- Bu konu 50 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Temmuz 2012: 11:03 #805946
Anonim
“Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç Bismillah der.” cümlesini nasıl anlamalıyız?
Burada“tohum ve çekirdeklerin başında koca ağacı taşıması” ifadesi, mecazi bir ifadedir. Bu mecaz ile ifade edilmek istenen asıl mana; küçücük tohum ve çekirdek içine koca ağacın plan ve programı yerleştirilmiş ve ağaç bu plan ve program üzerine hareket ediyor, demektir. Yani o koca ağacı yapan ve idare eden, bu tohum ve çekirdek değildir. Tohum ve çekirdek sadece Allah’ın kudretine bir perde, bir sebeptir; yoksa mucit ve yaratıcı değildir.
Çekirdek ve tohumun mahiyeti gayet basit ve zayıf iken, çekirdek ve tohumdan hasıl olan ağacın mahiyeti ise gayet mükemmel ve ağırdır. Böyle bir sebebin, böyle bir neticeyi yaratıp, bütün işlerini tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Öyle ise çekirdek ve tohum her şeye kudreti yeten bir Zat’ın memuru ve hizmetkarıdır. “Yıldızları direksiz durduran,..” ifadesinde de mecaz vardır. Yani koca küreleri ve yıldızları muallakta durduran ve çok süratli dönmelerine rağmen, zerre kadar rota ve yörüngelerinden çıkmadan çeviren kimdir, diyerek o işlerin bir iki kanunla izah edilemeyeceğine işaret ediliyor.
Nasıl ki, incir çekirdeği, incir ağacının mucidi ve yaratıcısı olamaz ise, aynı şekilde o yıldız ve galaksileri çekip çeviren ve mükemmel olarak idare eden itme ve çekme kuvveti değildir.Allah’ın sonsuz kudret ve iradesidir. İtme ve çekme kanunu, sadece bir sebep ve bir perdedir. “Direksiz durdurmak” tabiri, doğrudan Allah’ın kudret ve iradesine işaret eden bir mecaz bir ifade tarzıdır.
21 Temmuz 2012: 11:13 #805947Anonim
Zikir, fikir, şükür meselesini nasıl anlamamız gerekiyor?
Başta bismillah zikirdir. Ahirde, elhamdulillah, şükürdür. Ortada, fikir ise; mevcut nimetlerin üzerinde tecelli eden esma-i ilahiyeyi okumaktır. Bu, sadece rezzakkiyete talluk eden bir formül değildir; her esmanın tecellisi için kullanılmalıdır.Mesela; kitap okurken, Allah istifademizi artırsın ve bu istifademizi her iki dünyada hakkımızda hayırlı kılsın diye, onun adıyla başlamak gerekir. İlim tahsil etme imkân, sıhhat ve sağlığını verdiği için de hamd ve şükür etmek lazım ve keza..
Kitaptaki yazılar, gözlerden girip beyne nasıl intikal ediyor ve nasıl manaya dönüşüyor. Bu mekanizmayı kuran zatın büyüklüğünü düşünüp, fikir etmekle imanını artırır.
Her hayırlı şeye besmeleyle başlanır. Başımıza gelen (küfür ve isyan dışında) ve karşılaştığımız her şeyhamde değerdir. Bediüzzamanın, hapishanelere girerken bile sabırla beraber, durmadan şükür etmesi gibi.
Ve keza; kâinat safahatındaki her şey düşünce ve tefekkür kaneviçesi (El ile yapılan işlemlerde kullanılan, sentetik ve seyrek tüllere de kaneviçe adı verilir.) üzerinde işlenmiş birer dantela gibidir. Zişuurları fikretmeye davet etmektedir.
21 Temmuz 2012: 11:18 #805948Anonim
Birinci Söz’de Geçen, Katıu’t-Târik İfadesini İzah Eder misiniz?
Bu ifâdenin temsildeki karşılığı, “yol kesici” demektir. Daha genişletmek gerekirse, “eşkiya, terörist “gibi anlalmlara da gelmektedir. Ancak bir de, hakikattaki karşılığı vardır ki, insana maddi ve manevi olarak zarar verebilecek her şey bu anlam içerisine girer. Zira, atomdan yıldızlara kadar her şey, bir cihette insana zarar verebilecek bir potansiyele sahiptir.
