- Bu konu 54 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Mart 2009: 04:37 #733544
Anonim
BEŞİNCİ REŞHA:
Hem o nur ile; kâinattaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubât-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem, insanı bütün hayvanâtın mâdununa düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanât, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr, akılla niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzâr ile nazdar bir halîfe-i zemin olur. Demek, o nur olmazsa, kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır; yoksa, kâinat ve eflâk olmamalıdır.
ALTINCI REŞHA:
İşte o zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan, böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle, onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin; şöyle baksan, yani risâleti cihetiyle, bir bürhan-ı Hak, bir sirâc-ı hakikat, bir şems-i hidâyet, bir vesîle-i saadet görürsün.
İşte, bak: Nasıl berk-i hâtif gibi, onun nuru şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer onun hediye-i hidâyetini kabul edip hırz-ı cân etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün dâvâlarının esası olan Lâ ilâhe illallah’ı, bütün merâtibiyle beraber kabul etmesin?
7 Mart 2009: 08:20 #732118Anonim
BEŞİNCİ REŞHA:
Hem o nur ile; kâinattaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubât-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.Kainattaki hareket devinim işleyiş ancak nur ile anlam kazanıp, boşluktan manasızlıktan abesiyetten kurtulur. Böylelikle Allah ın sıfatlarının tecellisi, Allah ın tekvini(yaratılış- yani yaratılan herşey Allah ın tekvini ayetleridir) ayetlerinden olur.
Hem, insanı bütün hayvanâtın mâdununa düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanât, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
İnsanın hayvanlarla aynı zaruretleri ihtiyaçları acziyetleri vardır. Üstelik insanda, hayvanlarda ve yaratılmışların hiçbirinde olmayan eskiyi geçmişi yaşananları hatırlayabilme, kederleri hatırlama özelliği vardır. İnsan aklı ancak nurla aydınlandığı vakit bu elemlerden kurtulup bütün hayvanların ve yaratılmış herşeyin üstüne çıkar. Burda nurla nurlandığı vakit demek, yaratılış gayesine uygun yaşarsa Rabbini bilir ve tanırsa ve Rabbine kulluk ederse demektir.
O nurlanmış acz, fakr, akılla niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzâr ile nazdar bir halîfe-i zemin olur. Demek, o nur olmazsa, kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır; yoksa, kâinat ve eflâk olmamalıdır.
Nurlanan yani vazifelerinin bilincinde olan insan yeryüzüne halife olur. İnsan aklı nur olmadığı takdirde hayvanlık derecesinden ve anlamsızlıktan kurtulamaz. Dünyada kainatta insanın yaratılış gayesi için yaratılan herşey de hiçe iner değersiz olur. Bu ebedi kainat bu muazzam sistem elbetteki hiç için değilidir ve bir Hakim lazımdır.
7 Mart 2009: 20:56 #733604Anonim
karaelmas;107648 wrote:BEŞİNCİ REŞHA:
Hem o nur ile; kâinattaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubât-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem, insanı bütün hayvanâtın mâdununa düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanât, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr, akılla niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzâr ile nazdar bir halîfe-i zemin olur. Demek, o nur olmazsa, kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır; yoksa, kâinat ve eflâk olmamalıdır.
O nuranî şahsiyete bak ki, nasıl nurlu bir ziya-yı hakikat ve ziyadar bir nur-u hak neşrediyor. Öyle ki, o neşrettiği nur ile beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çeviriyor. Kâinat şekil değiştirip eski haşin ve belâlı halinden çıkıyor, mesrur ve mütebessim bir âlem oluyor.Eğer onun nuruyla aydınlanmazsak, kâinatta bir matem-i umumî görürüz.
Bütün mevcudat birbirine yabancı ve düşman kesilir; tanışmak bir yana dursun, tecavüz vaziyetini alır. Câmid mevcudat müthiş cenazelere döner; insanları ve hayvanları zeval ve firak darbeleri altında ağlayan yetimler halinde görürüz. Kâinat harekâtıyla, tenevvüatıyla, tegayyüratıyla ve bütün nakışlarıyla birden mânâsız, ehemmiyetsiz, abesiyete mahkûm bir tesadüf oyuncağına döner.İnsanı da görürüz ki, baş belâsı aczi, usandıran fakrı ve mazinin kederleriyle istikbalin korkularını getirip başına toplayan aklıyla, bütün hayvânâtın en aşağısı ve en hüsranlısı olmuştur. İşte, o zâtın nuru altına girmeyen bir kimsenin nazarında kâinatın mahiyeti bundan ibarettir.
