• Bu konu 263 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 265)
  • Yazar
    Yazılar
  • #817295
    Anonim

      Ahsen-ül Kasas

      Başlıkta okuduğumuz terkip, ‘Kıssaların en güzeli’ demektir. Bu tâbir, Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu kıssayı, ya bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye ederiz.

      Bildiğimiz sebeplerle Kenan diyarından Mısır’a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup aleyhisselâmın oğludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim’dir. Hepsi de şirke karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliğ etmiş, Allâh’ın nûrunu kalplere nakşetmek için mücâdele etmişlerdir.

      Böylesine muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat bir hayat içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak insanlara örnek olmuş, aslâ gayr-i meşrû tekliflere iltifat etmemişti. Hatta ahlâksızca yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için yalvarıp, ‘Zindan, bunların beni dâvet ettiği şeyden iyidir Rabbim, dedi.’ (S. Yûsuf, 33)

      Sonra, Aziz ve arkadaşları, Hz. Yûsuf (a.s.)’un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat’î delilleri görmelerine rağmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu zindana attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diğeri de ekmekçisi olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükümdarı zehirlemeye teşebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı.

      Bunlardan biri,

      – Ben rüyamda kendimi şarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi.

      Öbürü ise;

      – Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da gagalayıp yiyor gördüm, dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz, dediler.

      Dahhak rahımehullah hazretlerine;

      – Yûsuf aleyhisselâmın iyiliği ne idi? diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi:

      – O, dâima iyiliği tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını gösterirdi: Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaş olup onları tesellî eder, yeri dar olanlara genişlik sağlar, muhtaç olanlara yardım toplayıp verirdi.

      Yûsuf aleyhisselâm delikanlılara dedi ki:

      – Size rüyanızda rızık olarak yiyecek bir şey gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm.

      Dikkat edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap vermezden evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve tâbirinde doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini anlatıyor. Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize göstermeleri gerekir.

      Yûsuf aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor:

      – Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh’a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için doğru olmaz. Bu tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh’ın bir lûtfudur; fakat, insanların çoğu buna mukabil şükretmezler.

      Ey Benim zindan arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi, yoksa her şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı?

      Sizin onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları kuru, mânâsız ve boş isimlerden başkası değildir. Allah, onların gerçekliği hakkında hiçbir delil indirmemiş, onlara hiçbir güç vermemiştir. Hüküm, yalnız Allâh’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

      Ey zindan arkadaşlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılıp tepesinden kuşlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte olduğunuz mes’ele, böylece olup bitmiştir.

      Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye yani sâkîye dedi ki:

      -‘ Beni efendinin yanında an, benden bahset.

      Fakat şeytan, efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha nice yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42)

      Yani Hz. Yûsuf, Allah’tan başkasından yardım istediği için, beş yıllık mahpusluktan sonra, yedi yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert için gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip değildi.

      Onun zindanda kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki ‘üzkürnî ınde rabbik’ kavl-i keriminin harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha başka acâib sırlar da vardır:

      Burçlar, aylar on ikidir. ‘Lâ ilâhe illallah’ ve ‘Muhammedün Resûlüllah’ın asılları da on ikişer harftir.

      Kezâ Yâkup aleyhisselâmın oğulları da 12 idi. (Rûhu’l-Beyan)

      Yûsuf aleyhisselâm, Mısır’ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani yedi sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiş ve önceden aldığı tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır.

      Hz. Yûsuf, bu güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiştir. İlk bakışta, peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı’nın emrinde (bugünkü tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat, insanlığa iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i zanla en müessir bir şekilde İslâm’ı tebliğ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o milleti maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak bir husustur.

      Onun içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm’de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en güzeli mânâsında, ‘Ahsenü’l-Kasas’ tâbir edilmiştir.

      #817296
      Anonim

        UYAN ÇAVUŞ TİZ UYAN

        Birinci Cihan Harbinde Jandarma çavuşluğu yapmış Mürteza Baba İstanbul’un işgal hangâmesinde sallandığı yıllarda Rumlar Batı Anadolu köylerinde muzırlık yapmaya başlayınca, oralara sevk edilen kuvvetlerin içinde Mürtaza Çavuş’da vamış.

