- Bu konu 54 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Mart 2009: 18:11 #734425
Anonim
ON İKİNCİ REŞHA:
İşte şu zât, şu mevcudât Hâlıkının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zât, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vüsûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesîle-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.
İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki, güyâ şu cezîre, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem’in zaman-ı Adem’den asrımıza, Kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duâsına âmin diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât, niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar.
Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duâsına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için duâ ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekâya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki, bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder.
Çünkü, istediğini-velev lisân-ı hal ile olsun-verir ve öyle bir sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.
15 Mart 2009: 08:54 #734491Anonim
karaelmas;109823 wrote:ON İKİNCİ REŞHA:
İşte şu zât, şu mevcudât Hâlıkının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zât, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vüsûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesîle-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.İ’lem: Manevî şahsiyetiyle gözümüzün önünde bulunan ve ulvî icraatıyla bütün âlemde şöhret bulan bu zat, vahdaniyetin konuşan sadık bir burhanı ve hak bir delilidir ki, onun doğruluğu, tevhidin hakkaniyeti derecesinde bir gerçektir.Ve aynı zamanda o zat, saadet-i ebediyenin de kat’î burhanı ve parlak delilidir. Hattâ, nasıl ki daveti ve hidayetiyle saadet-i ebediyenin husulüne sebeb ve ona kavuşmak için vesiledir; öyle de, duâsı ve ubudiyetiyle dahi o saadetin vücuduna sebeb ve icadına vesiledir.
Ümit ŞİMŞEK
15 Mart 2009: 14:19 #734557Anonim
karaelmas;109823 wrote:İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki, güyâ şu cezîre, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem’in zaman-ı Adem’den asrımıza, Kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duâsına âmin diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât, niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar.
Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duâsına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için duâ ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekâya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki, bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder.Çünkü, istediğini-velev lisân-ı hal ile olsun-verir ve öyle bir sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.
İstersen ona öyle bir salât-ı kübrâda iken bak ki, o muazzam genişliğiyle şu ada, hattâ yeryüzü o büyük namazla niyaza durmuştur.
Hem bak: Öyle büyük bir cemaatle niyaz ediyor ki, sanki asrının mihrabında imam olmuş, arkasında da Âdem zamanından bu asra, hattâ dünyanın sonuna kadar bütün Âdem oğullarının en faziletlileri dizilerek asırların saflarında durmuş, ona ittibâ ile iktida edip duâsına âmin diyor.
Hem dinle bak, öyle bir cemaatle birlikteki duâsında ne istiyor: Öyle umumî, büyük ve şiddetli bir hâcet için duâ ediyor ki, niyazına yer ve gök, hattâ bütün mevcudat iştirak ediyor ve lisan-ı hal ile “Evet, yâ Rabbenâ, duâsını kabul et. Biz dahi istiyoruz. Hattâ, onun istediği şeyi, biz de Senin isimlerinin üzerimizdeki bütün tecelliyâtıyla istiyoruz” diyorlar.
Hem onun yakarışındaki haline bak: Öyle büyük bir iftikarla, öyle şiddetli bir iştiyakla, öyle derin bir hüzünle ve öyle hazin bir mahbubiyet içinde yalvarıyor ki, kâinatı ağlatıp duâsına iştirak ettiriyor.
Hem bak, öyle bir maksat, öyle bir gaye için duâ ediyor ki, eğer o maksat husule gelmeyecek olsa, insan, hattâ âlem, hattâ bütün mahlûkat esfel-i sâfilîne düşer, hiçbir kıymeti ve mânâsı kalmaz. Eğer istediği olursa, bütün mevcudat, kemâlâtına lâyık makamlara yükselir.
Hem bak: Öyle yüksek bir fizar-ı istimdatkârâne ile, öyle şiddetli bir yardım niyazıyla, öyle hazin ve tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya Arş’a ve semâvâta işittirip vecde getirip duâsına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.