“Allah’a kul olana her şey hizmetkar olur. Ve Allah’a isyan edene ise, her şey düşman olur.” fehvâsınca, mahlûkat şekil ve tavır alır. Ateşin Hz. İbrahim (as)’e, Balığın Hz. Yunus (as)’a ve inek ile arının, insana musahhar olması birer örnektir.
Bu bakış çerçevesinde devletler ve milletler muvâzenesine de bakılabilir. Tekvini ve teşrii kanunları bilip riâyet edenlere, diğer milletlerin musahhar edileceği muhakkaktır.21 Temmuz 2012: 11:21 #805949Anonim
Birinci Söz’de geçen, yaprakların kurumamasında hiçbir maddi sebep yok mudur?Tabiiyyuna neden tokat vuruyor?
Çünkü muhal de olsa o sebebe yapışabilirler; Birinci Söz’de ise hiçbir sebep yokmuş gibi anlatılıyor…
Burada sebeplerin inkarı değil, sebeplerin neticeyi yaratmasının imkansız olduğu vurgulanıyor.Yoksa, elbette her şeyin bir sebebi vardır. Zira Allah kainatta sebepler vasıtası ile iş görmeyi değişmez bir kanun olarak vazetmiştir. Bu noktadan her sonuç ve neticenin bir sebebi vardır. Mesele burada sebebin yok sayılması değil, sebebin neticeyi icat etmesinin imkansız olduğu meselesidir.Mesela, tabiat kanunlarına göre yumuşak bir cisim sert bir cismi delemez. Genel kanun sert olanın yumuşağı delmesidir.
Ancak ipek gibi yumuşak bitki köklerinin, sert taş ve kayaları delmesi gözle görünen bir hakikattır. İşte bu tablo tabiatçıların ağzına bir tokat vuruyor ve kanunları istediği gibi uygulayan bir zatın varlığını nazara veriyor. O zat isterse yumuşak ile de sert cismi deldirebilir, diyor.
Keza, yaprakların kuruması da aynen kökler gibi bir fizik kuralını deliyor.
Zira ıslak bir elbise birkaç saate kuruduğu sıcaklığa karşı, yaprakların aylarca kurumadan yeşil durması da tabiat kanunlarını altüst etmektedir. Yaprağın birkaç gün solup kuruması gerekirdi. İşte buradan da ikinci tokat gelmektedir.
21 Temmuz 2012: 11:27 #805950Anonim
“Evet bu kelime öyle mübarek bir definedir ki; senin nihayetsiz aczin ve fakrın seni nihaytsiz kudrete, rahmete raptedip Kadir-i Rahim’in dergahında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.” cümlesini açar mısınız?
İnsanın aczi ve fakrı sonsuzdur. Nur Risalelerinde, “zulmetin nura ayna olması gibi”, insandaki bu acizliğin ilahi kudretin tecellisine, fakrın ise ilahi rahmetin tecellisine bir vesile olduğu sıkça ders verilir. Acz ve fakrımızı Allah’a karşı hissitmemiz gerektiğine de ayrıca vurgu yapar.Biz neye muhtaç isek onun fakiriyiz ve neyi yapmaya güç yetiremiyorsak onun aciziyiz.. Bu nazarla bakıldığında, insanın aczinin de fakrının da sonsuz olduğu anlaşılır.
Özet olarak arz edeyim: İnsan göz yapamaz, bundan acizdir, göze ihtiyacı vardır, onun fakiridir. O halde saçımızdan tırnağımıza, havadan suya meyvelerden sebzeler, güneşten aya, tâ cennet bahçelerine kadar her şeye muhtacız, bütün bunların fakiriyiz ve ütün bu ihtiyaçlarımızı kendi gücümüzle görmekten de çok uzağız, hepsine karşı aciziz.
İşte kendini ve haricindeki âlemi bu nazarla seyreden insanın kalbi Rabbine karşı sonsuz bir muhabbetle ve haşyetle dolar.
