• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 181 ile 195 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808419
    Anonim

      Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

      Hazret-i Hamza’yı Uhud’da şehîd eden Vahşî, artık Hazret-i Vahşî -radıyallâhu anh- idi. Ve bu hidâyet ve mağfiretin mânevî hazzı içinde kendisini afvettirebilmek ümîdiyle Hazret-i Hamza’ya diyet olarak, peygamberlik iddiâsındaki yalancılardan Müseylemetü’l-Kezzâb’ı bütün tehlikesini göze alıp katletti ve bir fitneye son verdi.

      Rasûl-i Ekrem’in yanındaki sahâbîler:

      “-Yâ Rasûlallâh! Bu afv ve merhamet sâdece Vahşî’ye mi mahsûsdur, yoksa bütün müslümanlara mı? diye suâl ettiklerinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

      “-Bütün müslümanlar içindir.” buyurdular. (Rûhu’l-Beyân, c. 8, sf. 124)

      Tevbe-i nasûha yönelen gönüller, bu rivayette de görüldüğü gibi gerçek ve…
      ilk mânâdaki merhamet ve muhabbetin en tesirli nağmelerini Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘den duymuştur. Ezcümle bütün insanlık âlemi, tesellî, şifâ ve ferahlık veren terennümleri O’nun mübârek dudaklarından işitmiştir. Uçsuz

      bucaksız afv ü kerem denizini ve onun ümit sâhilini yine “Varlık Nûru”nun keremiyle görmüştür. Bütün günahlara rağmen “Ey benim kullarım!” şeklindeki müşfikâne hitâb-ı ilâhîye de yine o Fahr-i Kâinât’ın yüzü suyu hürmetine nâil olmuştur.

      #808420
      Anonim

        Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

        Bu bakımdan hayat ve kâinâtı Allâh’ın rahmet ve merhametini ön plana çıkararak ümit verici bir üslûp ile telkîn etmek, zamanımızda -menfî materyalist tesirlerle-

        batıdakine benzer bir mânevî buhrân içinde kalan cemiyetimiz için fevkalâde ehemmiyetlidir. İnsanları akıl kavgalarına sürüklemek değil, hissen kazanmak, daha

        gerçekçi bir yoldur. Zîrâ birçokları, aklen yanlış bir şekilde şartlandırılmış olabilirler. Onun için “cedel ve münâkaşa” ile iknâ edilip kazanılmaları çoğunlukla imkân dâhilinde olmaz. Çünkü menfî şartlanmalar, aklî delilleri kabul etmez.

        Kalblerin hakîkatle ülfet edebilmesi için evvelâ müsâmaha ile yaklaşılıp içlerdeki yüce temâyüllerin yeşermesine çalışmak, daha randıman verecek bir metoddur.

        #808421
        Anonim

          Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

          Hatâ, isyân ve günahlara batmış bir insan, tenkit, târiz veyâ tekliflere muhatap kılınmadan evvel, öncelikle onun kalbi kazanılmalıdır. Bunun için şahsî yakınlık ve telkînin tesir zemînini oluşturacak muhabbetli bir alâka tesisine çalışılmalıdır.

          Muhâtabın kalbi böylece hazır bir hâle getirildikten sonra hatâlar yavaş yavaş düzeltilebilir. Ayrıca, maddî ve mânevî ikrâm ve iltifatların muhatapta uyandıracağı rûhî alâkanın bereketli semeresini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu hususta

          Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in günah dumanlarıyla boğulmuş gönüllere semâvî bir pencere açıp da taze nefesler sunucu bir ikrâm sadedinde buyurduğu:

          “Ümmetimden büyük günah işlemiş olanlar için de şefaatim vardır.” beyanındaki inceliği kavramak lâzımdır.

          Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in günahkârlara karşı bu tavır ve ifadesini Hazret-i Mevlânâ ne güzel îzâh eder:

          “İlaç, iyileştirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar.”

          “Sana rahmet ve merhamet suyu gerekse, sen de böyle yap!”