Hem bak, öyle Semî’, Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki, en gizli bir canlının en gizli bir ihtiyacına dair en gizli bir duâsını işitir ki, gözümüzün önünde ona cevap vererek hâcetini yerine getiriyor; ve en küçük bir zîhayatın en küçük bir meseledeki en küçük bir emelini görür ki, gözümüzün önünde, ona ummadığı yerden hâcetini ulaştırıyor; ve öyle hakîmâne bir surette ve öyle muntazam bir tarzda merhamet edip ikramda bulunur ki, hiç şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî’ ve Alîmden, öyle bir Basîr ve Hakîmdendir.Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
16 Mart 2009: 07:39 #734650Anonim
ON ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Acaba bütün efâzıl-ı benîâdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın Fahr-i Kâinat ne istiyor?
Bak, dinle; saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, likâ istiyor, Cennet istiyor. Hem, merayâ-i mevcudâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ, eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi, hesapsız o matlûbun esbâb-ı mûcibesi olmasa idi, şu zâtın tek duâsı, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binâsına sebebiyet verecekti.
Evet, nasıl ki onun risâleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi; öyle de, onun ubûdiyeti dahi, öteki dârın açılmasına sebeptir. Acaba ehl-i akıl ve tahkike
-1- dediren şu meşhud intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at ve misilsiz cemâl-i Rubûbiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki, en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifâ etsin, en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ; böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.
Yâhu, ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezîrede kalsak, yine o zâtın garâib-i icraatını ve acâib-i vezâifini, yüzden birisine, tamamen ihâta edip, temâşâsında doyamayız. Şimdi, gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o şems-i hidâyetten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar; Ebû Hanife, Şâfiî, Bâyezid-i Bistâmî, Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.
1- İmkân dairesi dahilinde, şu andaki durumdan daha güzel yoktur. (İmam-ı Gazalî)16 Mart 2009: 08:36 #734651Anonim
Yalan kısaca;
Bilerek ve kasten,
Olmayan bir şeye ‘var’ demek,
Olan bir şeye de ‘yok’ demektir.
Malumdur ki;
Olmayan bir şey,
Var olan bir şeyi ortaya çıkaramaz.
Öyleyse bunun bazı sonuçları olacaktır.
Yalanın söyleniş amaçları farklı farklıdır.
Asırlar boyu sürecek bir yalanın,
Aynı gayeyle söylenebilmesi vaki değildir..
Bütün insanlığı ilgilendiren bir konuda,
Üstelik herkesin,
Kayıtsız şartsız arzuladığı bir talep için, [2]
Ta Âdem (a.s)’den beri doğrulukları tescillenmiş,
Yüz binlerce peygamberin,
Milyonlarca evliyanın,
Yüz milyonlarca asfiyanın ve salih insanın,
Hep birlikte aynı yalanı uydurmaları,
Kıyamete kadar hep beraber aynı hülyayı görmeleri, [3]
İşte bu mümkün değildir..
Bütün o nurâni zâtların,
Binlerce yıllık ortak iddiaları şudur:
Ahiret / sonsuz ve yüce bir âlem vardır,
Ve Allah’ın (c.c) birliği haktır.
Ne kadar cazibeli olursa olsun,
Bir söz eğer bekâ kapılarını kapatıyorsa yalandır.
Doğruluğun her açılımı,
Varlığa ve bekâya yelken açarken,
Kizb ve yalanın sonuçları,
Yokluğa ve fenâya doğrudur.. [4]
Zaman onları haklı çıkarmıştır.
İnkarcıların hepsi,
Vakti gelince ahirete göçmüşler,
Ve hakikati perdesiz görmüşlerdir. [5]
Şimdiyse sıra bugünün münkirlerindedir..…dün canımı çok sıkan ve beynimi saatlerce işgal eden saçma sapan bir düşünceye müthiş bir cevap oldu bu ders… tevafuk…bu kadar olur diyorum.. 🙂 🙂 Allah razı olsun…
16 Mart 2009: 17:16 #734718Anonim
karaelmas;110248 wrote:ON ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Acaba bütün efâzıl-ı benîâdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın Fahr-i Kâinat ne istiyor?
