- Bu konu 35 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Mart 2012: 14:57 #676453
Anonim
İkinci Şuâ
Eskişehir hapishanesinin son meyvesi
Otuz Birinci Lem’a’nın İkinci Şuâı
On altı sene evvel, Eskişehir Hapishanesi’nde, arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte, şu Şuâ, gayet acele, pek noksan kalemimle, sıkıntılı, rahatsızlık bir zamanda telif edildiğinden bir derece intizamsız olmakla beraber, bugünlerde tashih ederken, iman ve tevhid noktasında pek çok kıymettar ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.Allahu Ehad İsm-i Âzamına dair yedinci nükte-i âzam ve altı İsm-i Âzamın altı nüktesinin yedincisi.
[TABLE]
[TR]
[TD]Eskişehir: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli[/TD]
[TD]tahliye: serbest bırakılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tashih etmek: düzeltmek[/TD]
[TD]telif etmek: yazmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]şuâ: ışıktan uzanan ışık telleri, ışın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:01 #802923Anonim
İhtarBu risale benim nazarımda çok mühimdir. Çünkü, içinde çok mühim ve ince olan esrar-ı imaniye inkişaf ediyor. Bu risaleyi anlayarak okuyan adam imanını kurtarır inşaallah. Maatteessüf, ben burada kimseyle görüşemediğimden, kendime tebyiz edip yazdıramadım. Bu risalenin kıymetini anlamak istersen, başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyve’yi ve âhirdeki Hâtime’yi ve Hâtime’den iki sahife evvelki Mesele’yi evvelce dikkatle okuduktan sonra tamamını teennîile mütalâa eyle.
Altı İsm-i Âzamın altı nüktelerinin Allahu Ehad’e dairyedinci nükte-i âzamıdır.
وَبِهِ نَسْتَعِينُ1
2 فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَۤ إِلٰهَ اِلاَّاللهُ âyetinin bir muhteşem nüktesiyle, meşhur bir kasem-i Nebevînin işaretiyle ve ilhamıyla hissettiğim gayet güzel ve çok şirin venihayet derecede lâtif üç meyve-i tevhid ve üç muktazîsi ve üç hüccetine dair bir nüktedir.[BILGI]Dipnot-1 Ancak Onun yardımını isteriz.
Dipnot-2 “Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” Muhammed Sûresi, 47:19.
[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Allahu Ehad: Allah birdir ve her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görülür[/TD]
[TD]esrar-ı imaniye: imanın sırları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
[TD]hüccet: delil, belge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı[/TD]
[TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]inşaallah: Allah’ın izniyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasem-i Nebevî: Hz. Peygamberin yemini[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maatteessüf: ne yazık ki[/TD]
[TD]meyve-i tevhid: Allah’ın birliğini kabul etmenin sağladığı güzel netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktazî: gerekçe, gerektirici sebep[/TD]
[TD]mütalâa eylemek: bir konu üzerinde etraflıca düşünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, göz[/TD]
[TD]nihayet derecede: sonsuz seviyede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[TD]nükte-i âzam: ince mânâlı, en büyük nükte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
[TD]tebyiz etmek: karalama halindeki bir yazıyı temize çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teennî: düşünerek acelesiz iş görme, ağır davranma[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:04 #802924Anonim
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal ve tekrarla her zaman ferman ettiği şu
1 وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehâsı ve nihâyâtı veteferruatı dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad’in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü, mahlûkatın enmüntehap ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nefsi kendi kendinemalik olmazsa ve ef’âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise, elbette hiçbir şey, hiçbir şe’n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüz’î olsun küllî olsun, o muhît iktidarın, oşamil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.Evet, bu çok mânidar kasem-i Muhammedînin (a.s.m.) ifade ettiği, gayet muazzam vemuhît bir tevhid-i rububiyettir. Ve bu tevhidin ispatına dair yüz, belki bin bâhir burhanlar,sirâcü’n-nur olan Risale-i Nur’da beyan edildiğinden, bu hakikat-i âliyenin tafsilât ve ispatını ona havale ederek, bu İkinci Şuâ’da, muhtasar üç makam içinde, bu çok ehemmiyetlihakikat-i imaniyenin Birinci Makamı’nda, gayet lâtif ve tatlı ve çok kıymettar ve nurlu, hadsizsemerelerinden üç küllî meyvelerini gayet muhtasar bir surette beyanla, o meyvelere benim kalbimi sevk eden zevklerime ve hislerime işaret edilecek. İkinci Makam’da ise, bu kudsîhakikatin üç küllî muktazîsi ve esbab-ı mucibesi beyan edilir. Ve o üç muktazî, üç binmuktazîlerin kuvvetindedirler. Ve Üçüncü Makam’da, o hakikat-i tevhidiyenin üç alâmetleri zikredilecek. Ve o üç alâmet, üç yüz alâmet ve emare ve delil kuvvetindedirler.
[BILGI]Dipnot-1 “Muhammed’in hayatı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki..” Bu yeminin yalnız Buhari’de, on beş ayrı hadîste zikri geçmektedir. bk. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi Kılavuzu: s.180. Ayrıca bk. Müsned: 4:16.