        RumIarı geri püskürte püskürte Daya Kadın diye bir yere varmışlar. Hem epey yoruldukları için, hem de gece bastırdığı için, orada, Balkan Harbinden kalma tabyalarda geceleme durumu hasıl olmuş. Bir nöbetçi dikmişler, diğerleri yatmış.

        Mürtaza Çavuş da yatmış tabii, derken, bir müddet sonra nöbetçi de uyuklayınca Mürtaza Çavuş’a görünmeyen biri:

        Uyan Çavuş tiz uyan!
        Atik ol kurnaz davran!
        Hemen kaldır eratı,
        Aha geliyor düşman!

        der gibi tekmelemeye başlıyor! Hemen uyanıyr’ tabii, asker tetikte uyur. Sonra dikkatlice etraflarına şöyle bir bakıyor ki, Rumlar sürüne sürüne kendilerine doğru gelyor! Ayın ondördüymüş o gün, ay ışığında görüyor bunu. Ondan sonra, askerleri uyandırarak bir cayırtı koparıyorlar! RumIarın bir kısmı ölü, bir kıs mı yaralı def olup gidiyorlar ..

        Sabah olunca, gece kendisine görünmeyen bir kimse tarafından tekme atılan yeri kazdırınca bir Türk şehidi çıkıyor. Evet! O şehid uyandırmış Mürtaza Çavuşu!

        Sübhanallah, Sübhanallah!

        #817297
        Anonim

          Bayramlık Urba mı Müslümanlık?

          Kastamonu Nasrullah Efendi Camiinin İmamı Osman Efendi merhumun bundan altmış sene önceki -1950’lerde yaptığı- bir bayram konuşması…
          Saçı sakalı ağarmış, kırmızı yüzlü, babacan tonton bir insan olan Osman Efendi, çok yaşlı ve bacaklarından da rahatsız olduğu için ağır ve minik adımlarla bir kaç saatte gelip gidebilirmiş evinden camiye, camiden evine. Bir bayram günü minbere çıktığı zaman, bakın neler söylemiş Osman Hoca:
          Memnunuuuun! Memnunuuun!. Memnuuun!.. Neye memnunsun Hoca?
          Neye memnun olacan, cömaata memnunum! Cömaatın çokluğuna memnunum! Başka zamanlarda, şu direğin dibinde Amed Ağa, bu direğin dibinde Memed Ağa, o direğin dibinde Hasan Ağa, gıvrılır oturur, üç beş gişiyi geçmez cömaat. Emme Bayram oldu mu, hepiniz dolarsınız garii Camiye a?
          Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Hoş
          geldiniz! Her zaman buyurun, her zaman bekleriz! Gayrı vakıt ne yaparsınız leen? Bayramlık urba mı Müslümanlık? Neye her zaman gelmezsiniz?
          Gayrı vakıt ne yapan? Etlekmeği yin, üstüne gayfeyi içen, ondan sonra öyken gabarı, Gayaltına giden, tak tak tak gapıyı vurun:
          Kimoooo?
          Herifin!
          Ben de herifin!
          Trank trank dabancala atılır, zabahlara gadar yatılır, sabah olunca doooğru mahkemeye!
          Neye?
          Vukuuat vaa!
          Keranada kerlik ettin değil mi, elbet giden goca gafalııııı!
          Her türlü naneyi yin içen, kendinden geçen, ondan sonra da bayram gelince, hayıdı yırtık deve gi bi gopuduk gopuduk camiye gelin günaf dökmeye a?
          Ondan sonra da, camiden çıkarken, yanfiri yanfıri Hocaefendi’ye yanaşın, ellerini oğuşturun durun gaari: Hocaefendi … !
          Sööle baalım ne vaaa?
          Günehirniz çok emme, Cenaballah bizi cennetine go mı ki?
          Gak oradan gara donuz, cennette ne işin vaa senin leeen?
          Gayrı vakıtta zabahınan gakan, Madamayı goluna dakan giden.
          Nereye gidiyooon?
          Agubağaya gidiyon!
          Goslak goslak Agubağaya giden: Agubaaaa!
          Buyur beyim, ne iççen?
          Bire!
          – Bire ne ki? Kekremsu bişuy! Haşa huzurdan eşek sidüğü gibu bişuy!…
          Bireler içulur.
          Ondan sonra: Agubaaa! Ne vereez?
          Beş mecidiye beyim!
          Düğümlü keseyi açan, beş mecidiyeyi şrank şrank sayan, sonra da gapıda bi fakıra raslayınca, ona:Ih!.. Cıncıh yoh!..
          Hadi ordan gidi poh!
          Nah giren cennete sen! Cennette işin ne senin leeen!
          Emme, yoooooo Hoca, öyle dime gine de sen! Geldiler ya işte gine de, geldiler.
          Kime geldiler?