          #808422
          Anonim

            Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

            Ancak elbette ki ilâcın tesiri için hasta veya yaraların önce mikroplardan kurtulması icap eder. Bu da, hasta gönüllerin günah mikrobundan temizlenmesi, yâni tevbe suyuyla yıkanması demektir. İlaç, yâni şefâat, bundan sonra gerçekleşir. Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfteki:

            “Günahlarına (nedâmetle) tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur!” beyanı, bir taraftan müjde, diğer taraftan da bu müjdenin şartını ifade edici bir mahiyette bir merhamet tezâhürüdür…

            Bu ölçü çerçevesinde hidâyet ve rahmet üslûbundaki ulvî inceliğe bütün peygamberler riayet ettiği gibi onların izinden giden evliyâullâh da hassasiyetle riayet etmiştir. Buna binâen îmânın ilk meyvesi merhamet olarak telakkî edilmiş ve kulluk kısaca şu iki ölçü çerçevesinde tarif buyurulmuştur:

            a- Tâzim li-emrillâh, yâni Allâh’ın emirlerini ihtiram ile yerine getirmek.

            b- Şefkat li-halkillâh, yâni Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermek.

            Allâh dostlarından Fudayl bin Iyâd’ın hâli, bu ölçülerle yaşayan mü’min gönlüne ne güzel bir misâldir:

            Kendisini ağlarken gördüler:

            “-Niçin ağlıyorsun?” dediler.

            O da:

            “-Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyamette rezil olmasındandır…” buyurdu.

            Bu kâmil insanları, böylesi bir rahmet ve merhamete sevkeden hususu îzâh sadedinde Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

            “Rahmet denizleri coşunca, taşlar bile âb-ı hayat içer. Yüz yıllık ölü mezarından çıkar, şeytan ruhlu kara sîmâlar, hurilerin bile kıskanacakları güzel bir melek olur.”

            #808423
            Anonim

              Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

              Nakledildiğine göre İbrahim bin Ethem Hazretleri, bir sarhoşun pis kokulu ve bulaşık ağzını yıkamış, bunu niçin yaptığını soranlara da:

              “-Eğer yüce Allâh’ın adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı bulaşık olarak bırakırsam, hürmetsizlik olur…” demişti.

              Adam ayıldığında ona:

              “-Horasan zâhidi İbrahim bin Ethem ağzını yıkadı…” dediler.

              Bu durumdan mahcup olan sarhoşun gönlü de uyandı ve:

              “-Öyleyse ben de tevbe ettim…” dedi.

              Böyle bir hâle vesîle olan İbrahim bin Ethem Hazretlerine rü’yâsında Hakk katından şöyle buyuruldu:

              “-Sen bizim için onun ağzını yıkadın! Biz de senin için onun kalbini yıkadık!..”

              Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e ve onun şahsında bütün ümmete buyurur:

              “Sen (daima) afv yolunu tut, iyiliği emret…” (el-A’raf, 199)

              #808424
              Anonim

                Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                Bu emri tatbik hususunda hiç şüphesiz ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bizler için en güzel ve mükemmel bir örnektir ve O’nun serdettiği güzel ahlâk, merhamet ve afv tezahürleri âdeta melekleri dahî imrendirecek bir yücelik ve erişilmezliktedir. İşte bunlardan bir tanesi:

                Mekke’nin fethi günü Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, umûmî bir afv ve eman ilân etmişti. Yıllardır zulüm ve düşmanlıktan başka bir şeye şahid olmayan

                Mekke, o gün sergilenen büyük bir afv bayramıyla tarifsiz bir muhabbet ve merhamet tecellîleri yaşıyordu. Ancak Mekkelilerden Fudala isimli bir şahıs bu güzelliğe gölge düşürmek istercesine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘i öldürmek kastıyla mübarek yanlarına sokuldu. Onu ve niyetini farkeden

                Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiçbir telâş ve kızgınlık göstermeyip yine şefkat ve rahmet kanatlarını açarak Fudala’ya sükûnetle:

                “-Sen Fudala mısın?” diye sordu.

                Fudala:

                “-Evet!” dedi.

                Ardından O Rahmeten li’l-âlemîn:

                “-Ey Fudala! Zihninde kurduğun şeyden tevbe ve istiğfar et!” buyurdu ve mübarek ellerini Fudala’nın göğsüne koydu.

