• Bu konu 188 yanıt içerir, 27 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 190)
  • Yazar
    Yazılar
  • #789569
    Anonim

      “Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vahide emr-i Rabbâniyle inkılâp ederler. Meselâ, su, bir şey-i vahid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izniyle menşe olur…” cümlelerini açar mısınız?

      Yazar: Sorularla Risale, 17-4-2009

      “O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’câza bakınız ki, hayatla bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vahide emr-i Rabbâniyle inkılâp ederler. Meselâ, su, birşey-i vahid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izniyle menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir…”(1)

      Allah, bir tek şeyden çok şeyleri ve çok şeylerden de bir tek şeyi yaratarak, sonsuz ilim ve kudretini insanların nazarına ilan ediyor.

      Bir tek şeyden çok şeyler yapmasına örnek
      olarak suyu veriyor. Bütün canlıların özü ve esası bir damla sudan halk ediliyor. İnsanın ilk hali bir damla su iken, sonra bir damla su içinden yani meniden sayısız farklı ve muhtelif aza ve organlar yaratılıyor. Diğer canlı türleri de benzer bir tarz ile icat ediliyorlar.

      Çok şeylerden bir şeyin yaratılmasına örnek ise;
      insanların muhtelif yiyecek ve içeceklerinden bir cismin yaratılmasını gösteriyor. Hakikaten insan türlü ve muhtelif gıdaları yiyip içiyor; ama hepsi et ve deri gibi şeyler oluyor. Bu da Allah’ın ilim ve kudretinin bir mucizesidir. Nişasta yiyorsun et oluyor, su içiyorsun yine et oluyor, sebze yiyoruz ve hakeza…
      (1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Lem’alar

      #789570
      Anonim

        On Sekizinci Söz
        Bu Sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.
        BİRİNCİ NOKTA

        بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
        لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحوُنَ بِمَاۤ اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
        1
        Nefs-i emmâreme bir sille-i tedip
        Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ, sersem nefsim!

        Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

        Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.

        Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

        1 : “Yaptıkları kötülüklerle sevinen ve yapmadıkları hayırla övülmekten hoşlanan kimseleri, sakın azaptan kurtulurlar zannetme. Onlar için pek acı bir azap vardır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:188.

        #789573
        Anonim

          Evet, sen, benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var. O da, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemenizden, şerre sebep olmanızdır.

          Hem siz birer perde yaratılmışsınız, tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki, bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir.

          Hem deme ki, “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun.

          Hem deme ki, “Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.HAŞİYE

          İKİNCİ NOKTA

          اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ 1 âyetinin bir sırrını izah eder. Şöyle ki:

          Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:

          Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

          1 : “O [Allah] herşeyi en güzel şekilde yarattı.” Secde Sûresi, 32:7.
          HAŞİYE : Hakikaten, ben de bu münazarada Yeni Said nefsini bu derece ilzam ve iskât etmesini çok beğendim ve “Bin bârekâllah” dedim.

          #789608
          Anonim
            199440_1881368666872_1020980245_2190649_68346_n.jpg
            Ey insan! Senin elinde gayet zaif, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-i ihtiyarı namında bir iraden var.O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olanCennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkumu Cehennem’e yetişmesin.
            DEMEK, DUA VE TEVEKKÜL, MEYELAN-I HAYRA BÜYÜK BİR KUVVET VERDİĞİ GİBİ, İSTİĞFAR VE TEVBE DAHİ, MEYELAN-I ŞERRİ KESER, TECAVÜZATINI KIRAR.
            #789632
            Anonim

              ” kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve enva’ının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.”

              Mektubat

              #789633
              Anonim
                Nerede Olursan Ol, Ne Düşünürsen Düşün, Ne Yaparsan Yap, Bil Ki…
                ALLAH Biliyor…
                #789801
                Anonim

                  Bu dünya fanidir. En büyük dava, baki olan alemi kazanmaktır. İnsanın i’tikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder.

