- Bu konu 39 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Ocak 2012: 18:00 #675617
Anonim
Habbe
Cennet-i Kur’âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
حَبَّه مِى كُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ بَرَازْ مَيْوَهءِ تَوْحِيدْ
يَگْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ بُرْاَزْ لُؤْلُؤِ تَمْجِيدْ
1
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَكَمَالِ اْلاِيمَانِ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى مُحَمَّدٍنِالَّذِى هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ اْلاِسْلاَمِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ اْلاِيمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ
2
İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.
[NOT]Dipnot-1 Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir ağaç dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım.
Dipnot-2 Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah’a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile onun bütün âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]andelîb: bülbül[/TD]
[TD]cennet-i Kur’âniye: Kur’ânî cennet; bu tabirle, insana dünya ve âhiret saadetini bahşeden Kur’ân’î hakikatler ve esaslar kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz etmek: var saymak[/TD]
[TD]ihtiva etmek: içermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kâtib: yazar, müellif; bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücessem: cisimleşmiş, maddî şekle bürünmüş[/TD]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[TD]nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh: hayat kaynağı, can, cevher[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semerât: meyveler, neticeler[/TD]
[TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, zihinde canlandırmak, hayal etmek[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: evren, kâinat[/TD]
[TD]âlem-i kebir: büyük âlem, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şaşaalı: gösterişli, parlak[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ocak 2012: 18:03 #801473Anonim
Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, harikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretefzâ dâvet ediyor.İ’lem eyyühe’l-aziz! Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza, hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin envâıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ-i Hüsnânın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikı ile itminan edebilir.
Ve keza, o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vahid-i Ehadden başka merkezinde birşeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada birşeye razı olmuyor.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iska edilmekle
[TABLE]
[TR]
[TD]Ganiyy-i Mutlak: hiçbir şeye hiçbir şekilde muhtaç olmayan ve bütün varlıkların her türlü ihtiyaçları gayb hazinelerinde bulunan sınırsız zenginliğe sahip olan Allah[/TD]
[TD]Hâfız-ı Hakiki: bütün varlıkların hallerinden hareketlerine kadar her şeyini kaydeden ve onları her türlü kötülüğe ve tehlikeye karşı gerçek koruyucu olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sultan-ı Ezel: sonsuz otorite ve hâkimiyet sahibi Ezelî Sultan, Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Allah[/TD]
[TD]alâka: ilgi, bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]antika: eski ve kıymetli san’at eseri[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâni: binâ eden; kuran, kurucu[/TD]
[TD]câzibedar: çekici bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonu olmayan sonsuzluk[/TD]
[TD]eczâ: cüzler; parçalar, kısımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekmel: en mükemmel[/TD]
[TD]emel: istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[TD]esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz etmek: var saymak[/TD]
[TD]fihriste: özet, bir şeyin içeriği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harika: olağanüstü, hayranlık veren[/TD]
[TD]hayretefzâ: hayret içinde bırakacak şekilde; hayret saçan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmet: heybet, görkem, büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat-i âlem: âlemin, kâinatın yaratılışı[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: içine alan[/TD]
[TD]ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyacat: ihtiyaçlar[/TD]
[TD]ille-i gaiye: asıl hedef, gerçek sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminan etmek: tatmin etmek[/TD]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]maada: –den başka, –in dışında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makarr-ı saltanat: saltanat, otorite ve hâkimiyet merkezi[/TD]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapmakta başkasını âciz bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâdi: nida eden, seslenen, çağıran[/TD]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru[/TD]
[TD]nâzır: bakan, gören[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]razı olmak: hoşnut olmak[/TD]
[TD]saika: yönlendirme, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]sermedî: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarif etmek: anlatmak, tanıtmak[/TD]
[TD]tecelliyat-ı cemâliye: İlâhî güzelliklerin akisleri, yansımaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşrifatçı: önemli bir mekânda, gelenleri buyur eden[/TD]
[TD]ubudiyet: Allah’a kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]âlem-i İslâmiyet: İslâm âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı san’at: san’at eserleri[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i İslâmiyet: İslâmiyet ağacı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ocak 2012: 18:06 #801474Anonim
imanla intibaha gelirse, nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâp edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.Ve keza, o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatiyle hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal, meselâ en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü’l-Esvedin altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacerü’l-Esvede muhafaza için tevdi ettirir.