Şimdi onun nuruyla, dininin rasathanesinden ve şeriatının dairesinden kâinata bak, neler göreceksin:
İşte, âlemin şekli birden değişiverdi. O umumî matemhane bir fikir ve zikir mescidine, bir şükür ve cezbe meclisine döndü. Birbirine yabancı ve düşman mevcudat ahbab ve kardeş halini aldı. Suskun ve ölmüş câmidat, lisan-ı haliyle Hâlıkının âyetlerini okuyan mûnis birer canlıya, musahhar birer memura dönüştü. Ağlayıp sızlayan canlılar ise, tesbihatları içinde zakir veya vazife paydosundan şakir suretine girdi. Kâinatın harekâtı, tenevvüat ve tegayyüratı da abesiyetten, ehemmiyetsizlikten, tesadüf oyuncaklığından kurtulup Rabbanî mektuplara, âyât-ı tekviniye sayfalarına, esmâ-i İlâhiye aynalarına dönüştü. Ve âlem bir hikmet-i Samedaniye kitabı mertebesine yükseldi.
Şimdi de insana bak: Zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, fakrının sevkiyle, ihtiyacının şevkiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şulesiyle, aklının haşmet-i imanıyla, evvelce içinde bulunduğu âciz, fakir ve zelîl bir hayvaniyet çukurundan çıkıp nasıl hilâfet zirvesine terakki ediyor! Ondan sonra gör, evvelce düşüş sebebi olan aczi, fakrı ve aklı, bu nuranî zâtın nuruyla aydınlanınca onu nasıl yüceltiyor!
Sonra, karanlıklar içinde bir büyük mezar suretindeki maziye bak, enbiya güneşleri ve evliya yıldızlarıyla nasıl aydınlanmış! İstikbale bak, zulümat içinde en karanlık bir gece iken, Kur’ân’ın ziyasıyla nasıl nurlanır da ondaki Cennet bahçeleri gözler önüne serilir!
Elhasıl, bu zat olmazsa, kâinat, insan ve herşey adem mesabesine düşer, hiçbirinin kıymet ve ehemmiyeti olmaz. Onun için, bu güzel ve benzersiz kâinata böyle üstün, harikulâde ve hakikatli bir tarif edici lâzımdır. Eğer o olmazsa kâinat da olmamalıdır; çünkü bizim için bir mânâsı kalmaz. Sözü hak olan Mülk Sahibi ne kadar doğru söylemiştir:
لَوْ لاَكَ لَوْ لاَكَ لمَاَ خَلََقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” Ali el-Kàri, Şerhü’ş-Şifâ, 1:6; Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, 2:164.Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
8 Mart 2009: 13:50 #733726Anonim
karaelmas;107648 wrote:
ALTINCI REŞHA:
İşte o zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan, böyle baksan, yani ubûdiyeti cihetiyle, onu bir misâl-i muhabbet, bir timsâl-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurânî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin; şöyle baksan, yani risâleti cihetiyle, bir bürhan-ı Hak, bir sirâc-ı hakikat, bir şems-i hidâyet, bir vesîle-i saadet görürsün.
İşte, bak: Nasıl berk-i hâtif gibi, onun nuru şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer onun hediye-i hidâyetini kabul edip hırz-ı cân etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün dâvâlarının esası olan Lâ ilâhe illallah’ı, bütün merâtibiyle beraber kabul etmesin?
SUAL: “Kimdir bu gördüğümüz zat ki, kâinatın güneşi olmuş ve diniyle kâinatın bütün kemâlâtını meydana çıkarmıştır? Ve ne söylüyor?”CEVAP: Şimdi bak ve ne diyor, dinle. İşte, bir saadet-i ebediyeden haber veriyor ve onu müjdeliyor. Sonsuz bir rahmeti gösterip ilân ediyor ve insanları o rahmete çağırıyor. O, saltanat-ı Rubûbiyetin güzelliklerini gösteren dellâlı ve gizlenmiş esmâ-i İlâhiye hazinelerinin keşşâfı ve tarif edicisidir.
Ona vazifesi cihetinden bak; bir burhan-ı hak, sirac-ı hakikat, şems-i hidayet, vesile-i saadet göreceksin.