          Rablanna geldiler, Rablanna! Govma gaari onları sen! La tagnetü min rahmetiIlaaah!..Allah’ın rahmetinden umut kesilmeeez! Elâ ine ahsenel kelam

          Kaynak: Güzel İnsanlar, Mustafa Özdamar

          #817298
          Anonim

            ALABİLİRSEN AL

            Hacı Bayram-ı Velî’nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı Velî’nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;
            “Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!” diye münâcaat etti.
            Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı.
            Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hacı Bayram-ı Velî’ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.
            Orada türbeyi bekleyen türbedâra;
            “Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum.” dedi.
            Türbedâr;
            “Tabi, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim.”

            Genç, çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî’ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.

            ALAY ETMENİN CEZÂSI

            Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam’a gidip gitmediğini sordu. O da;
            “Gitmedim efendim” deyince;
            “Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?” buyurdu.
            İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam’ın karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam’ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh;
            “Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?” buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına;
            “O köy buraya uzaktır, görünmez efendim.” diye cevap verdi.
            Bunun üzerine;
            “Doğu tarafına bak!” buyurdu.
            O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh’un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu.
            Gavs-ül-Memdûh;
            “Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?” diye sordu.
            O da;
            “Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim.” diye sordu.
            Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;
            “Yeter yâ Abdürrahîm!” buyurunca, durdu.
            Boşi köyü de gözünden kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı.

            Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh’un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;
            “Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz.” diyerek ağladı.
            Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.

            Kaynak: Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

            #817299
            Anonim

              Allah Mazlumları Zorbalardan Korur

              İbrahim Aleyhisselam’ın bir kıssası vardı. Bir zaman İbrahim Aleyhisselam, eşi Sare validemizle birlikte Mısır’a gider. O devirde Mısır’da Firavunlar hüküm sürmektedir. Firavun zulümde en zirveye çıkmıştır. Şehrin giriş ve çıkışları kontrol altındadır. Gelen gidenlerin haberleri anında Firavuna bildirilmektedir. Özellikle kadınlara karşı zaafı olan Firavun, gözüne kestirdiği kadını yanında alıkoyuyordu.

              Görevliler Sare validemizi alıp, Firavun’a götürmek isterler. İbrahim Aleyhisselam’a sorarlar:

              – Bu kadın senin neyindir?

              İbrahim Aleyhisselam:

              -Benim kardeşimdir, der.

              Sonra da Sare validemizin yanına gidince ona bir açıklama getirir:

              -Bugün bana senden sordular, ben de seni kardeşim olarak tanıttım. Sana da sorarlarsa beni yalancı çıkartma. Bu memlekette Allah’a inanan ikimizden başka kimse yok. Seninle eş olmanın yanında aynı zamanda iki din kardeşiyiz. Benim onlara kardeşimdir demem, din kardeşliği açısındadır.

              Bekledikleri an geldi, Firavun Sare validemizi istedi. Görevli adamların eşliğinde Sare validemiz zorla Firavunun huzuruna çıkarıldı.

