı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyizdar: feyizli, bereketli[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikatmedar: hakikat kaynağı[/TD]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmâne: hikmetli biçimde[/TD]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himaye: koruma[/TD]
[TD]hüccet: kesin delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiram: hürmet etme, saygı gösterme[/TD]
[TD]imha: yok etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]incizap: cezbedilme, çekilme[/TD]
[TD]itikad: inanma, inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminan: inanma, tatmin olma[/TD]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, kabul etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale etmek: ortadan kaldırmak, gidermek[/TD]
[TD]izhar: açığa çıkarma, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kal’a-i semâviye-i arziye: gökler ülkesinin yeryüzü kalesi, yani hiçbir dünyalının zarar veremeyeceği kadar sağlam[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl dili[/TD]
[TD]makam-ı hürmet: hürmet, saygı makamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul gören, geçerli[/TD]
[TD]mecma-ı hakaik: hakikatlerin toplandığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]mertebe-i muvaffakiyet: başarı derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilsiz: benzersiz[/TD]
[TD]müfteri: iftiracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[TD]saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru[/TD]
[TD]selim: sağlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası, mührü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıdk: doğruluk[/TD]
[TD]tarîkat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
[TD]tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[TD]teyid etmek: desteklemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ukul-ü müstakîme: doğru yolda olan akıllar[/TD]
[TD]vahy-i semâvî: Cenâb-ı Hak tarafından peygambere bildirilen emirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velâyet: velilik[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i mübareke: bereketli ağaç[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 10:13 #808882Anonim
nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimanede bulunması ve sâir kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisât-ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur’ân ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın bütün kuvvetiyle, Kur’ân’ın herbir hükmüne iman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması; Kur’ân semâvî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzamı, göz önünde o Kur’ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikatperestâne ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîlerin dahitilâveti vaktinde pervane gibi hakperestâne etrafında toplanması, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübrânın büyük müçtehidleri ve usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi muhakkikleri gibi her taife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyatça en ileri bulunan Arap edipleri (İslâmiyete girmeyenler) şimdiye kadar muarazaya pek çok muhtaç oldukları halde, Kur’ân’ın i’câzından yedi büyükvechi varken, yalnız birtek vechi olan belâğatinin, tek bir sûrenin mislini getirmektenistinkâfları; ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhurbelîğlerin ve dâhi âlimlerin, onun hiçbir vech-i i’câzına
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: herbir varlığa rahmet ve tecellisi olan ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]beliğ: belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]dindarâne: dindarca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]gabî: anlayışı kıt, zekâsı az[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaybiyâne: gaybı görür, görünmeyeni bilir bir şekilde[/TD]
[TD]hakikatperestâne: hakkı ve hakikatı severek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
[TD]hakkaniyet: hak oluş, doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakperestâne: hakkı üstün tutarak[/TD]
[TD]hums: beşte bir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar[/TD]
[TD]hâdisat-ı kevniye: kâinat ve yaratılışla ilgili olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i kelâm: kelâm ilmi; iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı[/TD]
[TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihraç etmek: çıkarmak[/TD]
[TD]istinkâf: aciz kalmak, çekinmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminan: inanma, tatmin olma[/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]kısm-ı âzam: büyük kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maden-i hakikat: gerçeğin kaynağı[/TD]
[TD]makbuliyet: kabul edilmiş olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba-ı hak: hakkın ve doğrunun kaynağı[/TD]
[TD]muaraza: sözle mücadele[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müncezibâne: kendini kaptırarak[/TD]
[TD]müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan âlim zât[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştakâne: iştiyakla, çok isteyerek[/TD]
[TD]nazar: bakış, düşünce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüzul: inme[/TD]
[TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]sâir: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]tilâvet: okuma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]usulüddin: din usulü, kelâm ilmi[/TD]
[TD]vakıa: olay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i nâimane: uyku hali[/TD]
[TD]vech: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vech-i i’câz: mu’cizelik yönü[/TD]
[TD]âmi: okuma yazma bilmeyen, cahil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmiyet: okuma yazma bilmeme[/TD]
[TD]Şeriat-ı Kübrâ: İslâmın büyük ve yüce kanunları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 10:16 #808883Anonim
karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri, Kur’ân mu’cize ve tâkat-i beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.
Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilemez. Çünkü, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkının hitabı ve konuşması; ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek bir emare bulunmayan bir mukâlemesi; ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kab-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzul eden; ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden; ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan San’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyanın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’câzına yetişilmez.
Hem, Kur’ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsiryazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın senetleri ve delilleriylebeyan ettikleri Kur’ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları veâli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli,
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kab-ı Kavseyn: Allah’a en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenâb-ı Hak ile görüşmüştür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rabbânî: Rab olan Allah’a ait[/TD]
[TD]San’atkâr: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]derece-i i’caz: mu’cizelik derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakaik-ı İslâmiye: İslâmın gerçekleri, esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik, hususiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsas etmek: hissettirmek[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]kesretli: çok sayıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhariyet: erişme, nail olma[/TD]
[TD]meb’us: gönderilmiş, görevli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil: meseleler[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]muhatab-ı Samedâniye: her şeyin Kendine muhtaç olduğu, fakat Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın muhatabı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: kendisine karşı konuşulan[/TD]
[TD]muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukâleme: konuşma[/TD]
[TD]mu’cize: Allah tarafından gönderilen, bir benzerini yapma hususunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran[/TD]
[TD]mütefennin: bilgili, sanatkâr, fen ilimlerine sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve anlamlı söz[/TD]
[TD]nüzul etmek: inmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu[/TD]
[TD]senet: delil, belge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sükût: sessiz kalma, susma[/TD]
[TD]takât-i beşer: insan gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim etmek: öğretmek[/TD]
[TD]tasannu: yapmacık hareket, zorla birşeyi iyi göstermeye çalışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
[TD]tereşşuh etmek: sızmak, damlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]ulema: âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulviyet: yücelik[/TD]
[TD]umûr-u gaybiye: gayb âlemine ait işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vüs’at-i iman: iman genişliği, büyüklüğü[/TD]
[TD]âcizâne: âciz bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüksek, yüce[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 10:19 #808884Anonim
gaybî ihbarları izhar ve ispat etmeleri; ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabının herbiri, Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î burhanlarla ispat etmesi; ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’âniye Risalesi şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin harikalarından çok şeyleri Kur’ân’dan istihraç eden Yirminci Sözün İkinci Makamı; ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşarât-ı Kur’âniye namındaki Birinci Şuâ; ve huruf-u Kur’âniye ne kadar muntazam, esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumuzât-ı Semaniye nâmındaki sekiz küçük risaleler; ve Sûre-i Fethin âhirki âyeti beş vech ile ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini ispat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhar etmesi, Kur’ân’ın misli olmadığına ve mu’cize ve harika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmü’l-Guyûbun kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kur’ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hakimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak, zemin yüzünü dahi bin üç yüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi; hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi; ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtınınittifakıyla ve esrar ve envârının tevâfukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla,
[TABLE]
[TR]
[TD]Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah[/TD]
[TD]Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeliğine dair yazılan risale; Yirmi Beşinci Söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rumuzât-ı Semâniye: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Sûre-i Feth: Fetih Sûresi, Kur’ân-ı Kerimin 48. sûresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azametli: büyük, haşmetli[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: kuvvetli delil, kanıt[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’: kısım, parça[/TD]
[TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esrar: sırlar, gizemler[/TD]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakimiyet-i nuraniye: nurlu hakimiyet, egemenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasene: sevap[/TD]
[TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huruf-u Kur’âniye: Kur’ân’ın harfleri[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik, hususiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icma: görüş birliği[/TD]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar-ı gaybî: gayb âleminden haber vermek[/TD]
[TD]imtiyaz: ayrıcalık, farklılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihraç etmek: çıkarmak[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar: açığa çıkarma, gösterme[/TD]
[TD]işârât: işaretler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işârât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın işaretleri[/TD]
[TD]kat’i: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]kemâl-i ihtiram: kusursuz ve mükemmel saygı, hürmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyve-i bâki: kalıcı, sonsuzluğa ait meyve[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]mu’cize: Allah tarafından gönderilen, bir benzerini yapma hususunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler[/TD]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad, ünvan[/TD]
[TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatından her bir bölüm[/TD]
[TD]saltanat-ı kudsiye: kutsal saltanat, egemenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semerat: meyveler, neticeler[/TD]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayyare: uçak[/TD]
[TD]tenvir etmek: nurlandırmak, aydınlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevâfuk: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler, ürünler[/TD]
[TD]âyât: âyetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şimendifer: tren[/TD]
[TD]şua: ışık kaynağından çıkan ışık teli; ışın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 10:21 #808885Anonim
birtek Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle ispat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.