Bak, dinle; saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, likâ istiyor, Cennet istiyor. Hem, merayâ-i mevcudâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. Hattâ, eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi, hesapsız o matlûbun esbâb-ı mûcibesi olmasa idi, şu zâtın tek duâsı, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binâsına sebebiyet verecekti.
Evet, nasıl ki onun risâleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi; öyle de, onun ubûdiyeti dahi, öteki dârın açılmasına sebeptir.
Acaba Âdem oğullarının en faziletlilerini arkasına alıp arz üzerinde duran,
Arş-ı Âzama müteveccihen ellerini kaldırıp duâ eden
ve
duâsına bütün ins ve cinne âmin dedirten,
hal ve hareketlerinden insanlığın şerefi,
bütün zaman ve mekânların en mümtaz şahsiyeti
ve
bu kâinatın her zaman iftihar vesilesi olduğu anlaşılan şu zat ne istiyor?
Öyle ki,
istediğini, mevcudat aynalarında tecellî eden bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi şefaatçi yaparak istiyor;
ve o esmâ dahi, onun istediği şeyin aynını icab ettiriyor ve istiyor.
İşte, dinle bak:
Bekà istiyor,
kavuşma istiyor,
Cennet istiyor,
rıza istiyor.Eğer gözümüzle gördüğümüz
rahmet, inâyet, hikmet ve adalet gibi
—ki bunların rahmet, inâyet, hikmet ve adalet olması ancak âhiret ile mümkündür—
saadet-i ebediyenin verilmesini gerektiren hesapsız sebeblerden hiçbiri olmasaydı
ve
bütün kudsî esmâ dahi yine saadet-i ebediyeyi icab ettiren birer sebeb olmasaydı,
şu nuranî zâtın tek duâsı buna yeterdi.Zira o zâtın Rabbi, nasıl bizim için her baharda masnûâtının mucizeleriyle süslü bahçeleri inşa ediyorsa,
o zât ve hemcinsleri için de Cenneti öyle kolaylıkla bina eder.Evet, nasıl onun risaleti imtihan ve ubudiyet yurdu olan bu dünyanın açılmasına sebebiyet vermişse, onun ubudiyetindeki duâsı dahi mükâfat ve mücazat için âhiret yurdunun açılmasına sebebdir.
Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
17 Mart 2009: 08:22 #734807Anonim
karaelmas;110248 wrote:Acaba ehl-i akıl ve tahkike
-1- dediren şu meşhud intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at ve misilsiz cemâl-i Rubûbiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki, en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifâ etsin, en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ; böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.
1- İmkân dairesi dahilinde, şu andaki durumdan daha güzel yoktur. (İmam-ı Gazalî)
Hiç mümkün müdür ki,
şu üstün intizama,
şu geniş rahmete,
şu kusursuz güzel san’ata,
şu kubuhsuz cemâle
—ki Gazâlî gibi zatlara “Var olandan daha güzeli mümkün değil” dedirtmiştir—
benzeri görülmedik bir çirkinlik
ve misli olmayan bir kusur karışsın da,
bu hakikatleri haşin bir çirkinliğe,
vahşetli bir zulme,
büyük bir intizamsızlığa döndürsün;öyle ki,
en küçük bir mahlûkun en küçük bir hâcetine dair en küçük bir sesini işitsin
ve duâsını büyük bir ehemmiyetle kabul etsin de,
en şiddetli ihtiyaca dair en gür sesi işitmesin,
isteklerin en güzelini
ve emel ve ümitlerin en şirinini kabul etmesin?
Hâşâ, sümme hâşâ ve kellâ!Bu görünen kusursuz cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez.
Aksi takdirde,
hüsn-ü zâtînin kubh-u zâtîye inkılâbı gibi,
hakikatlerin zıtlarına inkılâbı gerekir.Tercüme:Ümit ŞİMŞEK
17 Mart 2009: 18:23 #734906Anonim
karaelmas;110248 wrote:Yâhu, ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezîrede kalsak, yine o zâtın garâib-i icraatını ve acâib-i vezâifini, yüzden birisine, tamamen ihâta edip, temâşâsında doyamayız. Şimdi, gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o şems-i hidâyetten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar; Ebû Hanife, Şâfiî, Bâyezid-i Bistâmî, Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.Ey bu acib seyahatteki yol arkadaşım, gördüklerin sana yetmez mi?