Mâdem benî Âdem kâinatın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh, haşir meydanı da bir harmandır; kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet, ayinede irtisam eden bir bahçe, hareket, tegayyür ve sair ahvalinde ayineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de, merkezi olan o şahsa tâbidir: Gölge ve misal gibi. Binaenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı
[TABLE]
[TR]
[TD]Hacerü’l-Esved: (bk. bilgiler – Kâbe)[/TD]
[TD]ahval: haller, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cismânî âlem: beden dünyası[/TD]
[TD]ene: ben; benlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşhas: kişiler[/TD]
[TD]habbe-i kalb: kalbin tohumu, çekirdeği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadim: hizmetçi[/TD]
[TD]haşir meydanı: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanılacak yer, meydan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî âlem: şahsa ait, özel âlem, özel dünya[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iddihar etmek: biriktirmek, depolamak[/TD]
[TD]inbisat etmek: genişlemek, gelişmek, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[TD]intibah: uyanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizar etmek: beklemek[/TD]
[TD]irtisam eden: resmedilen, görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iska etme: su verme, sulama[/TD]
[TD]istibka: devamını isteme, geriye bırakma; bâkîleştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kasâvet: katılık, sertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kubuh: çirkinlik, kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[TD]küsuf tutturmak: örtmek, perdelemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: insanın mânevi yapısında bulunan ince duygular[/TD]
[TD]misal: aynadaki yansıma, görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misâlî: yansıyan, görüntü halinde olan[/TD]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nurânî: nurlu, parlak[/TD]
[TD]ruh: hayat kaynağı, can, cevher[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safvet: paklık, temizlik[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyrangâh: gezi ve seyir yeri[/TD]
[TD]tabiat (tâğutu): tabiat putu; maddeci görüş tabiatı bir put gibi şöyle tarif eder[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasfiye: temizleme, arındırma[/TD]
[TD]tegayyür: başkalaşım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzüh: gezinti[/TD]
[TD]terbiye: eğitim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevdi etmek: emanet olarak bırakmak, emanet etmek[/TD]
[TD]tâbi: bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put[/TD]
[TD]umumî âlem: genel dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: en küçük madde parçası[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i emir: Allah’ın kudret ve emrinin tecellî etiği âlem; Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen sabit hakikatler şeklinde devam eden kanunlar âlemi[/TD]
[TD]şark: doğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i nurânî: nurlu, parlak ağaç[/TD]
[TD]şehadet: şahidlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ocak 2012: 18:08 #801475Anonim
kastî, gölgevâri bir ayine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar.İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır. Cenâb-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerinde ispat ve izah edildiği gibi, mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza, firavunluğa delâlet eden ene’den, Sâni-i Zülcelâle râci olan Hüve tebârüz etti.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor:
Biri, cesettir. Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Dâim-i Bâkînin zikriyle muhafazası lâzımdır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Dâim-i Bâkî: kendi varlığı sonsuza kadar devam eden, dilediği varlığa da bekà veren, onları sonsuz ve kalıcı yapan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Habbe: dane, tohum; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hubâb: daneler, tohumlar; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[TD]Katre: damla; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Nokta: Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmânî: rahmeti sonsuz olan, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah’a âit[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zerre: en küçük madde parçası, atom; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: işaret etmek[/TD]
[TD]emir: iş, olay, olgu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ene: ben, benlik[/TD]
[TD]feyiz: mânevî gıda, ilham, bereket, bolluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firavunluk: kendini Firavun gibi ilâh derecesinde büyük görme[/TD]
[TD]gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gölgevâri: gölge gibi, gölgeye benzer[/TD]
[TD]hamd: övgü, teşekkür, minnet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvaniyet: canlılık, hayat taşıma[/TD]
[TD]hüve: O, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]insaniyet: insanlık[/TD]
[TD]izah edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kasten: bilerek ve isteyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]lâtif: şirin, güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
[TD]maddiyun: materyalistler, herşeyi maddeye bağlayıp, madde ile açıklamaya çalışanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, ifade edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâhiyet: temel özellik, asıl nitelik[/TD]
[TD]mütereddit: şüpheli, kararsız; iki şey arasında gidip gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakış: işleme, süs[/TD]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı ehemmiyete alma: önem verme[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]râci: dönen, ait olan[/TD]
[TD]sanem: put[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye: rahmeti sınırsız olan Allah’ın sonsuz ilminin neticesi olarak ortaya çıkan san’atı[/TD]
[TD]sıbğat: boya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: (tabiat fikri) materyalist düşünce; tabiat için, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi[/TD]
[TD]tahavvül etmek: bir halden başka bir hale dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebârüz etmek: belirmek, görünmek[/TD]
[TD]tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarif: ince, nazik[/TD]
[TD]zeval: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikir: devamlı Allah’ı anma[/TD]
[TD]âkıbet: netice, son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İlâhî: Allah’a ait, Allah’tan gelen[/TD]
[TD]Şemme: bir kere koklama; Mesnevî-i Nûriye’de yer alan bir risale[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye: düzeni ve ahengi sağlamak için Allah tarafından kainata koyulan ve bütün varlıkların uymak zorunda olduğu kanun ve kuralların tamamı[/TD]
[TD]şükür: minnet duyup, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ocak 2012: 20:08 #801607Anonim
Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir; ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme.Biri de vücuttur. Vücut zaten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülktür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun: ümitsizliği intaç eden hırs gibi.
Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.
Biri de, sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider, veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder.
Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.
Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu
[TABLE]
[TR]
[TD]Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mûcid: icad eden, varlıklara vücut verip yaratan Allah[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i mutlak: mutlak yok oluş, tamamen ve ebediyen yok olma[/TD]
[TD]aziz: çok değerli, izzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]bâd-ı hevâ: karşılıksız; boş, boşu boşuna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihât-ı erbaa: dört yön, taraf[/TD]
[TD]daire-i emir: emir dairesi, alanı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder, üzüntü[/TD]
[TD]evlâ: daha iyi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici olan, ölümlü[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hariç olmak: dışında olmak[/TD]
[TD]hudud: sınırlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etmek: netice, sonuç vermek[/TD]
[TD]intizar: bekleyiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itimad etmek: güvenmek[/TD]
[TD]kalâk: endişe, iç sıkıntısı, gönül darlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]küfür: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kısmet: hisse, pay, nasip[/TD]
[TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahzun olmak: hüzünlenmek[/TD]
[TD]menzil: yer, mekân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabilinde: karşılığında[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[TD]rücû etmek: dönmek, geri dönmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]sâika: sebep, neden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i zeval: hızlıca geçip gitme, yok olma[/TD]
[TD]tahammül: dayanma, katlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taleb: isteme[/TD]
[TD]tayin edilmek: belirlenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin: süsleme[/TD]
[TD]tâkat: güç, kapasite[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tûl-i emel: bitmez tükenmez, sonsuz arzu ve istekler[/TD]
[TD]vücud: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut bulmak: var olmak (bk v-c-d)[/TD]
[TD]zeval: geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zâil: geçip gidici, yok olucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak[/TD]
[TD]âciz: güçsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkıbet: netice, son[/TD]
[TD]şefkat: merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ocak 2012: 20:11 #801608Anonim
tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.İ’lem eyyühe’l-aziz! Mer’ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisan-ı haliyle, “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim” diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına mâruz kaldığın zaman,
1 اِنَّا ِللهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve merci-i hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.İ’lem eyyühe’l-aziz! Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:
Görüyoruz ki, kalb, hangi birşeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devam ile, onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir; bu fâni dünyaya razı değildir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakat-ı beşerin iştiha ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O mâidenin sathında,
[NOT]Dipnot-1 “Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz.” Bakara Sûresi, 2:156.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[TD]adem-i mutlak: mutlak yok oluş; her şeyden tamamen ve ebediyen ayrılıp gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâll: hak yoldan sapan[/TD]
[TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı[/TD]
[TD]elem: acı, keder, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren, üzücü[/TD]
[TD]evlâ: daha iyi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fena: yok olma, ölme, fâni olma[/TD]
[TD]fâni: geçici olan, ölümlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galebe etmek: üstün gelmek[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: içine alan[/TD]
[TD]ihtimam: özen gösterme, önem verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade: faydalanma[/TD]
[TD]iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştiha: iştah, istek, arzu[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]kasden: bizzat yönelerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hâl, davranış ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merci-i hakikî: gerçek başvurulacak, sığınılacak yer[/TD]
[TD]mer’a: hayvanların otladığı yer, otlak, çayır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukayyed: kayıtlı, sınırlı[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musâb olan: isâbet alan; vurulan[/TD]
[TD]mâide: sofra[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ: anlam[/TD]
[TD]mâruz kalmak: uğramak, bir şeyin tesirinde kalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükedder olmak: dertli, üzüntülü, kederli olmak[/TD]
[TD]müteveccih: yönlenmiş, yönelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[TD]nefis: insanın kendisi; insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
[TD]nüzûl: inme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]razı: hoşnut[/TD]
[TD]rıza: hoşnutluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safha: sayfa; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden her biri, herbir aşama[/TD]
[TD]satıh: yüzey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gök; burada semanın yüksekliğine teşbih edilerek sonsuz yücelik ve azamet sahibi Allah’ın yüce katı kastedilmiştir[/TD]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofra-i İlâhiye: Allah tarafından gönderilen sofra, nimetler[/TD]
[TD]tabakat-ı beşer: insan tabakaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terk-i lezâiz: lezzetleri terketme, bırakma[/TD]
[TD]tevehhüm etme: kuruntuya kapılma, zannetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umûr-u dünyeviye: dünyaya ait işler, dünya işleri[/TD]
[TD]vukua gelmek: gerçekleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: geçici olma[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmâl: emeller; arzular, istekler[/TD]
[TD]âsi: isyan eden[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ocak 2012: 20:14 #801609Anonim
yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma aittir. Meselâ:
1 اَنَّ السَّمَوٰاتِ وَ اْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet-i kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifham ve ifade ediyor:Semâvat, ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebatat çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu mânâya delâlet eden 2 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاۤءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّâyet-i kerimesidir. Çünkü, hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz ve semânın izdivacından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden
3 اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِى olan hadis-i şerifidir.İkinci misal: اَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ اْلاَوَّلِ بَلْ هُمْ فِى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ 4 olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:
“Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.