Bir de şahsiyeti yönünden bak; onu muhabbet-i Rahmâniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, insaniyet hakikatinin şerefi, hilkat ağacının en parlak ve en nurlu meyvesi olarak göreceksin.
Sonra da bak, onun dininin nuru nasıl berk-i hâtif sür’atiyle şarkı ve garbı ihâta etmiş ve arzın yarısı ve nev-i beşerin beşte biri, ruhlarını fedâ edercesine bir teslimiyetle ve iz’ân-ı kalble onun hidayet hediyesini kabul etmiştir.
Hiç mümkün müdür ki, böyle bir zâtın dâvâlarına, hele bütün meratibiyle bütün dâvâlarının esası olan “Lâ ilâhe illâllah” dâvâsına, nefis ve şeytan mugalâtasız bir surette karşı çıkabilsin?
Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
8 Mart 2009: 15:23 #733733Anonim
YEDİNCİ REŞHA:
İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.
SEKİZİNCİ REŞHA:
Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Halbuki, bak, bu zât büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıb büyük kavimlerden zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’ edip, yerlerine öyle secâyâ-i âliyeyi-ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak-vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek hârika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Cezîretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini, acaba yapabilirler mi?9 Mart 2009: 15:44 #733823Anonim
karaelmas;108142 wrote:YEDİNCİ REŞHA:
İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.
Eğer bu zâtı böyle harekete getiren şeyin ne olduğunu bilmek istersen, o bir kuvve-i kudsiyedir. İşte şu geniş adadaki icraatına bak:
Görmüyor musun ki, o acib sahrâda, âdetlerinde mutaassıp, asabiyet ve husumetlerinde inatçı, gözünü kırpmadan kendi kızını canlı canlı toprağa gömecek kadar kalbi katılaşmış vahşî kavimlerin bütün kötü ve vahşî huylarını pek az bir zamanda kökten söküp atmış ve onları güzel ve yüksek ahlâklarla teçhiz ederek insanlık âlemine muallim ve medenî milletlere üstad yapmıştır.
Bak: O, bütün bunları diğer hükümdarlar gibi korkuya dayanan zâhirî bir saltanatla yapmıyor. Bilâkis, o kalbleri ve akılları fethediyor, canları ve ruhları teshir ediyor ve kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin mürebbîsi ve ruhların sultanı haline geliyor.
Ümit ŞİMŞEK
9 Mart 2009: 19:24 #733850Anonim
karaelmas;108142 wrote:
SEKİZİNCİ REŞHA:
Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Halbuki, bak, bu zât büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıb büyük kavimlerden zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’ edip, yerlerine öyle secâyâ-i âliyeyi-ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak-vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek hârika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Cezîretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini, acaba yapabilirler mi?
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir toplulukta, büyük bir hakim, büyük bir kuvvetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, görüyoruz, bu zat, büyük ve çok âdetleri, âdetlerinde mutaassıp ve hislerinde inatçı büyük kavimlerden, küçük bir kuvvetle, az bir himmetle, kısa bir zamanda tamamen kaldırıp, onlara bedel, pek âlî âdetleri ve değerli hasletleri dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak yerleştiriyor.İşte, Ömer’in (r.a.) İslâmdan önceki ve sonraki haline bak; bir çekirdeğin koca bir ağaç oluşunu göreceksin. Bunun gibi daha nice esaslı harika icraatı yapıyor ki, gördüğümüz ancak binde birdir.
İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlerin gözüne Ceziretü’l-Arab’ı sokuyoruz. Kendilerini bir denesinler bakalım:
Filozoflarından yüz tanesini alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. Seyyidimizin o zaman bir senede yaptığının yüzde birisini yüz senede acaba yapabilirler mi?
Ümit ŞİMŞEK
10 Mart 2009: 15:25 #733918Anonim
DOKUZUNCU REŞHA:
Hem, bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münâzaralı bir dâvâda hicabsız, pervâsız, küçük fakat hacâletâver bir yalanı, düşmanları yanında, hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
Şimdi bak bu zâta: Şek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar; pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicab, telâşsız, samimi bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedid, ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!
Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir; hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın.
O ancak kendisine vahyolunanı söyler. (Necm Sûresi: 4.)