Peygamber Efendimizin (asm.) “Fakrım benim fahrimdir.” hadis-i şerifini de bu nazarla değerlendirmek gerekir. O halde, insan kendi aczini ne kadar fazla hissederse Allah’a o kadar fazla sığınır. Yine kendi fakrını ne denli hissederse, Rabbinden o kadar fazla rahmet diler.Bu ruh haletini taşımak Allah’ın rahmetinin celbine vesile olması cihetiyle insan için büyük bir şefaatçi, büyük bir kuvvet menbaıdır.
21 Temmuz 2012: 11:35 #805951Anonim
“Bismillah her hayrın başıdır,biz dahi başta ona başlarız.”sözündeki “dahi”; “bile”anlamında mıdır? O zaman “biz dahi”yi nasıl anlamamız gerekir?Burada geçen ”Biz dahi” ifadesi “Biz de “ anlamındadır. Çünkü, Osmanlıcada bu “de” ekinin kullanımı böyledir. Bu “Biz de“ tabirinin burada kullanılmasının hikmeti şu olabilir:
Malum olduğu gibi Risale-i Nurların ilk eseri “Sözler” kitabıdır. Sözlerin de ilk risalesi Birinci Söz olan “Besmele” risalesidir. Bu nedenle Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Madem her şey lisan-ı haliyle Bismillah der, öyleyse biz de Bismillah ile başlayalım.” diye, ilk risale olarak besmelenin izâhını yapıyor.
21 Temmuz 2012: 11:36 #805952Anonim
Üstad “Bismillah her hayrın başıdır.” diyor. Buradan “Hayırlı işlere başlarken bismillah çekmek şarttır.” anlamı çıkarmak mümkün müdür?..
Hayırlı şeylere başlarken bismillah demek sünnettir. Farz olarak telakkiden ziyade, sünnet olarak düşünmek daha doğru olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bu meyanda bir emir bulunmamaktadır. Cenab-ı Hakk’ın yasakladığı şeylere besmeleyle başlamak ise büyük günahı var. Bu tür hareketlerden sakınmak lazım.Risale-i Nur eserlerinde geçen birçok cümle, ayet veya hadis meali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri bazı ayetleri veya hadisleri direkt almayarak, asrın anlayışına göre iktibas suretinde alıp istifademize sunmuştur.
Bu asır, ayet ve hadislere maalesef çirkin saldırıların olduğu bir dönem. Zihinler karışmış bir durumdayken; direkt “Ayet böyle diyor, hadiste böyle geçiyor.” demek yerine Bediüzzaman Hazretleri, ayet ve hadisleri kişilerin anlayışlarına yakınlaştırıcı bir metodla ifade etmiştir.
Bu şekilde bir çok kişi bu veciz ifadeleri ezberlemiş ve araştırmalar neticesinde bu ifadelerin kudsi bir kaynağının olduğunu da görünce, bu hakikatlere meftun olmuşlardır.
“Bismillah her hayrın başıdır.” şeklindeki ifadenin kaynağı da şu şekildedir:“Besmele ile başlanmayan her önemli iş, sonuçsuz kalır.”(1)(1) bk. İbn Mâce, hadis no: 1894; Feyzu’l-Kadir, V, 13.21 Temmuz 2012: 11:42 #805953Anonim
“Şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.” Burayı ve askere kaydolmayı nasıl anlamalıyız?“Allah’ın ismini almak” demek, ona iman ve ibadet ile teslim olmak demektir. Yani insan Allah’a tahkiki bir şekilde iman eder ve bu imanın gereği olan ibadetleri de güzelce ifa eder ve dahi bunların neticesinde de tam bir tevekkül ve teslimiyet içine girerse, o zaman hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hadise karşısında titremez.”Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.”ifadesi bu teslim ve tevekkülü ifade ediyor.Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki, Allah bir musibeti alnına yazmış ise bundan kurtuluş yok, teslim olur; aynı şekilde musibeti alnına yazmamış ise hiçbir güç o musibeti başına bela edemez, bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar. İşte bu düşünce bir nevi psikolojik yükün, yani hadisler karşısında endişe ve telaş etmenin tevekkül vasıtası ile kadere atılması ve Allah’ın ismini almakla o belalardan kurtulmaya işaret ediyor.
