• Bu konu 115 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 117)
  • Yazar
    Yazılar
  • #681459
    Anonim

      O biçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur, ona der:

      “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü muhammedî (a.s.m.) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; ta doğru olduğunu anlayasın.”

      Sözler-s.58

      #816448
      Anonim

        Allahım, bizi saadet, selâmet, Kur’ân ve iman ehlinden eyle Âmin. Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve âline ve ashâbına, Kur’ân’ın ilk indiği günden kıyametin kopmasına kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarında Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca salât ve selâm et. Ve bunlar adedince, bize, anne ve babamıza, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmetinle merhamet et, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

        Sözler-s.68

        #816449
        Anonim

          Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlar ve ancak Ondan yardım dileriz. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile âline ve ashâbına ise salât ve selâm olsun.

          Sözler-s.27

          #816450
          Anonim

            …sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübarekelerini ve salâvât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekremine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatini izhar edip ve imanını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmânesini müşahede edip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehadet etmek;

            hem saltanat-ı Rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı

            ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın

            risaletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak

            ne kadar latîf, nazif bir vazife,

            ne kadar aziz, leziz bir hizmet,

            ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet,

            ne kadar ciddî bir hakikat

            ve bu fâni misafirhanede bâkiyâne bir sohbet

            ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir.


            Sözler-s.77

            #816451
            Anonim

              BEŞİNCİ HAKİKAT

              Bâb-ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). İsm-i Mücîb ve Rahîmin cilvesidir.

              Hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir haceti en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle, ummadığı yerden is’âf eden ve en gizli bir sesi en gizli bir mahlûkundan işitip imdad eden, lisan-ı hâl ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab, en büyük bir abdinden, HAŞİYE en sevgili bir mahlûkundan, en büyük hacetini görüp bitirmesin, is’âf etmesin, en yüksek duayı işitip kabul etmesin?

              HAŞİYE :

              Evet,

              *bin üç yüz elli sene saltanat süren
              *ve saltanatı devam eden
              *ve ekser zamanda üç yüz elli milyondan ziyade raiyeti bulunan
              *ve hergün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden
              *ve onun kemâlâtına şehadet eden
              *ve kemâl-i itaatle evamirine inkıyad eden;
              *ve arzın nısfı ve nev-i beşerin humsu, o zâtın sıbğı ile sıbğalansa, yani mânevî rengiyle renklense
              *ve o zât onların mahbub-u kulûbu ve mürebbî-i ervahı olsa,
              *elbette o zât, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir.
              *Hem ekser envâ-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mucizesini taşımak suretiyle
              *onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa,
              *elbette o zât, şu kâinat Hâlıkının en sevgili mahlûkudur.

              *Hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği bekà gibi bir haceti ki,
              *o hacet ise, insanı esfel-i sâfilînden âlâ-yı illiyyîne çıkarıyor;
              *elbette o hacet, en büyük bir hacettir
              *ve en büyük bir abd, umumun namına onu Kàdıyu’l-Hâcâttan isteyecek.

              |Sözler-s.109|

              #816459
              Anonim

                Evet, meselâ hayvanatın zayıflarının ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lûtuf ve suhuleti gösteriyor ki, şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kabil midir ki, mahlûkatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikati On Dokuzuncu Sözde izah ettiğim vech ile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:

                Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik: “Bir adada bir içtima var. Bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor.” Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki:

                Gel, bu zamandan tecerrüt edip, fikren Asr-ı Saadete ve hayalen Ceziretü’l-Araba gidiyoruz. Ta ki, Resul-i Ekremi (aleyhissalâtü vesselâm) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp ziyaret ederiz.

                Bak:

                O zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür.
                Onun gibi, ubûdiyetiyle ve duasıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennetin vesile-i icadıdır.

                İşte, bak:

                O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki;
                güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder.
                Çünkü, ubûdiyeti ise, ona ittiba eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi,
                muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder.

                |Sözler – s.110|

                #816460
                Anonim

                  Hem o salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-i uzmâda kılar, niyaz ediyor ki, güya benî Âdemin Hazret-i Âdem’den asrımıza, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmin derler. HAŞİYE

                  HAŞİYE :

                  Evet, münacat-ı Ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salâvatları onun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hattâ ona getirilen herbir salâvat dahi, onun duasına birer âmindir. Ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin ona dua etmesi, onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte, bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği bekà ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zât-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın?

                  |Sözler – s.111|

                  #816461
                  Anonim

                    Bak:

                    Hem öyle bekà gibi bir hacet-i amme için dua ediyor ki,
                    değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât,
                    belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hâl ile
                    “Oh, evet, yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et, biz de istiyoruz” diyorlar.