                Böylece daha o anda zihnindeki öldürme düşüncesi giden Fudala’nın kalbi îmân nuru ile doldu ve Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir anda kendisi için yaratılanların en sevgilisi hâline geldi.

                #808425
                Anonim

                  Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                  Hiç şüphesiz ki bu hâl, “Seni öldürmeye gelen sende dirilsin!” şeklinde ifade edilen çok üstün bir davranış ve olgunluktur ki, İslâm tarihi, bunun kâ’bına varılmaz sayısız misâlleriyle doludur. Nitekim başta Hazret-i Ömer ve daha niceleri hep bu güzel üslûbun kıymetli birer meyveleri olmuşlardır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

                  “Allâh’ın rahmetinin kemâli ve kerem deryasının dalgalanması neticesinde her çorak yere yağmur yağıyor, her susuz yer su buluyor!”

                  “Ey hidâyete çağıran! Bilesin ki, kem gözün ilacı, iyi gözdür! İyi göz ve güzel bakış, kem gözü ayağı altında ezip yok eder. İyi göz ve temiz nazar; Allah’ın rahmetinin, kahrından daha üstün oluşundandır. Rahmettendir. Kem göz ise, kahırdan, yâni lanetten ileri gelir. Dolayısıyla güzel bakış Hakk’ın rahmetinden olduğu için, kem göze galip olur. Bu hâl, hadîs-i kudsîdeki: beyanının bir tecellîsidir. Hem bilesin ki,

                  Allah’ın rahmeti, her zaman kahrından üstündür. Bu bakımdan her peygamber, zıttı bulunan düşmanlarına üstün gelmiştir. Çünkü o, rahmetin neticesidir. Zıttı olan çirkin suratlı ise, kahrın neticesidir.”

                  #808426
                  Anonim

                    Hidâyet ve Rahmet Üslûbu (devamı)

                    “Öyleyse belayı gidermenin çaresi, sitem etmek, zulüm etmek değildir. Onun çaresi affetmek, bağışlamak ve kerem eylemektir. ikazı seni uyandırsın. Artık hastalık ve belâları tedavi usûlünü iyi anla!..”

                    “Ancak şunu da unutma ki, zalimleri affetmek, mazlumlara zulmetmektir! Hırsızlara ve her türlü kötü insanlara acımak; zayıf insanları dövmek, onlara merhamet etmemektir! (Bu dengeyi güzel ayarla!.. Bil ki, Allâh, ğafûru’r-rahîm, yâni çok bağışlayıcı bir merhamet sahibi olmakla birlikte, azîzün zü’n-tikâm, yâni zulüm ve haksızlık zebûnu hâlinde insanlara ve hakka mütecâviz olanlara karşı da intikam alıcı bir izzet sahibidir.)”

                    Onun için Rasûl-i Ekrem…sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:

                    “-Kavga eden iki kardeşinizi gördüğünüz zaman zâlime de mazlûma da yardım ediniz.” buyurmuşlar ve sahâbenin:

                    “-Yâ Rasûlallâh! Mazlûmu anladık da zâlime nasıl yardım edeceğiz?” suâline mukâbil:

                    “-Onun da zulmüne mani olarak…” cevabını vermişlerdir.

                    Hâsılı söylemek istediğimiz şudur ki, bugün dünyâ ile birlikte ülkemiz insanları da îmânî ve İslâmî bakımdan birer yaralı kuş gibidirler. Dikkatli ve hassas bir şekilde onların yaralarını sarmak, bunun için de merhamet ve muhabbetle yaklaşmak zarûrîdir. Bu da, elbette ki yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız üslûp ve muhtevâ içerisinde gerçekleşebilecek bir keyfiyettir.

