• Bu konu 50 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 52)
  • Yazar
    Yazılar
  • #805964
    Anonim
      Birinci Söz’de Üstad, Halıkımızın bize olan ihsanlarına karşı, bizim de zikir, şükür ve fikir ile mukabale de bulunmamız gerektiğini söylerken, neden fikir ortada olmasına rağmen, sıralamada üçüncü olarak zikretmiştir?

      “Başta “Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhâmdülillâh” şükürdür.

      Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan nimetler Ehâd, Samed’in mu’cize-î kudreti ve hediye-î rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.”(1)

      Burada, zikir ve şükür kavramları birer kelime ile tanımlanırken, fikir kavramı daha uzun bir şekilde tanımlanmıştır. Uzun olan tanımın sonraya bırakılması üsluba zarar vermediği gibi, bir kolaylık sağlamıştır.

      Nitekim konuşmacılar da bu metodu kullanmaktadırlar. Kısa olan açıklamaları öne alıp, uzun olan açıklamaları sonraya bırakırlar.

      Diğer taraftan; zikir, fikir ve şükür kelimeleri, yalnız yemekte dile getirilen tesbihler değildir. Hayatımızın her diliminde, her zaman ve her durumda tekrar edilmelidir. Bu tekrar için de, illâ bir sıra takip etmek gerekmez. Zikri icâb eden durum için zikir, fikri gerektiren durum için, fikir ve şükrü gerektiren durum için de, şükretmek gerekir.

      (1) bk. Sözler, Birinci Söz.

      #805965
      Anonim
        “Çekirdekler dağ gibi yükleri kaldırıyorlar” ne demektir?

        Ağaç köklerinin üzerinde durmuyor mu?


        Burada belirtilen yük, vazife yüküdür.

        Yoksa, maddi bir yük anlamında değildir. Mesela, bir asker, devlet kuvvetine dayanarak, bir şehir ahalisini alır, zorla bir işte çalıştırır. Ama kendi namına, yani sivil haliyle, bir kişiye bile gücü yetemez.

        Bu farkı, yani, devletten aldığı kuvvetle, şahsi kuvveti arasındaki farkı ifade etmek için, şöyle denilse: Bu asker devlet kadar güçlüdür. Öyle ki, bir milyon kişiyi zorla bir yere sevk edip çalıştırıyor. Bu ifadelerde, istihza, yani olmayacak bir işi, alaylı bir dil ile söylemek manası vardır. Halbuki, bu güç kendi şahına ait değildir.

        Devlete ait bir güçtür.

        Burada da çekirdek öyle işler ve vazifelere mazhar oluyor ki, kendi cirminden büyük işlere aracılık yapıyor. Yani, dağ gibi vazife ve işlere aracı oluyor. Bu işler ise, çekirdeğin, altından kalkacağı işler ve vazifeler değildir. Öyle ise, o işleri ve vazifeleri gören ve gösteren bir kudret eli çekirdeğin arkasında iş görüyor demektir.

        Burada, yükten kasıt, görülen vazife ve işler anlamındadır, yoksa maddi yük anlamında değildir.

        #805966
        Anonim
          İnek, deve, keçi, koyun gibi hayvanlara neden” mübarek” sıfatı kullanılmış?


          Mübarek:
          Kelime anlamı olarak, bereketli ve hayırlı demektir. İnsanlığın en temel gıdaları da et, süt, peynir gibi şeylerdir. Bunların hepsi de inek, koyun, keçi, deve gibi hayvanların eli ile bize ikram ediliyor.

          Bu yüzden, Kur’an’ın en büyük surelerinden “En’am Suresi”ne bu mübarek ve bereketli hayvanların adı verilmiştir. Müfessirler, “en’am” kelimesini inek, koyun, deve, keçi gibi hayvanlar olarak yorumlamışlardır.

          “Mübarek ve bereketli” denilmesinin bir manası da, Allah’ın, en tatlı ve güzel nimetlerini bol ve bereketli olarak bu hayvanlarının aracılığı ile bizlere sunmasıdır. İnek ot yer, safi ve tatlı süt verir, et verir, derisinden faydalanılır, yavru verir.

