• Bu konu 41 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 43)
  • Yazar
    Yazılar
  • #675433
    Anonim


      Hubâb

      Kur’ân-ı Hakîm’in ummanından

      خداى بر كرم خود ملك خود دامى خرداز
      تو براى تونكه دارد بهاى بى كران داده 1

      besmele.jpg

      اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ 2

      İ’lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş! اَشْهَدُ اَنْ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ 3 ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ blank.gif4 ve اَلْحَمْدُ ِللهِ 5gibi mübarek kelimelerle ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dâvâ ve işhad ettiğin bir itikad, lisanından çıkar çıkmaz, milyonlarca mü’minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran eder.

      Ve keza, İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru bir sadık olduklarına delâlet eden bütün deliller, şahitler, burhanlar, senin o dâvânın ve itikadının hak olduğuna delâlet ederler.



      [NOT]Dipnot-1 Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâkî hem mükemmel bir surette verecektir. bk. Sözler, s. 290.

      Dipnot-2 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün Âl ve Ashabının üzerine olsun!

      Dipnot-3
      Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını şehadet ederim.

      Dipnot-4
      Muhammed (a.s.m), Allah’ın resulüdür.

      Dipnot-5
      Ezelden ebede kadar her türlü hamd ve şükür ancak Allah’a aittir.

      [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
      [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
      [TD]dâvâ: iddia[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
      [TD]hak ve hakikat: tamamıyla doğru ve gerçek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hubâb: su kabarcığı[/TD]
      [TD]hüküm: bir hususla ilgili ortaya konulan kesin karar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]iktiran etmek: yan yana bulunmak[/TD]
      [TD]itikad: sarsılmaz inanç[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]işhad etmek: şahitlikte bulunduğunu ilân ve ifade etmek, şâhit göstermek[/TD]
      [TD]i’lem: bil[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]keza: bunun gibi[/TD]
      [TD]lisan: dil[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mübarek: bereketli[/TD]
      [TD]sadık: doğru[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
      [TD]umman: okyanus[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zikreden: Allah’ı anan[/TD]
      [TD]şehadet: şahitlik[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #801121
      Anonim


        Ve keza, söylediğin o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât-ı İlâhiye terettüp eder.

        Ve keza, cumhur-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimât-ı mübarekeden kalben zevk ettikleri mâ-i hayatı ve şarâb-ı cenneti, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin.

        İ’lem! Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam birşeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse, ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; her birisi tek kalır.

        Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi “Gözümde zâfiyet var, göremedim,” ötekisi “Evimizde pencere yok,” ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.

        Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder.

        İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki: ) Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ, bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzımsa, bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hâlıkı, şecerenin de Hâlıkı O oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatın da Hâlıkı, o Hâlık olacaktır.

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
        [TD]arz: dünya[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]berekât-ı İlâhiye: bereketli ve feyizli İlâhî hediyeler[/TD]
        [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cumhur-u mü’minîn: mü’minler topluluğu[/TD]
        [TD]cüz’: bir bütünün parçası, bölümü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]delâlet etmek: işaret etmek, delil olmak
        [/TD]
        [TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ehl-i hidayet: iman yolunu seçen insanlar[/TD]
        [TD]feyiz: bereket, bolluk[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]haber-i vahid: sadece bir kaynaktan aktarılan, onu destekleyecek başka bir unsur olmayan haber[/TD]
        [TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ittifak: bir araya gelme; aynı noktada birleşme[/TD]
        [TD]i’lem: bil[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kalben: kalp yoluyla[/TD]
        [TD]kavâid-i usuliye: metod kuralları; ilmî disiplinlerle bağlantılı metod kuralları[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kelimât-ı mübareke: mübarek ve manevî değeri yüksek olan sözler[/TD]
        [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]keza: bunun gibi[/TD]
        [TD]küll: bütün, bir şeyin tamamı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]maşraba: tas, su içmek için kullanılan kap[/TD]
        [TD]mesele-i imaniye: imanla ilgili bir mesele[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mesâil-i imâniye: imana ait meseleler[/TD]
        [TD]mukaddes: kusur ve noksandan uzak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muvahhidîn: Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine inananlar[/TD]
        [TD]mâ-i hayat: hayat suyu[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mübarek: bereketli; mânevî değeri yüksek[/TD]
        [TD]müddeâ: iddia edilen şey[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müreccah: tercih edilen, seçilen[/TD]
        [TD]nefsülemir: işin kendisi, aslı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nefyetmek: reddetmek[/TD]
        [TD]semere: meyve[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]takviye etmek: kuvvetlendirmek[/TD]
        [TD]terettüp etme: ortaya çıkarma, netice verme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vücud: varlık, beden[/TD]
        [TD]yümün: feyiz, bereket[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zevk etmek: tatmak, zevk almak[/TD]
        [TD]zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şarâb-ı Cennet: Cennet içeceği[/TD]
        [TD]şecere: ağaç[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #801122
        Anonim


          İ’lem eyyühe’l-aziz! İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mesele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sümbül vermiş, ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mesele üzerine şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehadet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzip ederler. Elma ağacına inkılâp etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farz etmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhaldir.

          Binaenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki, İslâmiyet şeceresi bütün semeratıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’ân dahi, seyyar yıldızları ismar eden şems gibi, İslâmiyetin on bir rüknünü intaç etmiştir. Acaba, bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şüphe ve tereddüt yeri kalır mı? Hâşâ!

