- Bu konu 54 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Mart 2009: 08:16 #736062
Anonim
Hem, cismânî ihtiyaç gibi, mânevî hâcât dahi muhteliftir. Bâzısına insan her nefes muhtaç olur: cisme hava, ruha Hû gibi. Bâzısına her saat: Bismillâh gibi ve hâkezâ. Demek, tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek, uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyâkı ve iştihâyı tahrik etmek için tekrar eder.İ’lem:
Nasıl cismanî ihtiyaçların tekerrür zamanları farklıdır:
Bazısına hava gibi her an ihtiyaç duyulur.
Bir kısmı su gibidir; hararet basınca ihtiyaç duyulur.
Bir sınıfı gıda gibidir; hergün ihtiyaç duyulur.
Bazı nev’i ışık gibidir; haftada bir ihtiyaç hasıl olur.
Başka bir türüne ayda bir,
devâ gibi daha başka türüne de ekseriyâ senede bir ihtiyaç duyulur.
Diğerlerini buna göre kıyas et.Aynen öyle de,
insanın manevî ihtiyaçları da
farklı zamanlarda tekerrür eder.
Bir kısmına insan her an muhtaçtır: Hüve ve Allah gibi.
Bir kısmına her vakit ihtiyaç olur: Bismillâh gibi.
Bir kısmına her saat ihtiyaç duyulur: Lâ ilâhe illâllah gibi.
Ve hâkezâ, kıyas et.Âyetlerin ve Kur’ân’daki kelimelerin tekrarı ise,
ihtiyacın tekerrürüne delâlet
ve ihtiyacın şiddetine işaret eder.
Hem ihtiyaç damarını tenbih eder
ve uyandırır,
ihtiyaç duymaya teşvik eder,
öyle manevî gıdalara olan ihtiyaç için iştahı harekete geçirir.
Hem Kur’ân, müessistir, bir Din-i Mübînin esâsıdır ve şu âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakâta, mükerrer suâllerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır, te’kid için terdad lâzımdır, teyid için takrîr, tahkik, tekrîr lâzımdır.
Hem öyle mesâil-i azîme ve hakâik-ı dakîkadan bahsediyor ki, umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır.
İ’lem:
Kur’ân,
bu metin ve muazzam dinin ve esaslarının
ve şu İslâm âleminin dayandığı temellerin kurucusudur.
Ve beşerin içtimaî hayatında bir inkılâb yapar,
onu tebdil ve tahvil eder.
Hiç şüphe yok ki,
böyle bir müessise,
tesbit ve tekid için tekrar gerekir,
takrir ve teyid için pek çok kereler üzerinde durmak icab eder.Keza,
Kur’ân’da,
muhtelif beşer tabakalarının hal ve kal dilleriyle
tekrar tekrar sordukları sorulara da cevap vardır.Tercümeler: Ümit ŞİMŞEK
25 Mart 2009: 19:57 #736170Anonim
Bununla beraber, sûreten tekrardır, fakat mânen herbir âyetin çok mânâları, çok faydaları, çok vücuh ve tabakâtı vardır. Herbir makamda ayrı bir mânâ ve fayda ve maksadlar için zikrediliyor.
Hem Kur’ân’ın, mesâil-i kevniyenin bâzısında ibhâm ve icmâli ise, irşâdî bir lem’a-i i’câzdır. Ehl-i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir.İ’lem:
Herbir âyetin zâhiri, bâtını, haddi ve muttalaı vardır.
Ve herbir kıssanın dahi pek çok vücuhu,
ahkâmı,
fayda ve maksatları bulunur.Aynı şeyden veya aynı kıssadan söz eden âyetler,
bir yerde bir vechi için,
diğer yerde başka bir vechi için ondan bahseder,
bir sûrede bir maksat, daha başkasında diğer bir maksat için aynı şeyi zikreder.
Onun için,
Kur’ân’da hakikî olarak değil,
sadece sureten tekrar vardır.Şu da bir kaidedir ki,
vesilelerin tafsilinde fazla derine dalmamak,
faydasız meselelerle
maksadı kaybettirecek derecede
meşgul olarak mevzuu dağıtmamak içindir.
İşte bu sebebden Kur’ân bazı kevnî meseleleri müphem bırakmış
yahut ihmal veya icmal etmiştir.