          Hatta gübresi bile faydalıdır. Bir nevi fabrika gibi çalışır. Halbuki bir insan fabrikası, bir mahsul verir ve çok masraf ve gürültü ile çalışır. Ama inek, koyun gibi bereketli hayvanlar gürültüsüz, fazla yer kaplamadan, bir çok mahsulü bizlere sunar. Bütün bunlara bakıldığında, ne kadar mübarek ve bereketli olduğu anlaşılır.

          Bir de bizim dilimizde mübarek kelimesi, kutsi ve yüksek zat anlamında da kullanılır. Genelde alim ve evliya zatlara söylenir. Bu mana ayrıdır, kastedilen bu mana değildir.

          İkisini karıştırmamak lazım.

          #805967
          Anonim


            “Bismillah Her Hayrın Başıdır.” İfadesi Hadis midir?



            Risale-i Nur eserlerinde geçen bir çok cümle, ayet veya hadis meali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri bazı ayetleri veya hadisleri direkt almayarak asrın anlayışına göre iktibas suretinde alıp istifademize sunmuştur. Bu asır, ayet ve hadislere maalesef çirkin saldırıların olduğu bir dönem.

            Zihinler karışmış bir durumdayken; doğrudan “Ayet böyle diyor, hadiste böyle geçiyor.” demek yerine, Bediüzzaman Hazretleri, ayet ve hadisleri kişilerin anlayışlarına yakınlaştırıcı bir metodla ifade etmiştir.

            Bu şekilde bir çok kişi bu veciz ifadeleri ezberlemiş ve araştırmalar neticesinde bu ifadelerin kudsi bir kaynağının olduğunu da görünce bu hakikatlere meftun olmuşlardır.

            “Bismillah her hayrın başıdır.” şeklindeki ifadenin kaynağı da şu şekildedir:

            “Besmele ile başlanmayan her önemli iş sonuçsuz kalır.”(1)

            (1) bk. İbn Mâce, hadis no: 1894 ;Feyzu’l-Kadir, V, 13.
            #805968
            Anonim
              Mevcudat “Bismillah” deyince bitmez bir berekete ve tükenmez bir kuvvete mazhar oluyor. Biz besmele çekince bunlar oluyor mu? Eğer olmuyorsa, bu mana yalnızca hususi olarak mevcudata mı bakıyor?


              “Bismillah”
              kelimesi, mevcudatın arkasındaki Allah’ın kudret ve tasarruf elini ifade eden bir semboldür. Yani, her şeyin dizgini ve tasarrufu onun elindedir. Bütün sebepler onun icraat ve işlerine birer perde, birer bahane hükmündedir, manasını beyan ediyor. Biz bu manayı anlayıp, iman ile Allah’a bağlanırsak, her şeyin baskı ve yükünden sıyrılıp, manen büyük bir huzuru kazanırız.

              Şayet, hadiseleri sebeplere verip, kendimizi de onun terbiye ve idaresinden hariç addedersek, o zaman her şey bize binen bir yük, her hadise bir baskı aracı haline gelir. O zaman hayat bir zindan ve elem kaynağı olur.

              Mevcudat zaten hal dili ile açık olarak Allah’ın tasarruf ve terbiyesini ilan ediyor. Biz de iman ve intisap ile o mevcudatın ritmine uymamız gerekir. Yoksa, kainatın rağmına hareket etmiş oluruz; hem asi, hem de hain vasfını alırız.

              Allah’ın kudret ve bereketi, biz iman etmesek de zaten kainatta işliyor. Burada önemli olan bizim iman ile bu kudret ve bereketi tanıyıp idrak etmemizdir.

              Biz iman ile “bismillah” manasını idrak edince, bize manevi bir kuvvet ve bereket olur. Hakikat-i hal ile mutabık bir vaziyete girmiş oluruz. O zaman her türlü işimizde maddi manevi bir kolaylık elde ederiz.