                    Hem bak,

                    *öyle hazinâne,
                    *öyle mahbubâne,
                    *öyle müştakane,
                    *öyle tazarrukârâne saadet-i bakiye istiyor ki,
                    *bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor.


                    |Sözler – s.111|

                    #816462
                    Anonim

                      Bak:

                      Hem öyle bir maksat,
                      öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki,
                      insanı ve bütün mahlûkatı

                      esfel-i sâfilîn olan

                      *fena-yı mutlaka sukuttan,
                      *kıymetsizlikten,
                      *faidesizlikten,
                      *abesiyetten,

                      âlâ-yı illiyyîn olan

                      *kıymete,
                      *bekàya,
                      *ulvî vazifeye,
                      *mektubât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.


                      |Sözler – s.111|

                      #816463
                      Anonim

                        Bak:

                        Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdatkârâne ile istiyor
                        ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki,

                        *güya bütün mevcudata,
                        *semâvâta,
                        *Arşa işittirip,
                        *vecde getirip,
                        *duasına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor. HAŞİYE

                        HAŞİYE:
                        Evet, şu âlemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufatı bilmüşahede

                        *şuurâne,
                        *alîmâne,
                        *hakîmâne olduğu halde,

                        *hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf,
                        *kendi masnuatı içinde en mümtaz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın.

                        *Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Alîm,
                        *o ferd-i mümtazın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu halde,
                        *ona karşı lâkayt kalsın, ehemmiyet vermesin.

                        *Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm,
                        *onun dualarına lâkayt kalmadığı halde, o duaları kabul etmesin.

                        Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) nuruyla âlemin şekli değişti.
                        İnsan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti.

                        Ve göründü ki, şu kâinatın mevcudatı, esmâ-i İlâhiyeyi okutan

                        *birer mektubât-ı Samedâniye,
                        *birer muvazzaf memur
                        *ve bekàya mazhar kıymettar ve mânidar birer mevcutturlar.

                        Eğer o nur olmasaydı,

                        *mevcudat fena-yı mutlaka mahkûm
                        *ve kıymetsiz,
                        *mânâsız,
                        *faydasız,
                        *abes,
                        *karma karışık,
                        *tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde kalırdı.

                        İşte, şu sırdandır ki, insanlar zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) duasına âmin dedikleri gibi,
                        Arş ve ferş ve serâdan Süreyyaya kadar bütün mevcudat,
                        onun nuruyla iftihar edip alâkadarlık gösteriyorlar.

                        *Zaten ubûdiyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) ruhu, duadır.
                        *Belki kâinatın harekâtı ve hidemâtı, bir nevi duadır.
                        *Meselâ, bir çekirdeğin hareketi, Hâlıkından, bir ağaç olmasına bir nevi duadır.

                        |Sözler – s.111|

                        #816464
                        Anonim

                          Bak:

                          Hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîrden,
                          öyle Basîr ve Rahîm bir Alîmden saadet ve bekàyı istiyor ki,
                          bilmüşahede en gizli bir zîhayatın

                          *en gizli bir arzusunu,
                          *en hafi bir niyazını görür,
                          *işitir,
                          *kabul eder,
                          *merhamet eder,
                          *lisan-ı hâl ile de olsa icabet eder.

                          Öyle suret-i hakîmâne,
                          basîrâne,
                          rahîmânede verir ve icabet eder ki,
                          şüphe bırakmaz,
                          o terbiye ve tedbir öyle Semî’ ve Basîre mahsus,
                          öyle bir Kerîm ve Rahîme hastır.

                          |Sözler – s.112|

                          #816489
                          Anonim

                            Acaba,

                            bütün benî Âdemi arkasına alıp,
                            şu arz üstünde durup,
                            Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp,
                            nev-i beşerin hülâsa-ı ubûdiyetini cami’ hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden
                            şu şeref-i nev-i insan
                            ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat
                            ne istiyor, dinleyelim.

                            Bak:

                            *Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor.
                            *Bekà istiyor.
                            *Cennet istiyor.
                            *Hem, mevcudat âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.
                            *O esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun.

                            Eğer âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası,
                            baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. HAŞİYE

                            HAŞİYE : Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rû-yi zeminde
                            had ve hesaba gelmeyen harika san’at nümunelerini ve haşir ve kıyametin misallerini göstermek
                            ve üç yüz bin kitap hükmünde olan muntazam envâ-ı masnuatı
                            o tek sahifede kemâl-i intizamla yazıp derc etmek;
                            elbette geniş olan âlem-i âhirette lâtif ve muntazam Cennetin binasından ve icadından daha müşküldür.

                            Evet, Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati,
                            o Cennetten daha müşküldür ve hayretfezâdır denilebilir.

                            |Sözler – s.112-113|

                            #816490
                            Anonim

                              Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz bin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir?

                              Demek, nasıl ki onun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاٰكَ لَوْلاٰكَ لَمٰا خَلَقْتُ اْلاَفْلاٰكَ 1 sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dar-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.