          İ’lem eyyühe’l-aziz! Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl‑i


          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Nebiy-yi Zîşan: şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
          [TD]ahvâl-i zahiriye: dış görünüşe ait haller, durumlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]aleyh: ona, onun üzerine, karşıt, zıt[/TD]
          [TD]bidâyet-i hayat: hayatının başlangıcı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
          [TD]cihan-bahâ: dünya kadar kıymetli[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]derece-i kıymet: kıymet derecesi[/TD]
          [TD]evhâm: vehimler, kuruntular[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]farz etmek: var saymak[/TD]
          [TD]fazl-ı Rabbâni: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sunduğu manevî ihsan ve nimetler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]feyz-i İlâhi: Allah’ın sunduğu manevî feyiz ve lütuf[/TD]
          [TD]gayet: çok[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hanzale: zakkum[/TD]
          [TD]hâşâ: asla öyle değil[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]idrak etmek: anlamak, kavramak[/TD]
          [TD]iltibas etme: karıştırma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
          [TD]intaç etmek: sonuç vermek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ismar eden: meyve veren[/TD]
          [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kemâlât: mükemel ve kusursuz özellikler[/TD]
          [TD]kışır: kabuk[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]levâzım-ı beşeriyet: insan için gerekli olan şeyler[/TD]
          [TD]mebde-i hayatı: hayatının başlangıcı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muhal: imkânsız[/TD]
          [TD]müyesser: kolaylıkla yapılabilen şey[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nakletme: aktarma[/TD]
          [TD]nazar: bakış[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nazarıyla: bakışıyla[/TD]
          [TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]rükün: esas, şart[/TD]
          [TD]sathî: sığ, yüzeysel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]semerat: meyveler[/TD]
          [TD]semere: meyve[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
          [TD]seyyar: yerinde sâbit olmayan, gezen, dolaşan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]surî: üstün körü[/TD]
          [TD]sümbül vermek: çiçek açmak; önemli bir netice ortaya çıkarmak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tayaran: uçma, uçuş[/TD]
          [TD]tebdil edilmiş: değiştirilmiş[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tekzip etmek: yalanlamak[/TD]
          [TD]tekâmül etmek: ilerlemek, mükemmelleşmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]terakkiyat: ilerlemeler, gelişmeler[/TD]
          [TD]tereddüt: şüphe[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tevehhüm: kuruntu ve hayale dayalı olarak düşünmek[/TD]
          [TD]tûbâ: kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vasıl olmak: ulaşmak, varmak[/TD]
          [TD]âfâk-ı âlem: âlemin ufukları[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]âlem: dünya[/TD]
          [TD]şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet, kişilik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şecere: ağaç[/TD]
          [TD]şecere-i Muhammediye: Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hakikati ve o hakikati doğrulayan her şey ve herkes[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şehadet etmek: şahitlik yapmak[/TD]
          [TD]şek etmek: şüphe etmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şems: güneş[/TD]
          [TD]şükûk: şekler; şüpheler[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #801123
          Anonim


            suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

            Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.

            İ’lem eyyühe’l-aziz! Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hak işitir” deyip Kadir olduğuna itikad etmelidir. Bu itikad, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kadir olduğunu istilzam eder.

            İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelli ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü gözü patlatır.

            Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelînin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikîye zarf olamaz.

            İ’lem ey mağrur, mütekebbir, mütemerrid nefis! Sen öyle bir zâfiyet, acz, fakirlik,



            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
            [TD]Kadir: her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebeplere tesir gücü veren Allah[/TD]
            [TD]Nebiy-yi Zîşan: şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellîleri olan Allah[/TD]
            [TD]acz: güçsüzlük[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ahvâl-i suriye: dışa yansıyan görünüşteki haller, durumlar[/TD]
            [TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]esrar: sırlar[/TD]
            [TD]etraf-ı âlem: âlemin her tarafı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]evvelce: daha önce[/TD]
            [TD]fark etmek: ayırt etmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]gaflet: dikkatsiz, duyarsız[/TD]
            [TD]hariç: dış taraf[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]imkân harici: imkânsız, imkândışı[/TD]
            [TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]itikad: sarsılmaz inanç[/TD]
            [TD]i’lem: bil[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
            [TD]kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kezâlik: bunun gibi, böylece, bu da böyle[/TD]
            [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mal etme: yükleme, ait olduğunu gösterme[/TD]
            [TD]masdar: kaynak, bir şeyin çıktığı yer[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mazhar: yansıma ve görünme yeri[/TD]
            [TD]mağrur: gururlu, kendini beğenmiş[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mebde-i hayatı: hayatının başlangıcı[/TD]
            [TD]menba: kaynak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mâkes: yansıma yeri[/TD]
            [TD]mânâ-yı harfî: bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bildirip tanıtan mânâ[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mânâ-yı ismî: bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı[/TD]
            [TD]mütekebbir: kendini büyük gösteren, kibirli[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mütemerrid: inatçı
            [/TD]
            [TD]nefis: insanları kötülüğe yönelten duygu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]neşretmek: yaymak[/TD]
            [TD]nümune: örnek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı[/TD]
            [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tabiat: doğa[/TD]
            [TD]tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhî isim ve sıfatların varlıklar üzerindeki yansımaları[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tecellî: yansıma[/TD]
            [TD]tenvir etmek: aydınlatmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
            [TD]tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tâğûtî: şeytanî, azgın şeytana ait[/TD]
            [TD]zan: kesin olarak bilmeksizin kuvvetli ihtimale hükmetme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zarf: kap, kılıf[/TD]
            [TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ziyalandırmak: aydınlatmak[/TD]
            [TD]zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zât: şahsın kendisi[/TD]
            [TD]âbid: Allah’a ibadet eden, kul[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara isimlerinin tecellîleriyle hayat ve bekà veren Allah[/TD]
            [TD]şek: şüphe[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şems: güneş[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #801124
            Anonim


              miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…


              İ’lem eyyühe’l-aziz! Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılâp eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyleyse, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhânallah! Cenâb-ı Hak hardaleyi akıl için dünya; ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

              İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden—hasenatı intaç eden—semeratı bir şahsa isnad ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünkü, bir cemaatin cüz-ü ihtiyârîsiyle kesb ettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, icad derecesinde harikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilâheleri, böyle zâlimâne tasavvurat-ı şeytaniyenin mahsulüdür.

              İ’lem eyyühe’l-aziz! Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. Min haysü lâ yeş’ur husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.

              İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hak, insanı pek acip bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva



              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
              [TD]Vesenî: putperest[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Yunanî: Eski Yunanlılar döneminde çeşitli varlıklara ve tabiat olaylarına ilâhlık veren bâtıl dinlere mensup olan[/TD]
              [TD]acip: hayret verici, tuhaf[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]atfetmek: bir işi veya sözü bir kimseye yüklemek, dayandırmak[/TD]
              [TD]besâtet: tek unsurdan meydana gelen eser, sadelik[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
              [TD]celb eden: çeken[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cemaat: topluluk[/TD]
              [TD]cüz-ü ihtiyârî: insanda bulunan sınırlı irade[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
              [TD]ferdiyet: teklik, birlik[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında bir hayret ifadesi[/TD]
              [TD]feyiz: bereket, bolluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]feyz-i İlâhî: Allah’ın feyzi, lütfu[/TD]
              [TD]gaflet: dalgınlık, dinî sorumluluklarını unutup dünya ile ilgili şeylere dalma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]habbe: dane, tohum[/TD]
              [TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hardale: hardal tanesi[/TD]
              [TD]harikulâde: olağanüstü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hasenat: iyi ameller, hayırlar[/TD]
              [TD]husûle gelmek: meydana gelmek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hâli: boş; uzak[/TD]
              [TD]icad: var etme, yapma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihata etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
              [TD]ilâhe: tanrıça[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
              [TD]intaç eden: sonuç veren[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
              [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
              [TD]kesret: çokluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
              [TD]kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lâtife: duyu, ince hislerden herbiri[/TD]
              [TD]mahal: yer[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mahsul: ürün; elde edilen şey[/TD]
              [TD]mahsulât: ürünler; elde edilen şeyler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mal etmek: yüklemek, ait olduğunu göstermek[/TD]
              [TD]mesai: çalışma; çalışmalar, çabalar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]min haysü lâ yeş’ur: hissedilmeden; farkına varılmadan[/TD]
              [TD]miskinlik: zavallılık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
              [TD]mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mâlik olmak: sahip olmak[/TD]
              [TD]nazar: bakış açısı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sahra: geniş çöl; ova[/TD]
              [TD]semerat: meyveler; neticeler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]suret: şekil, tarz[/TD]
              [TD]tabir edilen: adlandırılan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tasavvurat-ı şeytaniye: şeytanî tasavvurlar; şeytandan gelen tasarılar, kurgular[/TD]
              [TD]terettüp eden: sonuç olarak çıkan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]terkip: çok sayıdaki unsurların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan eser, birleşik[/TD]
              [TD]tâbi: bağlı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vahdet: birlik[/TD]
              [TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
              [TD]zikreden: Allah’ı anan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zulüm: haksızlık[/TD]
              [TD]zâlimâne: zalimce[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şirk-i hafî: gizli şirk, gizli küfür[/TD]
              [TD]şuur: bilinç[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #801125
              Anonim


                ettiği âzâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür’at, teâvün ve imdattan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse, bütün lezzet, nimet, kemâlât nevilerine, kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse, çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstehaktır.

                İ’lem eyyühe’l-aziz! Kelime-i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da, onlara münâsip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
                İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir akrabasına, meselâ, okuduğu bir Fatiha-i Şerifeden hasıl olan sevapta istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lâfzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir fert bir olur. Çünkü lâtif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.

                Ve keza, nûrânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nûrânî şeyde bin sevap bulunduğuna bir işarettir.

                İ’lem eyyühe’l-aziz! Nebiyy-i Zîşânın (a.s.m.) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (a.s.m.) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir.


                Ve keza, salâvat-ı şerîfeyi getiren adam, zât-ı Peygamberîyi (a.s.m.) bir sıfatla



                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Fatiha-i Şerife: Kur’ân-ı Kerimin ilk sûresi olan Fâtiha Sûresi[/TD]
                [TD]Kelime-i Tevhid: “Lâ ilâhe illâllah” ifadesidir, mânâsı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Nebiyy-i Zîşân: şan sahibi Nebî; Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                [TD]Rabbânî: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın ihsanı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Resul-i Zîşân: büyük şan sahibi olan Allah’ın Resulü; Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                [TD]alâka: ilgi, bağlantı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]azap: acı, sıkıntı[/TD]
                [TD]cemaat: topluluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]elem: acı, keder[/TD]
                [TD]enaniyet: benlik, gurur[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fert: birey[/TD]
                [TD]feyiz: mânevî gıda, bereket[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hasıl olan: meydana gelen[/TD]
                [TD]havâs: hisler, duygular[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
                [TD]hisse: pay [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hâsse: hisler[/TD]
                [TD]icâbet: davete cevap verme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]imdat: yardım[/TD]
                [TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek[/TD]
                [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kemâlât: mükemel ve kusursuz özellikler[/TD]
                [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]letâif: lâtifeler; ince duygular[/TD]
                [TD]lâfız: söz, kelime[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]lâtif: mânevî, gözle görünmeyen, nurânî[/TD]
                [TD]lâtife: ince hisler ve duygular[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]lütuf: iyilik, ihsan, bağış[/TD]
                [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mahal: yer[/TD]
                [TD]mahbup: sevgili[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]makam-ı mahmûd: en yüksek şefaat makamı; Peygamberimizin (a.s.m.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen yüksek makam[/TD]
                [TD]mazhar olmak: erişmek, nâil olmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mâide: sofra[/TD]
                [TD]münâsip: benzer, uygun[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müsavi: eşit, denk[/TD]
                [TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müstehak: hak etmiş, lâyık[/TD]
                [TD]nefis: insanı kötüye yönelten duygu[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nevi: çeşit[/TD]
                [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nûrânî: nurlu, parlak[/TD]
                [TD]salâvat-ı şerife: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duaları[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sanem: put[/TD]
                [TD]sür’at: hız[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teessürat: teessürler; üzüntüler[/TD]
                [TD]tekessür: çoğalma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma[/TD]
                [TD]tevzi edilen: dağıtılan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teâvün: yardımlaşma[/TD]
                [TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vahdet: birlik[/TD]
                [TD]zikir: sürekli anma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zâkir: zikreden; Allah’ı anan[/TD]
                [TD]zât: kişi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zât-ı Peygamberî: Peygamberlik görevini ifa eden zât; Hz. Peygamber efendimizin (a.s.m.) kendisi[/TD]
                [TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]İlâhî: her şeyin ilâhı olan Allah tarafından ihsan edilen[/TD]
                [TD]şerik: Allah’a ortak koşulan şey[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şâyan: lâyık, uygun[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #801127
                Anonim


                  tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taallûk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salâvat getirmeye müşevviki olsun.

                  İ’lem ey din âlimi! blank.gif1“Ücretim az, ilmime rağbet yok” diye mahzun olma. Çünkü mükâfât-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfat-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyleyse, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâına satma.

                  İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen hakkın yoktur.

                  Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme! Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!

                  İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâfirlerin müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları, küfrün iktizâsındandır. Çünkü, küfür imana zıttır. Maahaza, Kur’ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdatlarını idam-ı ebedi ile mahkûm etmiştir.