[NOT]Dipnot-1 “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.
Dipnot-2 “Her canlı şeyi sudan yarattık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.Dipnot-3 “Cenâb-ı Hak herşeyden evvel benim nurumu yarattı.” Bu hadis, Câbir bin Abdillah tarikiyle Abdürrezzak’tan şu lafızlarla rivayet edilmiştir: “Evvelu mâ halakallâhu nûra nebiyyike yâ Câbir” Yani, “Cenâb-ı Hak herşeyden evvel senin Peygamberinin nurunu yarattı ey Câbir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:205, 2:129.
Dipnot-4 “Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz kalalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.” Kaf Sûresi, 50:15.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: işaret etme, gösterme[/TD]
[TD]ehven: daha kolay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fetk etmek: yapışık bir şeyi ayırmak[/TD]
[TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanî: hayvansal[/TD]
[TD]haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifham etmek: anlatmak, anlamasını sağlamak[/TD]
[TD]ikrar etmek: kabul etmek, doğrulamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]infisal: ayrılma[/TD]
[TD]izdivac: birbirine eş olma, evlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izâle etmek: ortadan kaldırmak, yok etmek[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde-i acîniye: yoğrulmuş hamur, macun[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, anılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]mâcun: karıştırılmış; karışım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ: anlam[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebatî: bitkisel[/TD]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u Muhammedî: bütün varlıkların yaratılışının mayası, aslı, esası olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nuru[/TD]
[TD]safha: sayfa, yüz; bir şey üzerinde meydana gelen değişik hallerden her biri, herbir aşama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[TD]semâvat: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyarat: gezegenler[/TD]
[TD]tabaka-i avâm: halk tabakası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvir etme: aydınlatma[/TD]
[TD]tevellüd etmek: doğmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teyid etmek: doğrulamak[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet; Kur’ân’ın herbir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ocak 2012: 20:17 #801610Anonim
Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât-ı esmâyı—kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde—vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.
[TABLE]
[TR]
[TD]Rabb-i Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah[/TD]
[TD]Rabb-i Muhtar-ı Hakîm: herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[TD]ahvâl: haller, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet-i ihmal: ihmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti[/TD]
[TD]belâhet: aptallık, ahmaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]cilvelendirmek: akisleriyle doldurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câri olmak: geçerli olmak[/TD]
[TD]düstur: kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecnas: cinsler; altında türlerin sıralandığı sınıflar[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler[/TD]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]feyiz: bereket, bolluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fiil: iş, hareket[/TD]
[TD]fiilî: hareketlerle, davranış ve uygulama olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamakat: ahmaklık[/TD]
[TD]hamletmek: yüklemek, isnat etmek, vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[TD]hissedar: pay sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdise: olay, olgu[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin, dinî bir meselede vardıkları görüş birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]inkâr etmek: reddetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminan etmek: tatmin olmak, emniyet ve güven hissetmek[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[TD]kaide-i külliye: genel, kapsamlı kural; kendisine cüz’î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kendisini fiil içinde müstetir Hû gibi görmek: fiillerin, arkasında bulunan gerçek tesir sahibi olan Allah’ı görmeyerek, hâşâ o fiilleri ben yaptım demekle kendini özne yapmak[/TD]
[TD]kesb-i külliyet: kapsamlılık, genellik özelliği kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnû: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memlûk: mülk olan, sahip olunan şey[/TD]
[TD]mesele: konu, problem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mugalâta: demagoji; aldatmak maksadıyla yanlış sözler söyleme[/TD]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[TD]nevi: çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek[/TD]
[TD]tecdid etmek: yenilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyât: tecellîler; yansımalar, görüntüler[/TD]
[TD]tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temellük: sahiplenme[/TD]
[TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta-i tesettür: örtünme, gizlenme aracı[/TD]
[TD]vukua gelme: gerçekleşme, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âfâk: ufuklar[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümullü: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:11 #801637Anonim
İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Halbuki, şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin—fakat başı kırılır, yazılara birşey olmaz ha!Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Birşeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise, sâni, masnû içinde olamaz. Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüt, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Külli Şey: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cephesinde: alnında[/TD]
[TD]daima: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i imkân: imkân dairesi; birşeyin var veya yok olabilme ihtimalinin eşit olduğu daire, kâinat[/TD]
[TD]evham: vehimler; kuruntular, şüpheler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fena: yok olma[/TD]
[TD]garip: şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurub: batma, batış[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükm-ü kader: kaderin hükmü[/TD]
[TD]ihata etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illâ: ancak[/TD]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalem-i kader: kader kalemi[/TD]