              Yani, mevcudatta irade ve şuur olmamasından, her hali ile “bismillah” manası hükmediyor. Fakat insanda hakiki olarak “bismillah” hükmederken, yani ilahi tasarruf ve terbiye işlerken, imansızlıktan gelen cehaletle manevi kuvvet ve bereketi hükmetmeyebilir. Bu manevi kuvvet ve bereketin gelmesi ve tesir etmesi imana bağlanmış.

              #805993
              Anonim
                Birinci Söz ve On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’nı ele alırsak, özet olarak ne söylenebilir?



                Birinci Söz’de “besmelenin” anlam ve önemi izah ediliyor. Çeşitli varlıkların dilinde besmelenin nasıl zikredildiği ve her şeyin hal dili ile besmeleyi nasıl zikrettikleri akli bir metotla izah ve ispat ediliyor. Allah’ın adını anmak ve Onun adıyla hareket etmek, insana neler kazandırır mükemmel bir şekilde işleniyor. Bu sözde en önemli netice ve çıkarım besmelenin zikir, fikir ve şükürden mürekkep bir mana olduğunun tespit edilmesidir.

                “Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzul ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.”(1)

                Bismillahirrahmanirrahîm’deki Allah, Rahman ve Rahim isimlerinin kainattaki tecellisi büyükten küçüğe bir tevhit mührüdür.Allah ism-i Celili bütün kainattaki unsurların kendi aralarında olan yardımlaşma, dayanışma, kucaklaşma ve cevaplaşma gibi fiillerin dili ile Allah’ın birlik ve tevhit sikkesini temsil eder.Rahman ismi de dünyadaki bitki ve hayvan taifesinin tedbir ve terbiye edilmesinde benzerlikler, birbiri ile olan uyumluluk, intizam, insicam, lütuf gibi icraatların dili ile Allah’ın dünya sahifesindeki birlik ve tevhit mührüne işaret eder.

                Rahim ismi ise insanın geniş mahiyetindeki rahmet, merhamet ve şefkat gibi tecellilerin ve fiillerin dili ile Allah’ın insan mahiyetinde görünen birlik ve tevhit mührüne bakar.

                Yani tevhidin üç büyük mührü
                kainat, dünya ve insan üzerine vurulan mühürleridir.
                Bunu şöyle bir temsil ile akla yaklaştıralım: Kainat okyanus olsun, dünya deniz, insan ise bir avuç su olsun. Her birine
                kelime-i tevhid yazısını yazalım.

                Okyanusa dev ve büyük harflerle tevhid kelimesini yazdık ve altına dev bir mühür vurduk, okumak için bütün okyanusu kuşatacak ya gözün olacak ya da okyanusu kapsayacak bir mevkie çıkmak lazım, bu da herkese mümkün değildir.

                Dünyayı temsil eden denizin üstüne orta boyda harflerle tevhid yazısını yazdık ve altına mührünü bastık; bunu da okumak ve ihata etmek çok zordur, külli bir nazar lazımdır.

                Ve üçüncüsü insanı temsil eden bir avuç suyun üstüne bir kelime-i tevhit yazdık, bunu herkes rahatlıkla ve ihata ile okuyabilir ve mührü görebilir.
                Bu üç mührü ve tevhit kelimesini okumak aşağıdan yukarı doğru olmalıdır, yukardan aşağıya okumak ve görmeye çalışmak çok zordur.

                Bir avuç suda yazılan tevhid kelimesi ehadiyeti temsil eder, okyanusta yazılan tevhit ise vahidiyeti temsil eder.Özetleyecek olursak üç sikke-i ehadiyet kainatta Allah isminin tecellisi, dünya da Rahman isminin tecellisi ve insan da Rahim isminin tecellisi suretinde vurulan birlik ve tevhit mühürleri anlamındadır. Bu üç isimin temsil ettiği tecelliler tevhidin kainat, dünya ve insan sayfalarında nurani birer satırlarıdırlar.

                (1) bk. Lem’alar, On Dördüncü Lem’a, İkinci Makam

                #805994
                Anonim
                  “Vaktiyle sekiz ayetten istifade ettiğim sekiz sözü,..” ifadesine göre; Küçük Sözlerin herbirine işaret eden ayetleri yazar mısınız?