Tercüme: Ümit ŞİMŞEK26 Mart 2009: 07:34 #736215Anonim
Eğer desen:
“Acaba neden Kur’ân-ı Hakîm, felsefenin mevcudâttan bahsettiği gibi etmiyor? Bâzı mesâili mücmel bırakır, bâzısını nazar-ı umumiyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret-i basitâne-i zâhirânede söylüyor.”
Cevaben deriz ki:
Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış onun için. Hem, geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor.
Sual:
“Niçin Kur’ân kâinattan
fenn-i hikmet ve felsefenin bahsettiği gibi bahsetmiyor?” Cevap:
Felsefe hakikat yolundan sapmıştır;
mevcudatı mânâ-yı ismî ile kendi nefisleri için çalıştırır.
Kur’ân ise hak ile indirilmiş ve hak ile inmiştir
ve hakikate gider;
onun için mevcudatı mânâ-yı harfî ile,
kendi nefisleri için değil,
Hâlık namına çalıştırır.İ’lem:
Geçmiş Nükteden de anlaşılacağı gibi,
Kur’ân, âsâra baktığı zaman,
o eserlerin hangi cihetlerden Allah Tealânın fiillerine delâlet ettiği,
fiillerin hangi cihetlerden Esmâ-i İlâhiyeyi gösterdiği,
o fiillerin ne suretle Esmâya döküldüğü
veya Esmâdan akıp geldiği
ve İlâhî sıfatların şuâları olan Esmânın
eşyayı nasıl ihâta ettiği
noktalarından bakar.Elhasıl:
Kur’ân,
mevcudatın, Fâtırına müteveccih yüzlerine bakar.
Felsefe ise,
mevcudatın kendilerine
ve sebeblerine müteveccih yüzlerine,
felsefe veya san’at itibarıyla cüz’î faydalarına bakar.
Ne cahildir o adam ki,
felsefe fünununa aldanıp da onu Kur’ân’ın bahislerine mehenk yapar!Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
26 Mart 2009: 17:38 #736317Anonim
Sual:
Niçin Kur’ân yer ve ecrâm-ı ulviyenin mahiyetleri,
şekil ve hareketleri gibi meseleleri
fennin yaptığı gibi açıklamamış da
müphem ve mücmel bırakmıştır?
Cevap:
Şu sebeblerden dolayı ipham daha mühim
ve icmal daha güzeldir:
Birincisi:
Kur’ân kâinattan dolayısıyla,
yani istitradî olarak,
onu Allah’ın zâtına
ve sıfatlarına delil olarak göstermek için bahseder.
Delilin şartı ise açık olmak,
neticeden daha zâhir olmaktır.
Burada netice Allah’ın zat, sıfât ve esmâsının marifeti olduğuna göre,
eğer Kur’ân,
fen ehlinin arzu ettiği gibi
“Ey insanlar, şu Güneşin sükûnuna
ve arzın hareketine bakın da
Hâlıkın azamet-i kudretini anlayın” demiş olsaydı,
delil neticeden daha gizli ve anlaşılmaz hale gelir,
ekser zamanlardaki ekser insanların anlayışından uzak düşerdi.
Halbuki irşad ve hidayetin nazarında
ekseriyet-i mutlakanın hakkı daha mühimdir.
Onların anlayışını dikkate almak,
felsefeye derinlemesine dalan bir azınlığın istifadesine mâni olmaz;
fakat böyle bir azınlığı
birinci derecede dikkate almakta,
ekser zamanlardaki çoğunluk için mahrumiyet vardır.
İkincisi:
Umumun nazarına uygun hareket etmek,
âmmenin hissine riayet etmek
ve cumhurun düşüncesine yabancı düşmemek,
irşadın belâgatine yaraşan şeydir
—tâ ki halkın nazarı beyhude ürkmesin,
fikirleri boşu boşuna karışmasın,
hisleri maslahatsız korkup kaçmasın.
Demek, halkın nezdinde en beliğ bir hitap ve irşad,
onları zorlamayacak şekilde zâhir,
basit ve kolay,
usandırmayacak şekilde özlü
ve içinde onlar için
lüzumsuz tafsilât bulundurmayacak şekilde mücmel olanıdır.
Üçüncüsü:
Kur’ân mevcudatın hallerinden kendileri için değil,
onları icad eden Zât için bahseder.
Onun için,
Kur’ân’ın nazarında mühim olan,
onların Mûcidine bakan durumlarıdır.
Fenn-i hikmet ise,
mevcudattan, kendileri için bahseder;
onun nazarında mühim olan da,
onların kendi nefislerine bakan durumlarıdır.
