• Bu konu 72 yanıt içerir, 10 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 74)
  • Yazar
    Yazılar
  • #793371
    Anonim

      ALTINCI NÜKTELİ İŞARET

      Nakl-i sahih-i kat’î ile, Hazret-i Fatıma’ya (r.a.) ferman etmiş ki:

      اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى blank.gif1 deyip, “Âl-i Beytimden, herkesten evvel vefat edip bana iltihak edeceksin” diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.

      Hem Ebû Zer’e ferman etmiş:

      سَـتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ2 blank.gif

      deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.

      Hem Enes ibni Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:

      رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلوُكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ blank.gif3


      Ümm-ü Haram niyaz etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.


      Dipnot-1
      Buharî, Menâkıb: 25, Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 101; İbni Mâce, Cenâiz: 64; Müsned, 6:240, 282, 283; Kadî İyâz, eş-Şifâ, 1:340.

      Dipnot-2 “Buradan çıkarılacak, tek başına yaşayacak ve tek başına öleceksin.” el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:345; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:343; Aliyyü’l-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1:700; el-Askalânî, el-Metâlibü’l-Â’liye, 4:116, no. 4109; İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 5:8-9; el-Askalânî, el-İsabe: 4:64.

      Dipnot-3 “Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı.” Buharî, Ta’bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti’zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta’, Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 …; el-Elbânî, Sahîhu’l-Câmi’i’s-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.

      Mektubat

      Devamı: Risale-i Nur

      #793484
      Anonim

        ONUNCU NOTA

        Bil, ey gafil, müşevveş Said! Cenâb-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir:

        Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.

        İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.

        Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.

        Lem’alar

        Devamı: Risale-i Nur

        #793514
        Anonim

          Aziz, sıddık kardeşlerim,

          Sizin hapis meyveleriniz, benim nazarımda Firdevs meyveleri gibi hoştur, kıymetlidir. Benim sizler hakkında büyük ümitlerimi ve dâvâlarımı tasdik ve tahkik ettiği gibi, tesanüdün kuvvetini pek güzel gösterdi. O mübarek kalemler birleştikçe, üç dört eliflerin birleşmesi gibi üç-dört yüz kıymetini bu kadar ağır tazyikat altında izhar eyledi. Ve bu müşevveş şerait içinde vahdetinizi muhafaza eden hâlet-i ruhiye, dünkü dâvâmı ispat ediyor.

          Evet, temsilde hata yok, nasıl ki büyük bir velî, küçük bir Ashâb kadar hizmet-i İslâmiyede Ehl-i Sünnetçe mevki almadığı gibi, aynen öyle de, (bu zamanda hizmet-i imaniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesanüd ve ittihadı muhafaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyade mevki alıyor) diye kanaatim gelmiş ve siz daima bu kanaatımı takviye ediyorsunuz. Cenâb-ı Hak sizlerden ebediyen razı olsun. Âmin.

          Şuâlar

          #793528
          Anonim

            ……………………………………………………….

            #793617
            Anonim
              İ’lem eyyühe’l-aziz!

              (Ey aziz kardeşim, bil ki!)

              İ’lem eyyühe’l-aziz! Hakaik-i imaniyeyi ispat için irad edilen burhan ve delilleri tetkik ederken, “Şu kocaman neticeyi bu zayıf, nahif delil intaç edemez” diye tenkidatta bulunma. Zira, zâfiyetiyle itham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt’aları pek çoktur. Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şahitlerden, şehidlerden, burhanlardan, delillerden, emarelerden herbirisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünkü, hakaik-i imaniyede hedef sübuttur, nefy değildir. Sabit olan birşeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira, sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvafık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur. Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehadetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehalif esbab gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevafuk yok.

              Mesnevî-i Nuriye

              Devamı: Risale-i Nur

              #793639
              Anonim

                1-
                Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

                2-
                Sen, ani ve fani zevklerin bekasını arıyorsun; onun için onun zevaliyle ağlamağa başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel, on saat ağlıyorsun.

                3-
                Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana keffaret ediyor.

                4-
                Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim! Kat’i kanaatın gelmiş ki; zahiri musibetler altında ve neticesinde, inayet-i İlahiye’nin çok tatlı neticeleri var. (“Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.” Bakara Sûresi, 2:216.)çok kat’i bir hakikatı ders veriyor. O dersi daima hatıra getir. Hem feleğin çarkını çeviren kanun-u İlahi, senin hatırın için -o pek geniş kanun-u kaderi- değiştirilmez.