                  Birinci Söz:

                  Besmele bahsi olduğu için besmele ayetinin bir tefsiridir.Vur asânı taşa’ buyurduk.”

                  (Bakara Sûresi, 2:60).

                  “Ey ateş, serin ve selâmetli ol.”

                  (Enbiyâ Sûresi, 21:69).

                  Bu ayetlerde meseleye takviye olarak istimal edilmiştir.

                  İkinci Söz:

                  “O takvâ sahipleri ki, görmedikleri halde Allah’a ve Onun bildirdiklerine iman ederler.”

                  (Bakara Sûresi, 2:3.)

                  Üçüncü Söz:

                  “Ey insanlar, ibadet ediniz.”

                  (Bakara Sûresi, 2:21).

                  Dördüncü Söz:

                  “Namaz dinin direğidir.”(1) Hadisi ve Kur’an’da on dört yerde geçen “Namazı kılın!..”ayetlerinin bir tefsiri hükmündedir.

                  Beşinci Söz:

                  “Şüphesiz ki Allah takvâya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir.”

                  (Nahl Sûresi, 16:128).

                  Altıncı Söz:

                  “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.”

                  (Tevbe Sûresi, 9:111).

                  Yedinci Söz:
                  Allah’a ve ahirete iman etmenin insan ruhuna ve alemine yaptığı müspet tesiri ve getirdiği saadeti gösteren bir bahistir. Bu yüzden Allah ve ahireti zikreden ve ona inanmayı emreden ayetlerin bir umumi tefsiri hükmündedir.

                  Sekizinci Söz:

                  “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O ezelî hayat sahibidir ve kayyûmdur; varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmadığı gibi, her şey Onun yaratmasıyla vücut bulur.”

                  (Bakara Sûresi, 2:255).

                  “Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm dinidir.”

                  (Âl-i İmran Sûresi, 3:19).

                  Dokuzuncu Söz:

                  “Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın.”

                  (Rum Sûresi, 30:17-18).

                  (1) bk. Tirmizi, İmân: 8; İbni Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:76.
                  #805995
                  Anonim
                    Birinci Söz’de; en makbul bir şefaatçi acz ve fakrdır denilirken, İhlas Risalesi’nin başında da ihlas için aynı ifade mevcuttur. İkisi arasında nasıl bir ilişki vardır?


                    “İnsanlar helâk oldu, âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu, ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”(1)

                    Hadisten de anlaşılacağı üzere ihlas, ilim ve amelin bir neticesi bir meyvesi hükmündedir. İlim ve amel eleği geçilmeden, ihlasa ulaşmak olmaz. Ama buradaki ilim ve amel insanların seviye ve idrakine göre farklılık arz eder, yani izafidir.

                    Mesela Üstad Hazretlerinin de ilmi vardır, onun talebelerinin de ilmi vardır. Bu hadiste kast edilen ilim en yüksek ilim değil, her insanın kapasitesine uygun olan bir ilimdir. Yani kim olursa olsun, önce ilim basamağını sonra amel basamağını ve en sonunda da ihlas basamağını çıkıp maksuda ulaşabilir. Yoksa ilim, amel ve ihlas üçlüsünü parçalamak ve ayrıştırmak mümkün değildir.

                    Hiç ilmi olmayan amel edemez, amel edemeyen de ihlasa erişemez. Acz ve fakr metodu ilmin en temel aracıdır.İslam ilimleri içinde en mühim olanı imana ve akaide dair olan ilimlerdir. Sonra diğer İslam ilimleri gelir. Mesela Risale-i Nurlar imana dair bir tefsirdir, imanı ilimleri talim ettiriyor. Risale-i Nurlardaki ilimleri talim ve tatbik ederek ihlası elde edebiliriz.

                    İlme mecali ve gayreti olmayan bazı cahiller, ben ihlası elde etsem yeter safsatasına sığınıyorlar. Halbuki ihlas ancak ilim ve amel ile elde edilebilecek bir hazinedir. Kimsenin kalbine durup dururken ihlas enjekte edilmiyor.