                  Emirdağ Lahikası

                  #789957
                  Anonim

                    “Nurlar karanlıkları boğana dek bu davamız sürecek”TİR…İnsan zulmeder kader adalet eder.

                    #789958
                    Anonim

                      CİHAD HARP SAVAş bize farzdır….

                      #789976
                      Anonim

                        Semavat ve Arz’ın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şey’in rububiyetine muhabbetle rıza-dâde olmalıdır

                        Mesnevi-i Nuriye

                        #789995
                        Anonim

                          “Kur’an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü’minlere hüda ve rahmettir”

                          Mesnevi-i Nuriye

                          #790012
                          Anonim

                            Risale-i Nur ekibi olarak hayırlı cumalar diliyoruz. Risalelerde çok önemli sorulara cevaplar veriliyor. Bu cevapların doğru ve güvenilir olduğunu nasıl bileceğiz? Mantığımızı mı kullanacağız? Bir de İnşirah sûresinde: “Belini büken yükü üzerinden kaldırmadık mı?” ayeti ne anlama geliyor?

                            Yazar: Sorularla Risale, 29-4-2011

                            Düşünceleri ve yorumları anlamlı ve doğru kılan şey, mihenge uygun olmasıdır. Mihenk ise şeriat ve İslam’dır. Yani İslam’a uygun olan her düşünce ve yorum insanların istifade ve faydalanmasına açıktır. Kur’an ve sünnet insanların akıl ve kalplerini işletmek ve hakka sevk etmek için gönderilmiştir. Bir Müslüman’ın tereddüt ve endişesini ancak şeriatın ölçüleri giderebilir. Şayet Üstad Hazretlerinin ifadelerinde ters bir şey varsa ve bu şeriat ile çelişiyor ise, o husus kabul edilmez, sahibine iade edilir.
                            Kur’an ayetlerinden yüzlercesi “Akıl etmez misiniz?” “Düşünmez misiniz?” diye, insanları tefekkür ve düşünmeye emrediyor. Tabi doğru düşünce ve tefekkürün çerçeve ve usulünü de insanlara talim ettiriyor. Zaten Kur’an bir anahtar, bir levhadır, insanın aklını açıp hakka tevcih ettirir. Aynı şekilde Kur’an üzerine yazılan binlerce tefsir ve kitaplar da Kur’an anahtarını açmak ve onları avam insanların seviyesine indirmek için önemli ip uçları ve rehberlerdir.
                            İp uçları ve rehber konumunda olan tefsirlerin mutlak ve tartışmasız denetmeni Kur’an, sünnet ve ümmetin kolektif aklı olan icmadır. Şayet tefsirler içinde bu üç denetmenle ters düşen bir şey varsa, o şeriatça batıldır, kabulü dalalettir. Bugüne kadar Risale-i Nurların bu üç kaynak ile ters düşen bir fikrini duymadık ve görmedik. Şayet gören ve duyan varsa, belge ve vesikaları ile izah ve ispat etmekle mükelleftir.
                            Biz Risale-i Nurların hatasız ve Ehl-i Sünnete uygun olduğunu tahkik ile anlıyoruz. Yoksa “Said Nursi yanılmazdır, ondan hata sudur etmez.” ön kabulü ile hareket etmiyoruz. Şayet tahkik neticesinde bir hata olduğu gösterilirse o zaman üstünde düşünüp değerlendirilir. Yani Risale-i Nurlarda yazılmış olan hakikatlerin mihenk ve mizanı bizim mantığımız değil, şeriattır. Mantık ikinci planda kalır.