                              Acaba hiç mümkün müdür ki,

                              bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde

                              *kusursuz hüsn-ü san’at,
                              *misilsiz cemâl-i rububiyet,

                              o duaya icabet etmemekle

                              *böyle bir çirkinliği,
                              *böyle bir merhametsizliği,
                              *böyle bir intizamsızlığı kabul etsin?

                              Yani, en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin, yerine getirsin;
                              en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın?

                              Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ!
                              Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul edip çirkin olamaz. HAŞİYE

                              Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,

                              risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi,
                              ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açar.

                              عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْياٰ وَدَارِ الْجِنَانِ – اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبِ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ اٰمِينَ 1


                              HAŞİYE
                              :

                              Evet, inkılâb-ı hakaik ittifaken muhaldir.
                              Ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender muhal, bir zıt kendi zıddına inkılâbıdır.
                              Ve bu inkılâb-ı ezdad içinde, bilbedahe bin derece muhal şudur ki,
                              zıt, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun.

                              Meselâ, nihayetsiz bir cemâl, hakikî cemâl iken, hakikî çirkinlik olsun.

                              İşte, şu misalimizde meşhud ve kat’iyyü’l-vücud olan bir cemâl i Rububiyet,
                              cemâl-i Rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-ı çirkinlik olsun.

                              İşte, dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibidir.

                              1 : Dünya ve Cennetler dolusu Rahmân’ın rahmeti onun üzerine olsun.

                              Allahım!

                              Kulun ve resulün olan,
                              iki cihanın efendisi
                              ve iki âlemin medar-ı iftiharı
                              ve iki dünyanın hayatı
                              ve iki cihan saadetinin vesilesi
                              ve zülcenâheyn
                              ve cin ve insin peygamberi olan şu Habîbine, bütün âl ve ashabına
                              ve nebî ve resul kardeşlerine salât ve selâm et.

                              Âmin.


                              |Sözler – s.113-114|

                              #816496
                              Anonim

                                Hikâyede bir yâver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki, o zât padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir. İşte o yâver-i ekrem, Resul-i Ekremdir (aleyhissalâtü vesselâm).

                                Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de, Ulûhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemâlde olan bir cemâl, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?

                                Hem mümkün olur mu ki, gayet cemâlde bir kemâl-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celb eden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani, o zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına memurudur.

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib resul vasıtasıyla-ki hem habibdir, ubûdiyetiyle kendini Ona sevdirir, âyinedarlık eder; hem resuldür, Onu mahlûkatına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, acip mucizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?

                                Hem mümkün olur mu ki, bu kâinatı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?

                                Hem hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete müptelâ, istidatça ubûdiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?

                                Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir burhan-ı kat’îdir ki, Ulûhiyet risaletsiz olamaz.

                                Şimdi, acaba âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan beyan olunan evsâf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?

                                Hayır, asla ve kat’a!

                                Belki o,

                                *bütün resullerin seyyididir,
                                *bütün enbiyanın imamıdır,
                                *bütün asfiyanın serveridir,
                                *bütün mukarrebînin akrebidir,
                                *bütün mahlûkatın ekmelidir,
                                *bütün mürşidlerin sultanıdır.

                                Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mucizâtından, had ve hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vech ile mucize olan mucize-i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırka karib vücuh-u i’câzından bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz.

                                |Sözler – s.97..99|

                                #816497
                                Anonim

                                  *Allah’a,
                                  *meleklerine,
                                  *kitaplarına,
                                  *peygamberlerine,
                                  *âhiret gününe,
                                  *kadere,
                                  *hayır ve şerrin Allah Teâlâdan geldiğine,
                                  *ölümden sonra dirilişin hak olduğuna,
                                  *Cennetin hak olduğuna,
                                  *Cehennem ateşinin hak olduğuna,
                                  *şefaatin hak olduğuna,
                                  *Münker ve Nekir’in hak olduğuna,
                                  *Allah’ın kabirlerdeki ölüleri tekrar dirilteceğine iman ettim.

                                  *Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığına
                                  *ve Muhammed’in Allah resulü olduğuna şehadet ederim.

                                  Allahım!

                                  Tûbâ-i rahmetinin

                                  *en lâtif,
                                  *en şerif,
                                  *en mükemmel
                                  *ve en güzel meyvesi olan,
                                  *âlemlere rahmet olarak

                                  ve Cennet demek olan dâr-ı âhireti gösteren şu tûbâ ağacının

                                  *en süslü,
                                  *en güzel,
                                  *en parlak
                                  *ve en âli semerelerine

                                  vesile-i vusulümüz olarak gönderdiğin zâta salât ve selâm et.

                                  Allahım,

                                  *bizi ve anne ve babamızı ateşten koru.
                                  *Bizi ve anne ve babamızı, ebrâr ile beraber,
                                  *Seçkin Peygamberinin hürmetine Cennete dahil et.

                                  Âmin.

                                  |Sözler – s.141|

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 117)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.