Eğer herşeyi birden göreyim diyorsan, bu mümkün olmaz;
zira şu adada yüz sene kalsak,
onun vazifesindeki acâibin
ve icraatındaki garâibin
yüzde birini ihâta edip seyrine doyamayız.Şimdi gel,
asır be asır geri gidelim
ve herbir asır
onun asrından nasıl feyiz alarak yeşermiş, görelim.Evet, görüyoruz ki,
o asra doğru geri giderken üzerinden geçtiğimiz her asır,
o Saadet Asrının güneşiyle çiçeklerini açmış
ve herbir asır,
Ebu Hanife, Şafiî,
Bayezid-i Bistamî,
Cüneyd-i Bağdadî,
Şeyh Abdülkadir-i Geylânî,
İmam-ı Gazalî,
Muhyiddin ibni Arabî,
Ebu Hasen-i Şazelî,
Şah-ı Nakşibend,
İmam-ı Rabbanî gibi binlerce nurlu meyveyi,
o nuranî zâtın feyz-i hidayetiyle vermiş.Ümit ŞİMŞEK
18 Mart 2009: 17:23 #734988Anonim
Meşhudâtımızın tafsilâtını başka vakte ta’lik edip, o mu’ciznümâ ve hidâyetedâya bir kısım kati mu’cizâtına işaret eden bir salâvât getirmeliyiz:






Rahmân-ı Rahîm olan Allah’ın,
Furkan-ı Hakîmi Arş-ı Azîmden üzerine indirdiği zât olan Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.)
ümmetinin iyilikleri adedince milyon salât ve milyon selâm olsun.
Risâletini İncil, Tevrat ve Zebûr’un müjdelediği;
nübüvvetini doğduğundan hemen önce ve doğumu ânında meydana gelen hârikulâde hallerin,cinnî hâtiflerin,
insanlardan evliyâ ve kâhinlerin haber verdiği;
işaretiyle ayın ikiye bölündüğü Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.)
ümmetinin alıp verdiği nefesler sayısınca
milyon salât ve milyon selâm olsun.
Çağırmasıyla, ağaçların, yanına geldiği,
duâsıyla yağmurun süratle yağdığı,
bulutun sıcaktan korumak için başında gölge yaptığı,
bir kilelik yiyeceğinden yüzlerce insanın doyduğu,
parmakları arasından suyun üç defa Kevser gibi aktığı;
Allah’ın kertenkeleyi, ceylanı,
kuru hurma direğini, koyun paçasını, deveyi,
dağı, taşı ve çakıl taşlarını onun için konuşturduğu;
Mi’racın ve, “Göz ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı” (Necm Sûresi: 17.) âyetinin sahibi
Efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed’e, (a.s.m.)
ilk indiği andan itibâren Kıyâmete kadar Kur’ân’ın,
her okuyanın okuduğunda
hava dalgalarının aynalarında
Allah’ın izni ile temessül eden her kelimesindeki
her harfi sayısınca salât ve selâm olsun.
Bu salâvâtların her birisi hürmetine bizi bağışla, bize merhamet et, ey İlâhımız! âmin.
[Şuâât-ı Mârifetü’n-Nebî nâmındaki Türkçe bir risâlede ve On Dokuzuncu Mektupta ve şu sözde icmâlen işaret ettiğimiz delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyân etmişim. Hem onda Kur’ân-ı Hakîm’in vücûh-u i’câzı icmâlen zikredilmiş. Yine “Lemeât” nâmında Türkçe bir risâlede ve Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu icmâlen beyân ve kırk vücûh-u i’câzına işaret etmişim. O kırk vecihde, yalnız nazımda olan belâgatı, İşârâtü’l- İ’câz nâmındaki bir tefsir-i Arabîde kırk sayfa içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitâba mürâcaat edebilirsin.]
