- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Ekim 2012: 17:51 #808460
Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“Onlardan (münâfıklardan) kimi de: Eğer Allâh, lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allâh’a söz verdi.”
“Fakat Allâh, onlara lutfundan (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allâh’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” (et-Tevbe, 75-76)
Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in îkâzını dinlemeyerek hareket edip de sefîl ve perîşân bir şekilde bedbaht ve hazîn bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe, dünyânın geçici servetine aldanarak ebediyyet fukarâsı olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in şu sözleri çınlıyordu âdetâ:
“-Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin…çok maldan hayırlıdır…”
5 Ekim 2012: 17:52 #808461Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Ancak bu îkâza kulak vermemiş bulunan Sâlebe, fânî servetinin kendisini perîşân eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdıraba dûçâr olarak can verdi. Seâdet zannettiği kısacık bir an ve az bir mala mukâbil, ebedî bir seâdeti ahmakça mahvetti.
Sâlebe’nin yukarıda nakledilen hikâyesi, kaderi zorlamanın ve duâ âdâbına riâyet etmemenin fecî âkıbetini kavramamız için mükemmel bir misâldir. Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, onun hakkındaki murâd-ı ilâhîyi bildiği halde -muhtemelen- ümmeti için böyle bir misâl vârid olsun diye Sâlebe’nin ısrarı üzerine arzu ettiği duâyı yapmıştır. Bizse, Cenâb-ı Hakk’dan bir şey isterken onun
hakkımızda hayır mı, yoksa şer mi olduğu hususunda aklımıza gereğinden fazla güvenerek ısrarcı olmak yerine talebimizin ind-i ilâhîde makbûl ise kabûlünü istemeliyiz. Aksi halde lutuf içine saklanmış kahırları görememekten dolayı başımıza
çâresiz dertler açarız. Duânın -sadaka gibi- mutlak kaderi değilse de muallak kaderi değiştireceği dînî bir gerçektir. Lâkin o değişikliğin -zahir ve bâtın- lehde olup olmadığı husûsunu sırf âciz aklımızla tâyin etmemiz büyük bir hatâdır. Duâ, Rabbin
bize bir müsâadesi, nîmeti ve hattâ emridir. Lâkin onun muhtevâsını ferdî akıl ve hislerimizle doldursak da, bu muhtevânın mutlaka hayır olduğu husûsunda inâd etmemeli ve Allâh’tan “Yâ Rabb! Hayırlı ise lutfeyle!” diye niyazda bulunmayı ihmâl etmemelidir.
devamı var
7 Ekim 2012: 05:42 #808512Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Ancak bu îkâza kulak vermemiş bulunan Sâlebe, fânî servetinin kendisini perîşân eden girdapları içinde sonsuz bir elem ve ızdıraba dûçâr olarak can verdi. Seâdet zannettiği kısacık bir an ve az bir mala mukâbil, ebedî bir seâdeti ahmakça mahvetti.
Sâlebe’nin yukarıda nakledilen hikâyesi, kaderi zorlamanın ve duâ âdâbına riâyet etmemenin fecî âkıbetini kavramamız için mükemmel bir misâldir. Hazret-i
Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de, onun hakkındaki murâd-ı ilâhîyi bildiği halde -muhtemelen- ümmeti için böyle bir misâl vârid olsun diye Sâlebe’nin ısrarı üzerine arzu ettiği duâyı yapmıştır. Bizse, Cenâb-ı Hakk’dan bir şey isterken onun
hakkımızda hayır mı, yoksa şer mi olduğu hususunda aklımıza gereğinden fazla güvenerek ısrarcı olmak yerine talebimizin ind-i ilâhîde makbûl ise kabûlünü istemeliyiz. Aksi halde lutuf içine saklanmış kahırları görememekten dolayı başımıza
çâresiz dertler açarız. Duânın -sadaka gibi- mutlak kaderi değilse de muallak kaderi değiştireceği dînî bir gerçektir. Lâkin o değişikliğin -zahir ve bâtın- lehde olup olmadığı husûsunu sırf âciz aklımızla tâyin etmemiz büyük bir hatâdır. Duâ, Rabbin
bize bir müsâadesi, nîmeti ve hattâ emridir. Lâkin onun muhtevâsını ferdî akıl ve hislerimizle doldursak da, bu muhtevânın mutlaka hayır olduğu husûsunda inâd etmemeli ve Allâh’tan “Yâ Rabb! Hayırlı ise lutfeyle!” diye niyazda bulunmayı ihmâl etmemelidir.