[/BILGI][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kaplayan ve kuşatan ve herbi şeyde görülen Zât; Allah[/TD]
[TD]alâmet: işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i tasarruf: tasarruf ve kullanım dairesi[/TD]
[TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]emare: belirti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı mucibe: bir şeyi gerektirici sebepler[/TD]
[TD]ferman etmek: buyurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakikat-i imaniye: imanî hakikat, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i tevhidiye: Allah’ın bir ve tek olduğu ve ondan başka ilâh olmadığı gerçeği[/TD]
[TD]hakikat-i âliye: yüksek, yüce gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, istek, irade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimal: kullanma[/TD]
[TD]kasem: yemin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasem-i Muhammedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yemini[/TD]
[TD]keyfiyet: durum, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: büyük, geniş kapsamlı[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhît: her şeyi kuşatan[/TD]
[TD]muktazî: gerekçe, gerektirici sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehap: seçkin[/TD]
[TD]müntehâ: en son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstesnâ: benzeri olmayan[/TD]
[TD]nefs: kişinin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihâyât: sonlar[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sirâcü’n-nur: nur lâmbası[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilât: ayrıntılar[/TD]
[TD]teferruat: ayrıntılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]tevhid-i rububiyet: varlık âleminin terbiye, tedbir ve idaresindeki birlik ve bu birliğin bir olan Allah’tan gelmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şamil: içine alan, kapsamlı[/TD]
[TD]şecere-i kâinat: kâinat ağacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hâl, iş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:08 #802925Anonim
BİRİNCİ MAKAMIN BİRİNCİ MEYVESİ
Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa, ohazine-i ezeliye gizli kalır.Evet, hadsiz cemâl ve kemâlât-ı İlâhiye ve nihayetsiz mehasin ve hüsn-ü Rabbânî ve hesapsızihsanat ve bahâ-i Rahmânî ve gayetsiz kemâl-i cemâl-i Samedânî, ancak vahdet âyinesinde vevahdet vasıtasıyla, şecere-i hilkatin nihâyâtındaki cüz’iyâtın simalarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür. Meselâ, iktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdadına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, safi, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise, tevhidnazarıyla bakıldığı vakit, birden, bütün yavruların pek çok harikulâde ve pek çok şefkatkârâneolan küllî ve umumî iaşeleri ve validelerini onlara musahhar etmeleriyle rahmet-i Rahmân’ıncemâl-i lâyezâlîsi kemâl-i şâşaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir ve o cüz’î iaşe dahi esbaba ve tesadüfe ve tabiata havale edilir, bütün bütün kıymetini, belkimahiyetini kaybeder.Hem meselâ, müthiş bir hastalıktan şifa bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden, zemin denilen hastahane-i kübrâda bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczahane-i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifa ihsan etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlakın cemâl-i şefkati ve mehasin-i rahîmiyeti küllî ve şâşaalı bir surette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cüz’î fakat alîmâne, basîrâne,şuurkârâne olan şifa vermek dahi, câmid ilâçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuursuztabiata verilir, bütün bütün mahiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.Bu makam münasebetiyle hatıra gelen bir salâvatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki:Namaz tesbihatının âhirinde Şâfiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salâvat olan
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بَعَدَدِ كُلِّ دَاۤءٍ وَدَوَاۤءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
1 nın ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise, her zaman, her dakika Hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlâhiyeye kamçı vurup sevk eden en keskin ve müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi, insanıkemâl-i şevkle şükre sevk eden ve tam mânâsıyla minnettar edip hamd ettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve afiyetler olduğundan, bu salâvat-ı şerife gayet müşerref vemânidar olmuştur. Ben bazan
2 بِعَدَدِ كُلِّ دَاۤءٍ وَدَوَاۤءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve mânevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikînin pek âşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
[BILGI]Dipnot-1
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) ve Efendimiz Muhammed’in (a.s.m.) âline, bütün hastalıklar ve ilaçlar adedince salât eyle ve onu ve âlini çok çok mübarek kıl ve selâm et.”
Dipnot-2
“Bütün hastalıklar ve ilâçlar adedince.”[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD=”align: left”]Rahîm-i Mutlak: herbir varlığa hususî rahmet tecellisi olan sınırsız şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[TD=”align: left”]alîmâne: bilerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]bahâ-i Rahmânî: Cenâb-ı Hakkın herşeyi kuşatıcı olan rahmeti ve merhametinin güzelliği ve zerâfeti[/TD]
[TD=”align: left”]basîrâne: görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cemâl ve kemâlât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın bütün noksanlıklardan yüce olan isim ve sıfatlarının güzellik ve mükemmellikleri[/TD]
[TD=”align: left”]cemâl-i lâyezâlî: son bulmayan, hep devam eden güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cemâl-i İlâhî: İlâhî güzellik, Allah’ın sınırsız güzelliği[/TD]
[TD=”align: left”]cemâl-i şefkat: şefkatten kaynaklanan güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin varlık ve olaylardaki yansımaları[/TD]
[TD=”align: left”]cüz’iyât: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cüz’î: küçük, ferdî, bireysel[/TD]
[TD=”align: left”]eczahane-i ekber: en büyük eczane; her türlü ilâcın içinde bulunduğu büyük eczane, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]esbab: sebepler[/TD]
[TD=”align: left”]gayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD=”align: left”]harikulâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hastahane-i kübrâ: en büyük hastane; bütün hastalıkların tedavisinin yapıldığı yer, dünya[/TD]
[TD=”align: left”]hazine-i ezeliye: başlangıcı olmayan sonsuz hazine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hüsn-ü Rabbânî: Allah’ın bütün varlıkları terbiye etmesinin ve idaresi ve tasarrufu altında bulundurmasının güzelliği[/TD]
[TD=”align: left”]iaşe: yedirip içirme, besleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ihsan etmek: bağışlamak, sunmak[/TD]
[TD=”align: left”]ihsanat: iyilikler, güzellikler, hoş ikramlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ihtiyarsız: istediği şekilde hareket edebilme özelliği olmayan[/TD]
[TD=”align: left”]iktidarsız: güçsüz, kudretsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kemâl-i Rabbânî: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mükemmelliği[/TD]
[TD=”align: left”]kemâl-i cemâl-i Samedânî: Cenâb-ı Hakkın hiçbir şeye muhtaç olmaması ve her şeyin Kendisine muhtaç olmasının mükemmel güzelliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kemâl-i şâşaa: çok gösterişli, son derece görkemli[/TD]
[TD=”align: left”]küllî: geniş, kapsamlı, tür’ü içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mahiyet: temel özellik[/TD]
[TD=”align: left”]mehasin: güzellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mehasin-i rahîmiyet: Allah’ın sonsuz şefkat ve merhametini herbir varlıkta en güzel şekillerde göstermesi[/TD]
[TD=”align: left”]musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”][/TD]
[TD=”align: left”][/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 15:18 #802926Anonim
Hem meselâ, dalâletin gayet müthiş mânevî elemini hisseden bir adama iman ile hidayetihsan etmek, eğer tevhidnazarıyla bakılsa, birden, o cüz’î ve fâni ve âciz adam, bütün kâinatın Hâlıkı ve Sultanı olan Mâbudunun muhatap bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şâşaalı bir mülk-ü bâki vebâki bir dünyayı ihsan etmek; ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lûtfamazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve simasında bir Zât-ı Kerîm ve Muhsinin öyle birhüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi görünür ki, böyle bir lem’asıyla bütün ehl-i imanı kendine dost ve has kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhidnazarıyla bakılmazsa, o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbinMutezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki, hakiki fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip, âyinedarlıkettiği kudsîcemâlin lem’asını kaybeder.
İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehâsındaki cüz’iyâtın, cüz’iyât-ı ahvâlinde,tevhid noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânînin binler envâı ve yüz bin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur.İşte, tevhidde cemâl ve kemâl-i İlâhînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki, bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin mânevî rızıklarını, kelime-i tevhid olan Lâ ilâhe illâllah zikrinde ve tekrarında buluyorlar.Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedâniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm ferman etmiş:
[TABLE]
[TR]
[TD=”align: left”]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD=”align: left”]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD=”align: left”]Muhsin: yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]Mutezile: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD=”align: left”]Mâbud: kendine ibadet edilen Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]Rahmanî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen[/TD]
[TD=”align: left”]Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]Sultan: bütün evrenin ve varlıkların hükümdarı olan Allah[/TD]
[TD=”align: left”]Zât-ı Kerîm: cömertlik ve ikram sahibi Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]abd: kul[/TD]
[TD=”align: left”]asfiya: Hz. Peygambere vâris olup onun yolundan giden âlim ve velî olan büyük zâtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]azamet-i kibriyâ: büyüklüğün varlıkları kuşatması[/TD]
[TD=”align: left”]bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]celâl-i Sübhânî: bütün noksanlıklardan münezzeh olan Cenab-ı Allah’ın celâli, haşmeti[/TD]
[TD=”align: left”]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cemâl-i lâyezâlî: son bulmayan güzellik[/TD]
[TD=”align: left”]cemâl-i İlâhî: İlâhî güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cüz’iyât: ferdler, bireyler[/TD]
[TD=”align: left”]cüz’iyât-ı ahvâl: hâllerin incelikleri, ayrıntıları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cüz’î: ferdî, bireysel[/TD]
[TD=”align: left”]daire-i kesret: çokluk dairesi, âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ehl-i iman: Allah’a ve Ondan gelen herşeye iman edenler, mü’minler[/TD]
[TD=”align: left”]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]esbab: sebepler[/TD]
[TD=”align: left”]evliya: Allah dostları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ferman etmek: buyurmak[/TD]
[TD=”align: left”]hodbin: bencil, kibirli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hüsn-ü ezelî: sonsuz güzellik[/TD]
[TD=”align: left”]ihsan etmek: bağışlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ihsan-ı ekber: en büyük yardım, bağış[/TD]
[TD=”align: left”]kelime-i tevhid: Allah’ın birliğini ifade eden cümle “Lâ ilâhe illâllah”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kemâl-i Rabbânî: Allah’ın terbiye ediciliğinin mükemmelliği[/TD]
[TD=”align: left”]kemâl-i İlâhî: İlâhî mükemmelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD=”align: left”]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]lem’a: parıltı[/TD]
[TD=”align: left”]lûtf: iyilik, bağış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mazhar etmek: kavuşturmak[/TD]
[TD=”align: left”]mülk-ü bâki: kalıcı, sürekli mülk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]müntehâ: en son, en uç[/TD]
[TD=”align: left”]mütehakkim: delilsiz hükme varan, dayanaksız görüşleri olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nazar: bakış, göz[/TD]
[TD=”align: left”]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedâniye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayan terbiye ediciliğinin sınırsız egemenliği[/TD]
[TD=”align: left”]sima: görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”][/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:24 #802927Anonim
اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ
1
Yani: “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, Lâ ilâhe illâllah kelâmıdır.”Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık, bir küçük âyine iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük âyineye dönüp, o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterir. Ve fâni,muvakkat olan güzellikle, bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irâe eder. Ve Mevlânâ Celâleddin’in dediği gibi,اٰنْ خَيَالاٰتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتsırrıyla, bir âyine-i cemâl-i İlâhî olur. Yoksa, eğer tevhid sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâl, ne de o ulvî kemâli gösterir. Ve içindeki cüz’î bir lem’a dahi söner, kaybolur. Adeta baş aşağı olup elmastan şişeye döner.Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye, birehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb’aca mânevî bir sima-i Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâîve
3 اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُdeki hitaba muhatap olan Zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezahür eder. Yoksa, o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, otaayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde genişlenir,dağılır, gizlenir; ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü azamet ve kibriyâperde olur; herkesin kalbi göremez.
[BILGI]
Dipnot-1 Muvatta’, Kur’ân, 32, Hac, 246; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:153; el-Elbânî, Sahihu’l-Câmii’s-Sağîr, no: 1113.
Dipnot-2“Evliyaya tuzak olan hayaller, İlahî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir.”Dipnot-3
“Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD=”align: left”]Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD=”align: left”]Mevlânâ Celâleddin: (bk. bilgiler – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ayine-i cemâl-i İlâhî: Allah’ın sonsuz güzelliklerini yansıtan ayna[/TD]
[TD=”align: left”]bâki: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cemâl: güzellik[/TD]
[TD=”align: left”]cemâl-i İlâhî: İlâhî güzellik, Allah’ın sınırsız güzelliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cilve: görüntü[/TD]
[TD=”align: left”]cilve-i taayyün ve teşahhus: bir şeyin görünür hâle gelmesi ve belirgin bir şekilde yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cilvelenen: görünen, yansıyan[/TD]
[TD=”align: left”]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[TD=”align: left”]ehadiyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın bir oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]emsal: benzerler[/TD]
[TD=”align: left”]fazilet: değer, üstünlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]fâni: gelip geçici, ölümlü[/TD]
[TD=”align: left”]hüsn-ü sermedî: sürekli, kalıcı güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[TD=”align: left”]inbisat etmek: genişlemek, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]irâe etmek: göstermek[/TD]
[TD=”align: left”]ittisal etmek: bağlantı kurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD=”align: left”]kemâl: mükemmellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD=”align: left”]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]lem’a: parıltı[/TD]
[TD=”align: left”]muvakkat: geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nev’: çeşit, tür[/TD]
[TD=”align: left”]nisbet: oran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]sima: yüz, alâmet[/TD]
[TD=”align: left”]sima-i Rahmânî: Rahmânî sima, alâmet, yüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]sıfât-ı seb’a: yedi sıfat; Allah’ın hayat, ilim, sem’, basar, irade, kudret ve kelâm sıfatları[/TD]
[TD=”align: left”]taayyün: görünür hâlde olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]temerküz-ü esmâî: Allah’ın isimlerinin bir yerde toplanıp yansıması[/TD]
[TD=”align: left”]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]tezahür etmek: ortaya çıkmak[/TD]
[TD=”align: left”]ulvî: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]ziyade: fazla[/TD]
[TD=”align: left”]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]şahsiyet-i İlâhiye: Allah’ın Zâtına ait yüce kişilik ve İlâhî şahsiyet[/TD]
[TD=”align: left”]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:32 #802928Anonim
Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki, onun Sânii onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Adeta, o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın mânevî bir teşahhusu, bir taayyünü, imana görünür.Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevîteşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur.
Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâ, gözü veren Zât, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.Hem esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlarla o kudsî mânâlara şehadet eder.Hem insan zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedarlık edip, yinezaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren Zâtın kudretine, ilmine, iradesine vehâkezâ, sair evsafına şehadet eder.İşte, daire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz’iyâtında, sırr-ı vahdetle bin bir esmâ-i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektuplarda temerküz edip açık okunduğundan, o Sâni-i Hakîm, zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin taifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder.Bu Birinci Meyve’nin hakikatine beni îsal ve sevk eden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zaman, ziyade rikkatimden ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan, zîhayat vehususan onlardan zîşuur ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musibete giriftar olanların halleri çok ziyade rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zayıf biçarelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi, istilâ edici ve sağır olan unsurlar, hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hallerine merhamet edip hususî işlerine müdahale eden yok mu?” diye ruhum çok derin feryat ediyordu. Hem, “O çok güzel memlüklerin ve çok kıymettar malların ve çok müştak ve minnettar dostların işlerine bakacak ve onlara sahabet edecek ve himayet edecek birmâlikleri, bir sahipleri, bir hakikî dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]azamet: yücelik, büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basar: görme[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehl: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyât: ferdler, kısımlar[/TD]
[TD]cüz’î: ferd, birey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i kesret: çokluk dairesi, maddî âlem[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[TD]evsâf: vasıflar, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihatalı: kapsayıcı, geniş[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalbî: kalbe ait[/TD]
[TD]kibriyâ: büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkiyet: yaratılmış olma özelliği[/TD]
[TD]masnuiyet: san’atlı bir şekilde yaratılmış olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medet: yardım[/TD]
[TD]muhtar: bağımsız, kendi isteği doğrultusunda hareket eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktedir: gücü yeten, iktidar sahibi[/TD]
[TD]müntehâ: en son, uç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede olunmak: görünmek[/TD]
[TD]neşretmek: yaymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek, misal[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:35 #802929Anonim
İşte, ruhumun feryadına ve kalbimin vâveylâsına vâfi ve kâfi ve teskin edici ve kanaat verici cevap ise, sırr-ı tevhid ile, Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâlin, umumî kanunlarıntazyikatları ve hâdisatın tehacümatı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlüklerine, kanunların fevkinde olarak, ihsanat-ı hususiyesi ve imdadat-ı hassası ve doğrudan doğruya herşeye karşı rububiyet-i hususiyesi ve herşeyin tedbirini bizzat kendisi görmesi ve herşeyin derdini bizzat dinlemesi ve herşeyin hakikî mâliki, sahibi, hâmîsi olduğunu, sırr-ı Kur’ân ve nur‑u iman ile bildim. O hadsiz meyusiyet yerinde, nihayetsiz bir mesruriyet hissettim. Ve herbir zîhayat, öyle bir Mâlik-i Zülcelâle mensubiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle, nazarımda binler derece bir ehemmiyet, bir kıymet kesb ettiler.
Çünkü, madem herkes efendisinin şerefiyle ve mensup olduğu zâtın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peyda eder. Elbette, nur-u iman ile bu mensubiyetin ve memlûkiyetininkişafı suretinde, bir karınca bir firavunu o mensubiyet kuvvetiyle mağlûp ettiği gibi, omensubiyet şerefiyle dahi, gafil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden ve ecdadıyla ve mülk-ü Mısır ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin firavun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi, Nemrud’unsekerat vaktinde azaba ve hicaba inkılâp eden iftiharına karşı kendi mensubiyetinin şerefini irâe edip, onunkini hiçe indirebilir.
İşte,
1 اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür; ancak onu Cehennem temizler.[BILGI]Dipnot-1 “Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.” Lokman Sûresi, 31:13.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan, her şeyin sahibi Allah[/TD]
[TD]Rahmân: şefkat ve merhameti bütün varlıkları kaplayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmeti herbir varlıkta tecelli eden, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: haşmet sahibi Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: Allah’tan ve öbür dünyadan habersiz olan; duyarsız, umursamaz[/TD]
[TD]giriftar olmak: tutulmak, yakalanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
[TD]himayet etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdisat: olaylar[/TD]
[TD]hâmî: koruyucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftihar etmek: övünmek[/TD]
[TD]ihsanat-ı hususiye: özel olarak sunulan ikramlar, hediyeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imdadat-ı hassa: özel yardımlar[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, açılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ edici: yayılgan, kuşatıcı[/TD]
[TD]izzet: şeref, üstünlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazlum: zulme uğrayan[/TD]
[TD]mağlup etmek: yenmek, üstün gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memlûkiyet: kulluk[/TD]
[TD]memlük: köle, kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mensubiyet: bağlılık[/TD]
[TD]mesruriyet: sevinç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyusiyet: ümitsizlik[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, göz[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru[/TD]
[TD]peydâ etmek: kazanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
[TD]rububiyet-i hususiye: Allah’ın her bir varlığı doğrudan doğruya her ihtiyacını karşılayıp özel olarak terbiye etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahabet etmek: sahip çıkmak[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı Kur’ân: Kur’ân’ın sırrı[/TD]
[TD]sırr-ı tevhid: her şeyin mülk ve tasarrufu bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazyikat: baskılar, sıkışmalar[/TD]
[TD]tedbir: idare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tehacümat: hücumlar, saldırılar[/TD]
[TD]teskin etmek: yatıştırmak, sakinleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]unsur: maddî âlemi oluşturan varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâfi ve kâfi: yeterli[/TD]
[TD]vâveylâ: çığlık, feryat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yeknesak: monoton, durağan[/TD]
[TD]ziyade: fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 15:41 #802930Anonim
TEVHİDİN İKİNCİ MEYVESİ
Birinci Meyve Hâlik-ı Kâinat olan Zât-ı Akdese baktığı gibi, İkinci Meyve dahi kâinatın zâtına ve mahiyetine bakar.Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu âlemdeki makàsıd-ı İlâhiye vücud bulur. Ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder. Ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür. Ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten Arşa kadar gayet mu’cizâne birmecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedarlık ve intisapcihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat ve kàfile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancaksırr-ı tevhid iledir. Yoksa, kâinatın bu mezkúr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsîhakikatleri zıtlarına inkılâp edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemâlâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsîhakikatlerine bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor vesemâvât ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh(aleyhisselâm) ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor.