19 Mart 2009: 07:55 #735074Anonim
Şimdi,
bu seyahatimizde
gördüklerimizin tafsilâtını
başka zamana bırakıp bu mucizeli
nuranî zâta, yani
seyyidimiz olan
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma
bir salât ü selâm
getirelim.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِىِّ الَّذِى اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ اْلحَكِيمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَعْنِى سَيِّدَنَا مُحَمَّدً اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ.
عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرَاةُ وَاْلاِنْجِيلُ وَالزَّبوُرُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ اْلاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ.. سَيِّدِنَا وَمْوْلاٰنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ.
عَلٰى مَنْ جَاءَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ، وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ، وَنَبَعَ الْمَاۤءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ فِى كَفَّيْهِ اْلحَصَاةُ وَالْمَدَرُ، وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ… سَيِّدِنَا وَمَوْلاَنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى اْلكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاۤءِ عِنْدَ قِرَاۤءَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّماَنِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا يَاۤ اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ.Allahım!
Salât ve selâm et o nuranî zâta ki,
Rahmânü’r-Rahîmden,
Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin
ona inmiştir.Evet,
o zat ki,
seyyidimiz Muhammed’dir;
ona, ümmetinin hasenatı kadar,
milyonlarca salât ve selâm olsun.Risaleti
Tevrat, İncil ve Zebur ile suhuflarda müjdelenen;
nübüvveti
irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen;
bir işaretiyle Ay parçalanan
efendimiz ve mevlâmız Muhammed’e,
ümmetinin nefesleri kadar,
milyonlarca salât ve selâm olsun.Davetine ağaçların koşup geldiği,
duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği,
sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı,
bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu,
parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı,
onun hürmetine Allah’ın,
kertenkeleyi, ceylânı, kurdu, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı, toprağı ve ağacı konuşturduğu,
Miracın sahibi
ve gözünün asla şaşmadığı
o mucize-i kübrâda ruyetullaha mazhar olan
Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e,
Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden
zamanın nihayetine kadar
onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu
herbir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında
Rahmân’ın izniyle temessül eden
bütün kelimelerinin bütün harfleri kadar,
milyonlarca salât ve selâm olsun.Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi mağfiret et,
ey İlâhımız,
bize merhamet et.
Âmin.
Âmin.
Âmin.Ümit ŞİMŞEK
19 Mart 2009: 18:21 #735162Anonim
karaelmas;110977 wrote:[Şuâât-ı Mârifetü’n-Nebî nâmındaki Türkçe bir risâlede ve On Dokuzuncu Mektupta ve şu sözde icmâlen işaret ettiğimiz delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyân etmişim. Hem onda Kur’ân-ı Hakîm’in vücûh-u i’câzı icmâlen zikredilmiş. Yine “Lemeât” nâmında Türkçe bir risâlede ve Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu icmâlen beyân ve kırk vücûh-u i’câzına işaret etmişim. O kırk vecihde, yalnız nazımda olan belâgatı, İşârâtü’l- İ’câz nâmındaki bir tefsir-i Arabîde kırk sayfa içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa, şu üç kitâba mürâcaat edebilirsin.]İ’lem:
Nübüvvet-i Ahmediyenin delilleri had ve hesaba gelmez.
Büyük muhakkikler,
bu delilleri açıklayan eserler vücuda getirmişlerdir.
Ben de,
aczim ve kusurumla beraber,
Türkçe Şuaat adlı risalede
bu güneşin bir kısım şuâlarını ele almış bulunuyorum.
Keza,
Lemeat’ta onun Kur’ân denen mucize-i kübrâsının
i’caz vecihlerini icmâlen beyan ettim
ve kasır fehmimle
i’caz-ı Kur’ân’ın kırk kadar vechine işarette bulundum.
Arapça İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirimde ise,
bu vecihlerden, nazmın fâik belâgatine dair
tek bir vechini kırk sayfada beyan ettim.