Ama kafir Allah’a ve onun kainattaki tedbir ve iradesine inanmadığı için her şeyi tesadüfe veriyor. O zaman başına her an bir iş bir musibet gelmesi muhtemeldir. Zira onun inancına göre kainattaki her şey plansız ve programsızdır; öyle ise her an her şey başına gelebilir. Bu yüzden her şeyde bir endişe bir telaş duyar. Her hadise karşısında korkar ve titrer.
“Acaba bu musibet bana dokunur mu?“ der, hayatı zehir olur.Üstad Hazretleri bu manaya örnek için Amerika’da olmuş bir olayı söylüyor. Kuyruklu yıldız dünyanın yakınından geçince, “Acaba dünyaya çarpar mı?” endişesi ile imanı ve tevekkülü olmayan veya zayıf olanlar çok korkmuşlar, hatta evlerinden çıkmışlar.
Halbuki iman ve tevekkülü olan bir mümin bu olayda şöyle düşünür;
“Şayet bu yıldız dünyaya çarpma emrini Allah’tan almış ise tevekkülden başka yapacak bir şey yoktur.” der, hayret içinde çarpmasını bekler;“Yok emir almamış ise, bu yıldız haddini aşıp vazifesi olmadığı halde dünyamıza çarpamaz.”der endişe ve telaştan kurtulur. İşte Mümin Allah’ın ismi ile hareket ettiği için her şeyde rahat yüzü görür.“Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.”(1)İnsanın arkasındaki kuvvet ne kadar ise emniyet ve gücü de o kadardır. Mesela, valiyi arkasına alan bir adam sadece valinin gücü kadar kuvvet kazanır; padişahı arkasına alan adam ise padişahın kuvveti kadar bir kuvveti arkasında zahir bulur.Öyle ise Allah’ın kudret ve zenginliğine iman ve tevekkül ile yaslanan adam, Allah’ın sonsuz kudret ve zenginliğini arkasında zahir bir kuvvet olarak bulur. Allah’a teslim ve tevekkül eden adam kimseden korkmaz, kimseye eyvallahı olmaz demektir. Burada “askere kaydolmak”tan maksat, insanın iman ve tevekkül ile müminler sınıfına kaydolmasıdır.
(1) bk. bk
. Sözler, Birinci Söz21 Temmuz 2012: 11:46 #805954Anonim
Birinci Söz’deki “Allah için yapmak” ibaresini nasıl anlamalıyız; Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yok? Bir de Allah için veya Allah rızası için yaparsak, ihlaslı olur muyuz, karşılık bekleniyor gibi?..
İbadetleri Allah emrettiği için yapmak ve neticesinde de Allah’ın rızasını kazanmak düşüncesi ivazsız ve katışıksız tam bir ihlastır. “Allah için” ifadesi Allah rızası anlamında kullanılmıştır. Yoksa Allah’ın ne Zatı ne de isim ve sıfatları, bizim hiçbir şeyimize muhtaç ve ihtiyaç içinde değildir.İbadetler, insanın Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmasında sadece bir araç ve vasıtadır.
Üstad Hazretleri ihlası şu şekilde tanımlıyor:“İhtar: İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.”(1)Şayet ibadetimizin derinliğinde kendi menfaat ve çıkarlarımız esassa, o ibadet ihlasa uygun değildir. İhlas öyle safi bir şeydir ki leke götürmez, yani en küçük bir menfaat düşüncesi bile ihlası zedeler, safiyetini bozar. İbadetlerin esası ve temelinde sadece Allah’ın emir ve rızası olmalıdır.Böyle bir ihlasa ulaşmak ancak tahkiki iman ve marifetle mümkündür. Yani Allah’a öyle bir iman edilip Allah öyle bir tanınacak ki, hiçbir küçük hesap ve menfaat bu imanı ve marifeti delip geçemesin.