1 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla, Cehennem dahi ehl‑i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet, şirk kâinata karşı büyük birtahkir ve azîm bir tecavüzdür. Ve kâinatın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Nümune için binler misallerden birtek misale işaret edeceğiz.[BILGI] Dipnot-1 “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arş: gök; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evrenin Yaratıcısı, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azap: acı, sıkıntı[/TD]
[TD]cürüm: suç, günah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşet-engiz: dehşet verici[/TD]
[TD]ecdad: atalar, cedler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferş: yer[/TD]
[TD]firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hicab: utanma[/TD]
[TD]hiddet: öfke, kızgınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması sıfatı[/TD]
[TD]hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüviyet: mahiyet, özellik[/TD]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâe etmek: göstermek[/TD]
[TD]kahhârâne: kahredici ve yok edici şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[TD]kitab-ı Samedânî: herşey Allah’a muhtaç olduğu halde, Allah’ın ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösteren kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinatın zâtı: kâinatın bizzat kendisi[/TD]
[TD]mahiyet: esas, asıl nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makàsıd-ı İlâhiye: Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler[/TD]
[TD]masnuat: san’atla yaratılan varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye: bütün kusur ve noksanlardan münezzeh olan Allah’ın mektuplarının bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan mecmua, yaratılan varlıklar[/TD]
[TD]mensubiyet: bağlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülk-ü Mısır: Mısır’ın mülkü ve yönetimi[/TD]
[TD]netice-i hilkat: yaratılış neticesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]sekerat: can çekişme ânı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sima: görünüş, yüz[/TD]
[TD]sırr-ı vahdet: bir elden yönetilme ve bir birlik içinde olma sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı îcad: icadın, yaratılışın sırrı[/TD]
[TD]tahakkuk etmek: gerçekleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât: değişimler, başkalaşmalar[/TD]
[TD]takarrur etmek: karar bulmak, yerleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecavüz: haddi aşma, saldırma, sataşma[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma işlemleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve inanma[/TD]
[TD]tezahür etmek: görünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce, büyük[/TD]
[TD]zeval: geçip gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 15:47 #802931Anonim
Meselâ, sırr-ı vahdetle kâinat öyle cesîm ve cismanî bir melâike hükmünde olur ki,mevcudatın nevileri adedince yüz binler başlı ve her başında o nevide bulunan fertlerin sayısınca yüz binler ağız ve her ağzında o ferdin cihazat ve ecza ve âzâ ve hüceyrâtı miktarınca yüz binler dillerle Sâniini takdis ederek tesbihat yapan İsrafilmisâl ubudiyyette ulvî bir makam sahibi bir acâibü’l-mahlûkat iken; hem sırr-ı tevhidle âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiştiren bir mezraa ve dar-ı saadettabakalarına a’mâl-i beşeriye gibi çok hasılatıyla levazımat tedarik eden bir fabrika ve âlem-i bekàda, hususanCennet-i Âlâdaki ehl-i temâşâya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemadiyen işleyen yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise, bu çokacip ve tam mutî, hayattar ve cismanî melâikeyi câmid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, hâlik, mânâsız hâdisatın hercümerci altında ve inkılâpların fırtınaları içinde, ademzulümatında yuvarlanan bir perişan mecmua-i vâhiyesi, hem bu çok garip ve tam muntazam, menfaattarfabrikayı mahsulâtsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel’abegâhı ve umumzîşuurun matemhanesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı suretine çevirir. İşte
1اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ sırrıyla, şirk birtek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetleremedar oluyor ki, Cehennemde hadsiz azaba müstehak eder. Her ne ise… Sirâcü’n-Nur’da bu ikinci meyvenin izahatı ve hüccetleri mükerreren beyan edildiğinden, o uzun kıssayı kısa bıraktık.