7 Ekim 2012: 05:44 #808513Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
İnsanoğlundaki ihtiras, hadîs-i şerîfte şu şekilde ifâde buyurulur:
“Âdemoğlunun altından iki vâdîsi olsa, ister ki üçüncüsü olsun. Onun gözünü ancak toprak doyurur. Allâh -celle celâlühû- tevbe edenlerin tevbelerini kabûl eder.”
Muhteris, dünyâdan üç bâriz vasıfla ayrılır:
1. Topladıklarına doyamamak,
2. Umduklarına nâil olamamak,
3. Her türlü gönül, irfân ve mâneviyat mahrûmu olmak.
Muhterisin gönlünü saran tamahkârlık, orada ilâhî aşk ve ihlâsa en ufak bir yer bırakmaz. Ne hüsrandır ki, böyle kimselerin ömürleri mal istiflemenin hamallığı ile geçer. Hayatları bir “körebe” oyununa döner ve hazîn bir son ile nihâyet bulur.
Muhterisin doyamadığı dünyâ hayatı hakkında Nâziât Sûresi’nin 46. âyetinde:
“Kıyâmet gününü gördüklerinde, (dünyâda) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk vakti kadar kaldıklarını sanırlar.” buyurulmaktadır.
İhtirasın, insan rûhunu helâk eden iştihalarla girdaplaştırması, Cenâb-ı Hakk’ın cehennemi tasvîrdeki ifâdesini hatırlatır:
“O gün cehenneme: Doldun mu? deriz. O da: Daha var mı? der.” (Kâf, 30)
Cenâb-ı Hakk, muhterisler için diğer bir âyet-i kerîmede:
“Bırak onları! Yesinler, tad çıkarsınlar (eğlensinler) ve boş emel onları oyalayadursun!.. Yakında (hakîkati ve başlarına gelecek kötü neticeyi) bilecekler…” (el-Hicr, 3) buyurulur.
Hasedin târihi, insanın yaratılışı kadar eskidir. İlk hased, İblis’in Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-‘ı topraktan ibaret görüp ona karşı tavır alması ile başlar.
Çünkü İblîs, meleklerin hocası durumunda olmasına rağmen insanlar gibi nefs ile mâlûl cin soyundandı. Bundan dolayı fıtratındaki bu temâyülün tezâhürü ile ilâhî hikmete vâkıf olamayıp Hazret-i Âdem’in topraktan yapısına aldanarak onunla kendisi arasında bir mukayese yaptı. Dumansız ateşten yaratılmış olan İblîs, Hazret-i Âdem’in üstünlüğünü kıskandı.
7 Ekim 2012: 05:45 #808515Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Bilemedi ki, Hazret-i Âdem’e meleklerin ilâhî bir emirle secde ettirilmesi, onda nûr-i Muhammedî’nin tekrîmi zarûretiyle idi. Bu kıssa, zâhiri ilmin ilâhî hikmete vukûf için kifâyetsizliğini gösteren ilk ve mükemmel bir örnektir.
Daha sonra vâkî olan Hâbil-Kâbil kıssası da hasedin beşer hayatında ne kadar eski olduğunu gösteren bir misâldir.
Hasedin bizim için diğer bir ibret tezâhürü de Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşleri arasında geçen târihî vak’adır. Yusuf’un kardeşleri ki, Hazret-i Ya’kûb gibi büyük bir peygamberin evlâdları ve onun terbiyesi dâhilinde yetişmiş kimselerdi. Buna rağmen öz kardeşleri olan Yûsuf -aleyhisselâm-‘ı kıskanıp onu kuyuya atmak gibi bir cürmü irtikâb etmekten kendilerini koruyamadılar. Bu vak’a, hased meylinin insandaki şiddet ve kuvvetini göstermek bakımından câlib-i dikkattir.
Hadîs-i Şerîfte buyurulur:
“Sakın hased etmeyiniz! Zîrâ hased, ateşin odunu yediği gibi sevapları ve iyilikleri yer bitirir.”
Anahtarları taşınamayacak kadar ağırlıkta olan Karun’un hazînelerini Karun’la beraber yerin dibine geçiren de hased değil midir?