              Anlama ve idrak kapasitesi zayıf ya da fitne çıkarmaya niyetli bir takım insanlar bu hadiseyi değişik yerlere çekmektedirler. Bir peygamber hanımını yabancı bir insana nasıl gönderirmiş? Hadiseyi baştan sonra akıl gözü ile takip edenler, bu olayda en küçük bir olumsuzluğun olmadığını görecekler. Hatta günümüze birçok dersler de çıkarmak mümkündür. Bu olay hadisi şeriflerde şöyle haber verilmektedir. Sare, Firavunun karşısına çıkar.

              Hadisi Şerifte Firavun zorba olarak anlatılmaktadır. Zorba Sare’ye yaklaşmak için oturduğu yerden ayağa kalktı. Sare o sırada zorbadan izin istedi, abdest alıp iki rekât namaz kıldı ve şu niyazda bulundu:

              “Ya Rabbim!
              Sana ve gönderdiklerine iman etmişim.
              Bu ana kadar kocamdan başkasına karşı ırzımı, namusumu korumuş isem, şu kâfiri üzerime saldırtma, beni ondan koru!”

              Firavun da Sare’yı bekliyordu. Namazını kılıp duasını eden Sare validemiz, Firavunun yanına döndü. Firavun kaldığı yerden tekrar yaklaşmaya başladı. Tam o esnada Firavunun ayakları kendini tutmaz oldu, olduğu yere yıkılıp kaldı. Aciz duruma düşen kuş gibi çırpınmaya başladı. Bu durumu gören Sare validemiz endişeye kapıldı, Firavun bu halde ölecek olsa, sorumlu onu tutacaklardı. Sare validemiz yine Rabbine yöneldi:

              “Ya Rabbim!
              Bu ölürse, benim üzerime atarlar, onu eski haline getir.”

              Zorba eski durumuna geldi. Ancak Sare’den de vazgeçmemişti. Tekrar Sare validemizin üzerine yürüdü. Sare validemiz bu sefer de izin istedi. Namazını kıldı, duasını yaptı ve aynı hadise cereyan etti. Bu olay üç defa tekrarlandı.

              Firavun yaşadıkları karşısında dehşete düştü. Adamlarına emirler verdi:

              -Bu kadını aldığınız yere götürün. Bana kadın diye getirdiğiniz şeytanın ta kendisidir. Benden uzak olsun, yanına cariyelerimden birini de verin.

              Böylece Sare validemiz, Firavunun zulmünden, tecavüzünden korundu. Bir de yardıma mahzar oldu. Sare eşinin yanına gelince:

              -Ey İbrahim! Rabbim beni zorbanın şerrinden korudu, bir de şu cariyeyi bize ihsan eyledi, dedi.

              Bunlar Mevla’mızın ayetlerindendir, her bir ayette insana bir mesaj vardır.
              Kaynak: Beyan Dergisi, 89.Sayı, Ocak -2007

              #817305
              Anonim

                ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?

                Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

                – Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina’ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

                – «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

                Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

                Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların
                davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
                Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:

                – Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.

                Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

                İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip:

                – Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

                – Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

                – Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

                – «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

                Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah’ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

                Kaynak:
                Büyük Dini Hikayeler, İbrahim sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

                #817306
                Anonim

                  ALLÂH’I BİLMEYE YÜZ DELİL…

                  Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar’ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat’a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?

                  Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti.

                  Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta,

                  – Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât:

                  – Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun.

                  Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:

                  – Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.

                  – Sen, ‘Müslümanlar’ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir’ diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?

                  – Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar.

                  – Öyle ise anlat bakalım… İlmin hedefi Allâh’ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ’yı?

                  – Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ’yı…

                  – Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû’l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?

                  Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,

                  – Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma.

                  Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir:

                  – Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir.

                  Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:

                  – Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize…

                  * * *

                  İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı… İşte zâhirî ilim ehli ile, zû’l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri… Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi… Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları…

                  Zamanımız ‘tartışmacıları’na örnek olması dileğiyle…

                  ALLAHÜ TEÂLÂYI BİLİR MİSİN?

                  Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?” dedi. Sonra kendi kendine; “Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim.” deyip, çocuğun yanına geldi ve:

                  -Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

                  Çocuk:

                  -Kul nasıl sâhibini bilmez?” dedi.