                    Rabbimiz, bizleri sırrı çerçevesinde hareket ile daima afv yolunu tutarak hidayet rehberi olan sâlihler zümresine ilhak eylesin!…

                    #808427
                    Anonim

                      Hırs, Hased ve Kanâat

                      İnsanoğlu hayra da şerre de meyyâl bir fıtrat ve istidad ile yaratılmıştır. Bu âlemin bir imtihan âlemi olmasına bağlı bulunan ve ilâhî tâyin ve takdîr ile gerçekleşen şu keyfiyet, âdemoğlunun hayır-şer, güzellik ve çirkinlik arasındaki ebedî medd ü cezrinin sebebidir. Bununla beraber hayır ve güzellikte matlub olan kemâl noktasına ulaşabilenler, hemen hemen yüce dağ zirveleri gibi nâdirattandır. Bu sebepledir ki, şarkın büyük dâhîlerinden Şeyh Sâdi-i Şirâzî, umûmî bir hükümle:

                      “İnsan nedir?” suâlini:

                      “Bir kaç damla kan, binbir endîşe!..” diye cevaplandırmıştır.

                      Bir yığın endîşe… Zîrâ dizginlenemeyen ihtiras ve arzular, bertaraf edilemeyen aşırı imrenme ve kıskançlıklar gibi menfî temâyüllerin doğurduğu huzursuzluktan kurtulabilen azın azı bahtiyarlar, böyle bir umûmî hüküm içinde istisnâ teşkîl ederler.

                      Cenâb-ı Hakk, insanların bir topluluk hâline gelmelerini murâd etmiş, bunu te’min maksadıyla da nîmetlerini ferdden ferde farklılık arzeden bir sûrette tevzî buyurmuştur. Böylece onları birbirine muhtaç kılmıştır. Beşer tarihinin her devrinde görülen ve beşerin imtihanı için gerekli olan bu farklılık, insan fıtratındaki

                      ilâhî tâyine dayanan ve bu yüzden bertaraf edilemeyen temel bir esastır. Sosyal dayanışma ihtiyacı, yaratılıştaki bu farklılığın bir tezâhürüdür. Ancak bazı insanlarda birtakım arzu edilmeyen menfîlikler doğurabilmektedir ki, bunların başında hırs, kin, hased v.s. gelir.

                      devamı var

                      #808447
                      Anonim

                        Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                        Zincirleme devam edip giden bu menfîliklerden hırs, firenlenmediği takdirde hased denilen kalbî hastalığa müncer olur. Kendisini hırs ve hasedin girdabına kaptıranlar, er-geç hüsran ve huzursuzluk gayyâsına düşerler. İnsanlık cevherine zarar veren bu

                        temâyüller, aynı zamanda Rabbin taksîm ve takdîr programına râzı olmamaktır ki, bir isyan suçudur. Müthiş bir nefis hastalığıdır ki, buna dûçâr olanlar, kendilerindeki ihtiras ve hasedin ekseriya farkına varmazlar.

                        İnsanı tûl-i emel girdabında boğan ihtiras ve hasedler, kulun, âhıreti unutarak dünyâ muhabbetine mecnûnca bağlanmasıdır. Diğer bir ifâde ile nefsin arzularını yenemeyip maddeye köle olmasıdır. Muhterisin gözü, aslâ doymaz. O, bu sebeple dâimî bir fakirlik hâlinde yaşar. Mânevî bir açlık içinde kıvranır. Her tatminkârlık,

                        onda bir doyum husûle getireceği yerde yeni bir iştihâ ve hırs uyandırır. Hasedin nefsdeki tezâhürleri çok çeşitlidir. Hased, ferdin fıtratındaki selîm temâyülleri felç eder. Mantığını za’fa uğratır. Îmân ve tevekkülün tabiî tezâhürlerini mağlûb ve mahkûm eder. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

                        “Hasedin kökü, cehennemdedir.” buyurmuştur.

                        devamı var

                        #808448
                        Anonim

                          Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                          Hasedçi, hased ettiği kimseden nîmetin alınıp kendisine verilmesini ister. Bu mümkün olmaz ise; “Ne bana, ne ona!” der. Nîmet sahibinin nîmet ve istidadlarından aslâ hoşlanmaz ve onların zevâlini arzu eder. Hasedçi, hased ettiği kimseye kin, hâinlik, intikam, hîle, ayıplama ve onu gıybet etme hisleri ile doludur. Kısacık ömrünü, kuruntular ve endişeler içinde geçirir.

