• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 166 ile 180 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808375
    Anonim

      Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

      Onun bu hâlini takdîr ve tahsîn buyuran Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

      “Bugün Nesibe falan ve filan kahramanları geçmiştir.” buyurarak ondan sitâyişle bahsetti.

      Böylece dindarlığın verdiği şuurla harplerde gösterdiği kahramanlığından dolayı Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in medhine ve iltifâtına mazhar olan Nesîbe’nin ismi, örnek müslüman hanımlardan biri olarak İslâm târihine geçti.

      Bir diğer muhabbet tezâhürü:

      Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi vesellemin
      bir sohbetinde Sevbân -radıyallâhü anh-, Habîbullâh’a pek derin ve dalgın bir surette bakıyordu. Gâyet de ızdıraplı bir hâli vardı. Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordular:

      “-Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin?”

      Sevbân -radıyallâhü anh-, bu iltifat ile muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdâlı gönlüyle şöyle dedi:

      “-Anam, babam ve bu cânım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyâda böyle olunca âhırette nice olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”

      #808376
      Anonim

        Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

        Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Sevbân ile birlikte ashâb-ı kirâmdan da zaman zaman vâkî olan bu ve benzerî hicranlı sözlere ve ayrıca kıyâmete kadar gelecek olan ümmetin muhabbet ve aşk kâfilesinin yanık gönüllerine sürûr dolu bir müjde sadedinde şöyle buyurmuşlardır:

        “Kişi sevdiği ile beraberdir…”

        Tabiî ki, samîmî muhabbet, itâat ve teslîmiyyet şartı ile_

        O vefât ettiğinde ashâbın hâli, hüznün son raddesindeydi. Âdetâ yanıp erimiş bir mum misâli gibiydi. Zîrâ düşünüyorlardı ki, O’nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönülleri, artık kendisini bu fânî dünyâda hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhü anh-, ellerini yüce dergâha mahzûn bir gönülle açarak:

        “İlâhî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diye ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.

        #808377
        Anonim

          Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

          Hazret-i Peygamber’e ashâbın engin aşk ve muhabbetini kelimelerin mahdud imkânları ile îzâh etmek mümkün değildir. Sayısız misâller deryâsından birkaçı da şöyledir:

          Enes -radıyallâhü anh- anlatıyor:

          “Rasûlullâh’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashâb, etrâfını çevirmişti. Kesilen mübârek saç ve sakal tellerinin tekinin dahî yere düşmemesi için âdetâ onları kapışıyorlardı.”

          Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber’in hem eşyâları hem de saç ve sakalının mübârek telleriyle teberrük hâlinde olurlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bunun en güzel misâli Halid bin Velid -radıyallâhü anh-‘ın

          Hazret-i Peygamber’in saçlarından aldığı birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır. Rivâyet olduğuna göre Hâlid -radıyallâhü anh-, Yermük savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine:

          “-Onu arayın!” diye talimat verdi.

          Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Halid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbî, bu eski sarık üzerinde Hazret-i Hâlid’in bu kadar ısrar etmesine hayret etti. Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhü anh-, şunları söyledi:

          “-Rasûlullâh saçlarını kesmişti. Ashab o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içine koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşları zaferle neticelendirdim. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh’a olan muhabbetimdir.”

          İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle günümüze kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘den muazzez bir hâtıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübârek telleri, câmî minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olagelmektedir

          #808378
          Anonim

            Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

            Misâllerde görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e muhabbetin bereketi, yalnız mânevî âlemde tezâhür etmez. Zâhir âlemde de o feyz ve bereketin müşahhas tezâhürleri olur. Bunun en iyi misâli 700. kuruluş

            yıldönümünü idrâk ettiğimiz Osmanlı Devleti’dir. Onlar, devletlerini çoğu kere “Devlet-i Muhammediyye” suretinde adlandırmışlar ve ordularındaki her ferdi –

            kendi istidadları mikdarınca- o yüce varlığın bir küçük modeli telâkkî ederek “Mehmedcik” diye isimlendirmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin tarihteki diğer İslâm devletlerinin hepsinden daha uzun bir ömürle muammer olması da,

            başka meziyetleri yanında bir de ve en ehemmiyetli olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e tekrîm ve muhabbette erişilmez bir zirvede oluşlarıdır.