                            “Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?” (İnşirah, 94/2,3)

                            İnşirah suresi Mekke’de nâzil olmuş olup sekiz ayettir. Bu sûre adını ilk ayetinde geçen bir kelimeden almıştır. Allah Teâla’nın, Resulü’nün (asv) kalbini ferahlandırmasını ifade eden bu neşrah kelimesi sûrenin esas konusunu teşkil etmektedir. Çok ağır olup, onun belini çatırdatan risalet ve tebliğ meşakkati, Allah’ın ihsanı ile hafiflemiştir. Hz. Peygamber (asv)’a tâbi olarak tebliğ ve hakka hizmet vazifesini devam ettiren bütün Müslümanlara da bu sûre mühim bir kuvvet kaynağıdır.

                            #790013
                            Anonim

                              Üstad’ın dua listesi halen muhafaza ediliyor mu? Bizim de dua listesi oluşturup o şekilde dua etmemiz şart mıdır? Asıl sormak istediğim; bir Nur talebesi dua isim listesi oluşturacak olursa, nelere dikkat etmelidir ve nasıl bir sıralama izlemelidir?

                              Yazar: Sorularla Risale, 29-4-2011

                              Üstad Hazretlerinin dua listesinin mahiyetini izah edecek şöyle bir hatırayı nakledelim:

                              Dua listesi
                              – Üstad’ım, bize dua eder misiniz, dedi.
                              Uzak bir yoldan gelmişti. Eserlerini okuduğu Bediüzzaman’ı görmek, hayır duasını almak istemişti.

                              – İnşaallah kardeşim, dedi Bediüzzaman:

                              – Dua ibadetin özüdür. Kulun Rabbine en yakın olduğu andır. Adın neydi, diye sordu.

                              – İbrahim, diye karşılık verdi misafiri.
                              Bediüzzaman, uzunca bir liste çıkardı ve sonuna İbrahim’in de adını ilave etti. Listede yüzlerce isim vardı.

                              – Üstad’ım, merak ettim. Bu liste nedir, dedi.
                              Bediüzzaman, listeyi başucuna koydu ve şöyle cevapladı:

                              – Nasıl ki bir yere mektup attığında, zarfın üzerine adresi yazarsan, gideceği yere doğru gider ve istenilen yere çabuk ulaşır. Aynı şekilde, dua edeceğin kimseyi de ismiyle anarsan aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın dergâhına öyle ulaşır.
                              İbrahim, başını salladı:

                              – Tamam Üstad’ım, dedi.
                              Bediüzzaman devamla şu dersi verdi misafirine:

                              – Hem gıyâbî yapılan dua daha makbuldür. Çünkü ben senin ağzınla günah işlemedim, sen de benim ağzımla işlemedin. Cenab-ı Allah bir mü’minin diğer mü’min kardeşi için yaptığı duayı kabul eder. Dua bir iksirdir, toprağı gümüş yapar, gümüşü de altın yapar.”(1)

                              Biz de Üstad Hazretlerine iktidaen kendimize göre bir dua listesi oluşturabiliriz. Lakin bunu farz ve vacip bir vazife gibi düşünmek yanlış olur. Buna Üstad Hazretlerinin müstahsen bir adeti nazarı ile bakmak daha yerinde olur. Üstad Hazretlerinin dua listesinin içeriği ve akıbeti hakkında elimizde bir malumat bulunmuyor.
                              Dua listesininin başına Efendimizi (asv) başta olmak üzere makbul şahısların bir kısmının isimlerinden koymakla başlanmalıdır. Daha ziyade bizden dua isteyen ve maddi manevi önemli hizmetlere vesile olan şahısların isimlerini koymakta fayda vardır.
                              (1) bk. Ömer Faruk Paksu, Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler.

                              #790014
                              Anonim

                                Hazret-i Muhyiddin; 1. Aldatmaz, fakat aldanır. 2. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. 3. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Kısaca bunları izah eder misiniz?