10 Mart 2009: 15:42 #733920Anonim
karaelmas;108440 wrote:İşte, Ömer’in (r.a.) İslâmdan önceki ve sonraki haline bak; bir çekirdeğin koca bir ağaç oluşunu göreceksin. Bunun gibi daha nice esaslı harika icraatı yapıyor ki, gördüğümüz ancak binde birdir.
İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlerin gözüne Ceziretü’l-Arab’ı sokuyoruz. Kendilerini bir denesinler bakalım:
Filozoflarından yüz tanesini alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. Seyyidimizin o zaman bir senede yaptığının yüzde birisini yüz senede acaba yapabilirler mi?:045::045::048::048:
Allah razı olsun….10 Mart 2009: 19:56 #733927Anonim
mihrimah;108667 wrote::045::045::048::048:
Allah razı olsun….Allah sizlerden de razı olsun.
11 Mart 2009: 04:36 #733949Anonim
karaelmas;108664 wrote:DOKUZUNCU REŞHA:
Hem, bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münâzaralı bir dâvâda hicabsız, pervâsız, küçük fakat hacâletâver bir yalanı, düşmanları yanında, hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.Şimdi bak bu zâta: Şek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar; pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicab, telâşsız, samimi bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedid, ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir; hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın.
O ancak kendisine vahyolunanı söyler. (Necm Sûresi: 4.)
1- İ’lem: Beşer tabiatından haberin varsa bilirsin ki, münazaralı bir dâvâda, meydana çıktığı takdirde insanı utandıracak bir yalanı, kılı kırk yaran düşmanlarının gözleri önünde ortaya atmak ve onu hicabsız, pervasız, hilesini hissettirecek bir teessür ve telâşa kapılmadan, yalanını ima edecek bir yapmacık ve heyecan eseri göstermeden söylemek, isterse o küçük bir şahıs olsun, isterse küçük bir vazifede, ehemmiyetsiz bir sebeble, küçük bir toplulukta ve ehemmiyetsiz bir meselede olsun, aklı başında bir adam için hiç kolay değildir.
Hal böyle iken, pek büyük bir vazifedâr olan böyle bir zâtın pek büyük bir vazifede, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük bir husumet karşısında, pek büyük bir meselede, pek büyük bir dâvâda ileri sürdüğü iddiaları arasına asılsız sözlerin girmesi ve hilenin karışması mümkün müdür?
Halbuki, o, söylediklerini, itiraz edenlere hiç aldırmadan, tereddütsüz, hicabsız, korkusuz, teessürsüz, tam bir saffet ve samimiyetle, hâlis bir ciddiyetle, düşmanlarının akıllarını tezyif ve nefislerini tahkir edip izzetlerini kıracak derecede damarlarına dokundurarak, şiddetli ve ulvî bir üslûpla söylüyor. Şu mezkûr halet içinde, böyle bir zâtın böyle bir dâvâsına hilenin karışması hiç mümkün müdür? Kellâ!
1-إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى
Evet, hak aldatmaktan müstağni, hakikat nazarı ise aldanmaktan münezzehtir.
Evet, onun hak olan mesleği aldatmaktan müstağnidir; hakikate nüfuz eden nazarı ise hakikati hayal ile karıştırmaktan münezzehtir.
1-“O ancak kendisine vahyolunanı söyler.”(Necm Sûresi, 53:4.)
Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
2-Hakikatlerin,
Ortaya çıkmak gibi bir alışkanlığı vardır.
İnsan küçük bir çevrede,
Kısıtlı bir zamanda,
Belli bir konuda,
İnsanları belki kandırabilir.
Ama hiçbir gerçek,
Kıyamete kadar saklı kalamaz. [1]
İnsan fıtraten doğruyu kolayca söyleyiverir.
Akışkan bir sıvı gibi doğru söz ağızdan çıkar gider.
Onun için yalan makinesi vardır da,
Doğruluk için her hangi bir alete ihtiyaç duyulmamıştır..Yalan kısaca;
Bilerek ve kasten,
Olmayan bir şeye ‘var’ demek,
Olan bir şeye de ‘yok’ demektir.
Malumdur ki;
Olmayan bir şey,
Var olan bir şeyi ortaya çıkaramaz.
Öyleyse bunun bazı sonuçları olacaktır.
Yalanın söyleniş amaçları farklı farklıdır.
Asırlar boyu sürecek bir yalanın,
Aynı gayeyle söylenebilmesi vaki değildir..