[BILGI] Dipnot-1“Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.” Lokman Sûresi, 31:13.[/BILGI][TABLE]
[TR]
[TD]Cennet-i Âlâ: Cennet katlarının en yükseği[/TD]
[TD]Sirâcü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[TD]acâibü’l-mahlûkat: varlıklar içinde en şaşırtıcı olanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[TD]a’mâl-i beşeriye: insanların yaptığı iş ve ameller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[TD]dar-ı saadet: mutluluk yurdu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]der’akap: hemen, derhal[/TD]
[TD]ehl-i temâşâ: seyredenler, izleyenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: gelip geçici, ölümlü[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 15:51 #802932Anonim
Bu İkinci Meyveye beni sevk edip îsal eden acip bir his ve garip bir zevktir. Şöyle ki:
Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr-i âzamın yüz binler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelân içinde kàfile kàfile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhassa zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der’akap kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müdhişe içinde mevt ve zevâl levhaları bana çok hazin görünüp,rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu: “Of, yazık! Ah yazık!” diyerek bu “ah”ların, “of”ların altında derinden derine bir vâveylâ-i ruhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azap gördüm.Hem, nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymettar san’atta olanzîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider. Bu hali temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamakla şekvâ etmek istiyor; “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor ve böyle faidesiz, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnucuklar gözümüz önünde bu kadarihtimam ve dikkat ve san’at ve cihazat ve terbiye ve tedbir ile kıymettar bir surette icad edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, kemâlâta meftun ve güzelliklere müptelâ ve kıymettar şeylere âşık olan bütün lâtifelerim ve duygularım feryad edip bağırıyorlardı ki:
“Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki fenâ ve zevâl nereden gelip bubiçarelere musallat olmuş?” diye mukadderat-ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîmkeyfiyetleriyle kadere karşı müthiş itirazlar başladığı hengâmda, birden nur-u Kur’ân, sırr-ı îmân, lûtf‑u Rahmân ile tevhid imdadıma yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün o “ah” ve “of”larımı “oh”lara ve o ağlamalarımı sürurlara ve o yazık demelerimi maşaallah,barekâllah’lara çevirdi; “Elhamdü lillahi alâ nûri’l-îmân” dedirtti. Çünkü, sırr-ı vahdetle şöyle gördüm ki:
Herbir mahlûk, hususan herbir zîhayatın sırr-ı tevhidle çok büyük neticeleri ve umumîfaideleri vardır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Elhamdü lillahi alâ nûri’l-îmân: iman nurunu veren Allah’a hamdolsun[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]deveran: ortam[/TD]
[TD]elîm: elemli, acılı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: mesela, bu cümleden olarak[/TD]
[TD]faaliyet-i müdhişe: dehşet verici faaliyetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük[/TD]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazin: hüzünlü, acıklı[/TD]
[TD]hengâm: ân, zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]icad etmek: yoktan yaratmak, var etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtimam: özen gösterme, önem verme[/TD]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]lâtife: insanın manevî yapısındaki ince duygulardan herbiri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lûtf-u Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan Allah’ın lûtfu, ihsanı[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’atlı bir şekilde yaratılan varlık[/TD]
[TD]maşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meftun: düşkün, tutkun[/TD]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadderât-ı hayatiye: kader kalemiyle yazılmış hayat programı[/TD]
[TD]musallat olmak: saldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru[/TD]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyrangâh-ı kâinat: bir gezinti yeri olan kâinat[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[TD]sırr-ı iman: iman sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı tevhid: herşeyin mülk ve idaresi bir olan Allah’a ait oladuğunu bilme ve inanma sırrı[/TD]
[TD]sırr-ı vahdet: birlik sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama[/TD]
[TD]temâşâ etmek: gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]vaveylâ-i ruhî: ruhtan gelen feryat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: gelip geçicilik, kaybolma[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkıbet: netice, son[/TD]
[TD]İlâhî: Allah’a ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:53 #802933Anonim
Ezcümle:
Herbir zîhayat, meselâ bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle mânidar, İlâhî,manzum bir kasideciktir ki, hadsiz zîşuurlar onu kemâl-i lezzetle mütalâa ederler. Ve öylekıymettar bir mu’cize-i kudrettir ve bir ilânname-i hikmettir ki, Sâniinin san’atını nihayetsizehl-i takdire cazibedarâne teşhir eder. Hem kendi san’atını kendisi temâşâ etmek ve kendicemâl-i fıtratını kendisi müşahede etmek ve kendi cilve-i esmâsının güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelâlin nazar-ı şuhuduna görünmek ve mazhar olmak,gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza eden tezahür-ü rububiyete ve tebarüz-ü kemâlât-ı İlâhiyeye (Yirmi Dördüncü Mektupta beyan edildiği gibi) beş vech ile hizmeti dahi, ulvî bir vazife-i fıtratıdır. Ve böyle faideleri ve neticeleri vermekle beraber, kendi yerinde, bu âlem-i şehadette zîruh ise ruhunu ve hadsiz hafızalarda ve sâirelvâh-ı mahfuzalarda suretini ve hüviyetini ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mahiyetinin kanunlarını ve bir nevi müstakbel hayatını ve âlem-i gaybda ve daire-i esmâda âyinedarlıkettiği kemâlleri ve güzellikleri bırakıp, mesrurâne terhis mânâsında bir zâhirî mevt ile birzevâl perdesi altına girer, yalnız dünyevî gözlerden saklanır mahiyetinde gördüm; “Oh,elhamdü lillâh” dedim.
Evet, kâinatın bütün tabakatında ve umum nevilerinde gözle görünen ve her tarafa kök salan gayet esaslı ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihayet derecede parlak olan bu cemâller ve güzellikler, elbette şirkin iktiza ettiği çok çirkin ve haşin ve gayet menfur ve perişan olan evvelki vaziyet muhal ve mevhum olduğunu gösteriyor. Çünkü, böyle çok esaslı bir cemâl perdesi altında böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa, o hakikatli cemâl, hakikatsiz, asılsız, vâhî ve vehmîolur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü muhal, mümtenidir.
Bu mezkûr hissî olan hakikat-i imaniye, tafsilâtla ve kat’î burhanlar ile Sirâcü’n-Nur’unmüteaddit risalelerinde beyan edildiğinden, burada bu kısacık işaretle iktifa ederiz.