                  -Allahü teâlâ’yı ne ile biliyorsun?

                  -Bu koyunlarımla.

                  -Bu koyunlarla, O’nu nasıl bilirsin?

                  -Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

                  -Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

                  -Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

                  -Böyle olduğunu nasıl bildin?

                  -Yine bu koyunlardan.

                  -Nasıl?

                  -Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:

                  -İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

                  Çocuk:

                  -Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

                  -Peki başka ne öğrenmişsin?

                  -Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

                  -Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

                  -Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O’nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O’nu hatırlatanları dile getirmeği, O’ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O’na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

                  Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

                  -Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

                  -Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet’e kavuşamazsın, dedi.

                  #817307
                  Anonim

                    ALLAH’TAN UTANANDAN HER ŞEY UTANIR

                    Ma’rûf-ı Kerhi Hazretlerinin bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûf’u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor, bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu.
                    Dayısı,
                    – Köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi.
                    Maruf;

                    Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü.
                    Ma’rûf;
                    -Allah’tan utanandan her şey utanır, buyurdu.

                    Dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.

                    Allah’tan Utanmaya Senden Daha Layığım!

                    Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.

                    Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.

                    Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.

                    Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl’den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. “Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.

                    Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.

                    Kadın, Kifl’in yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,

                    – Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah’tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:

                    – Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.

                    Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine döndü.

                    Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.

                    Sabah olmuştu. Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl’i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını affetti.”

                    Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.

                    Hikâye bize ne anlatıyor?

                    Tevbe kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar.

                    Allah, kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları değişik vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabb’iyle arasındaki bağı devamlı surette güçlü tutmasıdır.

                    Kaynak: Zaman Ailem, 167. Sayı

                    #817308
                    Anonim

                      Altıyüz Dirhemlik İp
                      Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.

                      Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.

                      – Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
                      – Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun?
                      – Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.
                      – Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
                      – Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.

                      Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.

                      Hazreti Şeyh kadına dönerek.
                      – Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.
                      – Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.
                      – İpilik satıldı mı?
                      Abdülkadir Geylani Hazretleri:
                      – İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
                      Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
                      – Yarın gel, paranı al.
                      Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:
                      – Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.

                      Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
                      – Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
                      – Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
                      Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
                      – Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.

                      Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
                      – Para geldi mi efendim?
                      Şeyh bin altını kadına verirken:
                      – Benim satışım seninki kadat kârlı olmuş mu?

                      Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.

                      #817309
                      Anonim

                        ALIN TERİ

                        İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce:
                        – Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu.
                        – Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır.
                        – Allah’ın elçisi, Emirülmü’minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah’ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir. (1)

                        ALLAH’IN BERATI

                        Rufaî tarikatına mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken şöyle dua etti:
                        – Ya Rabbi Cehennemden azat olduğuma dair bu aciz kuluna bir belge gönder.
                        Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâğıt geldi. Alıp baktılar ki, kâğıtta hiçbir yazı yok. Kâğıdın geldiğini görerek sevinen o mürid, içinde bir yazı olmadığını görünce çok üzüldü, mükedder bir vaziyette durumu şeyhine anlatmak üzere kâğıdı Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü.
                        Ahmet Rufaî Hazretleri kâğıdı eline alıp bakınca kendinden geçti ve şükür secdesine vararak:
                        – Ey bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayıf kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek şerefine eriştirdin, dedi.
                        Müridler:
                        – Efendim dediler. Biz orada bir yazı görmüyoruz, siz ise bu şahsın cehennemden azat olduğunu nasıl anlıyorsunuz? dediler.
                        O:
                        – Ey benim müridlerim ve sadık dostlarım, kudret eli siyah yazmaz, siz buradaki yazıyı göremiyorsunuz, bu kâğıdın üzerindeki yazı nurdan kalemle yazılmıştır, buyurdu. (2)

                        KAYNAKLAR:
                        1) Bihar ul-Envar
                        2) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

                        #817310
                        Anonim

                          “ALLAH’TAN KORK, MÜHRÜMÜ BOZMA!”

                          Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.

                          İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da, Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.