                  [NOT]Dipnot-1 Ehemmiyetlidir.
                  [/NOT]


                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]binaen: dayanarak[/TD]
                  [TD]cevaz-ı kanunî: kanunen verilen izin, müsaade[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cumhur-u mü’minîn: mü’minlerden meydana gelen büyük halk topluluğu[/TD]
                  [TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]dâll: doğru yoldan sapmış, ayrılmış[/TD]
                  [TD]ecdat: atalar, dedeler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
                  [TD]ehl-i Kur’ân: Kur’ân’ın yolundan gidenler; Müslümanlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fetvâ: bir mesele hakkında delillere kıyasen dinî hüküm verme[/TD]
                  [TD]herze: boş, saçma sapan söz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hezeyan: boş söz, saçmalama[/TD]
                  [TD]hitabet-i umumiye: bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hukuk: haklar[/TD]
                  [TD]hukuk-u ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minlere ait haklar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]idam-ı ebedi: bir daha geri dönmeyecek şekilde sonsuza dek yok etme[/TD]
                  [TD]iktizâ: gerektirme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]i’lem: bil[/TD]
                  [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kat’iyen: kesinlikle[/TD]
                  [TD]kusur: eksiklik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği birşeyi inkâr eden kimse[/TD]
                  [TD]küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kıymet-i zâtiye: bir şeyin veya bir kişinin bizzat kendisinde bulunan değer
                  [/TD]
                  [TD]lisan: dil[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                  [TD]mahkûm etmek: bir kişi aleyhinde cezalandırıcı mahiyette hüküm vermek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mahzun olmak: hüzünlenmek; üzülmek[/TD]
                  [TD]metâ: mal[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]meziyet: üstün özellik, fazilet[/TD]
                  [TD]meziyet-i zâtiye: bir şeyin veya bir kişinin bizzat kendisinde bulunan meziyet ve değerli özellik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhalif: aykırı[/TD]
                  [TD]muharrir: gazeteci, yazar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mükâfat-ı uhreviye: âhirette verilecek olan ödül[/TD]
                  [TD]mükâfât-ı dünyeviye: dünyaya ait ödüller[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müşevvik: teşvik edici sebep[/TD]
                  [TD]namına: adına[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nedamet etmek: pişman olmak[/TD]
                  [TD]nefis: şahsın kendisi; insanı kötüye yönelten duygu[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]neşir: etrafa yayma[/TD]
                  [TD]nâzır: bakan[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası[/TD]
                  [TD]sıfat: özellik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]taallûk eden: ilgili ve bağlantılı olan[/TD]
                  [TD]tavsif etmek: bir sıfatla nitelemek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tecavüz: saldırı[/TD]
                  [TD]tevkil etme: vekil yapma, vekil tayin etme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zâtî: bir şeyin ve kişinin doğrudan kendisinde bulunan özellik, kendi özelliği[/TD]
                  [TD]âbâ: babalar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
                  [TD]âlim: bilgin[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler[/TD]
                  [TD]şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş işaretler, iş ve ibâdetler[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #801220
                  Anonim


                    Binaenaleyh, Müslümanlarla ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan medet beklenilemez. Ancak blank.gif1 حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diye Cenâb-ı Hakka iltica etmek lâzımdır.

                    İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:

                    Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sureti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır.

                    İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.

                    Evet, mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizâsıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, imân bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

                    Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor.

                    Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firakla muttasıl ve mahduttur. Ama kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât-ı sanayi—bunlar—tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’ân’ın irşâdâtından, edyân-ı semâviyeden in’ikâs ve iktibas edildiği, Lemeat ile Sünuhat eserlerimde istenildiği gibi izah ve ispat edilmiştir.

                    رَاجِعْهُمَا تَرَى اَمْرًا عَظِيمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ blank.gif2


                    [NOT]Dipnot-1 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.

                    Dipnot-2
                    Onlara müracaat et; orada insanların gaflet ettikleri büyük bir hakikat bulacaksın.
                    [/NOT]

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                    [TD]addetmek: saymak, tutmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                    [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]burudet: soğukluk [/TD]
                    [TD]bâtın: içyüz, iç[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cenah-ı şefkat: şefkat kanadı[/TD]
                    [TD]câzibedar: çekici, alımlı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                    [TD]ecnebîlik: yabancılık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]edyân-ı semâviye: semavî dinler, İlâhî dinler[/TD]
                    [TD]ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuz[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]firak: ayrılık[/TD]
                    [TD]hamiyet-i milliye: millî gayret ve koruma duygusu[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iftirak: ayrılma[/TD]
                    [TD]iktibas etmek: alıntı yapmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iktizâ: gerektirme[/TD]
                    [TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]in’ikâs etmek: yansımak[/TD]
                    [TD]irşâdât: doğru yolu göstermeye yönelik söz ve ifadeler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
                    [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği birşeyi inkâr eden kimse[/TD]
                    [TD]küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etme, inançsızlık, dinsizlik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]libas: elbise[/TD]
                    [TD]mahdut: sınırlı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mahlûkat: yaratılmış varlıklar[/TD]
                    [TD]medeniyet-i İslâmiye: İslâm medeniyeti, Müslümanların kurdukları medeniyet[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]medet: yardım[/TD]
                    [TD]mehd-i uhuvvet: kardeşlik beşiği[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mehâsin: güzellikler[/TD]
                    [TD]me’nus: alışılmış, yakınlık kurulabilen[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                    [TD]muttasıl: yapışık, bitişik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                    [TD]muâvenet: yardımlaşma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mâkûs: tersine dönmüş[/TD]
                    [TD]nazarıyla: bakışıyla, gözüyle[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nevi: çeşit[/TD]
                    [TD]rahmet: şefkat, merhamet[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]suret: görünüm, şekil[/TD]
                    [TD]sîret: iç yapı; karakter; ahlâk[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]terakkiyât-ı sanayi: sanayi dallarında meydana gelen gelişme ve ilerlemeler—uçak sanayii, gemi sanayii gibi[/TD]
                    [TD]tevhid: birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna inanma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]uhuvvet: kardeşlik[/TD]
                    [TD]zahir: dış görünüş[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ülfet: kaynaşma, alışma[/TD]
                    [TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #801221
                    Anonim


                      İ’lem! Mesâil-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır.

                      Birincisi: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriplerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

                      İkincisi: Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler; şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak bid’atkârâne bir hıyânettir.