Allâh Teâlâ, Karun’un akıbetini şöyle beyân buyurur:
“Nihâyet biz, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini müdâfaa edip kurtarabilecek kimselerden değildir.” (el-Kasas, 81)
Hased, her husûsta zemmedilmiş olduğu halde, onun, gıpta tâbir edilen ve başkasındaki nîmetin zâil olması yerine kendisinde de gerçekleşmesi mânâsına gelen çeşidi câiz görülmüştür.
Hadîs-i Şerifte buyurulur:
“Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamağa muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infak eden) kimsedir.” (Buhârî ve Müslim)
Yalnızca böyle infâk eden bir zengine ve ilmini insanlar için faydalı kılan âlime hased, yâni gıpta edilebilir. Bu gıpta, hasedin uhrevî ve fazîlete dönmüş şeklidir.
Örnek şahsiyetler olan nebîler ve velîlerin hallerine gıpta edilir. Bu vesîle ile mânevî heyecan seviye bulur. Temiz rûhların ahıret ve fazîlet husûslarındaki imrenmeleri, onların asâleti muktezâsıdır.
7 Ekim 2012: 05:46 #808516Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Mezmûm ahlâkların en tehlikelilerinden olan hırs ve hasedin yegâne tedâvisi ise ancak kanâatin huzurlu rûhâniyetine bürünmekle mümkündür. Çünkü kanâatin gönle verdiği ilâhî hazîneler ne biter ne de tükenir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Kanâat, bitmez tükenmez bir hazînedir.” buyurmaktadır.
Dolayısıyla zenginliğin gerçek ölçüsü kanâattir. İlâhî taksîme râzı olmaktır. İmkânı kendinden fazla olanları kıskanmamaktır. Zenginliğin gerçek lezzeti, ancak kanâat ile tadılabilir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:
“Dirilmek için ölünüz ki, gerçek güzellik ve zenginliğe nâil olasınız!”
Ancak bilmelidir ki, güzeller, kendilerini görecek göz, sevecek gönül ararlar.
Görmeyen gözlere güzellik, duymayan kulaklara nağmeler sunulmadığı gibi doymayan obur tıynetler de kanâatin huzûr ve rahatlığını hissedemezler. Hangi sazın nağmeleri sağırlar, hangi gül veya miskin râyihası burunları koku almayanlar içindir?!.
7 Ekim 2012: 05:46 #808517Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Kâmil insan, rızık ve nîmet sıkıntısı çekmez. Rızkın değil, Rezzâk’ın peşindedir. Başkalarının imkân ve nîmetlerine göz ve gönül gezdirmez. Hep rızâ hâlindedir.
Bu rızâ hâli husûsunda İbrâhim bin Ethem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen mülâkat ne kadar rûhâniyet doludur.
Şakîk-i Belhî, İbrâhim bin Ethem’e sorar:
“-Geçim noktasında ne yaparsınız.?”
İbrâhim bin Ethem şöyle cevap verir:
“-Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..”
Şâkîk-ı Belhî:
“-Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” deyince bu defa İbrâhim bin Ethem sorar:
“-Ya siz ne yaparsınız?”
Cevâben Şakîk-i Belhî:
“-Bulursak şükredip infak eder, bulamadığımızda ise sabr ile şükrederiz.” der.
İşte kanâatin ka’bına varılmaz şâhikası!..
Bu makâma yaklaşabilen Hakk dostlarına iki cihânda da ne seâdet!..
7 Ekim 2012: 05:47 #808518Anonim
Hırs, Hased ve Kanâat (devamı)
Ancak diriliği yalnız vücûd lezzetleri ve nefis istekleri ile dolu olanların sonu elbette acıklı ve hazîndir. Gayret ve imkânlarını ten lezzetlerine mahkûm edenler için bir
rûhâniyet düşünülemez. Kanâatkârlar, ne güzel rûh zenginleri ve gönül cömertleridir. Huzûr ve seâdet onlardan neş’et eder.
Sâlih kulun kalbi, malın ve mülkün ötesindedir. Onunla zengin olmaz. Lâkin gönlü Allâh -celle celâlühû- ile dolu olan sâlih kişi, varlığı ile gönülleri zengin eder.