                    İhlası kazanmak için ilim ve amel ateşinde yanmak gerekir, gerisi lafı güzaftır.Risale-i Nurlardaki iman ilminin özünü ve temelini de acz ve fakr alıyor. Yani insan tefekkür ile acz ve fakrını görüyor sonra bütün kainatın acz ve fakrını görüyor, ondan sonra hakiki marifete intikal ediyor. Hakiki marifet de insanı ihlasa götürüyor…

                    Demek önem ve öncelik hiyerarşisi acz ve fakrindir.İhlas; iman ve amelin bir neticesi, iman da acz, fakr ve tefekkürün bir neticesi olmasından dolayı, iki cümle arasında bir tenakuz yoktur. Yani acz ve fakr içinde zımni olarak halis bir ihlas vardır. Zaten ihlasın bulunmadığı bir şeyde de hayır yoktur.

                    (1) bk. Lem’alar, Yirminci Lem’a

                    #805996
                    Anonim
                      Birinci Söz’de geçen, kâinatın dilenciliği ifadesi ile Hakim-i Ezeli ve Malik-i Ebedi, ifadelerini izah eder misiniz?


                      İnsanın sayısız ihtiyaçları ve hudutsuz arzuları olup, her şeye muhtaç bir şekilde yaratılmıştır.
                      Bu yüzden ya muhtaç olduğu şeylere kalbini ve kafasını bağlayıp, manevi olarak onlara dilenci olacak ve her şey karşısında zillete düşecek, ya da her şeyin sahibi ve mutasarrıfı olan Allah’a kalbini ve kafasını teslim edip, kainata dilenci olmak vaziyetinden kurtulacak.

                      Mesela insan, güneşe muhtaç olarak yaratılmıştır. Şayet insan, güneşin Allah’ın bir askeri ve memuru olduğunu kabul etmez ise, güneşin zatına perestiş edip, ona ihtiyaç vasıtası ile dilencilik edecektir.Halbuki vazifeliye değil, vazifeyi verene ram olmak, ona perestiş etmek gerekir. Güneş kendi başına değil, Allah namına bize hizmet veriyor.

                      Allah’a kul olmayan, sebeplere başvurur; bu ise bir dilenciliktir. Bu sebep insan olabileceği gibi, hayvan da olabilir. Sağlığı için şifayı doktordan bekler ve: “Ne olur doktor bey, yavrumu iyileştir.” diye yalvarır. Mikroptan korkar ve titrer. Madde için zengin insanlar karşısında dilencilik vaziyeti takınır, bir kaç kuruş almak için iki büklüm olur. Halbuki, zengini zengin eden Allah’tır.

                      “Allah, bu dünyanın maliki, sahibi olduğu gibi, ahiretin de sahibdir.” denmektedir.

                      Yani kabirde, mahşerde seni yalnız bırakmayacak ve burada olduğu gibi sahibiyeti devam edecektir. Bu mana Fatiha Suresi’nde, “maliki yevmüddin”(din gününün sahibi) şeklinde ifade edilmiştir.

                      Hakimiyetteki ezeliyet ise, Allah sonradan bu alemi başkasından devralmadı, ezelden beri o yarattı ve o devam ettiriyor. Öyle ise sadece ve sadece ona iman ve itimad edilmelidir, mesajı veriliyor.

                      #805997
                      Anonim
                        Birinci Söz’de geçen, “nihayetsiz aczin ve fakrın” deniyor. Acz ve fakrımız nelerdir? “…Ta bütün kainatın dilenciliğinden kurtulasın” sözünden ne anlamalıyız?


                        Bir insanın muhtaç olduğu her şey, onun ne kadar fakir olduğunu gösteriyor. Zira fakirliğin ölçüsü ihtiyaç nisbetindedir.

                        Bu sonsuz denebilecek kadar çok olan ihtihaçlarımızı gidermek için ise, güç yetirecek bir iktidardan mahrumuz. Bu durum ise aczimizi ifade etmektedir. Mesela yağmura muhtacız ancak yağdırmaktan da aciziz.