                      Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah[/TD]
                      [TD]Selef-i Salihîn: daha önce yaşamış takva sahibi kimseler; ilk devir İslâm büyükleri[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]addetmek: saymak[/TD]
                      [TD]bid’a: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulama[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]bid’atkârâne: aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışarak[/TD]
                      [TD]celb eden: çeken[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                      [TD]câzibedar: çekici, alımlı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
                      [TD]efkâr: fikirler, düşünceler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]gark olmak: boğulmak; suya batmak [/TD]
                      [TD]hengâm: zaman, çağ, devir[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]heveskârâne: hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde[/TD]
                      [TD]himmet: ciddî gayret[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâcât: ihtiyaçlar[/TD]
                      [TD]hâlisâne: halis bir şekilde, temiz kalplilikle[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hıyânet: hâinlik[/TD]
                      [TD]iftiharlı: övünülen[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihyâ: canlandırma[/TD]
                      [TD]ikame: ayağa kaldırma, ayakta durdurma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istilâ: her yeri kaplama[/TD]
                      [TD]istinbat etmek: gizli mânâyı ortaya çıkarmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma[/TD]
                      [TD]içtihadat-ı sâfiyâne: samimî, hâlis bir şekilde sırf Allah rızası için yapılan içtihadlar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]iştigal: meşgul olma[/TD]
                      [TD]i’lem: bil[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini[/TD]
                      [TD]kat’î: kesin[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kelâm: ifade, söz; burada kastedilen Kur’ân-ı Kerim[/TD]
                      [TD]kesret: çokluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kut: rızık, gıda maddesi[/TD]
                      [TD]kâr-ı akıl: akıl kârı; akla uygun bir davranış[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kıymetli: değerli[/TD]
                      [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]marziyat: Allah’ın rızasına uygun şeyler[/TD]
                      [TD]mergup: beğenilen, taleb edilen, istenilen[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mesâil-i diniye: dine ait meseleler[/TD]
                      [TD]metâ: mal[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış[/TD]
                      [TD]muharrip: tahrip edici; bozucu[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâni: engel[/TD]
                      [TD]münkerat: dince yapılması yasak olan şeyler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nam: ad, isim[/TD]
                      [TD]nazariyat: teoriler ve kural olarak belirlenen esaslar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nur-u Nübüvvet: peygamberlik nuru[/TD]
                      [TD]rağbetli: beğenilen, taleb edilen, istenilen[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk, âhiret mutluluğu[/TD]
                      [TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]seddetmek: tıkamak, kapamak[/TD]
                      [TD]selef: sahabe ve tabiin gibi ilk örnek Müslüman nesiller[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
                      [TD]temin etmek: sağlamak, elde etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tezelzül: sarsıntı[/TD]
                      [TD]vesile: araç, vasıta[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zaruriyat/dinin zaruriyatı: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar[/TD]
                      [TD]âdât-ı ecânib: yabancı âdetler; yabancıların gelenek ve görenekleri[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âhiret âlemi: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayatın bulunduğu âlem[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #801222
                      Anonim


                        vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, istidat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidatlar vücuda gelirdi.

                        Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve himmetlerin zâfiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün istidatlar fünun-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarf edilecek müstakim bir içtihad yoktur.

                        Dördüncüsü: İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise, güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meylüttahriptir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.

                        Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü dünya âhirete vesiledir.

                        Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona müptelâ olduğu çok işler vardır ki, zaruriyattan olmuştur. O gibi işler su-i ihtiyar ile gayr-ı meşru meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibâha eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve müsaade-i şer’iyenin şümulüne dahil olamazlar. Meselâ, bir adam su-i ihtiyarıyla haram

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]ahkâm-ı diniye: dinin hükümleri, esasları[/TD]
                        [TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]beliyye: belâ[/TD]
                        [TD]binaen: dayanarak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bittabi: tabiî ki, elbette[/TD]
                        [TD]bizzat: doğrudan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bu itibarla: bu açıdan[/TD]
                        [TD]efkâr: fikirler, düşünceler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]fünun-u hâzıra: günümüz fen ilimleri; çağdaş bilim ve felsefe[/TD]
                        [TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
                        [TD]hayat-ı uhreviye: ahiret hayatı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hikmet: sebep, fayda[/TD]
                        [TD]himmet: ciddî gayret[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ibâha eden: bir şeyi haram olmaktan çıkararak serbest bırakan; mübah kılan[/TD]
                        [TD]iktidar: güç, kuvvet[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]illet: esas sebep, maksat[/TD]
                        [TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]inayet: özen, ilgi, ilgilenme[/TD]
                        [TD]iptilâ: bağımlı olma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]istidat: kabiliyet, yetenek[/TD]
                        [TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik[/TD]
                        [TD]mahzurat: haram sayılan ve sakınılması gerekli iş ve davranışlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]maksad: amaç, hedef
                        [/TD]
                        [TD]marziyat-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun işler, Allah’ın hoşnut olacağı işler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
                        [TD]mazhariyet: elde etme, edinme, erişme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mesâil: meseleler[/TD]
                        [TD]meyil: eğilim, istek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]meyleden: eğilim gösteren[/TD]
                        [TD]meylüttahrip: bozma, yıkma eğilimi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muhaverat: karşılıklı konuşmalar[/TD]
                        [TD]müptelâ olmak: bağımlı olmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müsaade-i şer’iye: şeriatın müsaadesi, İslâmiyetin izin verdiği iş ve davranış[/TD]
                        [TD]müstakim: istikametli, dosdoğru olan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müteveccih: yönelen[/TD]
                        [TD]nâs: insanlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nâzır: bakan[/TD]
                        [TD]rağbet: istek, düşkünlük[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ruhsat: izin[/TD]
                        [TD]saadet-i dünya: dünya mutluluğu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]saadet-i uhreviye: sonsuz âhiret mutluluğu[/TD]
                        [TD]sarf edilmek: harcanmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]su-i ihtiyar: iradenin kötüye kullanımı[/TD]
                        [TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teklif: Allah’ın kullarına yüklediği vazife, sorumluluk[/TD]
                        [TD]teşettüt: karışıklık, dağınıklık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teşkil eden: meydana getiren[/TD]
                        [TD]tâbi: bağlı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]umumî: genel
                        [/TD]
                        [TD]vesile: yol, vasıta[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vesâil: vesileler, aracılar[/TD]
                        [TD]vukua gelen: meydana gelen; gerçekleşen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vukuat: meydana gelen olaylar[/TD]
                        [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zaruriyat: hükümleri açık ve net olan ve yerine getirilmesi zorunlu olan dinî meseleler, emirler, yasaklar[/TD]
                        [TD]zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
                        [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şümul: kapsam[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #801223
                        Anonim


                          bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı tasarrufatta mâzur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, Semâvî değil, ancak arzî içtihadlardır. Bu gibi içtihadlarla Hâlık-ı Semâvat ve Arzın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduttur.