                          Hayatı takvâ ölçüleri içinde yaşayan evliyâullâh ise, dünyâ işlerinde imrenmeyi bile hoş görmemişlerdir. Onlar, imrenmeleri bile nîmet sahipleri üzerine düşürülmüş birer hased gölgesi olarak telâkkî etmişlerdir.

                          “Ona verilen bana da verilmiş olsa idi…” gibi vesveseler, ilâhî taksîme karşı bir hoşnutsuzluk ve ilâhî takdîre bir nevî râzı olmamaktır. İnsan bilmez ki, belki hakkında hayırlı olan, yaşadığı hâldir.

                          Rûh incelip zarîfleştikçe, dünyâya âid bütün imrenmeler ve hasedler ortadan kalkar. Böylece mü’minlerin kalbî seviyelerine göre nîmetlerdeki kıymet ölçüleri farklılaşır.

                          #808449
                          Anonim

                            Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                            Şerîatte; “senin malın senin, benimki ise benimdir.”

                            Tasavvufda; “senin malın senin, benimki de senindir.”

                            Hakîkatte ise; “ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allâh’ındır.” telâkkîsi gerçekleşir.

                            İhtiras ve hasedin bir aldanış ve neticesinin de bir serap olduğunu, içli Yûnus ne güzel ifâde eder:

                            Mal sahibi mülk sahibi
                            Hani bunun ilk sahibi?
                            Mal da yalan mülk de yalan,
                            Var biraz da sen oyalan !..

                            Buna göre, yeni îcâd edilmiş sanılan devre-mülk mâlikliği ezelden beri mevcûd demektir.

                            Muhterisin îmân ve tevekkülü, hased sebebiyle sürekli zaaf hâlinde olduğu için onun rûhânî hayatını zindana çevirir.

                            #808457
                            Anonim

                              Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                              Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, muhterisin hâline hayret ederek şöyle buyurur:

                              “İnsana ne oluyor da altının, dünyâ malının kölesi oluyor? Hakk yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifâde eder? Dünyâ malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir?!.”

                              Nitekim mala-mülke esir olup mânevî sefâletin girdaplarında boğulan Sâlebe’nin hâli, pek düşündürücü bir misâldir:1

                              Medîne müslümanlarından olan Sâlebe’nin, mala-mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘den duâ istedi.

                              Onun bu talebine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:

                              “-Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

                              #808458
                              Anonim

                                Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                                Bu ifâde üzerine isteğinden vazgeçen Sâlebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e gelip:

                                “-Yâ Rasûlallâh! Duâ et de zengin olayım!” dedi.

                                Bu defâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

                                “-Ben senin için kâfî bir örnek değil miyim? Allâh’a yemîn ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp gideceklerdi; fakat ben müstağnî kaldım.”

                                Sâlebe, yine isteğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine; “Zengin olursam, fakîr fukarâya yardım eder, daha çok ecre nâil olurum!” şeklinde zannî bir sebebe sarılmış ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in yanına gitti ve:

                                “-Seni hak peygamber olarak gönderene yemîn ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakîr fukarâyı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim!..” dedi.

                                #808459
                                Anonim

                                  Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)

                                  Nihâyet bu kadar ısrar karşısında Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

                                  “-Yâ Rabbî! Sâlebe’ye istediği dünyâlığı ver!” diye duâ eyledi.

                                  Çok geçmeden bu duâ vesîlesiyle Allâh Teâlâ, Sâlebe’ye büyük bir zenginlik ihsân etti. Sürüleri dağı taşı doldurdu. Lâkin o âna kadar “mescid kuşu” ifâdesi ile vasıflandırılan Sâlebe, mal ve mülkü ile uğraşmaktan yavaş yavaş cemâati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu.

                                  Birgün onun durumunu sorup öğrenen Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

                                  “-Sâlebe’ye yazık oldu!..” buyurdular.

                                  Sâlebe’nin gaflet ve cehâleti, bu yaptıklarıyla kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memûrlara:

                                  “-Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” deyip, daha evvel vereceğini va’dettikleri şöyle dursun, fakîr fukarânın âyetle sâbit olan asgarî hakkını dahî vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Münâfıklardan oldu.

                                15 yazı görüntüleniyor - 181 ile 195 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.