Bu zamanda hakiki imanı ve marifeti Risale-i Nurlar ders veriyor, ona bakılmalı, onunla meşgul olunmalıdır.
(1) bk. İşârâtü’l-İ’câz, Bakara Sûresi, Âyet: 21, 2221 Temmuz 2012: 11:50 #805955Anonim
“Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı.Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor.” cümlelerini izah eder misiniz?
Bir incir çekirdeği sonsuz kudrete dayanmadan, onun namı ile hareket etmeden incir ağacını taşıyamaz, ona kaynaklık edemez. Bir arı Allah’ın sonsuz ilim ve kudreti olmadan o mükemmel bal tatlısını icat edemez. Gözsüz ve şuursuz ipek böceği, Allah’ın isim ve sıfatları olmadan o ipeği icat edemez.Yani bunları yapan ve arka planda işleyen Allah’ın sonsuz
ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarıdır.İşte bu hakikati akla yaklaştırmak için Üstad Hazretleri bu temsili getiriyor:“Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.”(1)Yani bir şahsın kendi güç ve kuvveti ile İstanbul’da yaşayan milyonlarca insanı alıp, zorla bir yere götürüp, zorla bir işte çalıştırması imkansız bir şeydir. Ama aynı şahıs devlet adına ve devlet kuvvetine dayanarak o İstanbul ahalisini alır, zorla bir yere sevk eder ve zorla bir işte çalıştırabilir; zira arkasında devlet kuvveti devletin ordu ve polisi vardır.
Mesela karayolunda bir trafik polisi küçük bir el işareti ile koca tır kamyonunu durduruyor, aynı polis elbisesini çıkarıp aynı hareketi yapsa değil kamyonu bir bisikleti dahi durduramaz. Demek o kamyonu durduran polisin kendi şahsi gücü ve kuvveti değil, onun resmi elbisesi arkasında duran devletin kuvvetidir.
Aynı şekilde arı, incir çekirdeği ve ipek böceği gibi güçsüz ve zavallı mahluklar, o harika işler olan bal, incir ağacı ve ipek gibi nimetleri kendi şahsi kuvvet ve ilimleri ile değil, Allah’ın sonsuz ilim ve kudretine dayanarak yapıyorlar.
Arı ile bal arasında orantısız bir fark vardır.Bal mükemmel ve harika bir nimet iken, arı gayet şuursuz ve zavallı bir hayvandır; balı arıdan bilmek ile bir şahsın kendi gücü ile milyonlarca İstanbul ahalisini dövebileceğini ve güç yetirebileceğini söylemek aynı eşitlikte bir safsatadır. İşte bu temsilde verilen ana mesaj budur.
(1) bk. Sözler, Birinci Söz21 Temmuz 2012: 11:56 #805956Anonim
Birinci Söz’de, “Biz dahi ona başlarız” denilir. Niçin “Biz dahi onunla başlarız” demiyor?
“Biz dahi başta ona başlarız” cümlesindeki “ona” kelimesi ile “besmele” kastedilmektedir. Yani, “Biz dahi bu eserimize onu anlatmakla başlarız” demektir. Burada iki durum söz konusudur. Bunlar:1. Besmele ile başlamak.
2. Besmeleyi anlatarak ve besmelenin sırlarını izah ederek başlamak.
İşte Birinci Söz’ de iki durum da söz konusudur. Yani hem “besmele” ile başlamak ve hem de“besmeleyi anlatarak” ve sırlarını açarak başlamak. Dolayısıyla Üstadımız sadece Onunla başlarız demiş olsaydı, sadece besmele ile başlamak anlamına da gelebilirdi.
Fakat, kanaatimiz Birinci Söz’de doğrudan Besmele ve sırları anlatıldığından, böyle bir ifadenin daha uygun düştüğü yolundadır.
İlave bilgi için tıklayınız:21 Temmuz 2012: 12:01 #805958Anonim
Bismillah nasıl İslam nişanı olur; açıklar mısınız?