Aralarında ne kadar büyük fark var
—serâ ile Süreyya gibi!
Keza,
vahiy bütün insanlara birden hitap eder ve,
takliden değil,
tahkikle anlasınlar diye,
ekseriyetin anlayışına riayet eder.
Fakat fen asıl muhatap olarak ehl-i fenni alır;
umumun hissesine de taklit düşer.
Fennin
—doğru olmak şartıyla—
tafsil ettiği şeyden,
Kur’ân elbette icmâlen söz edecek veya,
umumun menfaati nisbetinde,
onu müphem veya mücmel bırakacaktır.
Dördüncüsü:
Kur’ân
bütün beşer tabakalarının mürşidi olduğu için,
irşadın belâgati gerektirir ki,
ekseriyetin zâhir nazarlarına
bedihî olarak görünen meselelerde,
yanıltacak ve iddialaşmaya
sevk edecek şeyleri zikretmesin,
onların zâhirî nazarlarında
bedihî olan hususları lüzumsuz yere değiştirmesin
ve onlara asıl vazifelerinde lâzım olmayan şeyleri
ya ihmal veya icmal etsin.
Meselâ,
Kur’ân Güneşten Güneş için bahsetmediği gibi,
onun mahiyetinden de söz etmez.
O ancak
Güneşi kimin aydınlatarak bir lâmba yaptığından bahseder.
Ve o Güneşin intizam-ı san’ata bir zemberek,
nizam-ı hilkate merkez ve,
mevsimlerin değişmesi esnasında
Nakkaş-ı Ezelînin gece ve gündüz ipleriyle dokuduğu,
göğün ve yerin yüzüne serilmiş mensucattaki
insicam-ı san’ata bir mekik olarak gördüğü vazifesinden söz eder.Dokumadaki nizamı
ve dokunan şeylerdeki intizamı göstermek suretiyle,
Kur’ân bize bu mensucatın
Fâtır-ı Hakîminin ve Sâni-i Kerîminin kemâlâtını tanıtır.Güneşin hareketi ise,
ister zâhirî olsun,
ister hakikî olsun, müsavidir;
Kur’ân’ın maksadına tesir etmez.
Zira asıl maksat,
Güneşin görünürdeki hareketi zımnında,
bize o hikmetli nizamın dokunmasını göstermektir.O dokuma ise
bütün haşmetiyle görünmektedir ki,
fennin iddia ettiği gibi
Güneşin hareketsiz olması buna bir zarar vermez.Ümit Şimşek
28 Mart 2009: 07:58 #736600Anonim
Öyle ise, mâdem ki Kur’ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur’ân-ı Mürşid, bütün tabakât-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugâlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir.
Ayrıca,
Kur’ân’ın muhatapları,
ekseriyet-i mutlaka ile, avamdır;
derin İlâhî hakikatleri ancak temsil yoluyla
ve icmâlen zihne yaklaştırmak suretiyle anlayabilirler;
uzun çağlardan sonra sadece felsefeci bir ekalliyetin
erişebileceği bir bilgiyi almak için ise
her vakit hazır değillerdir.İşte bu sebebden
Kur’ân’ın ekser meseleleri
temsil suretinde olduğu gibi,
temsillerin de bir kısmı müteşabihat suretindedir;
çünkü bunlar son derece derin İlâhî hakikatlerin temsilleridir.Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
30 Mart 2009: 13:16 #736881Anonim
Meselâ, güneşe der: “Döner bir siracdır, bir lâmbadır.” Zîrâ, güneşten güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizam ise Sâniin âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor.
Evet, der:
-1- “Güneş döner.” “Yâsin Sûresi: 38.” Bu “döner” tâbiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. İşte, bu dönmek hakikati ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez.
Hem, der:
-2- “Güneşi de bir kandil olarak asmıştır.” (Nuh Sûresi: 16.) Şu “sirac” tâbiriyle âlemi bir kasır sûretinde; içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzâr edilmiş müzeyyenât ve mat’umât ve levâzımât olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsan-ı Hâlıkı ifham eder.
Şimdi bak; şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak, diyor ki: “Güneş, bir kitle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı, etrafında döndürüp, cesâmeti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir.” Mûhiş bir dehşetten, müthiş bir hayretten başka ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur’ân gibi etmiyor. Buna kıyasen, bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şâşaa-i sûriyesine aldanıp, Kur’ân’ın gayet mu’ciznümâ beyânına karşı hürmetsizlik etme.Kur’ân diyor ki:
وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir kanunla yörüngesinde akar.” (Yâsin Sûresi, 36:38.) وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا َ “Güneşi bir lâmba yaptı.” (Nuh Sûresi, 71:16.)