                          Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâli değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.

                          Sual: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir; fehmedemez.

                          Cevap: Avâm-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa malûm ve mâruftur. Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif

                          İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar! Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının elli beş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:

                          Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı muciptir. Bu da red ve inkârı icap eder. Bu dahi dalâletleri intaç eder. Bu ise ıztırâbât-ı ruhiye

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Arabî: Arapça[/TD]
                          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık-ı Semâvat ve Arz: göklerde ve yerde olan tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah[/TD]
                          [TD]Semâvî: semâya ait, İlâhî; Allah’ın istediği maksatlar, gayeler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler[/TD]
                          [TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ahval-i siyasiye: siyasetle bağlantılı haller ve gelişmeler[/TD]
                          [TD]arzî: dünyaya ait insanların istediği maksatlar, gayeler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]avâm-ı nâs: halk tabakası[/TD]
                          [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                          [TD]esbab: sebepler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                          [TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan[/TD]
                          [TD]gafletli: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]haberdar: haberli, bilgili, vâkıf[/TD]
                          [TD]hal-i sekir: sarhoşluk hâli, durumu[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]haram: Allah tarafından yasaklanmış olan[/TD]
                          [TD]hutbe: cuma ve bayram namazlarında hatip tarafından minbere çıkılarak yapılan, İlâhî emirleri hatırlatan konuşma ve dualar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hâli: boş; uzak[/TD]
                          [TD]hüküm: karar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
                          [TD]icap etmek: gerektirmek (bk v-c-b)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]icmâlen: kısaca, özet hâlinde[/TD]
                          [TD]inkâr: inanmama[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]isnad: dayandırma[/TD]
                          [TD]istihsan etmek: güzel görerek beğenmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]istiğrab: şaşkınlık[/TD]
                          [TD]ittihaz etmek: edinmek, kabul edilmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma[/TD]
                          [TD]i’lem: bil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kisve-i Arabiye: Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir)[/TD]
                          [TD]lisan: dil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]lisan-ı Arap: Arap dili, Arapça[/TD]
                          [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]malûm: bilinen[/TD]
                          [TD]merdut: reddedilen ve yapılması yasaklanan iş ve davranışlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
                          [TD]mucip: gerektiren; sebep, vesile[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mâruf: bilenen, tanınan[/TD]
                          [TD]mâzur: mazeretli, özür sahibi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mürekkebat: birleşikler; parçalardan oluşmuş bütünler[/TD]
                          [TD]müsellemat-ı diniye: dinin kabul görmüş ve uygulanması zorunlu kaideleri, temelleri
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nefis: bir kimsenin veya varlığın kendisi[/TD]
                          [TD]satvet: güçlülük, ezici güç[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]sual: soru[/TD]
                          [TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tasarrufat: tasarruflar; yapılan iş ve uygulamalar[/TD]
                          [TD]tebliğ: bildirme, duyurma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vecih: şekil, yön[/TD]
                          [TD]vücub-u vücud ve vahdet: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu ve birliği[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zaruriyat: hükümleri açık ve dinen yerine getirilmesi zorunlu meseleler, emirler, yasaklar[/TD]
                          [TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                          [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şehâmet: cesaret, yücelik ve kahramanlık edâsı[/TD]
                          [TD]şeytanî: şeytana ait[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #798737
                          Anonim


                            ve teşevvüşat-ı akliyeye sebep olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü’l-Vücuda iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkülât Onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler Onun iradesiyle açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvazeneyle izah edeceğim. Şöyle ki:

                            Mevcudatın fâili, yani eşyayı vücuda getiren, ya vacip ve vahiddir veyahut da mümkün ve kesirdir. Fâil vacip ve vahid olduğu takdirde, ne külfet var, ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar, kat’î ve hakikî bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve zâfiyetten hâli olmayan esbab-ı kesireden hiçbir sebep, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve birşeyin icadında gayr-ı mütenahî esbabın iştiraki lâzımdır. Meselâ, balarısı herşeyle alâkadar olduğundan, eğer icadı esbaba isnad edilirse, semâvat ve arzın iştirakleri lâzımdır.

                            Maahaza, kesretin vahidden suduru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır.

                            Meselâ, bir kumandanın efrad-ı kesireye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrad-ı kesire, kendi başlarına büyük bir müşkilâttan sonra yapabilirler.

                            Maahaza, icadın esbaba isnadında lâyüad külfet, garabet olmakla beraber, pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor.

                            1. Herbir zerrede Vâcibü’l-Vücudun sıfatlarının farzı lâzımdır.

                            2. Ulûhiyette gayr-ı mütenahi şeriklerin iştiraki lâzım gelir.

                            3. Herbir zerrenin hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir: kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.

                            4. Şuur, irade ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünkü, hüsn-ü san’at bu sıfatları iktiza eder. Şu hakikati izah için birkaç misal söyleyeceğiz.