                        Bütün bu ihtiyaçlarımızı giderecek olan ise, bizim ve alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Onun dışında hiç bir kuvvet ve kudret bu ihtiyaçlarımıza cevap veremez.

                        Allah’tan başkasına yapacağımız müracaatlar bir çeşit dilenciliktir. Dileniriz, acnak hiç bir cevap alamayız.

                        Allah’tan istememiz ise bir dilenme değildir. Zira o bizim Rabbimiz ve sahibimizdir. Annemizden ve babamızdan bir şey istememiz bir dilencilik olmadığı gibi, asıl sahibimiz ve malikimiz olan Allah’tan istemek de bir dilencilik değildir, bir şeref ve izzettir. Madem her şeyin anahtarı ondadır, öyle ise ona müracaat edelim. Ona müracaat eden, başkasına muhtaç olmaz.

                        #805998
                        Anonim
                          Birinci Söz’de; Bismillah demeyip, Allah namına hareket etmeyenlerin perişan olacakları yazılıdır. Fakat hayatta bunun tersini görüyoruz, nasıl izah eder siniz?


                          “Bizden daha rahat yaşıyorlar…” dediğiniz, işin maddi boyutudur.

                          Halbuki, Birinci Söz’de ifade edilen ise, manevi boyuttur. Karşısında idam sehpası hazır bekleyen bir insanın köşklerde ve saraylarda yaşaması onu mutlu edebilir mi? Üstad’ın On Yedinci Lem’a’da geçen şu ifadelere bakalım:

                          “Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi?

                          Ona mesut denilebilir mi? Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.

                          Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi?”(1)

                          Yirmi Dördüncü Söz’de de yer alan bir hadisde şöyle buyuruluyor:

                          “Dünyanın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.”(2)

                          Bu hadisten de anlaşılıyor ki, asıl mesele kalbimiz ve ruhumuzdaki huzurdur. Maddi olarak yükselmeyi ise Allah, kullarının gayretine bağlamıştır. Müminler dünyaya çalışmadıkları için dünyada sıkıntısı çekiyorlar, ahiretlerine çalıştıkları için de ahirette mutlu olacaklardır. Kafirler ise dünyaya çalıştıkları için dünya işlerinde başarılıdırlar. Ama ahirete çalışmadıkları için ise, burada manen, ahirette de maddi olarak sıkıntı çekeceklerdir.

                          Dipnotlar:

                          (1) bk. Lem’alar, On Yedinci Lem’a, Beşinci Nota.

                          (2) bk.
                          Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal

                          #805999
                          Anonim
                            “Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır.” Bu manayı izah eder misiniz?



                            Zerrelerin nasıl “bismillah” dediğini Üstadımız, 0tuzuncu Söz’ün İkinci Makam’ında izah etmektedir. Biz sadece bir pasajını aşağıya alalım:

                            “…bütün mevcudat gibi, zerreler ve herbir zerre, mebde-i hareketinde “Bismillâh“ der. Çünkü, nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi…

                            Hem vazifesinin hitâmında “Elhamdü lillâh” der. Çünkü, bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san’at, faideli bir hüsn-ü nakış göstererek, Sâni-i Zülcelâlin medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.”(1)

                            Ayrıca soru cümlesinin geçtiği Birinci Söz’ün devamında bu konu için bir izah yapılmıştır Şöyle ki:
                            “Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hâl ile “Bismillâh” der. Öyle mi?”

                            “Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.”

                            “Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.

                            Demek herbir ağaç “Bismillâh” der; hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.”“Herbir bostan “Bismillâh” der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.”

                            “Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillâh” der, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzak namına en latîf, en nazif, âb ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.”
                            “Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillâh” der, sert taş ve toprağı deler, geçer.

                            “Allah namına, Rahmân namına” der; herşey ona muhassar olur.”

                            (2)

                            #806000
                            Anonim
                              Birinci Söz’e göre, insanın çok aciz ve fakir yaratılışı ile besmele ilişkisini açıklar mısınız?