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Zülcelâl: her şeyi yoktan benzersiz olarak yaratan ve sonsuz büyüklük sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]cazibedârâne: çekici bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cemâl-i fıtrat: yaratılıştaki güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin görüntüsü, yansıması[/TD]
[TD]daire-i esmâ: isimler dairesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i takdir: bir şeyin değerini bilenler, takdir edenler[/TD]
[TD]elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elvâh-ı mahfuza: herşeyin kaydedilip korunduğu manevî levhalar[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]haşin: kırıcı, sert[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüviyet: mahiyet, özellik[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilânname-i hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde olmasını ilân eden yazı[/TD]
[TD]kaside: büyükleri övmek için yazılan şiir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, olgunluk[/TD]
[TD]kemâl-i lezzetle: tam lezzet alarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas, asıl nitelik[/TD]
[TD]manzum: düzenli, şiir gibi yazılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek, nail olmak[/TD]
[TD]menfur: nefret edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrurâne: sevinçli bir şekilde[/TD]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[TD]muhal: bâtıl, boş söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi[/TD]
[TD]müstakbel: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütalâa etmek: okumak, incelemek[/TD]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı şuhud: Cenâb-ı Hakkın görme sıfatı[/TD]
[TD]netice-i hilkat: yaratılış neticesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]nihayet derecede: sonsuz derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâir: diğer, başka[/TD]
[TD]tabakat: tabakalar, katmanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebarüz-ü kemâlât-ı İlâhiye: Allah’a ait mükemmel özelliklerin açık bir şekilde görünmesi, ortaya çıkarılması[/TD]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[TD]tezahür-ü rububiyet: Allah’ın varlıkları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasını gösteren yansımalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[TD]ulvî: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vazife-i fıtrat: yaratılış görevi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil[/TD]
[TD]zahirî: açık, görünürde olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: geçip gitme[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 15:56 #802934Anonim
ÜÇÜNCÜ MEYVE
Zîşuura ve bilhassa insana bakar, Evet, sırr-ı vahdetle insan, bütün mahlûkat içinde büyük bir kemâl sahibi ve kâinatın en kıymettar meyvesi ve mahlûkatın en nazenini ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes’udu ve Hâlik‑ı Âlemin muhatabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksatları tevhidle bağlıdır vesırr-ı vahdetle vücut bulur. Yoksa, eğer vahdet olmazsa, insan mahlûkatın en bedbahtı vemevcudatın en süflîsi ve hayvanatın en biçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azaplısı ve gamlısı olur. Çünkü, insan nihayetsiz bir aczi ve nihayetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsizihtiyaçları bulunmakla beraber, mahiyeti öyle çok ve mütenevvi âlâtla ve hissiyatla teçhiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüz binler tarzlarda lezzetleri zevk ederek ister. Ve öyle maksatları ve arzuları var ki, bütün kâinata birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez.
Meselâ, insanda gayet şedit bir arzu-yu bekà var. İnsanın bu maksadını öyle bir zât verebilir ki, bütün kâinatı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer birmenzilin kapısını açmak gibi kolay bir surette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin.Beşerin bu arzu-yu bekà gibi ebed tarafına uzanmış ve aktar-ı âleme yayılmış binler menfî vemüsbet arzuları var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedavi eden zât ise, ancaksırr-ı vahdetle bütün kâinatı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz’î matlapları ve ruhunun bekàsına ve saadetine medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz.Hem, semâvât ve arzı, iki mutî nefer gibi emrine musahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin. Hem insanın bütün cihazatları ve hissiyatları, sırr-ı vahdetle gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukut ederler. Meselâ; insanın en kıymettar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhidle olsa, o akıl, hem İlâhî, kudsîdefineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insanın başına toplattıran meş’um ve sebeb-i tâciz bir âlet-i belâ olur.
Hem meselâ: İnsanın en lâtif ve şirin bir seciyesi olan şefkat, eğer sırr-ı tevhid onun yardımına yetişmezse, öyle müthiş bir hırkat, bir firkat, bir rikkat, bir musibet olur ki, insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gafil valide, buhırkati tam hisseder.
Hem meselâ: İnsanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhidyardım etse, bu küçücük insanı, kâinat kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlûkatanazenin bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse—el’iyâzû billah!—öyle bir musibet olur ki,mütemadiyen zevâl ve fenâda mahvolan hadsiz mahbuplarının ebedî firaklarıyla biçare kalb-i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat, gaflet veren lehviyatlar, muvakkaten iptal-i hisnev’inden zahiren hissettirmiyor.
[TABLE]
[TR]
[TD]Zât-ı Ehad: herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah[/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşetli: korkunç[/TD]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: elemli, acılı[/TD]
[TD]el’iyâzû billah: “Allah korusun”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik, muhtaç olma[/TD]
[TD]firkat: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firâk: ayrılık[/TD]
[TD]gafil: Allah’tan ve âhiretten habersiz olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: dalgınlık, âhiret hayatına karşı duyarsızlık[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hissiyat: hisler, duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hırkat: ayrılık ateşi[/TD]
[TD]iptal-i his: hissin iptali, duygusuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
[TD]kabza: el[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalb-i insanî: insan kalbi[/TD]
[TD]kudsî: kutsal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]küfür: inkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: büyük, geniş[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lehviyat: eğlenceler, oyunlar[/TD]
[TD]lâkayt: duyarsız, ilgisiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: güzel, hoş, şirin[/TD]
[TD]mahbup: sevgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahfî: gizli[/TD]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlap: istenen, arzulanan[/TD]
[TD]medar: kaynak, eksen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meş’um: kötü, uğursuz[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: her şeyi kuşatan, kapsayan[/TD]
[TD]muktedir: güç ve iktidar sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar etmek: boyun eğdirmek, hizmetine vermek[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutî: emre uyan, itaatkâr[/TD]
[TD]muvakkaten: geçici olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nazenin: ince, duyarlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i tâciz: rahatsız etme sebebi, aracı[/TD]
[TD]seciye: huy, karakter[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]selâmet: esenlik, güven[/TD]
[TD]semâvât ve arz: gökler ve yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[TD]sırr-ı tevhid: herşeyin mülk ve idaresinin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı vahdet: birlik sırrı[/TD]
[TD]zahiren: görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: gelip geçici olma[/TD]
[TD]âlet-i belâ: belâ aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 15:58 #802935Anonim
İşte, bu üç misale yüzer cihazat ve hissiyat-ı beşeriyeyi kıyas etsen, vahdet, tevhid ne derece kemâlât-ı insaniyeye medar olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Sirâcü’n-Nur’un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsil ve hüccetli bir surette beyan edildiğinden burada kısa bir işaretle iktifa ederiz.
Beni bu meyveye sevk ve îsal eden şöyle bir histir:
Bir zaman yüksek bir dağ başındaydım. Gafleti dağıtacak bir intibah-ı ruhî vasıtasıyla, kabir tam mânâsıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve zevâl ve fenâ ağlattırıcı levhalarıyla bana göründü. Herkes gibi fıtratımdaki fıtrî aşk-ı bekà, birden zevâle karşı isyan edip galeyana geldi. Vemuhabbet ve takdirle pek çok alâkadar olduğum ehl-i kemâlât ve meşahir-i enbiya ve evliyave asfiyanın sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mahiyetimdeki rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev’iye dahi kabre karşı tuğyan edip feveran etti. Ve altı cihete istimdatkârâne baktım; hiç bir teselli, bir medet göremedim. Çünkü, zaman-ı mâzi tarafı, bir mezar-ı ekber; vemüstakbel bir karanlık; ve yukarı bir dehşet; ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm ve hazînhaller, hadsiz muzır şeylerin tehâcümâtını gördüm.