            #808379
            Anonim

              Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

              Aşağıda anlatacağımız hâdiseler, bu zirveye tipik birer misâldir:

              Dünyâ müslümanlarının Harameyn’e kolayca gidip gelmelerini te’mîn için Hicaz Demiryolu Hattı’nı inşâ ettiren II. Abdülhamid Han, bu demiryolunun sünnet-i seniyyeye uygun olması için Hazret-i Peygamber’in seyahatlerinde dinlendiği noktalara istasyon yapılmasını emretmiş, böylece demiryollarını bile bir muhabbet akışı içinde Medîne’ye ulaştırmıştır.

              Diğer bir misâl:

              Osmanlı paşalarından meşhur Medîne müdâfii Fahreddin Paşa, Rasûlullâh’ın rûhâniyeti rencide olur endişesiyle Ravza’nın tamirinde vazîfe alan ustalara herhangi bir çivi çakmak îcâb ettiği takdirde mutlaka tahta çekiç kullanılması ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükûnetin ihlâl edilmemesini emretmiştir. Bu hususta onu böylesine bir edeb ve inceliğe sevkeden âyet-i kerîme şöyledir:

              “Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

              #808380
              Anonim

                Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

                Nûrunu güneşten alan ay, nasıl güneşin varlığına delîl ise, nur-i Muhammedî ile nurlanan peygamberler ve velîler de O’nun birer şâhididirler. Bunun içindir ki diyen ve bunu muhabbet ve aşkla tâ gönülden söyleyen her kalbde, ayna ışık vurmuş gibi

                ilâhî bir parıltı yanar. Hattâ bazen öyle kuvvetli yanar ki, böyle gönüller, o nurun aksinden bütün ruhlarının târifsiz bir hazzı içinde yaşarlar.

                Bu hazzı yaşayanlardan Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-‘ın hâli ibretle doludur:

                Bilâl -radıyallâhü anh-‘ın dünyâda tutunacak bir dalı, sığınacak bir yakını ve ızdırabını paylaşacak bir dostu yoktu. Sadece bir köleydi. Ama birgün geldi, îmân nûru ile şereflendi. Bundan sonra îmânı ve onu muhâfaza için yaşadığı hâller, yâni kelime-i tevhîd uğruna katlandığı ızdıraplar, kıyamete kadar gelecek olan mü’minlere îmân mücâdelesi yolunda örnek oldu.

                #808381
                Anonim

                  Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

                  O, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in yüzünü ve nûrunu görmüş, yanmış ve
                  O’nun muhabbet bağına girmişti. Âdetâ bütün varlığı ile O’ndan bir parça hâline gelmişti. Ancak ilâhî nurdan nasîbsiz olan sahibi, onu bu îmânından ötürü çölün kızgın sıcağında alevli kumların üzerine yatırarak kendisine işkenceler yaptı. Çıplak vücudunu acımasızca kırbaçlattı. Siyah derisinden kırmızı kanlar fışkırdı. Etrafını saran gâfil kalabalık:

                  “-Ey pis köle! Bize dön kurtul!” dediler.

                  Hazret-i Bilâl ise, yatırıldığı kızgın kum deryâsında yaralı bir arslan gibi kükredi ve kelime-i tevhîdi bütün gücü ile haykırdı.

                  Bunun üzerine galeyana gelen azgınlar kendisine vurmaya devam ettiler. Vurdular, vurdular… Hırslarını alamadılar ve boynuna ip bağlayıp sürüklediler. Bütün bunlara ve türlü türlü eziyetlere rağmen Bilâl-i Habeşî -radıyallâhü anh-, Allâh ve

                  Rasûlü’nün muhabbet kalkanına sığınmıştı. Kendisine yapılanları âdetâ hissetmiyor, gönlü sadece muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullâh ile dolup taşıyordu. Yüreği dünyâlar kadar geniş bir haldeydi. Oysa maddî âlemde hâli perîşândı; kuru başını sokacak bir kulübesi dahî yoktu.