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
                            [TD]alâkadar olmak: alâkalı, ilgili olmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]arz: yeryüzü[/TD]
                            [TD]efrad-ı kesire: çok sayıdaki kişiler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]esbab: sebepler[/TD]
                            [TD]esbab-ı kesire: çok sayıda sebepler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                            [TD]farz: var sayma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]firar ettirmek: kaçırmak[/TD]
                            [TD]fâil: işi yapan, özne[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]garabet: gariplik; aklı şaşırtan durum[/TD]
                            [TD]gayr-ı mütenahî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hakikat: herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti[/TD]
                            [TD]hakikî: gerçek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan[/TD]
                            [TD]hâli: uzak, boş[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hüsn-ü san’at: san’at güzelliği[/TD]
                            [TD]icad: var etme, yapma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
                            [TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
                            [TD]irade: dileme, tercih[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]isnad: dayandırma[/TD]
                            [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]iştirak: ortaklık, katılım[/TD]
                            [TD]kat’î: kesin[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kesir: çok[/TD]
                            [TD]kesret: çokluk[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                            [TD]külfet: güçlük, zorluk[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lâyüad: sayısız[/TD]
                            [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
                            [TD]mahkûm: birinin hükmü altında olmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mecbur etmek: zorlamak[/TD]
                            [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muhâlât: olması imkânsız olan, akla uzak olan şeyler[/TD]
                            [TD]mutmain: içi rahat, müsterih, şüphesi kalmamış[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muvazene: karşılaştırma[/TD]
                            [TD]mümkün: varlığı ve yokluğu eşit olan; varlığı zorunlu olmayan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müsebbeb: sonuç, sebebin ortaya çıkardığı netice[/TD]
                            [TD]müşkülât: zorluklar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]semâvat: gökler[/TD]
                            [TD]sudur: ortaya çıkma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sıfat: özellik[/TD]
                            [TD]tahakkuk etmek: gerçekleşmek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]teşevvüşat-ı akliye: akılın karmakarışık olması, bulanması[/TD]
                            [TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
                            [TD]vacip: varlığı zorunlu olan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vahid: bir olan[/TD]
                            [TD]vehmî: gerçekte olmayıp var sanılan kuruntu[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vücuda getiren: var eden[/TD]
                            [TD]zerre: en küçük madde parçası; atom[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zikir: Allah’ı çokça anma[/TD]
                            [TD]zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ıztırâbât-ı ruhiye: ruhun duyduğu ıstıraplar, azaplar, sıkıntılar[/TD]
                            [TD]şerik: ortak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şuur: bilinç[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #801278
                            Anonim


                              Birincisi: Şems, şeffafiyet sırrına binaen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyarelerinde müsavat üzerine tecellî eder.

                              İkincisi: Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden ayinelere nisbet-i in’ikâsı birdir.

                              Üçüncüsü: Nurdan veya nurânî birşeyden tenevvür etmek ve ziya almak hususunda, bir ile bin birdir. Nurânînin iktizası öyledir.

                              Dördüncüsü: Muvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut iki güneş bulunsa; hangi kefesine birşey ilâve edilirse, o aşağı iner, ötekisi havaya kalkar.

                              Beşincisi: Büyük bir sefineyle gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark yoktur—kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun.—Çünkü intizam vardır.

                              Altıncısı: Hayvan-ı nâtık gibi bir mahiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efradına nisbeti birdir.

                              Hülâsa: Kalil ile kesir, küçük ile büyük arasında birşey-i vahide isnatlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misallerle tavazzuh etti. Binaenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvazene, evâmir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyyenin nuraniyeti, eşyanın içyüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı, bir sinek ile arzın ihyâsı, bir ağaç ile semâvâtın icadı, bir zerreyle güneşin yaratılışı Vâcibü’l-Vücuda nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve adem-i tefavütü gözle görünür. Bak: Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.

                              Elhâsıl: Hayatî, vücudî, nurânî şeylerin icadında üç nokta var:

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
                              [TD]adem-i tefavüt: farklılığın olmaması[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]arz: yer, yerküre[/TD]
                              [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]binaen: dayanarak[/TD]
                              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]bir şey-i vahid: bir tek şey[/TD]
                              [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]elhâsıl: netice olarak, özetle[/TD]
                              [TD]esbab: sebepler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]evâmir-i tekviniye: kâinattaki İlâhî emirler, Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunlar[/TD]
                              [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]gayet: son derece[/TD]
                              [TD]hassas: duyarlı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]havale etme: bir işi başka birine bırakma[/TD]
                              [TD]hayatî: hayata ait[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hayvan-ı nâtık: “konuşan canlı” olma özelliği[/TD]
                              [TD]hülâsa: özet olarak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]icad: var etme, ortaya çıkarma[/TD]
                              [TD]ihyâ: diriltme, hayat verme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]iktizası: gerektirmesi, gereği[/TD]
                              [TD]imkân: olabilirlik[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]imtisal: bağlanma, boyun eğme[/TD]
                              [TD]intizam: düzen, düzenlilik[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]isnat: dayandırma[/TD]
                              [TD]kalil: az[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kesir: çok[/TD]
                              [TD]kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mahiyet: herbir şeyin temel nitelik ve özelliği[/TD]
                              [TD]mahiyet-i mücerrede: soyut olan mahiyet, yapı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]malûm: bilinen[/TD]
                              [TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]misal: örnek[/TD]
                              [TD]mukabele: karşılıklı olarak, yüz yüze bulunma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muvazene: karşılıklı kurulan denge[/TD]
                              [TD]mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şeyler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]müsavat: eşitlik, denklik[/TD]
                              [TD]mütesavi: birbirine eşit olan, aynı seviyede olan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
                              [TD]nisbet: oran, kıyas[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nisbet-i in’ikâs: yansıma oranı[/TD]
                              [TD]nuraniyet: nur özelliği, parlaklık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nurânî: nurlu, parlak[/TD]
                              [TD]sefine: gemi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]semerat: meyveler[/TD]
                              [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]semâvât: gökler[/TD]
                              [TD]sevk: yönlendirme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]seyyare: gezegen[/TD]
                              [TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tavazzuh etmek: aydınlanma, açıklığa kavuşma[/TD]
                              [TD]tecellî etmek: yansımak, görünmek[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tefavüt: farklılık[/TD]
                              [TD]tenevvür etmek: nurlanmak, aydınlanmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]teşkil eden: meydana getiren, oluşturan[/TD]
                              [TD]vücudî: varlığa ait, varlıkla ilgili[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zerre: atom[/TD]
                              [TD]ziya: ışık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şeffafiyet: şeffaflık[/TD]
                              [TD]şems: güneş[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #801280
                              Anonim


                                Birinci nokta: Kudretin umur-u hasise ile zahiren mübaşereti görünmemek için, perde olmak üzere esbab vaz edilmiştir.

                                İkinci nokta: Hayat, vücut ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbab vaz edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da, altında dest-i kudret görünür.

                                Üçüncü nokta: Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasnîinde külfet yoktur. Evet, bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Şöyle mu’cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru, kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünkü, herbir masnû, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâniine, hem aynen, hem aklen çok vecihlerle delâletleri vardır. Ve hangi bir masnûun vücudu esbabtan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnûun benzerini yapamazlar.