Yâ Rabb!…i hırs ve hasedin sâlih amelleri yakıp bitiren alevlerinden muhâfaza eyleyip bitmez ve tükenmez bir hazîne olan kanâat ile müzeyyen kıl!…
7 Ekim 2012: 05:48 #808519Anonim
İmân ve İmtihân
Tasavvufun başlıca gâyesi, ham insanı ihlâs ile tezyîn ederek kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. Çünkü insan, kendisini Rabbine vâsıl edecek kudret akışları ve
Rabbânî sırlarla techîz edilmiş olan şu kâinâta, ebediyyet âlemine hazırlanmak için gelmiş ve bu maksada binâen muhtelif imtihânlara tâbî kılınmıştır. Onun, ebedî âlemde kendisi için hazırlanmış olan nîmetlere nâil olabilmesi de, bu imtihânları kazanarak bir kalb-i selîm elde edebilmesine bağlıdır.
Bu nükte dolayısıyladır ki insanlar, îmân ve fazîlet dâvâsında çile, sıkıntı, ızdırap ve elemle dolu binbir merhalelerden geçirilirler. Böylece Hakk yolunda ilâhî dâvânın sâdıkları ile fâsıkları birbirinden ayırd edilir. Bunun içindir ki, sâdece îmân etmek kâfî değildir. Onu amel-i sâlihle süsleyerek ilâhî imtihânlarda muvaffak olabilecek bir seviyeye yükseltmek zarûreti vardır. Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar yalnız inandık demekle hiç imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”
“Şânım hakkı için onlardan öncekileri de imtihân ettik. Elbette Allâh, (dîn ve îmân dâvâsında) sâdık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebût, 1-3) buyurarak îmân ve imtihânın âdetâ içiçe olduğunu beyân eylemiştir.
devamı var
8 Ekim 2012: 20:46 #808608Anonim
İmân ve İmtihân
Buna göre; îmân bir lutuf, imtihân da onun miyârı, kuldan istenilen sabır ve teslîmiyyetle îmânı muhâfaza ise, bir bedel mesâbesindedir. Yâni Hakk Teâlâ, verdiği lutfunun yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için kullarına takdîr buyurduğu imtihânlarla -onların iktidarları nisbetinde- âdetâ bir bedel taleb etmektedir. Âyet-i kerîmedeki:
“Allâh mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (et-Tevbe, 111) ifâdesi de, bu hakîkatin bir tezâhürüdür.
Dolayısıyla, rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk, vesâireyi) seve seve O’nun yolunda fedâ etmek, îmânın kemâline vesîledir. Mü’minlerin şu imtihân dünyâsındaki ibtilâ, mihnet ve meşakkatlerinin, âhıret kazancına bir bedel olarak kaydedildiği şüphesizdir.
Diğer taraftan dünyâ ihtirasına kapılmış îmânsızların, Kur’ân’a ve dîni yaşamaya çalışanlara yaptıkları tecâvüzler ise, onlar için ebedî ızdırap ve felâket dolu bir cehennem azâbının kahredici bedeli hükmündedir. Zîrâ onlar, iki yönden azâbı hak etmektedirler. Biri îmân etmemeleri, diğeri de mü’minlere zulmetmeleridir.
Böyle sıkıntılı zamanlarda ibâdet ve amel-i sâlihde bulunup ihlâsı elde edebilmek ve Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in rûhâniyetine bürünebilmek zarûrîdir.
8 Ekim 2012: 20:47 #808609Anonim
İmân ve İmtihân
Amel-i sâlih nedir? Amel-i sâlih, ne pahasına olursa olsun Allâh’ın râzı, Hazret-i Peygamber’in hoşnûd olacağı bir îmân, ibâdet ve yüksek ahlâkı, hayât düsturu eylemektir. Ehl-i tasavvuf, amel-i sâlihi, ta’zîm li-emrillâh (Allâh’ın emirlerine hakkıyla riâyet) ve şefekat li-halkıllâh (Allâh’ın mahlûkâtına merhamet) kâidesinin
yaşanması olarak târif etmişlerdir. Bilhassa dîn ve îmân bakımından sıkıntılı zamanlarda bunlara riâyet, Allâh Teâlâ’nın nusrat ve rahmet-i ilâhiyyesini mûcibdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“(Ey mü’minler!) Eğer (başınıza gelen sıkıntılara aldırmayıp Allâh’ın dînini yaşamak husûsunda) sabır (ve sebât) eder ve ittikâ ederseniz, (yâni hem takvâ üzre Allâh’a sığınır, hem de gerekli tedbirleri alarak korunursanız), onların (İslâm düşmanlarının) hîle ve tuzağı size hiçbir zarâr vermez! Çünkü Allâh, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 120)
8 Ekim 2012: 20:48 #808610Anonim
İmân ve İmtihân (d
İslâm târihine bakıldığı zaman, Allâh’ın yardımı sâyesinde mü’minlerin, çok az bir güçle büyük muvaffakıyetler elde ettiği görülür. Bedir, Mûte, Târık bin Ziyâd’ın
İspanya’ya çıkışı, Malazgirt ve birçok zaferler bu hakîkatin birer misâlidirler. Diğer taraftan bütün dünyâya “i’lâ-yı kelimetullâh”ın imzâsını atan muhteşem Osmanlı Devleti de 400 atlı ile kurulmuştur. En son olarak şâhid olduğumuz Çeçenistan’ın koca Rusya’yı dize getirmesi de, yine bu nusrat-i ilâhiyye bereketiyledir.