                  #808382
                  Anonim

                    Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

                    Kendisine yapılanları âdetâ hissetmiyor, gönlü sadece muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullâh ile dolup taşıyordu. Yüreği dünyâlar kadar geniş bir haldeydi. Oysa maddî âlemde hâli perîşândı; kuru başını sokacak bir kulübesi dahî yoktu.

                    İşte Hazret-i Bilâl’in bu aşk ve muhabbeti, onu kölelikten gönül tahtlarındaki sultanlığa yükseltti. Âlemlerin Efendisi’nin bağrı yanık müezzini oldu. Öyle ki, son nefesinde de O’nun aşk ve muhabbeti dudaklarında tebessüm ve terennüm hâlindeydi:

                    “-Sevinin, sevinin!.. Ben Allâh Rasûlü’nün yanına sefer ediyorum…” dedi ve ötelere uçuverdi…

                    Bir kul, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in hakîkati ve nûrundan bir Allâh dostu vâsıtasıyla nasîb alsa, bu nasîb O’ndan olduğu için bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘den…

                    almış gibidir. Tıpkı bir mumdan bir başka mumun yakılması gibi_ Kandilleri yakan ve onlar vâsıtasıyla etrafı aydınlatan alev, aynı alevdir. Kul, bu kandillerin en sonuncusuyla da aydınlansa, o ziyâ, ilk ışıkla parıldadığından dâimâ ilk kaynağı aksettirir. Dolayısıyla bir kimse, bir başkasında ışıldayan ilâhî güzelliğe ister bilerek,

                    ister bilmeyerek kendisini kaptırsın, hakîkatte hayrân ve âşık olduğu letâfet, Allâh Teâlâ’nın güzelliğidir ve O’nun varlıklarda ve insanlardaki hârikulâde in’ikâsıdır. Hiç şüphesiz bu in’ikâsın en büyük tecellîsi de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘de zuhûr etmiştir. Bu itibarla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kulu Cenâb-ı Hakk’a götüren yegâne rahmet ve vuslat köprüsüdür.

                    Muhabbetin derecesi, eserinde tecellî eder. O’na olan itâat ve sünnet-i seniyyenin yaşanması, muhabbetin tezâhürü nisbetindedir. Nur Suresi 56. âyette buyurulur:

                    “Namazı kılın, zekâtı verin Peygamber’e (sallâllâhü aleyhi ve sellem) itâat edin; umulur ki, merhamet görürsünüz.”

                    İbâdetteki rûhâniyet, muâmelâttaki zerâfet, ahlâktaki nezâket, gönüldeki letâfet, sîmâlardaki nûr-i melâhat, lisanlardaki selâset, duygulardaki incelik, nazarlardaki derinlik, velhâsıl bütün bu güzellikler o Varlık Nûru’na olan muhabbetten kalplere akseden parıltılardır.

                    #808383
                    Anonim

                      Hazreti Peygambere (s.a.) Muhabbet (devamı)

                      Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

                      “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

                      Yâ Rabbi! Bu gün ve gecelerin kutsî akışlarından istifâde edip Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-‘in muhabbet ve heyecanıyla içinde bulunduğumuz

                      Ramazân-ı Şerîfi tamamlayıp O’nun rûhâniyetinin gölgesinde nûrânî tezâhürlerle bayram-ı şerîfi idrâk edebilmeyi nasîb eyle!…

                      OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ – ANASAYFA

                      #808384
                      Anonim

                        Hidâyet ve Rahmet Üslûbu

                        Ramazan-ı Şerîfte va’z u nasîhat için Erzurum’un bir köyüne davet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere bu işleri yapan Ermeni bir hizmetçi ile bir at gönderilmişti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduğundan İbrahim Hakkı

                        Hazretleri, Ömer -radıyallâhü anh-‘ın Kudüs’e giderken kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi hususundaki ahlâk-ı hamîdeyi tatbik etti. Ermeni hizmetçi buna her ne kadar:

                        “-Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!” diye itiraz etti ise de, Hazret:

                        “-Evladım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endişelisin, ben ise Allâh huzurunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!..” buyurup ata binme işini sıraya koydu.