Dilersen o üç kitaba müracaat edebilirsin.
Ümit ŞİMŞEK20 Mart 2009: 07:21 #735214Anonim
ON DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Mahzen-i mu’cizât ve mu’cize-i kübrâ olan Kur’ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ile Vahdâniyet-i İlâhiyeyi, o derece kati ispat ediyor ki, başka bürhana hâcet bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medâr-ı tenkid olmuş bir iki lem’a-i i’câzına işaret ederiz.
İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın miftâhı, şu âlem-i şehâdet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliyenin hazînesi, şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi, âlem-i uhreviyenin haritası, zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercümân-ı sâtıı, şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikisi, mürşid ve hâdîsi; hem bir kitâb-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitâb-ı duâ ve ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve dâvet, hem bir kitâb-ı zikir ve mârifet gibi, bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddîkînin, asfiyâ ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risâle ibrâz eden bir kütüphâne-i mukaddesedir.22 Mart 2009: 09:49 #735563Anonim
karaelmas;111385 wrote:ON DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Mahzen-i mu’cizât ve mu’cize-i kübrâ olan Kur’ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ile Vahdâniyet-i İlâhiyeyi, o derece kati ispat ediyor ki, başka bürhana hâcet bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medâr-ı tenkid olmuş bir iki lem’a-i i’câzına işaret ederiz.
İşte, Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın miftâhı, şu âlem-i şehâdet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliyenin hazînesi, şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi, âlem-i uhreviyenin haritası, zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercümân-ı sâtıı, şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikisi, mürşid ve hâdîsi; hem bir kitâb-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitâb-ı duâ ve ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emir ve dâvet, hem bir kitâb-ı zikir ve mârifet gibi, bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddîkînin, asfiyâ ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risâle ibrâz eden bir kütüphâne-i mukaddesedir.
İ’lem: Geçmiş derslerden de anladığın gibi, bu semâvat ile ecrâm-ı ulviyenin
ve bu arz ile yerdeki mevcudatın Hâlıkından gelen
ve bize Âlemlerin Rabbi olan Rabbimizi tanıtan Kur’ân’ın
pek çok makam ve vazifesi vardır.Eğer “Kur’ân nedir?” diyecek olursan, deriz ki:
O, şu kâinatın tercüme-i ezeliyesi
ve tekvinî âyetleri okuyan dillerinin tercüman-ı ebedîsi
ve âlem kitabının müfessiridir.Hem semâvat ve arz sayfalarında saklı esmâ-i İlâhiye hazinelerinin gizliliklerinin keşşâfıdır.
Hem hadisat satırlarının altında gizlenmiş şuûnât-ı İlâhiye hakikatlerinin anahtarıdır.
Hem şehadet âleminde gaybın lisanıdır.
Hem hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniye
ve iltifatat-ı ebediye-i Rahmâniyenin hazinesidir.Hem şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin temeli, hendesesi ve güneşidir.
Hem uhrevî âlemin haritasıdır.
Hem zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi,
tefsir-i vâzıhı,
burhan-ı kàtıı
ve tercüman-ı sâtııdır.Hem insanlık âleminin mürebbîsidir.
Hem insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin suyu ve ışığıdır.
Hem nev-i beşer için hakikî hikmet ve beşerin yaratılış gayesine sevk edici mürşiddir.
Hem insanlık için şeriat kitabı olduğu gibi,
aynı zamanda hikmet kitabıdır.Hem duâ ve ubudiyet kitabı olduğu gibi,
aynı zamanda emir ve davet kitabıdır.Hem zikir kitabı olduğu gibi,
aynı zamanda fikir kitabıdır.Hem insanın bütün manevî hâcetlerine merci olacak pek çok kitapları muhtevî tek bir kitap iken,
aynı zamanda, kitap ve risalelerle dolu bir mukaddes kütüphane gibidir.