                              Sadece insanın değil, bütün varlığın “bismillah” dediği, Birinci Söz’de izah edilmiştir. Ancak bu valıklar arasında insanın ayrı bir konumu vardır. Zira insanın yaratılış gayesi; bütün varlığın yegane hakimi ve maliki olan Allah’ı tanımaktır. Bunun için de insana daha fazla acz ve zaaf verilmiştir. İnsan bu acz ve zaaf sebebiyle Allah’ın kudretini ve rahmetini daha aşikar ve açık bir şekilde görmektedir. Bunu farkeden insan elbette daha içten ve inanarak “bismillah” diyecektir.

                              Yani; “Ey yüce kudret sahibi olan Allah’ım, benim gücüm ve iktidarım hiç bir şeye yetmiyor, ama sonsuz denecek kadar da mutacım. Bu ihtiyaçlarımı ancak ve ancak sen giderebilirsin.” demektedir.

                              Dolayısıyla bütün neticelerin yaratıcısı Allah olduğu için, onun hesabına geçer. Lem’alar kitabının İkinci Lem’asında geçen aşağıdaki cümleler insanın neden çok aciz ve zaif yaratıldığını güzel ifade etmektedir:

                              “Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukuş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir surette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış.”

                              “Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Adeta insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var.

                              Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki herbir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyeti verir.

                              Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.”(1)

                              #806002
                              Anonim
                                Birinci Söz’ün sonunda denildiği gibi, Allah namına vermeyen dinsizlerden bir şey alınmaz mı? Mesnevi-i Nuriye’de açıklanan zaruriyat yoksa haram mıdır? Etrafımızdaki akrabalar bu bahse giriyorsa, misafir olursak ne yapmalıyız?


                                Allah namına almak ve Allah namına vermek, nimetlerin üzerinde Allah’ın kudret ve rahmet elini görmek demektir. Nimetleri, sebeplerden değil, Allah’tan bilmeyi ifade eden bir cümledir.

                                Allah namına vermemek
                                iki türlüdür: Birisi, inkar ve imansızlıktan gelen ve nimetleri sebeplerden bilmekten gelen; diğeri ise, imanın zaafından gelen gaflet sebebi ile nimetlerin üstündeki kudret ve rahmet elini görmemekten gelen boyutudur.

                                “Allah namına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.”
                                cümlesi ile, iman ehlinin şayet ihtiyaç ve zaruret gibi durumları yoksa, bu gibi gafil insanlardan, yani Allah namına vermeyenlerden bir şey alıp vermemesini tavsiye ediyor.

                                Ama zaruret ve ihtiyaç sahibi ise, o gafil adamın üstünde Allah’ın kudret ve rahmet elini görüp, nimetin gerçek sahibinin o kudret ve rahmetin eseri olduğunu idrak edip onun ismi ile alabilir.Allah’ı iman ile tanımayan gafil insanlardan zaten almak ve vermek haramdır. O gibi adamların kestiği de yenmez, verdiği de alınmaz. Ama zaruret varsa, o zaman cevaz var.

                                Bir de, her insanın, Allah namına verip vermediğini tam olarak bilmemiz mümkün olmadığından, hüsnüzan ile onun Allah namına verdiğini kabul edip Allah’ın adıyla alabiliriz.

                                Buna misal olarak, Resulullah Efendimize (asm): “Bize et getiriyorlar; keserken besmele çekip çekmediklerini bilmiyoruz. Bunu yiyelim mi? Yemeyelim mi?” diye sorulmuş;

                                Allah Resulü (asm):“Allah`ın adını anın ve yiyin!buyurmuştur.Üstad Hazretleri bu hadisin manası olabilecek şekilde buyuruyor ki:

                                “Hem veren Bismillah demeli, hem alan Bismillah demeli. Eğer o Bismillah demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp , ondan al.”(1)

                                Akrabaların yakınlığı, durumları, bakış açılarını esas alarak konuşulabilir. Zaman ne anlattığından çok Nasıl anlattığın zamanıdır. Dikkatli olmak gerekir.