[TD]kalâk: endişe, sıkıntı, huzursuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kitâbet san’atı: yazı yazma san’atı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kâinat: yaratılmış herşey, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtip: yazıcı, yazar[/TD]
[TD]külfet: yük, yüklenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
[TD]masnû: san’at eseri varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnûat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]muayyen: belirlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]muhakkak: kesinlikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: olması imkânsız olan şey[/TD]
[TD]mukadder: takdir olunmuş, belirlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş ileride meydana gelecek haller ve olaylar[/TD]
[TD]müdahale: karışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülkiyet: mülk sahipliği[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münhasır: ait, sınırlı[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[TD]nimet: ihsan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]razı olmak: hoşnut olmak[/TD]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızâdâde olma: razı olma, kabul etme[/TD]
[TD]sair: başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvat: gökler[/TD]
[TD]sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taahhüt: üstüne alma, sorumluluğu üstlenme[/TD]
[TD]tahaffuz: korunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teksir etme: çoğaltma[/TD]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tulû: doğma, doğuş[/TD]
[TD]vücud: varlık, beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yed-i tûlâ: uzun el[/TD]
[TD]zerre: maddenin en küçük parçası, atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zılliyet: gölgelik; zahirî sahiplik ve koruma[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:14 #801638Anonim
rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki, o nimetler, Mün’im-i Kerîmin taahhüdü altındadır. Senin işin Onun sofra-i ihsanından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in’âmı görmek demektir. İn’âmı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def eder. Zira, nimet zâil olduğundan, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet;
1 وَاٰخِرُ دَعْويهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in’am şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesileyle zeval-i nimetin tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.İ’lem eyyühe’l-aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma, bizzat vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh, merkezden muhite, dahilden harice bakmak lâzımdır
İ’lem eyyühe’l-aziz! Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
[NOT]Dipnot-1 “Onların duaları şu sözlerle sona erer: ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Yûnus Sûresi, 10:10.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
[TD]Mün’im-i Kerîm: her türlü nimetin asıl sahibi olan ve her bir varlığı, zevklerine en uygun nimetlerle yedirip içiren sonsuz lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı lezzet: lezzetin ta kendisi[/TD]
[TD]beşeriyet: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: tersine[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzat: doğrudan[/TD]
[TD]dahil: iç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dahilî: iç, içe âit[/TD]
[TD]def etmek: uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: işaret etmek[/TD]
[TD]elem: acı, keder, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enfüsî: iç dünyaya ait[/TD]
[TD]evham: vehimler; kuruntular, şüpheler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, vurdumduymazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
[TD]hamd: övgü, minnet ve şükür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hariç: dış[/TD]
[TD]hasıl olma: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himmet: ciddî gayret[/TD]
[TD]hâli: uzak, boş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’âm: nimetlendirme, nimet verme[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütuf: iyilik, ihsan, bağış[/TD]
[TD]mahal: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûmat: bilgiler[/TD]
[TD]mazhar olma: erişme, nâil olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medeniyet-i sefihe: insanları zevk ve eğlenceye yönelten alçak medeniyet; Batı medeniyeti[/TD]
[TD]menfez: delik, gedik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var olan[/TD]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misil: benzer[/TD]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: çevre, etraf[/TD]
[TD]müyesser olmak: nasip olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: ihsan; insan hayatına lâzım olan maddî ve mânevî her şey[/TD]
[TD]nâzır: bakan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh: hayat kaynağı, can, cevher[/TD]
[TD]semere: meyve, netice, sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofra-i ihsan: bağış, iyilik, lütuf sofrası[/TD]
[TD]taahhüd: garanti, güvence, vaat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur: düşünme, hayal etme[/TD]
[TD]teceddüd: yenilenme, tazelenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedarik: elde etme[/TD]
[TD]telef olmak: zayi olmak, yok olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâdil: düzeltmek, ıslah etmek[/TD]
[TD]vesvese: şüphe, asılsız kuruntu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdanî: vicdana ait; kalbe ait hislerin aynası hükmünde olan vicdanla ilgili[/TD]
[TD]zeval: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval-i nimet: nimetin yok olması, sona ermesi[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak[/TD]
[TD]âfâkî: dış dünyaya ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:31 #801639Anonim
İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile, yani in’ikâs itibarıyla istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binaenaleyh, yağmurun şemsin timsaline mâkes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenit kudret-i nurâniye-i ezeliyenin, tecellî ve in’ikâs itibarıyla lem’alarına mazhar olabilirler. Fakat, gözün içindeki bir hüceyre zerresi, âsab, evride, şerâyinde tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acip san’at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre, kâinatın herbir zerresi, herbir mürekkebatı, ulûhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menbâ ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlarla muttasıf Şems-i Ezelînin tecelliyat lem’alarına mâkes olmaları lâzımdır.Birinci şıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza, herbir zerre, herbir mürekkebat, muhtelif lisan ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذاَكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