İşte, bu yolcunun, Kur’ân’dan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak,Birinci Makamın On Yedinci Mertebesinde böyle,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ:اَلْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لأَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ، بِأَلْسِنَةِ مِئَاتِ الْمَلاَيِينَ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانِ، اَلدَّاۤئِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰۤى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَاْلاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَارِي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ اْلاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ فِى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ اْلاِحْتِشَامِ… وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلإِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ أَسْرَارِهِ وَأَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَاۤئِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَآثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ
1 denilmiştir.Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki kocakâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi kazandıran ve bir fâni adama ebedî bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymettar
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin ecnâsının makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder. [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
[TD]bîçare: çaresiz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darağacı: idam sehpası[/TD]
[TD]ders-i tevhid: Allah’ın varlık ve birliğinden bahseden ders[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i iman: Allah’a ve iman esaslarına inanan kimseler, mü’minler[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]levazımat: gerekli olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mülk-ü bâkî: devamlı ve kalıcı mülk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i sermediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: vasıflar, özellikler[/TD]
[TD]tereşşuh etmek: sızmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Ekim 2012: 10:23 #808886Anonim
sermaye-i insaniyenin iman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: “Haydi, ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın hey’et-i mecmuasına müracaat edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz” diye, Kur’ân’dan aldığı geniş ve ihatalı bir dürbünle baktı, gördü:
Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdır ki, mücessem bir kitab-ı Sübhânî vecismânî bir Kur’ân-ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray-ı Samedânî ve muntazam birşehr-i Rahmânî suretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatları, hattâ harfleri ve babları ve fasılları ve sahifeleri ve satırları, umumunun her vakit mânidarâne mahv u ispatları ve hakîmâne tağyir ve tahvilleri, icma ile, bir Alîm-i Külli Şeyin ve bir Kadîr-i Külli Şeyin ve bir Musannıfın, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkâş-ı Zülcelâlin ve birKâtib-i Zülkemâlin vücudunu ve mevcudiyetini bilbedâhe ifade ettikleri gibi, bütünerkân ve envâıyla ve ecza ve cüz’iyatıyla ve sekeneleri ve müştemilâtiyle ve varidatve masarıfatıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmetperverâne tecditleriyle, bil’ittifak, hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âli bir Ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatın azametine münasip iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyükşehadetini ispat ediyorlar.
[TABLE]
[TR]
[TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Rabbânî: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın Kur’ân’ı; kâinat kitabı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kàdir-i Külli Şey: sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[TD]Kâtib-i Zülkemâl: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel ve kusursuz bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Musannıf: herşeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde sınıflandıran, bir kitap gibi düzenleyen Allah[/TD]
[TD]Nakkaş-ı Zülcelâl: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bab: bölüm[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[TD]cismanî: maddi vücuda sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler[/TD]
[TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[TD]erkân: esaslar, temel unsurlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fasıl: kısım[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı, bütünü[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmetperverâne: hikmetli yapmayı pek sever bir şekilde[/TD]
[TD]icma: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata: kuşatma, kapsama[/TD]
[TD]kelimât: kelimeler, sözler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı Sübhânî: her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah’a ait kutsal kitap[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]mahv u ispat: yok olma ve var olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maslahatkârâne: faydalı ve yararlı bir şekilde[/TD]
[TD]masârifât: giderler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudiyet: varlık, var olma hali[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilsiz: benzersiz[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]mücessem: cisimleşmiş, maddi yapısı olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş, süslü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[TD]nakkaşlık: işleme ustalığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riayet: gözetme, kollama[/TD]
[TD]saray-ı Samedânî: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan fakat her şeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’a ait saray; kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekene: sakinler, ikamet edenler[/TD]
[TD]sermaye-i insaniye: insanın sermayesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tahvil: dönüşme, dönüştürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tağyir: değişme, değiştirme[/TD]
[TD]tebdil: değişme, değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecdit: yenileme[/TD]
[TD]tekmil: mükemmelleştirme, tamamlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvir: aydınlatma, nurlandırma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]varidat: gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]âli: yüksek, yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şehr-i Rahmânî: rahmet ve merhameti sınırsız olan Allah’a ait olan şehir; kâinat[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.