Bütün insanlığı ilgilendiren bir konuda,
Üstelik herkesin,
Kayıtsız şartsız arzuladığı bir talep için, [2]
Ta Âdem (a.s)’den beri doğrulukları tescillenmiş,
Yüz binlerce peygamberin,
Milyonlarca evliyanın,
Yüz milyonlarca asfiyanın ve salih insanın,
Hep birlikte aynı yalanı uydurmaları,
Kıyamete kadar hep beraber aynı hülyayı görmeleri, [3]
İşte bu mümkün değildir..
Bütün o nurâni zâtların,
Binlerce yıllık ortak iddiaları şudur:
Ahiret / sonsuz ve yüce bir âlem vardır,
Ve Allah’ın (c.c) birliği haktır.
Ne kadar cazibeli olursa olsun,
Bir söz eğer bekâ kapılarını kapatıyorsa yalandır.
Doğruluğun her açılımı,
Varlığa ve bekâya yelken açarken,
Kizb ve yalanın sonuçları,
Yokluğa ve fenâya doğrudur.. [4]
Zaman onları haklı çıkarmıştır.
İnkarcıların hepsi,
Vakti gelince ahirete göçmüşler,
Ve hakikati perdesiz görmüşlerdir. [5]
Şimdiyse sıra bugünün münkirlerindedir..
1- Ondokuzuncu Söz-Dokuzuncu Reşha
[2]. Sonsuzluk Krizi / / Aykut Tanrıkulu
[3]. İnsanın fıtratında (doğasında),
Yalana yalandır demeye,
Cibillî (doğuştan gelen) bir meyil (eğilim) vardır.
Mektubat / 19. mektup / 8. işaret / syf: 120[4]. Adem’in Hikayesine Giriş – 3 / / Aykut Tanrıkulu
[5]. “..Bu gün artık bakışların keskinleşmiştir..”
Kaf Suresi / Ayet: 22Aykut TANRIKULU
11 Mart 2009: 15:32 #734035Anonim
ONUNCU REŞHA:
İşte bak: Ne kadar merakâver, ne kadar câzibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakâikı gösterir ve mesâili ispat eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin.
Halbuki, şu zât öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lâmba etrafında pervâz eder; ve o güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler menzillerinden bir misafirhânesinde binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır.
Hem öyle acâib bir âlemden hakiki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak, onun lisânında
gibi sûreleri işit.
Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre serap hükmündedir. Hem, öyle bir saadetten pek ciddi olarak haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvir Sûresi: 1.) Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi: 1.) Çarpacak olan felâket. (Kâria Sûresi: 1.)
12 Mart 2009: 17:01 #734168Anonim
karaelmas;108947 wrote:ONUNCU REŞHA:
İşte bak: Ne kadar merakâver, ne kadar câzibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakâikı gösterir ve mesâili ispat eder. Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin.
Halbuki, şu zât öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lâmba etrafında pervâz eder; ve o güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler menzillerinden bir misafirhânesinde binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır.
Hem öyle acâib bir âlemden hakiki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak, onun lisânında
gibi sûreleri işit.
Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre serap hükmündedir. Hem, öyle bir saadetten pek ciddi olarak haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvir Sûresi: 1.) Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi: 1.) Çarpacak olan felâket. (Kâria Sûresi: 1.)
Bak ve ne diyor, dinle: Pek büyük ve dehşetli hakikatlerden bahsediyor ve insanları inzar ediyor; kalbleri cezbeden ve akılları dikkate sevk eden meselelerden bahsederek beşere müjdeler veriyor. Malûmdur ki, eşyanın hakikatlerini keşfetme arzusu, pek çok merak ehlini, ruhunu fedâ edecek bir hale getirmiştir. Görmüyor musun, sana denilse ki, “Yarı ömrünü ve yarı malını verdiğin takdirde Kamer’den ve Müşteri’den birisi gelecek, oraların garib hallerinden ve istikbalde senin başına geleceklerden doğru bir şekilde haber verecek”; sanırım, böyle bir fedâkârlığa razı olursun.
Şaşılacak birşeydir ki, merakını gidermek için ömrünün ve malının yarısından vazgeçmeye razı oluyorsun da, şu zâtın söylediklerine hiç ehemmiyet vermiyorsun! Halbuki onun söylediklerini, enbiya, sıddıklar, evliya ve muhakkik âlimlerden meydana gelen ehl-i ihtisas tevatürle, ehl-i şuhud icmâ ile tasdik ediyorlar.