Nişan; alamet, işaret demektir. Parmağında yüzük olan birisini gördüğümüzde, onun nişanlı olduğunu anlarız. Bir yerde minare veya cami gördüğümüzde, orada Müslümanların olduğunu anlarız.Gayri müslimlerin olduğu bir yerde gezerken, besmele çeken birisiyle karşılaştığımızda, hemen onun Müslüman olduğunu anlarız. Zira besmele İslama ait bir nişandır; bir alamettir. Kim onu kullanırsa, Müslüman olduğuna işaret eder.
21 Temmuz 2012: 12:04 #805959Anonim
“Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına vermeyen gafil insanlardan alma.”Biz insanlardan bir şey alırken, genelikle onlar Allah namına vermez. Ne Yapmalıyız?
Allah namına almak ve Allah namına vermek, nimetlerin üzerinde Allahın kudret ve rahmet elini görmek demektir. Nimetleri, sebeplerden değil, Allah’tan bilmeyi ifade eden bir cümledir.Allah namına vermemek iki türlüdür: Birisi, inkar ve imansızlıktan gelen ve nimetleri sebeplerden bilmekten gelen; diğeri ise, imanın zaafından gelen gaflet sebebi ile nimetlerin üstündeki kudret ve rahmet elini görmemekten gelen boyutudur.
“Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız” cümlesi ile, iman ehlinin şayet ihtiyaç ve zaruret gibi durumları yoksa, bu gibi gafil insanlardan, yani Allah namına vermeyenlerden bir şey alıp vermemesini tavsiye ediyor.Ama zaruret ve ihtiyaç sahibi ise, o gafil adamın üstünde Allah’ın kudret ve rahmet elini görüp, nimetin gerçek sahibinin o kudret ve rahmetin eseri olduğunu idrak edip onun ismi ile alabilir.
Ayrıca bu konu On Yedinci Lem’ada şöyle izah edilmektedir:
“DÖRDÜNCÜ MESELE: Esbab-ı zâhiriye eliyle gelen nimetleri o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebep ihtiyar sahibi değilse (meselâ hayvan ve ağaç gibi) doğrudan doğruya o nimeti Cenâb-ı Hak hesabına verir. Madem o lisan-ı hal ile Bismillâh der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillâh de, al.“Eğer o sebep ihtiyar sahibi ise, o Bismillâh demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü وَلاَ تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ âyetinin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi şudur ki:“Mün’im-i Hakikîyi hatıra getirmeyen ve Onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz”demektir.
“O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaçsan, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhiyenin elini gör, şükürle öp, ondan al. Yani, nimetten in’âma bak, in’amdan Mün’im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vasıtaya istersen dua et; çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.” (1)
(1) bk. Lem’alar, On Yedinci Lem’a.21 Temmuz 2012: 12:08 #805962Anonim
“Bismillah, ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen şu temsili hikayeciğe bak dinle.” Burada söylenen bereket, temsilin hangi cümleleriyle açıklanmıştır?
“Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç “Bismillâh” der; hâzîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillâh” der, matbahâ-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.“Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar “Bismillâh” der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar..” (1)
Birinci Söz’ de geçen, yukarıda ki misallerin her biri birer bereket örneğidir. Zirâ, bir çekirdekten, tonlarca meyve; bir tutam ottan hem keyfiyet ve hem de kemmîyet itibârıyla önemli bir gıda olan süt, bereket örnekleri olarak verilmektedir.
(1) bk. Sözler, Birinci Söz.21 Temmuz 2012: 12:12 #805963Anonim
Birinci Söz’de deniliyor ki; “Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür.” Burada bahsi geçen çadır, hakikatte ne oluyor, neye işarettir?
Her bir tarla, herbir bostan bir çadırdır. İçine girdiğimizde, meyve ve sebzeleri ile iştihâmızı celbedip, âdeta bize hürmet ediyorlar. Atmosfer tabakası bir çadırdır.Bizi kucaklayıp ciğerlerimizi temizlemektedir. Halbuki, içindeki mikroplar ile bizi zehirlemesi de mümkündür.
Denizler, okyanuslar; birer çadır olarak kabul edilebilir. İçine girdiğimizde, bize hizmet ediyorlar.;
gemilerimizi omuzlayıp, bizi ıslatmadan taşıyorlar ve hâkeza…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.