1
Evet, herbir harf kendi vücuduna bir vecihle delâlet eder. Amma kâtibinin, sâniinin vücuduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet,
[NOT]Dipnot-1 Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kayyum: herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Mûcid: icad eden, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyit: iki mısradan oluşan şiir[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzat: doğrudan[/TD]
[TD]delâlet: işaret etme, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evride: toplardamarlar[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]ikrar: doğrulama, kabul etme, kabülü dile getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]in’ikâs: yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih etme ve seçme gücü[/TD]
[TD]istiâb etmek: içine almak, kaplamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir deyim[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i nurâniye-i ezeliye: nuranî ve ezelî olan kudret[/TD]
[TD]kâinat: yaratılmış herşey, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtib: yazan[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özgü[/TD]
[TD]masdar: kaynak; bir şeyin asıl çıkış yeri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ayna olmak[/TD]
[TD]menbâ: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalât: imkânsızlıklar, olması imkânsız olan şeyler [/TD]
[TD]muhit: kapsamlı, herşeyi içine alan, kuşatan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız[/TD]
[TD]muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkes: yansıma yeri, görüntü alanı[/TD]
[TD]mâkes olma: ayna olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkebat: bir bütünü oluşturan parçalar, unsurlar[/TD]
[TD]müstenit: istinad eden, dayanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[TD]sâni: san’atkâr, san’atla iş yapan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: özellik, nitelik[/TD]
[TD]tahammül: dayanma, katlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelli: akis, yansıma[/TD]
[TD]tecelliyat: tecellîler; yansımalar, görüntüler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terennüm etme: güzel sesle şiir söyleme[/TD]
[TD]timsal: görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
[TD]vecih: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: maddenin en küçük parçası, atom[/TD]
[TD]âciz: güçsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsab: sinirler[/TD]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; başlangıcı olmayan ve bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerâyin: atardamarlar[/TD]
[TD]şuur: bilinç[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:47 #801640Anonim
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَاۤئِنَاتِ فَإِنَّهَا مِنَ الْمَـَلإِ اْلاَعْلٰىَ اِلَيْكَ رَسَاۤئِلُ
1
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki ayinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü, o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vakıf olur.İ’lem eyyühe’l-aziz! Sübhanallah ve Elhamdü lillâh cümleleri Cenâb-ı Hakkı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar.
Celâl sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’tan baid olduklarına nâzırdır. Cemâl sıfatını içine alan Elhamdü lillâh, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir. Meselâ, biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
[NOT]Dipnot-1 Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, yüce semâvî meclisten sana gönderilmiş mektuplardır.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında bir tesbih[/TD]
[TD]abd: kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akis: yansıma[/TD]
[TD]asıl: bir şeyin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]baid olmak: uzak olmak[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]bu’d: uzaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celâl: azamet, yücelik, haşmet[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâil: işi yapan, fiil sahibi, özne[/TD]
[TD]gayr: başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: ısı[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kabil: alıcı; bir şeyin karşısında olma, karşısında durarak ondan gelen şeyleri alma, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karib: yakın; Allah’ın kula olan yakınlığı[/TD]
[TD]kurb: yakın; yakınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat-ı kesife: kesif, şeffaf olmayan maddeler[/TD]
[TD]mahal: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış olan varlık, yaratık[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, yaratılmış olan varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahrum: yoksun[/TD]
[TD]mazarrat: zararlar, ziyanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: ayna, yansıma yeri[/TD]
[TD]muttasıl: yapışık, bitişik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]müessir: tesir sahibi, tesir eden, etken[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münfasıl: ayrılmış, ayrık[/TD]
[TD]nurânî: nurlu, parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: başka[/TD]
[TD]salâvat-ı şerife: Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâfi: temiz, arınmış[/TD]
[TD]sıfat: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif etmek: özelliklerini anlatmak[/TD]
[TD]tazammun etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî-i timsal: görüntünün belirmesi, yansıması[/TD]
[TD]temessül etme: belirme, görünme, aksetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]timsal: görüntü, benzer[/TD]
[TD]tâhir: temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâkıf olmak: etraflıca bilmek[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zımnen: içinde bulundurmakla, dolaylı olarak[/TD]
[TD]âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[TD]şuur: bilinç[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:48 #801641Anonim
Kezalik—bilâ teşbih—Cenâb-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamd ediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh, rahmetiyle kurbuna bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem edebilirsin. Evet, Sübhanallahi ve bihamdihî her iki makamı cem eden bir cümledir.İ’lem eyyühe’l-aziz! Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır:
1. Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
2. Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3. Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4. Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.