                          Bu sebeple biri der ki:

                          – Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!

                          Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.

                          İkincisi de şöyle der

                          – Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.

                          Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.

                          Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:

                          – Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime râzı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:

                          – Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!

                          Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:

                          – Haydi gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.

                          Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.

                          Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.

                          Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.

                          Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

                          #817324
                          Anonim

                            AMEŞ VE KARISI

                            İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.’in arkadaşlarından, o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A’meş, bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş, ama hanımı kocasına kırgın olduğu için, adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.

                            Adam öfkeyle:

                            -Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp, azarladı. Fakat bir cevap alamadı.

                            A’meş’in kızı babasına:

                            -Bu gece olmasa da, yarın sabah konuşur seninle, dediyse de adamın öfkesi dinmedi:

                            -Eğer bu gece benimle konuşmazsa, benden kesin boş olsun, dedi.

                            Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti, konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A’meş’in ise az önce öfkeyle ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi, söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A’meş karısıyla olan hadiseyi anlattı, dert yandı:

                            -Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.

                            Ebu Hanife:

                            -Üzme kendini. Allah’ın izniyle bir care bulunur, dedi.

                            Ebu Hanife, A’meş’in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi. A’meş de evine dönüp, ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A’meş’in hanımı, sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:

                            -Oh be! dedi. Senden kurtuldum, kötü huylu herif!

                            A’meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:
                            -Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden Allah razı olsun.

                            Yusuf Yavuz
                            Semerkand dergisinden alınmıştır.