Bu da gösteriyor ki müslümanlar, ihlâsları ölçüsünde muvaffak olmaktadırlar. Yâni ihlâsdan ayrılmayan kuvvet ve kudrette yenilmez hâle gelir; ihlâsını kaybeden de gücünü kaybeder. Bu husûsda Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“(Ey mü’minler! Siz Hakk yolunda ihlâs, sabır ve takvâya sarılınız!) Eğer Allâh size yardım ederse, sizi yenecek yoktur… (Sakın gaflet ve cehâletle O’nun yolundan ayrılmayın; dînden tâviz vermeyin! Zîrâ Allâh), eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, yalnız Allâh’a güvenip tevekkül etsinler!..” (Âl-i İmrân, 160)
8 Ekim 2012: 20:48 #808611Anonim
İmân ve İmtihân
Hâsılı her hâlükârda, yâni bütün meşakkat ve zorluklara rağmen Allâh ve Rasûlullâh yolunda yürümek, mü’minin îmân şiârıdır. Ve her mü’min bu îmân nîmetinin bedelini Hakk Teâlâ’ya ödemelidir. Kaldı ki, bu bedeli ödeyenler için âyet-i kerîmede “Allâh’a borç verenler” ifâdesi kullanılmış ve bunun karşılığını da Cenâb-ı Hakk’ın fazlasıyla vereceği beyân buyurulmuştur:
“Kimdir o kimse ki, Allâh’a güzel bir borç versin de, Allâh da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!..” (el-Bakara, 245)
Bununla birlikte bedeli ödenmeyen bir şeyin talebi ise, aslâ mümkün değildir. Yine âyet-i kerîmede buyurulur:
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmezden önce cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve onunla birlikte inananlar: Allâh’ın yardımı ne zaman? diyecek olmuşlardı. Bilin ki Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
9 Ekim 2012: 09:35 #808589Anonim
İmân ve İmtihân
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
“Mü’min bir erkek veya kadın; nefsinde, çoluk çocuğunda, malında imtihâna uğrar, tâ ki Allâhımız’a temiz ve günâhsız kavuşsun…”
Demek ki kula verilen imtihânların hikmeti, sadece sâdıklar ve fâsıkların birbirinden ayırd edilmesi için değil, aynı zamanda kulun, günâh kirlerinden temizlenmesi içindir.
Bu sebebledir ki, zâlimlerin inananlara yaptıkları zulümler, zâhiren kahır gibi görünse de îmânını koruyabilenler için bir lutufdur. Hadîs-i şerîfde:
“Meşakkat çektiğin kadar istifâde edersin!” buyurulmaktadır.
Her şey bir bedel mukâbilidir. Râm olmadan sâhib olabilmek mümkün değildir.
9 Ekim 2012: 09:35 #808590Anonim
İmân ve İmtihân
Firavun’un sihirbazları, Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın mûcizesi karşısında: “-Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!” diyerek derhal secdeye kapanmışlardı. Ahmak Firavun, öfkelendi ve gücünü, vicdanlara da hükmederek göstermek istercesine haykırdı: “-Ben size izin vermeden ona îmân ettiniz ha!
Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!..” dedi. Sihirbazlar ise büyük bir îmân vecdi içinde:
“-Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zarârın dünyâya âiddir. Âhıret seâdeti ise, ebedîdir!” ifâdesinde bulundular ve şöylece Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eylediler: “Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!”
Velhâsıl sihirbazlar, aslâ Firavun’a meyletmediler ve onun tehdîdlerine aldırmadılar; nihâyet nâil oldukları hidâyetin bedelini, kolları ve bacaklarının çapraz kesilmesi şeklinde ödeyerek şehîd ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.