                        Hikmet-i ilâhî tam köye girecekleri esnada aynen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-‘in misâlinde olduğu gibi sıra Ermeni hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından feragat ettiğini, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

                        “-Sıra senindir!” dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

                        Halk bu hâli görünce, hemen Ermeni hizmetçinin etrafını sardı ve:

                        “-Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, ak sakallı şu ihtiyar üstadı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadakatin? Biz böyle mi tembih ettik sana?!.” şeklinde muhtelif ifadelerle azarlamaya başladı.

                        Durum bu minvâldeyken İbrahim Hakkı Hazretlerinin mes’eleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. Bu esnada uyanık köylülerden biri Ermeni hizmetçiye seslendi:

                        “-Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bari müslüman ol!” dedi.

                        Ermeni hizmetçi, birkaç dakikalık sükuttan sonra oradakilere şu ibretli cümleyi söyledi:

                        “-Eğer sizin dîninize davet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârek zâtın dînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!..”

                        devamı var

                        #808385
                        Anonim

                          Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                          Gönlü engin bir Hakk dostu tarafından sergilenen bu misâl, bir hidâyet ve rahmet üslûbudur. İnsana, daha ziyade onun özüne bakarak davranmak, bir mânâda yaratılana, Yaratanın nazarıyla bakabilmektir. Bunun için sâlih gönüller, insana

                          Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki “halîfe”si olma şerefi bahş edilmiş bulunduğunu ve ona âyetteki ifadesiyle Rabbin: “Kendi kudretinden bir sır üflemiş” olduğunu düşünürler ve kul, günahlarla ne kadar kirlenmiş bulunursa bulunsun, özündeki mükemmelliğe

                          bakarak ona sırtlarını dönmezler. İnsandan kolay kolay ümîd kesmez, ayrıca onun da ümidini yitirmemesini sağlarlar. Bu, gerçekten inkâr olunamayacak aklî ve hissî bir sebeptir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de bize en çok “Rahmân ve

                          Rahîm” esmâsını telkîn etmiş ve “er-Rahmân” (kâfir-mü’min bütün insanlara merhamet edici) isimli bir sûre inzal buyurarak ilk âyetini de “er-Rahmân” diye başlatmıştır.

                          devamı var

                          #808415
                          Anonim

                            Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                            Bu bakımdan insana bu gönül penceresinden, yâni hidâyet ve rahmet üslûbu noktainazarından yaklaşmak, ilâhî rızâya en muvafık ve netice bakımından da son derece bereketli ve insanda meknuz olan ulvî güzellikleri yeşertici bir hususiyet

                            ihtiva eder. Çünkü bu üslûp, hem tatbik edene, hem tatbik edilene, yâni her iki tarafa da ayrı bir letâfet, olgunluk, muhabbet ve Hakk’a rağbet hasletleri kazandırıcı bir vasıftadır. Bu üslûp, Yûnusları Yûnus, Mevlânâları Mevlânâ yapan bir iksîr ve mânen ölmekte olan nice hasta rûhlara da bir âb-ı hayât gibidir.

                            Onun için tasavvufun gerek muhtevâsı ve gerekse de İslâmî teblîğde ona âid üslûbun kullanılması, her zaman büyük bir ehemmiyet arz etmiştir. Târihî bir gerçektir ki,

                            Anadolu’nun ictimâî nizâmının Moğol istilâlarıyla sarsıldığı devirde yetişen Mevlânâ ve Yûnus Emre Hazretleri gibi büyük mutasavvıflar, âdeta birer sulh, sükûn ve huzûr pınarları olmuş, bunalan kitlelere, kanayan yaralara ve yorgun gönüllere şifâ ve tesellî sunmuşlardır. Onlar, nice gafilleri, kurtarılmayı bekleyen birer hasta olarak telakkî etmişler ve muâmelelerinde “kin ve nefret”ten daima uzak yaşamışlardır.