                            #817325
                            Anonim

                              AMR B. AS’IN HİDAYETİ

                              Amr b. As r.a. anlatıyor:
                              Hendek savaşından Mekke’ye döndüğümüzde, Kureyş’ten benim gibi düşünen bazı kimseleri bir araya getirdim. Onlar beni dinlerlerdi. Onlara:
                              – Biliyorsunuz, Muhammed gittikçe kuvvetleniyor, hem de korkunç bir şekilde güçlenmektedir. Ben bu konuda birşey düşünüyorum. Acaba siz ne dersiniz? diye sordum. ‘Görüşün nedir?’ dediler. Ben de:
                              – Beraberce gidelim Habeş Kralı Necaşi’ye sığınalım, onun yanında olalım. Eğer Muhammed bizim kavmimize galip gelirse, biz Necaşi’nin yanında kalırız. Onun elinin altında olmamız, Muhammed’in elinin altında olmaktan daha iyidir. Eğer bizimkiler galip gelirse, zaten bizi biliyorlar. Onlardan bize sadece iyilik gelebilir, dedim.
                              Arkadaşlarım bunun tek yol olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben: ‘O halde, Necaşi’ye vereceğimiz hediyeleri hazırlayınız.’ dedim.
                              Necaşi’nin hoşuna gidecek hediyelerin başında tabaklanmış deri vardı. Biz de ona çokça deri topladık. Sonra Mekke’den yola çıkıp, Necaşi’ye vardık. Biz orada iken, Amr b. Ümeyye de geldi. Hz. Peygamber, Amr’ı Necaşi’ye Cafer ve arkadaşları için göndermişti. Amr, Necaşi’nin yanına girdi, sonra da çıktı. Arkadaşlarıma dedim ki:
                              – Bu zat Amr b. Ümeyye’dir. Eğer Necaşi’nin yanına girip de onu bana teslim etmesini istesem, o da onu bana verse de onun boynunu vursam, Kureyşliler bunu bir mükâfat gibi kabul ederler. Çünkü böylece Muhammed’in elçisini öldürmüş olurum.
                              Bu fikirle Necaşi’nin huzuruna girdim. Daha önce yaptığım gibi secde ettim. O da:
                              – Dostum Amr’a merhaba, dedi. Bana memleketinden bir hediye getirdin mi?
                              – Evet ey kral! Sana birçok deri getirdim.
                              Sonra derileri Necaşi’ye takdim ettim, hoşuna gitti. Dedim ki:
                              – Ey kral! Ben yanından çıkan bir kişi gördüm. O, bize düşman bir kişinin elçisidir. Onu bana ver ki öldüreyim. Çünkü o bizim ileri gelenlerimizden birçok genci öldürdü.
                              Necaşi müthiş öfkelendi. Sonra eliyle burnuma vurdu. Zannettim ki burnum kırıldı. Eğer yer açılsaydı korkudan girerdim. Dedim ki:
                              – Ey kral! Eğer hoşuna gitmeyeceğini bilseydim, bunu senden istemezdim. Necaşi:
                              – Kendisine, Musa’ya gelen en büyük Namus’un (Cebrail’in) geldiği bir kişinin elçisini sana vermemi nasıl isteyebilirsin?
                              – Ey kral! Gerçekten böyle midir?
                              – Behey azaba uğrayasıca, beni dinle de ona tabi ol! Çünkü o, Allah’a yemin ediyorum, Hak üzeredir ve kendisine karşı gelenlere, tıpkı Hz. Musa’nın Firavun ordusuna galip geldiği gibi galip gelecektir.
                              – O halde, onun namı hesabına İslâm üzerine benimle biat eder misin? dedim. Necaşi evet dedi ve elini uzattı. İslâm üzerine Necaşi’ye biat ettim.
                              Sonra arkadaşlarımın yanına vardım. Müslüman olduğumu gizledim. Daha sonra Hz. Peygamber’e gitmek üzere yola çıktım. Yolda Halid b. Velid’e rastladım. Bu hadise Mekke’nin fethinin biraz öncesindeydi. O da Mekke’den geliyordu. Ona:
                              – Ey Eba Süleyman, nereye gidiyorsun? dedim.
                              – Andolsun, iş açığa çıkmış ve başarıya ulaşmıştır. Kesinlikle o kişi peygamberdir. Gideceğim ve müslüman olacağım. Sen daha ne zamana kadar inat edeceksin? dedi. Ben de ona:
                              – Andolsun ki ben de müslüman olmak için geldim, dedim.
                              Halid’le beraber Medine’ye, Peygamber s.a.v.’e vardık. Halid benden önce müslüman oldu, biat etti. Sonra ben:
                              – Ey Allah’ın Rasulü! Ben geçmiş günahlarımın affedilmesi üzerine -ki gelecektekileri de bilmiyorum- seninle biat ediyorum, dedim. Hz. Peygamber s.a.v.:
                              – Ey Amr! Biat et ki, İslâm, İslâm’dan önceki bütün günahları silip süpürür. Hicretten önceki herşeyi hicretin sildiği gibi, dedi.
                              Rasulullah s.a.v.’e biat ettikten sonra geri döndüm

                              Yusuf Yavuz
                              Semerkand

                              #817326
                              Anonim

                                Ana Hakkı ve Alkama’nın Sonu

                                Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah’ın huzuruna telaşla girerek:

                                – Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm dçşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak… Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi.

                                Hazreti Peygamberimiz:

                                – Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.

                                Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.

                                Bu sefer Peygamberimiz:

                                – Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.

                                Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.) kadının kocası Alkama’nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama’nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:

                                – Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr sordu.

                                Alkamanın anası:

                                – Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.

                                Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:

                                – Hakkımı helâl etmem ey Allah’ın Resûlü, dedi.

                                Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.

                                Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için, orada bulunanlara:

                                – Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.

                                Kadın hayretle :

                                – Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.

                                Çünkü o da şüphelenmişti.

                                Peygamber Efendimiz :

                                – Oğlunu yakacağım… Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,

                                – Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi.

                                Murat hasıl olmuştu… Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :

                                – Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.

                                – Bilâl-i Habeşi Alkam’nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde, Alkama’nın dili açılmıştı :

                                – Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah’a teslim etti.

                                Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

                                #817327
                                Anonim

                                  Annenin İhtiyacı Var

                                  Ebû’l-Haseni’l-Harkânî (k.s) hazretleri şöyle anlatır:

                                  İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ’ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ’ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:

                                  – Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.

                                  – Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü.

                                  Rüyasında bir ses ona:

                                  – Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

                                  – Ben Allah Teâlâ’ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi.

                                  Ses ona:
                                  – Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 265)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.