Sual:
Niçin Kur’ân Güneşe “lâmba” diyor? Halbuki fennin nazarında o arza tâbi olmayacak kadar büyüktür; hattâ seyyarelerle beraber yeryüzünün de merkezi odur.
Cevap:
“Lâmba” tabirinde, saray suretinde bir âlem tasviri vardır.
Âlemde var olan şeyler ise, o sarayın levazımatı ve tezyinatıdır
ve sarayın sakinleri ile misafirleri için hazırlanmış yemeklerdir.
Lâmba tabiri,
bütün bunların misafirler ve hizmetçiler için
Kerîm ve Rahîm bir el tarafından hazırlanmış olduğunu ihsas eder. Güneş ise
bu sarayda musahhar bir memurdan ve nurlu bir lâmbadan başka birşey değildir.
Elhasıl,
“lâmba” tabirinde
hem Hâlıkın azamet-i rubûbiyeti içindeki rahmetini ihtar vardır;
hem geniş rahmeti içindeki ihsanını ifham vardır;
hem haşmet-i saltanatı içindeki keremini ihsas vardır;
hem de müşriklerin mabud telâkki ettikleri şeylerin en büyüğünü
emir altında bir lâmba olarak göstermek suretiyle bir vahdâniyet ilânı vardır.
Cansız bir musahhar lâmba nerede,
ibadete liyakat nerede?
“Güneş cereyan eder” ifadesindeki “cereyan” tabirinde ise,
kış ve yazın deveranı,
gece ve gündüzün değişmesi hengâmındaki acib
ve muntazam tasarrufat ihtar edilir.
Ve bu ihtar ile Sâniin rubûbiyetindeki infiradı
ve o infirad içindeki azamet-i kudreti anlatılmış olur.
Böylece,
Güneş ve Ay noktalarından hareketle,
Kur’ân,
zihinleri gece ve gündüz,
yaz ve kış sayfalarına ve oradan da,
onların içinde yazılan hadisat satırlarına yöneltir.
“Cereyan” tabiri bütün bu mânâlara bir ünvandır;
ünvanın zâhir mânâsı buna yeter,
hakikî mânâsının buradaki maksat ile bir ilgisi yoktur.Şimdi Kur’ân’ın kelimelerine bak ki,
kolay, basit ve bilinen kelimeler olmakla beraber,
o kadar hoş mânâların hazinelerine nasıl anahtar oluyor da kapılar açıyor!
Sonra da felsefe hikmetinin tantanalı sözlerine bak:
O kadar şâşaasıyla beraber, ne bir ilmî kemal veriyor,
ne bir ruhanî zevk;
ne insana bir gaye gösteriyor,
ne de dinî bir fayda sağlıyor.
Sadece müthiş bir hayret ve muvahhiş bir dehşet veriyor
ve seni apaydınlık tevhid semâsından karanlık kesret vadilerine düşürüyor.
İşte, Güneş hakkında felsefecilerin neler söylediğine bir bak:
“Güneş,
arzımızdan bir milyon üç yüz bin defadan ziyade büyük,
ateşten bir sıvı kütledir.
Yörüngesinde kendi etrafında döner.
Ondan çıkan kıvılcımlardan arzımız
ve diğer seyyareler vücud bulmuştur.
Çeşitli büyüklüklerdeki bu muazzam cisimlerden
kimi Güneşe yakın, kimi ondan uzaktadır;
bunlar uzay boşluğunda,
bir umumî cazibe kuvvetiyle
Güneş etrafında dönerler.
Bir kuyruklu yıldız geçişi gibi
bir semâvî hadise sebebiyle
onlardan biri tesadüfen yörüngesinden çıkacak olsa,
Güneş Sisteminde ve dünyada karışıklık çıkar;
gökler ve yer o dehşetten hissesini alır.”
Şimdi kendine bak, acaba bu mesele sana ne fayda verdi?
Feyâ sübhanallah!
Hakikatin şeklini dalâlet nasıl değiştiriyor.
İşte o hakikat şudur:
“Güneş, seyyareleriyle beraber,
Fâtır-ı Hakîminin emri ve Hâlık-ı Kadîrinin kuvvetiyle
yaratılmış ve teshir edilmiş bir muvazzaf masnû’dan ibarettir.