Hem öyle bir Sultanın işlerinden söz ediyor ki, Onun memleketinde Kamer, olsa olsa bir pervanenin etrafında uçan bir sinek olur. O pervane ise, Onun kandillerinden bir lâmbanın etrafında uçar ki, o lâmbayı, o Sultan, binlerce menzilinden, yol üzerindeki misafirlerine hazırladığı bir menzili aydınlatmak için yakmıştır.
Hem harikalar ve acâib işler diyarı olan öyle bir âlemden ve öyle acib bir inkılâbdan haber veriyor ki, faraza arz infilâk edip de dağları bulut gibi uçuşacak olsa, öyle bir inkılâbdaki garâibin binde birine denk gelmez. İstersen, onun lisanından şunlara benzer âyetleri bir dinleyiver:
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ
إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا الْقَارِعَةُ Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvir Sûresi: 1.) Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi: 1.) Çarpacak olan felâket. (Kâria Sûresi: 1.)
Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, ona nisbetle dünya istikbalinin durumu, uçsuz bucaksız bir denize nisbetle faydasız bir katre serap gibidir.
Hem öyle bir saadeti görerek müjdeliyor ki, ona nisbetle bütün dünya saadeti, sermedî Güneşe nisbetle gelip geçici bir şimşeğin durumu gibidir. Evet, acâib şeylerle dolu kâinatın perdesi altında bize bakan ve bizi bekleyen nice acâib şeyler var. Bu acâib ve harika işleri haber vermek için, hiç şüphesiz, öyle acib ve harika bir zat lâzımdır ki, önce bizzat müşahede etsin, sonra göstersin; önce görsün, sonra haber versin.Evet, onun hal ve tavrından anlıyoruz ki, o gerçekten görüyor, sonra gösteriyor, inzar ediyor, müjde veriyor.
Ümit ŞİMŞEK
13 Mart 2009: 15:54 #734286Anonim
ON BİRİNCİ REŞHA:
Böyle acîb ve muammââlûd şu kâinatın perde-i zâhiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu’ciznümâ bir zât lâzımdır.
Hem, bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o, görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem, “Bizi nimetleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı, bizden ne istiyor, marziyâtı nedir?” pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merakâver, lüzumlu hakâikı ders veren bu zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divâne olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?13 Mart 2009: 19:29 #734323Anonim
karaelmas;109491 wrote:ON BİRİNCİ REŞHA:
Böyle acîb ve muammââlûd şu kâinatın perde-i zâhiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu’ciznümâ bir zât lâzımdır.
Hem, bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o, görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem, “Bizi nimetleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı, bizden ne istiyor, marziyâtı nedir?” pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merakâver, lüzumlu hakâikı ders veren bu zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divâne olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?
Evet, acâib şeylerle dolu kâinatın perdesi altında bize bakan ve bizi bekleyen nice acâib şeyler var. Bu acâib ve harika işleri haber vermek için, hiç şüphesiz, öyle acib ve harika bir zat lâzımdır ki, önce bizzat müşahede etsin, sonra göstersin; önce görsün, sonra haber versin. Evet, onun hal ve tavrından anlıyoruz ki, o gerçekten görüyor, sonra gösteriyor, inzar ediyor, müjde veriyor.
Hem o zat Rabbü’l-Âlemînin razı olacağı ve bizden istediği şeylerin ne olduğunu bildiriyor. Ve hâkezâ, öyle muazzam meselelerden haber veriyor ki, onlardan asla kaçış olmaz; ve öyle acâib hakikatlerden söz ediyor ki, onlardan kurtuluş olmadığı gibi onlarsız saadet de olmaz.
Yazıklar olsun o gafillere! Ne büyük hüsrandır o dalâlette olanların hali! Ve ne şaşılacak şeydir ekser halkın eblehliği! Bunlar hakka karşı nasıl kör olmuşlar, hakikate karşı nasıl sağırlaşmışlar ki, böyle bir zâtın bu kadar hayret verici sözlerine ehemmiyet vermiyorlar. Halbuki onun gibi bir zat için ruhlar fedâ edilse lâyıktır, dünya ve içindekiler terk edilse yeridir.
Tercüme: Ümit ŞİMŞEK -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.