                                Yazar: Sorularla Risale, 27-4-2011

                                Aldatmaz, tabirinden maksat; niyetinin halis ve gittiği yolun hakikat olduğuna inanmasıdır. Hatta öyle ki, bu meslekten gitmeyi umuma men ediyor. Yani herkesin gidebileceği bir meslek değildir, diyerek aldatmaz olduğunu ve niyetinin halis olduğunu beyan ediyor.
                                Aldanır, tabiri ise istiğrak ve manevi sarhoşluk esnasında gördüklerini aynı hakikat telakki etmesidir. Halbuki o istiğrak halleri kişiyi aldatır ve yanıltır. O haldeki birisi hakikati bütünü ile ihata edemez. Ama kendini muhit zanneder. Bu da kişinin yanılgı içinde olduğunu gösterir. Mesela, Allah’ın vacip olan varlığına hasr-ı nazar ettiğinde, sair vücutları yok sayması bir ihatasızlık ve aldanmadır.
                                Hadi, kelime olarak; hidayet üzere giden, hidayete ermiş kimse demektir. Mühdi ise kendi hidayet üzere olmakla beraber, başkalarının hidayete gelmesine sebep ve vesile olan kimseye denir. Her hidayet üzere olan kimse, başkalarının da hidayetine vesile olur demek yanlış olur. Zira bazı zatlar vardır ki, kendisi hidayet üzeredir ama bir başkasına hidayeti aktaracak salahiyet ve kapasite kendinde olmayabilir.
                                Bir yapı ustası düşünelim; kendisi mükemmel bir yapı ustasıdır, mahareti pek fazladır ama o ustalığı bir başkasına aktaracak retoriğe sahip değildir. İş öğretme ve bir başkasını terbiye etmeye gelince, aynı maharet ve ustalığı gösteremiyor. Biz bu kişiye; iyi bir usta ama kötü bir öğreticidir desek, yanlış olmaz. İşte her hadi mühdi olamaz önermesi bu hakikatin veciz bir ifadesidir.
                                İbn-i Arabi gibi harika zatlar çok hususi ve yüksek makamlara çıkmış, Allah’ın rızasını kazanmış, hidayet üzere giden hadi zatlardır. Ama bazı makamların vermiş olduğu geçici manevi sarhoşluk halinde söylediği söz ve davranışlar hidayet üzere olmayabiliyor. Kendisi manevi sarhoşluktan dolayı özür sahibi olabilir, ama söz ve davranışların yansıdığı eserleri ne mazurdur ne de hidayete vesile olacak kabiliyettedir. Bu yüzden İslam büyükleri bu gibi harika zatları tekfir etmemişler, ama eserlerini de okumaktan ve istifade etmekten men etmişlerdir. Yani bu zatlar kendi şahısları itibari ile hadi, yani hidayet üzeridirler, ama bir başkasına mühdi olacak, yani hidayetine vesile olacak durumda ve kabiliyette değildirler.
                                İbn-i Arabi gibi zatlar, çok özel ve gidilmesi herkese müyesser olmayan yollar keşfetmişlerdir. Bu yollarda giderken çok acip ve tavrı aklın haricinde makamlara girmişlerdir. O hallerin ve makamların incelik ve letafetlerini ifade de aciz kaldıkları için, bazı şatahat ve teşbihlere müracaat etmişler. Ya da lafız alemi o nurani makamları ifade etmekte aciz kalmışlardır. Üstad Hazretleri bu manayı dıyk-ı elfaz, yani üslup ve lafız darlığı diye tarif ediyor. Genelde kalbin derinliklerindeki ince ve latif bir manayı ifade etmekte lafız ve ağız aciz kalıyor. İşte İbn-i Arabi’nin söz ve eserlerinin mühdi olamamasının sebeplerinden birisi de bu lafız darlığından kaynaklanan ifade zorluğudur.
                                “Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir.” ifadesini Üstad Hazretleri şöyle bir örnek ile izah ediyor:

                                “Küre-i arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin küre-i arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür. Madem küre-i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahürâtı var; elbette yedi kat semâvâta mukabil yedi kat denilebilir. (1)