Ve,
o kadar büyüklüğüyle beraber,
üzerinde tecellî eden Nur isminin şuâsıyla
semâ denizinin yüzünde ışıldayan
parlak bir katreden başka birşey değildir.”Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
İHTAR:
Arabî Risâle-i Nur’da On Dördüncü Reşhanın Altı Katresi, bâhusus Dördüncü Katrenin Altı Nüktesi, Kur’ân-ı Hâkîmin kırk kadar envâ-ı i’câzından on beşini beyân eder. Ona iktifâen burada ihtisar ettik. İstersen ona mürâcaat et; bir hazîne-i mu’cizât bulursun.

Allahım! Kur’ân’ı, bizim için, onu yazan ve benzerleri için, her türlü hastalıktan şifâ, bize ve onlara hem dünyada, hem de âhirette dost, dünyada yoldaş, kabirde arkadaş, Kıyâmette şefaatçi, Sırat üzerinde nur, Cehenneme karşı perde ve örtü, Cennette arkadaş ve bütün hayırlara bizi sevk eden rehber ve önder kıl. Bunu fazlın, cömertliğin, keremin ve rahmetinle yap ey merhametlilerin en merhametlisi ve ey bütün cömertlerden daha cömert olan! Duâmızı kabul buyur.
Allahım! Kendisine hakla bâtılı ayırt eden Kur’ân-ı Hakîmin indiği zâta, onun bütün âl ve Ashâbına salât ve selâm eyle. âmin, âmin.
31 Mart 2009: 09:25 #736968Anonim
Ondokuzuncu Söz-Nübüvvet-i Ahmediye (Açıklamalı) dersimiz bitmiştir.
El- Fatiha
Diğer açıklamalı derslerimiz için:
Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri – İçtihad Risalesi
Araştırmalı ve Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri – 1. Söz ve 14. Lem’a” nın 2. Makamı
Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri -Onuncu Söz’den 9. Suret ve 9. Hakikat-31 Mart 2009: 11:46 #736975Anonim
allah razı olsun yâ elmas..
inşallah senin neşrettiğin bu feyz ile bunun gibi nice çalışmalar,
vede böyle latif konular inşallah defatle vücuda gelir..binlerle teşekkürlerimi sunarım kardeşim..
15 Şubat 2010: 08:29 #757200Anonim
Güncelleme…
1 Mart 2010: 15:49 #767533Anonim
sorum vardı açıklarsanız sevinirim.Neden mucizatı ahmediye denmiş .Muhammediye asm denmemiş.teşekkürler.
17 Ekim 2010: 20:32 #779767Anonim
@birnurtosun 184414 wrote:
sorum vardı açıklarsanız sevinirim.Neden mucizatı ahmediye denmiş .Muhammediye asm denmemiş.teşekkürler.
1. Bediüzzaman, Kur’an tefsîri olan Risale-i Nur için şöyle der:
“Resaili’n- Nur’un mesaili, ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil, ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.”
“Risale-i Nur, vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil. Belki ekseriyetle, Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracât-ı Kur’aniyedir” (1)
Dolayısıyla Risalet-i Ahmediye ve Mucizeyi Ahmediye ifadeleri kasden yazılmış tabirler olmadığı kanaatindeyiz. Kaldı ki kasden yazılmış olsa bile Ahyed, Ahmed gibi isimler Peygamberimiz’in diğer adları olmasından herhangi bir mahzurunun olmayacağı kanaatindeyiz. Risale-i Nur’da bu bahis şu şekilde geçmektedir.
“Hem kütüb-ü enbiyada, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Muhammed, Ahmed, Muhtar mânâsında Süryânî ve İbrânî isimleri var. İşte, Hazret-i Şuayb’ın suhufunda ismi, “Muhammed” mânâsında Müşeffah’tır. Hem Tevrat’ta, yine “Muhammed” mânâsında Münhamennâ, hem “Nebiyyü’l-Haram” mânâsında Himyâtâ, Zebur’da el-Muhtar ismiyle müsemmâdır. Yine Tevrat’ta el-Hâtemü’l-Hâtem, hem Tevrat’da ve Zebur’da Mukîmü’s-Sünne, hem suhuf-u İbrahim ve Tevrat’ta Mazmaz’dır. Hem Tevrat’ta Ahyed’dir.” (2)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.