Fesübhanallah, Cenâb-ı Hakkın insanlara fazl ü keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü o malı uhdesine almış oluyor. Halbuki kudreti taahhüde
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Sübhanallahi ve bihamdihî: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir ve ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]addedilen: sayılan[/TD]
[TD]baid: uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâ teşbih: benzetme olmaksızın; Allah’ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutmak için kullanılır[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cem etmek: toplamak, bir araya getirmek[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dünya ehlince: dünyada yaşayanlarca[/TD]
[TD]elem: acı, keder, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazl: lütuf, ihsan[/TD]
[TD]fesübhanallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında bir şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurub: batma, batış[/TD]
[TD]hak: gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak[/TD]
[TD]haşerat-ı muzırra: zararlı böcekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himaye etmek: korumak[/TD]
[TD]ibka: sürekli ve kalıcı hale getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icabet etmek: davete uymak, çağrıya cevap vermek[/TD]
[TD]iltibas: karışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizar etmek: beklemek[/TD]
[TD]istikamet: doğruluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kalben terketme: kalbini bağlamama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]karib: yakın; Allah’ın kula olan yakınlığı[/TD]
[TD]kerem: Allah’ın cömertlik ve ikramı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesben: çalışma ve kazanma olarak[/TD]
[TD]kezâlik: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kurb: yakınlık; Allah’ın kula olan yakınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
[TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
[TD]makam: derece, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meclis: topluluk[/TD]
[TD]mezc olma: karışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: karşılaştırma[/TD]
[TD]mültebis olmak: karışmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış; bakış açısı[/TD]
[TD]nisbet: oran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]semen: kıymet, değer; para, fiyat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk edilmek: gönderilmek[/TD]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taahhüd: sorumluluğunu üstlenme, güvence verme[/TD]
[TD]tebdil: değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temellük etme: sahiplenme[/TD]
[TD]tesbih etmek: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak, şanına lâyık ifadelerle anmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhde: sorumluluğunu üstlenme, üzerine alma[/TD]
[TD]vedia: emanet, ödünç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]visal: kavuşma[/TD]
[TD]zeval: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval bulmak: yok olmak, sona ermek[/TD]
[TD]ziynet: süs[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:51 #801642Anonim
kâfi gelmiyor. Çünkü, arkasına alırsa, beli kırılır, eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihayet meccânen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır.İ’lem eyyühe’l-aziz! “Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım” mealinde olan وَعَيْنِى قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَبِيبَتِى وَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلاَّ بِصُبْحِ مَشِيبِ şiirin şümulüne dahilim. Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binaenaleyh, medenîlerin iftihar ila dem vurdukları tenevvür-ü intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabilesinden olsa gerektir.
Onların misali, rüyasında güya uyanıp, rüyasını halka hikâye eden nâim meselidir. Halbuki, rüyasında onun o intibahı uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir nâim ölü gibidir; yarı buçuk uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer, boğulursunuz
İ’lem eyyühe’l-aziz! Mâsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o mâsiyete devam eden, ülfet peyda eder, sonra ona âşık ve müptelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mûcip olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur.
Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle, o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten, yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Şayet yevm-i
[TABLE]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
[TD]dem vurmak: söz etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dârü’l-ikab: günahkârların azap diyarı; Cehennem[/TD]
[TD]fena olmak: yok olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hacâlet: utanç[/TD]
[TD]hatt-ı muvasala: birleşme çizgisi, ortak çizgi, ortak yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikâye etmek: anlatmak, aktarmak[/TD]
[TD]iftiharla: övünerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikab: ceza[/TD]
[TD]ikaz etmek: uyarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltihak etmek: katılmak[/TD]
[TD]inkâr etmek: reddetmek, inanmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intibah: uyanış, uyanma[/TD]
[TD]intikal etmek: geçmek, ulaşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[TD]kabile: tür, benzer, gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]küfür: Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme (k-f-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: asıl nitelik, temel özellik[/TD]
[TD]meal: anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meccânen: ücretiz, bedava[/TD]
[TD]medenî: medeniyet ehli, çağdaş kimseler; burada insanı yasak zevk ve eğlenceye sevkeden medeniyete, Avrupa medeniyetine mensup olan kimseler kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesel: misal, örnek[/TD]
[TD]misal: yansıma, görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muttali olma: haberdar olma, bilme[/TD]
[TD]mâsiyet: günah, isyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mûcip olma: gerektirme[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı, düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsamaha: hoşgörü[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâim: uyuyan[/TD]
[TD]temennî: bekleme, umma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[TD]tenevvür-ü intibah: uyanışdaki nurlanma, aydınlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüp etme: bir şeyin sonucu olarak meydana gelme, ortaya çıkma[/TD]
[TD]teşebbüh: benzemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umûr-u diniye: dine ait işler, meseleler[/TD]
[TD]ülfet peyda etme: alışkanlık kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahika: zirve[/TD]
[TD]şiddet-i hacâlet: büyük utanç, şiddetli utangaçlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümul: kapsam[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
16 Ocak 2012: 19:54 #801643Anonim
hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir burhan addeder. En nihayet nedâmet edip terk etmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur, gider. El-iyâzü Billâh!
İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz ve belâgatine dair Lemeat nâmındaki eserimde izah edilen bazı lem’aları dinleyeceksin:1. Kur’ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisanlara ağır gelmez.
2. Büyük bir selâmet vardır ki, lâfzan ve mânen hatâdan sâlimdir.
3. Âyetler arasında büyük bir tesanüt vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur’âniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.
4. Büyük bir tenâsüp, tecâvüp, teâvün vardır ki, âyetleri birbirine ecnebî olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevap veriyor.
5. Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenâsüpten sanki bir defada nâzil olmuştur.
6. Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebâyin olduğu halde, şiddet-i tesânütten, sanki sebep birdir.
7. Mükerrer, mütefavit suallere cevap olduğu halde şiddet-i imtizaç ve ittihaddan sanki sual birdir.
8. Müteaddit, mütegayir hâdisâta beyan olduğu halde, kemâl-i intizamdan, sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevaptır.
9. “Tenezzülât-ı İlâhiye” ile tâbir edilen, muhatapların fehimlerine yakın ve münasip üslûplar üzerine nâzil olmuştur.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân: ifade ve açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[TD]Lemeat: Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan bir eser[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beyan olma: açıklama, izah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[TD]bünye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın yapısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecnebî: yabancı[/TD]
[TD]ednâ: en basit, en küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]el-iyâzü billâh: Allah korusun[/TD]
[TD]esbab-ı nüzul: iniş sebepleri; Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin gelmesine neden olan olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış gücü[/TD]
[TD]hâdise: olay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdisât: olaylar[/TD]
[TD]istizah: izahını isteme, açıklama isteme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihad: birlik, birleşme[/TD]
[TD]izah edilmek: açıklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmaktan başkalarını aciz bırakma[/TD]
[TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen, sistem[/TD]
[TD]kârgir: taş ve harçla yapılmış olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küsufa tutulma: güneş tutulması gibi kararma[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]lâfzan: kelime olarak, söz ve ifade olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: hitap edilen[/TD]
[TD]mükerrer: tekrarlanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasip: uygun[/TD]
[TD]müteaddit: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebâyin: birbirinden ayrı, farklı[/TD]
[TD]mütefavit: ayrı, farklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütegayir: farklı[/TD]
[TD]nedâmet etmek: pişman olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefiy: inkâr etme, uzak görme[/TD]
[TD]nâzil olma: inme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]selâmet: kusur ve hatalardan arınmış sağlam olma, düzgünlük ve doğruluk[/TD]
[TD]selâset: sözün akıcı olma hâli; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sual: soru[/TD]
[TD]sâlim: sağlam, eksiksiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecâvüp: birbirinin ihtiyacına cevap verme[/TD]
[TD]tenezzülât-ı İlâhiye: Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de konuları kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenâsüp: birbirine uyumluluk, uygunluk[/TD]
[TD]tesanüt: dayanışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teâvün: birbirine yardım etme, yardımlaşma[/TD]
[TD]tâbir edilmek: ifade edilmek, isimlendirilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce[/TD]
[TD]vikaye etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuzuh: açıklık[/TD]
[TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şiddet-i imtizaç: tam bir uyum; birbiriyle tam bir uyum içinde karışma, birleşme[/TD]
[TD]şiddet-i tenâsüp: büyük uyum, tam bir uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şiddet-i tesânüt: tam, büyük bir dayanışma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.