Öyle ki,
muhtelif meşrep sahiplerinden herbiri için
o meşrebin zevkine uygun
ve onu tenvir edecek,
meslekleri birbirinden ayrı evliya,
sıddıklar, ârifler ve muhakkik âlimlerden herbiri için de
o mesleğin tarzına uygun
ve onu tasvir edecek bir risale ibraz eden bir külliyat hükmüne geçmiştir.Tercüme: Ümit ŞİMŞEK
22 Mart 2009: 17:02 #735607Anonim
Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekrarâtındaki lem’a-i i’câza bak ki; Kur’ân, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır, ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zîrâ, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir; duânın şe’ni, terdad ile takrirdir; emir ve dâvetin şe’ni, tekrar ile te’kiddir.
Hem, herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz, fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için, en mühim makâsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, herbir sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid ve haşir ve kıssa-i Mûsâ gibi bâzı maksadlar tekrar edilmiş.
Hem, cismânî ihtiyaç gibi, mânevî hâcât dahi muhteliftir. Bâzısına insan her nefes muhtaç olur: cisme hava, ruha Hû gibi. Bâzısına her saat: Bismillâh gibi ve hâkezâ. Demek, tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek, uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyâkı ve iştihâyı tahrik etmek için tekrar eder.
Hem Kur’ân, müessistir, bir Din-i Mübînin esâsıdır ve şu âlem-i İslâmiyetin temelleridir ve hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakâta, mükerrer suâllerine cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır, te’kid için terdad lâzımdır, teyid için takrîr, tahkik, tekrîr lâzımdır.
Hem öyle mesâil-i azîme ve hakâik-ı dakîkadan bahsediyor ki, umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır.
Bununla beraber, sûreten tekrardır, fakat mânen herbir âyetin çok mânâları, çok faydaları, çok vücuh ve tabakâtı vardır. Herbir makamda ayrı bir mânâ ve fayda ve maksadlar için zikrediliyor.
Hem Kur’ân’ın, mesâil-i kevniyenin bâzısında ibhâm ve icmâli ise, irşâdî bir lem’a-i i’câzdır. Ehl-i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir.24 Mart 2009: 07:42 #735906Anonim
Sebeb-i kusur tevehhüm edilen tekrarâtındaki lem’a-i i’câza bak ki; Kur’ân, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblağdır, ehl-i kusurun zannı gibi değil. Zîrâ, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir; duânın şe’ni, terdad ile takrirdir; emir ve dâvetin şe’ni, tekrar ile te’kiddir.İ’lem:
Kur’ân hem zikir kitabı,
hem duâ kitabı,
hem de davet kitabı olduğu için,
onun tekrarı daha güzel ve belâgatli,
hattâ elzem olur.Çünkü zikir tekrarlanır,
duâ yinelenir,
davet tekid edilir.
Zira zikrin tekrarlanması tenvir eder;
duâya tekrar tekrar dönülmesi takrir mânâsına gelir;
davetin tekrarı ise tekid demektir.Hem, herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz, fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için, en mühim makâsıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, herbir sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid ve haşir ve kıssa-i Mûsâ gibi bâzı maksadlar tekrar edilmiş.
İ’lem:
Kur’ân, en zekîsinden en gabîsine,
en müttakîsinden en şakîsine,
dünyayı terk edip var gücüyle âhirete çalışan tevfik ehlinden tut,
tâ âhireti ihmal edip dünyaya dalmış biçarelere kadar
bütün beşer tabakalarına bir hitap ve bir devadır.Fakat herkese her zaman deva ve şifa olan Kur’ân’ın
tamamını birden herkes her zaman okuyamaz.
Onun içindir ki,
Hakîm-i Rahîm,
Kur’ân’ın ekser maksatlarını ekser sûrelerde,
bilhassa uzun sûrelerde derc etmiş;
böylece her sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiştir.O Hakîm-i Rahîm,
işte bu suretle herkesin işini kolaylaştırıyor
ve kullarına teşvikkârâne sesleniyor:
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ .1
2. “And olsun, Biz Kur’ân’ı anlayıp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı ibret alacak olan?” (Kamer Sûresi, 54:17, 22, 32, 40.)Tercümeler: Ümit ŞİMŞEK
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.