                                (1) bk. Sözler, Birinci Söz

                                #806003
                                Anonim
                                  “Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.”

                                  Bu cümlede neden tek başıyla diyor Üstad, insanların aileleri cemiyetleri vs. var?


                                  “Tek başına” ifadesi, insanın manevi şeylerde tercih ve kararları kendi iradesi ile belirleyebileceğine kinayedir. İman ve küfür, hidayet ve dalalet kavramları Allah’ın bir dayatması değil, insan iradesinin sarfından sonra hasıl olan şeylerdir.

                                  Yani insan imanı iradesi ile talep eder, Allah’da kanunu ve rahmeti gereği iman nurunu kalbe akıtır. Yine insan küfrü talep eder, Allah da bu talepten sonra küfür karanlığını kalbe akıtır.

                                  Demek iman ve küfür ancak insan iradesinden sonra hasıl olan şeylerdir. İşte bu irade sarfında insan tek başınadır.Diğer bir husus ise, irade ve tasdik noktasında insan tek başınadır, kimse bu noktada insana ne mani olabilir ne de yardım edebilir. Yani insanın iman ve küfrü seçmesinde kimse ona baskı kuramaz. Yani dünya hayatında inanca dair konularda tercihi insan kendisi yapar; bu hususta tek başınadır, demektir.Üstad Hazretleri manevi ilimlerde “Bir ile bin aynıdır.” diyor.

                                  Tıpkı dar bir delikten geçmek ya da bir hendekten atlamak gibidir. Bütün peygamberler mucize ve üstün beyan güçleri ile gelseler, bir insanın irade sürecine müdahale edemezler, onu imana döndüremezler. Yine aynı şekilde bütün kafirler ve filozoflar toplansa, bir insanın iman tercihini değiştiremezler. Demek insanın manevi aleminde düğümü çözecek yegane unsur iradesidir ve bu noktada da tek başınadır. Dış etkenlerin etkisi insan iradesini susturacak kadar kuvvetli değildir.

                                  Nitekim peygamber oğlu kafir olabildiği gibi, Ebu Cehil gibi kafirlerin oğlu da Müslüman olabiliyor. Lut (as)’in hanımı kafir iken, Firavun’un hanımı Asiye Hatun samimi bir Müslümandır.İnsan, tercih ve hesap noktasından tek başınadır. Yoksa bunun dışında imandan gelen ünsiyet ve ülfet ile her şey mümine dost ve ahbaptır.

                                  Risale-i Nurların ekser eczalarında, imanın insanla kainat arasında bir dostluk ve akrabalık kurduğu vurgulanır. Bu noktadan bakıldığında yalnızlık ve vahşet yalnız küfür ve inkara ait bir hususiyettir. İman insanı hem Allah ile hem de bütün eşya ile dost ve ahbap yapar.

                                  Mümin, kafirin bir iki zahiri dostuna bedel bütün kainatla dost ve akraba olur.

                                  İman öyle bir iksirdir ki, insanı bütün kainatla dost ve ahbap yapar.

                                  Her şeye karşı bir ülfet ve ünsiyet kazandırır.

                                  İmanı kuvvetli olan bir müminin nazarında her mahluk Allah’ın müstakim birer memuru, dost bir hizmetkarıdır. Kainatın her tarafı şuur sahibi melekler ve ruhaniler ile şenlenmiştir. Hal böyle olunca müminin şu alemde vahşet ve yalnızlık çekmemesi gerekir.Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

                                  “Diğer adam ise, mü’mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler, ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar.

                                  Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır.

                                  Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder.”(1)

                                  Lakin imanın bu kemal manaları her müminde tam tecelli etmediği için, bu ünsiyet ve dostlukları tam idrak edemiyor. Bu da imanın kuvvetsiz ve zayıflığından dolayıdır. Öyle ise en güzel ve önemli yol; imanımızı tahkiki bir surete çevirip kuvvetlendirmektir. Bu zamanda Risale-i Nurlar bu imanı ve bu imandaki kemal halleri verebiliyor.

                                  (1) bk.
                                  Sözler, İkinci Söz
                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 52)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.