Birden sırr-ı tevhid imdadıma yetişti, perdeyi açtı, hakikat-i halin yüzünü gösterdi. “Bak” dedi.
En evvel, beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki, ölüm, ehl-i iman için birterhistir. Ecel terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağıstan-ı cinâna bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahmân’a girmeye bir nöbettir ve dâr-ı saadete gitmeye bir davettir diyekat’î anladığımdan, ölümü ve mevti sevmeye başladım.
[TABLE]
[TR]
[TD]Sirâcü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: Hz. Peygambere vâris olup onun yolundan giden hem âlim hem veli olan büyük zâtlar[/TD]
[TD]aşk-ı bekà: sonsuzluk aşkı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bağıstan-ı cinân: Cennet bahçeleri[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, Cennet[/TD]
[TD]ecel: ölüm zamanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i iman: iman edenler, Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar[/TD]
[TD]ehl-i kemâlât: olgunluk ve mükemmellik sahibi kişiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: elemli, acı veren[/TD]
[TD]feveran etmek: öfke ve sinirden köpürüp taşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: umursamazlık, âhirete ve Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olma hâli[/TD]
[TD]galeyan: coşup taşma, azgınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i hâl: bir hâlin gerçek yüzü[/TD]
[TD]hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı olan âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazin: hüzünlü, acıklı[/TD]
[TD]hissiyat-ı beşeriye: insanın hisleri, duyuları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huzur-u Rahmân: Allah’ın huzuru[/TD]
[TD]hüccet: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa etmek: yetinmek[/TD]
[TD]imdad: yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intibah-ı ruhî: ruhî uyanış[/TD]
[TD]istimdatkârâne: yardım diler bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâlât-ı insaniye: insanın mükemmel özellikleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas, nitelik[/TD]
[TD]medar: sebep, kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medet: yardım[/TD]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezar-ı ekber: çok büyük mezar[/TD]
[TD]meşahir-i enbiya ve evliya: evliya ve peygamberlerin en meşhurları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[TD]müstakbel: gelecek zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat-i cinsiye: kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sırr-ı tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsil: ayrıntılı olarak anlatma[/TD]
[TD]tebdil-i mekân: yer değiştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tehâcümât: hücumlar, saldırılar[/TD]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis tezkeresi: görevini tamamlayan bir kişiyi serbest bırakma[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tuğyan: azgınlık, taşkınlık[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı mâzi: geçmiş zaman[/TD]
[TD]zeval: yok olma, kaybolup gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zindan-ı dünya: âhirete göre bir zindanı andıran dünya[/TD]
[TD]îsal etmek: ulaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat-i nev’iye: kendi cinsine duyulan şefkat[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 16:00 #802936Anonim
Sonra zevâl ve fenâya baktım. Gördüm ki, sinema perdeleri gibi ve güneşe mukàbil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsaldir, bir tazelenmektir. Ve Esmâ-i Hüsnânın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelip âlem-i şehadette vazifedârâne bir seyerandır, bir cevelândır. Ve cemâl-i rububiyetin hikmettârânebir tezahüratıdır. Ve mevcudatın hüsn-ü sermedîye karşı bir âyinedarlığıdır, yakînen bildim.
Sonra altı cihete baktım. Gördüm ki, sırr-ı tevhidle o kadar nuranîdir ki, göz kamaştırıyor. Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber olmadığını, belki, zaman-ı istikbale inkılâp eden binlermecâlis-i münevvere ve mecma-i ahbap, binler menazır-ı nuraniye gördüm.
Ve hakeza, bu iki madde gibi binler maddelerin hakikî yüzlerine baktım; sürur ve şükürden başka bir tesir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.
Bu Üçüncü Meyveye ait bu zevkimi ve hissimi Sirâcü’n-Nur’un belki kırk risalelerinde cüz’î,küllî delillerle beyan etmişim. Ve bilhassa Yirmi Altıncı Lem’a olan İhtiyarlar Risalesinin on üç adet ricalarında o derece kat’î ve güzel izah edilmiştir ki, daha fevkinde izah olmaz. Onun için bu pek uzun kıssayı bu makamda pek çok kısa kestim.

[TABLE]
[TR]
[TD=”align: left”]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD=”align: left”]Sirâcü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD=”align: left”]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cemâl-i rububiyet: Allah’ın herbir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği[/TD]
[TD=”align: left”]cevelân: gezinti yapma, dolaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cihet: yön[/TD]
[TD=”align: left”]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[TD=”align: left”]fenâ: gelip geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD=”align: left”]hakikî: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hasnâ: güzellik sahibi[/TD]
[TD=”align: left”]hikmettârâne: hikmetli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD=”align: left”]hüsn-ü sermedîye: sürekli olarak var olan güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
[TD=”align: left”]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kat’î: kesin[/TD]
[TD=”align: left”]keyfiyet: durum, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]küllî: geniş ve kapsamlı[/TD]
[TD=”align: left”]mecma-ı ahbap: dostların toplandığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mecâlis-i münevvere: nurlu meclisler[/TD]
[TD=”align: left”]menazır-ı nuraniye: nurlu manzaralar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD=”align: left”]mezar-ı ekber: çok büyük mezar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]misillü: gibi, benzeri[/TD]
[TD=”align: left”]mukàbil: karşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nuranî: nurlu, nur saçan[/TD]
[TD=”align: left”]risale: küçük çaplı kitap, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]seyeran: seyahat, gezi[/TD]
[TD=”align: left”]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]sırr-ı tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD=”align: left”]teceddüd-ü emsâl: varlıkların bir sonra gelen benzerleriyle yenilenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]tezâhürât: görünümler[/TD]
[TD=”align: left”]vazifedârâne: vazifeli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]yakînen: kesin bir şekilde[/TD]
[TD=”align: left”]zaman-ı istikbal: gelecek zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]zeval: yok olma, kaybolup gitme[/TD]
[TD=”align: left”]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya âlemi[/TD]
[TD=”align: left”]âyinedarlık: aynalık, yansıtıcılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- ‘İkinci Şua’ konusu yeni yanıtlara kapalı.