                            #808416
                            Anonim

                              Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                              Yûnus ne güzel söyler:

                              Ben gelmedim dâvî için
                              Benim işim sevi için,
                              Dostun evi gönüllerdir,
                              Gönüller yapmaya geldim…

                              Bu büyük şahsiyetler gönül yapmaya geldiklerinden insanlara bakışları hep gönül penceresinden olmuş, etraflarına daima muhabbet ve şefkat tevziinde bulunarak nicelerinin hidayetine vesile olmuşlardır. Eğer onlar, bu güzel ve firasetli davranışların aksine hareket etselerdi, netice, arada uçurum bulunan insanlarla olan irtibâtın tamamen koparılması ve nihayet bu gibi kimselere Hakk’ı tebliğ etme imkânının zâyî olması şeklinde gerçekleşirdi. Bu da, ilâhî murada ters düşerdi. Zîrâ

                              Cenab-ı Hakk, kullarının içine düştüğü bataklıktan kurtulmasını istemektedir. Ki, bunun için insanlık tarihi boyunca binlerce peygamber ve veli göndermiş, onların, en güzel üslûplarla gönülleri tezkiye etmelerini emir buyurmuştur. Böylece nice

                              dikenleşmiş ruhlar güle dönmüş ve zindan gibi sîneler nûra gark olmuştur. Bu hakîkate işaretle Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gerek inançsız, gerek günahkâr olsun insanları doğru yola istikametlendirmenin lüzum ve ehemmiyetini ve bu husustaki üslûbu şöyle telkin buyurur:

                              #808417
                              Anonim

                                Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                                “Demir; kapkara ve nûrsuz olmakla beraber, silinip cilâlandığı zaman ondaki pas gider! Bir ayna, demirden de olsa, cilâlanınca, yüzü parlar ve güzelleşir; orada şekiller, sûretler görülür.”

                                “Gönül şehrinin suyunu bulandırma ki, orada ay ve yıldızları dolaşır halde göresin! Çünkü insanlar, ırmağın suyuna benzerler; su bulanınca, dibini göremezsin! Irmağın dibini ara; dibi mücevherlerle, incilerle dolu!”

                                Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi insanın rûhu, berrak bir su gibidir. Fakat kötü işler ve günahlarla bulanınca hiçbir şey görünmez olur. Bu durumda maneviyat incilerini ve hakîkat nûrlarını görebilmek için o suyu durultmak lâzımdır.

                                Dolayısıyla tasavvufun gâyesi, bencil ve nefsânî duyguları terbiye edip, fertleri ve netîcede toplumları sulh, sükûn ve huzûra kavuşturmaktır. Zira Cenâb-ı Hak insanı, incelik, zerâfet ve ulvî derinliklerle tezyîn etmiştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetleri kalb âleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir. Rûhâniyet dolu kalpler, güzel ahlâk, amel-i sâlih ve mânevî hâllerin tezâhürüne mazhardır. Bu şekilde kul, en güzel sûrette, yani “ahsen-i takvîm” olarak yaratılmış olmanın îcâbını gerçekleştirmiş olur.

                                #808418
                                Anonim

                                  Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                                  Bu itibarla küfür, şirk ve günahta ne kadar ileri gitmiş olursa olsun hiçbir “insan” hidâyet dâvetine muhâtab olmaktan mahrûm bırakılamaz. Bunun asr-ı seâdetteki sayısız misâlinden biri de şöyledir. Allâh Rasûlü, amcası Hazret-i Hamza’yı şehîd ederek kendisini derîn bir teessüre gark eden Vahşî’yi, İslâm’a dâvet etmesi için ashâbından birini gönderdi. Vahşî ise Rasûlullâh’a cevâben:

                                  “-Yâ Muhammed! Sen, diye Allâh’ın hükmünü beyân etmiş iken beni nasıl İslâm’a dâvet ediyorsun? Ben ki bu çirkinliklerin hepsini yaptım. Benim için nerede bir kurtuluş yolu olacak ki?” dedi.

                                  Allâh Teâlâ:

                                  “De ki: Ey nefislerine zulüm etmekte ileri giden kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Çünkü Allâh bütün günahları afv eder. Muhakkak o Gafûr ve Rahîm’dir.” (ez-Zümer, 53) âyetini inzâl etti.

                                  Nihâyet Vahşî âyet-i kerîmedeki müjde ile ferahladı ve:

                                  “-Rahmetin ne kadar da büyük ey Rabbim!” diyerek ve tevbe-i nasûhta bulunarak arkadaşlarıyla birlikte müslüman oldu.

                                15 yazı görüntüleniyor - 166 ile 180 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.