                                İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs’attedir ki, ihatası mümkün değildir. Ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazan zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan da âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazan da o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki, Vâcibü’l-Vücudu görmeye çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semâvat kadar büyür. Bazan da bir katreye girer. Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır.

                                İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

                                Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin.

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Cenâb-ı Hakk: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                                [TD]Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
                                [TD]aklen: akıl bakımından[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                                [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
                                [TD]dest-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarının eli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]enfüsî: iç dünyaya ait[/TD]
                                [TD]esbab: sebepler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                                [TD]haddini tecavüz etme: sınırını aşma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]halk: yaratma[/TD]
                                [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]icad: var etme[/TD]
                                [TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihtiyar: dileme, seçme
                                [/TD]
                                [TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
                                [TD]katre: damla[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kesb: kazanma[/TD]
                                [TD]kesif: şeffaf olmayan, yansıtmayan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
                                [TD]kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın ezelî, sonsuz kudreti[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]külfet: güçlük, zorluk[/TD]
                                [TD]mahal: yer[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]malûm: bilinen[/TD]
                                [TD]masnû: san’atla yapılmış eser, varlık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]misafireten: misafir olarak[/TD]
                                [TD]mu’cizat: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şeyler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mübaşeret: doğrudan temas etme, bağlantı kurma[/TD]
                                [TD]nefis: bir varlığın kendisi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nimet: iyilik, ihsan[/TD]
                                [TD]nur: aydınlık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sadâ: ses[/TD]
                                [TD]savt: ses[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]semâvat: gökler[/TD]
                                [TD]tasnî: san’atlı olarak yaratma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tesir: etki[/TD]
                                [TD]umur-u hasise: sıradan ve değersiz işler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vaz etmek: konmak, yerleştirmek[/TD]
                                [TD]vecih: cihet, yön[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
                                [TD]vusul bulma: kavuşma, erişme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vücut: varlık, var olmak[/TD]
                                [TD]vüs’at: genişlik[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zahir: açık, âşikar[/TD]
                                [TD]zahiren: dış görünüş itibariyle[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zerre: en küçük madde parçası, atom[/TD]
                                [TD]ziya: ışık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zuhur: ortaya çıkma, görünme[/TD]
                                [TD]âfâkî: dış dünyaya ait[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                                [TD]şerait: şartlar[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #801281
                                Anonim


                                  Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.

                                  İ’lem eyyühe’l-aziz! Herhangi birşeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi, zahiri ve sureti de san’at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyleyse, eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahipsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçek ile, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san’at ve hikmet; çekirdek ile, çekirdekten çıkan filizin eser-i san’at ve nakşından aşağı değildir. Binaenaleyh, Sâni-i Zülcelâl hem Evveldir, hem Âhir, hem Zahirdir, hem Bâtın.

                                  وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ blank.gif1


                                  İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân’ın i’câzı, tahrifine bir settir. Evet, madem Kur’ân mu’cizedir, beşer onun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlarla tebdil edilmekle tahrif ve tağyiri mümkün değildir. Çünkü, müfessir, müellif, mütercim, muharref üslûplarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i’câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez. Öyleyse i’câz, tahrif ve tağyiri kabul etmez.

                                  İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri tâdât ederken blank.gif2 فَبِأَىِّ اٰلاۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celilesi tekrarla zikredilmekte olduğundan şöyle bir delâlet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedit tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki, nimet içinde in’âmı


                                  [NOT]Dipnot-1 “O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:137.

                                  Dipnot-2
                                  “Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” Rahmân Sûresi, 55:13.
                                  [/NOT]

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Bâtın: her şeyin içine hükmeden ve bir fabrika gibi donatan Allah[/TD]
                                  [TD]Evvel: her şeyin öncesini plânlayıp takdir eden Allah[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
                                  [TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Zâhir: her şeyin dışını çeşitli nakışlarla süsleyip en güzel şekilde düzenleyen Allah[/TD]
                                  [TD]addedilmek: sayılmak, kabul edilmek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]azîm: büyük[/TD]
                                  [TD]beşer: insan[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                                  [TD]bâtını: içyüzü, içi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
                                  [TD]delâlet: işaret[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]eser-i san’at ve hikmet: san’at ve hikmet eseri, san’at ve hikmetle yapılan eser[/TD]
                                  [TD]eser-i san’at ve nakış: nakış ve san’at eseri, san’atlı ve nakışlı eser[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                                  [TD]havale etme: bir işi başka birine bırakma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hikmetçe: hikmet yönünden; belli bir amaç ve hedefe yönelik olarak[/TD]
                                  [TD]ihtiyar: dileme, tercih, seçim[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]iltibas etmek: karıştırmak[/TD]
                                  [TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]intişar etmek: yayılmak[/TD]
                                  [TD]in’am eden: nimeti veren[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]irade: dileme, tercih
                                  [/TD]
                                  [TD]i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
                                  [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kisve: elbise[/TD]
                                  [TD]küfran: iyilik bilmeme, nankörlük[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muharref: tahrif edilmiş, bozulmuş[/TD]
                                  [TD]mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü şey[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müellif: yazar[/TD]
                                  [TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi yorumlayan âlim[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mütercim: tercüman[/TD]
                                  [TD]nihayet: son[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nimet: yaşamak için lâzım olan maddî mânevî her şey[/TD]
                                  [TD]semere: meyve[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sureti: görünen yüzü, şekli[/TD]
                                  [TD]tahrif: değiştirme, bozma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tağyir: değiştirme[/TD]
                                  [TD]tebdil edilmek: değiştirilmek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tevlid eden: doğuran, sebep olan[/TD]
                                  [TD]tuğyan: baş kaldırma, azgınlık, taşkınlık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tâdât etmek: saymak[/TD]
                                  [TD]vaziyet: durum, hal[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zahiri: dışı[/TD]
                                  [TD]zikredilmek: anılmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Âhir: her şeyin sonuna hükmeden ve sonlarına meyve, çekirdek, sevap gibi sonuçlar takan Allah[/TD]
                                  [TD]âhiri: sonu[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey[/TD]
                                  [TD]âyet-i celile: yüce mânâları içinde barındıran âyet[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]âyât: âyetler; Kur’ân’da yer alan cümleler[/TD]
                                  [TD]şedit: şiddetli[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 43)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.