                                Alem-i Misal: Maddi alemle ruhlar alemi arasında bir köprü alemidir. Bu alem hem maddi alemden hem de ruhlar aleminden vasıflar almıştır. Maddi aleme göre misal alemi daha latif ve hafif bir alemdir. Misal alemi hayale yakın bir alemdir. İnsandaki hayal kuvvesi de bu aleme açılan bir pencere hükmündedir.
                                Misal aleminde şu maddi alemin bütün hususiyetleri yansır ve orada o alemin şartlarına göre tecelli eder. Burada küçük bir çakıl taşı orada dağ gibi görünebilir. Buradaki bir damla su orada göl gibi tecelli eder. Buranın akrebi orada büyük ve korkunç bir mahluk şeklinde görünebilir. Şu dünya hayatında hayır ve şer, iyilik ile kötülük, güzel ile çirkin nasıl içi içe ise, orada da yansımaları iç içe olmak gerekir. Şu dünya hayatında olan biten her şey fotoğraf olarak çekiliyor ve kaydı misal aleminde levhalar suretinde muhafaza ediliyor.
                                Burada, bazı evliyaların mana aleminde gördükleri şeyleri aynı ile maddi aleme tatbik etmelerindeki hataları izah ediliyor. Halbuki mana aleminin şartları ve yapısı ile maddi alemin şartları ve yapısı çok farklıdır. Bu farkı nazara almadan, her iki alemi eşit görmüşler ve onu ona tatbik etmişler. Bu da bilimsel açıdan bazı çelişki ve itirazlara sebep olmuş.
                                Mesela, misal aleminde gördükleri Kaf dağını, yeryüzünde görmüş gibi tasvir etmişler. Kaf dağının cesamet ve büyüklüğünü öyle bir şekilde tasvir ediyorlar ki, dünyaya yerleşmesi mümkün değildir. O zaman haklı olarak ehli fen bu tasvirlere karşı çıkıyorlar. Zira coğrafya ilmine göre dünya üstünde böyle bir dağ mevcut değildir. Böyle olunca, makbul olan bu evliyalar hakkında suizan oluşuyor.
                                İşte Üstad Hazretleri burada bu çelişki ve tutarsızlığın nedenlerini izah ediyor. Ne fennin beyanını inkar ediyor ne de o makbul evliyaların gördüm dedikleri şeyin hakikatini reddediyor. Üstad Hazretleri onların gördüklerinin hak ve doğru olduğunu lakin dünya üzerine tatbik etmelerinin hata olduğunu söylüyor. Onlar mana ve misal aleminde o yerleri görmüşler, bu doğrudur. Yalnız mana ve misal aleminin maddi alemle aralarında azim farklar var.
                                Maddi alemde bir çakıl taşı misal aleminde bir dağ gibi görünür. Maddi alemin küçük bir tarlası misal aleminde büyük bir ova gibi yansır. İşte o zatların orada gördükleri geniş ve büyük kaf dağı, maddi alemdeki Himalaya dağlarının mübalağalı bir tecellisi bir yansıması olabilir. Onların gördüğü haktır, ama gördüklerini aynı ile dünyaya tatbik etmeleri hatadır. İşin özü budur.
                                Üstad Hazretleri bu hakikati iki çobanın hikayesi ile izah ediyor. Rüya ve misal alemlerinde görülen şeylerin hükmünü doğru ve isabetli bir şekilde dünya şartlarına uyarlamak ancak asfiya denilen derin alimlerin işidir. Bu zatlar başlangıçta asfiya makamına çıkamadıkları için, gördüklerini sağlıklı bir şekilde dünya şartlarına uyarlayamamışlar, ama daha sonra o makama çıkınca, onlar da hatalarını görmüşler. Burada bu külli hakikate küçük bir gönderme yapılıyor.
                                (1) bk. Lem’alar, On İkinci Lem’a

                                #790018
                                Anonim

                                  Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?Tamamı

                                  Sözler | Yirmi Birinci Söz

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 190)
                                • ‘Mantar panoya ne yazardınız???’ konusu yeni yanıtlara kapalı.