                5-
                (“Kadere iman eden, kederden emin olur.”Deylemi, Müsned)kudsî düsturunu kendine rehber et. Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma. Düşün ki, fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilâkis, mânevî lezzetler ve uhrevî sevaplar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler şükür için verilmiş. (Bediüzzaman Said Nursi – Emirdağ Lahikası 1’den)

                Lügatler
                Adalet
                :zulüm etmemek, hak sahibine hakkını vermek, haksızları terbiye etmek Akıl
                :düşünme ve anlama duyusu Ânî :
                birdenbire olan Bedel:
                karşılık Beka :
                sonsuzluk, sonu olmamak Belki :
                bilakis, aslında Bilakis
                :aksine, aslında Binâen
                :bu sebepten, bundan dolayı, dayanarak Çark
                :dönen pervaneli tekerlek, baht, talih, tekerlekli makine Daima
                :devamlı Ders
                :Tenbih, tâlimat, vazife, bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife, akıl. Divane
                :deli, aklı başında olmayan Ehemmiyet
                : önem Elem :
                keder, üzüntü, acı Emin olmak :
                endişe duymamak Fâni :
                ölümlü, gelip geçici, yok olan Felek
                :dünya, âlem, talih, şans, baht, gök, bela, musibet, âfet Hak
                :doğru, gerçek, hisse, pay Hakikat:
                gerçek, doğru, bir şeyin gerçek mahiyeti Hata
                :yanlışlık, yanılma, suç, günah Hatır
                :zihin, fikir, gönül, hal, tedbir, kalb Hayır
                :iyilik, güzellik Heves
                :gelip geçici istek, nefsin hoşuna giden şey Hisse :
                pay, nasip, kısmete düşen kısım Hissiyat :
                hisler, duygular İman
                :inanmak, kabul etmek İnâyet-i ilâhiye
                :Allah’ın yardımı Kader :
                Allah’ın ezelde her şeyi takdir edip yazması Kanaat
                :helalle yetinmek, kısmetine razı olmak, aç gözlü olmamak, tatmin olmak, inanmak
                Kanun-u ilâhî
                :Allah’ın koyduğu kanun Kanun-u kader
                :
                Allah’ın takdiri ile tespit edilmiş kader kanunu Kat’î :
                kesin, mutlak, tereddütsüz, şüphesiz Keder :
                tasa, kaygı, can sıkıntısı, gam Keffaret
                :suçu affettirmek, bağışlanmak için bir şeyler yapmak Kudsî :
                mübarek, kutsal Lâhika :
                mektup, ilave Lezzet
                :tat Manevî
                :manaya ait, ruhani Musibet
                :bela, felaket, afet, dert Muvakkat :
                geçici, devamlı olmayan Nefis :
                bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu Netice
                :sonuç, son, gaye, semere, hülâsa, özet Rehber :
                yol gösteren, kılavuz Sabır
                :acıya ve zorluğa katlanmak Sevab
                :hayır, hayırlı iş, şeriata uygun işlere verilen manevi karşılık Şükür :
                Allah’a teşekkür, Allah’a karşı minnet duymak Tecrübe
                :deneyim Teessüf :
                kederlenmek, üzülmek Terbiye :
                belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma Uhrevî
                :ahirete yönelik, ahiret için yapılan Zahirî
                :aşikar, açık, belirgin, görünüşte Zaten
                :
                Esâsen, aslında, asıl olarak Zeval :
                yok olmak, son bulmak, geçip gitme, yerinden ayrılıp gitmek, gelip geçici olmak Zevk
                :
                Lezzet alma, hoşa gitme, tatma, manevi haz, eğlenmek Ziyade :
                fazla, daha çok, fazlasıyla Zulüm
                :eziyet, haksızlık, karanlıkta bırakmak

                #793687
                Anonim

                  İhtar: Sem’in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet, söylenilen sözler birer birer kulağa girer, öyle işitilir. Fakat çok şeyler bir defa bakmakla göze görünür.

                  ﴾ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلّ ِ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1 ﴿ Bu cümledeki nükteler ve işaretler:

                  Evvelâ, bu cümle münafıkları ve yolcuları istilâ eden dehşetin hakikat olduğuna bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki, yolcuların ahvâli, münafıkların ahvâlini tamamıyla temsil ettiği ve herbir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, herbir zerrede ve herbir halde kudret-i İlâhiyenin de tasarrufu görünür.

                  Dipnot-1

                  “Şüphesiz ki Allah’ın her şeye gücü yeter.” Bakara Sûresi, 2:20.


                  İşaratü’l-İ’caz


                  Devamı:
                  Risale-i Nur

                  #793889
                  Anonim


                    حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ
                    Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet, gayet acip ve azîm o harekât, gayet dakik ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san’atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece-i san’at ve maharetini gösterir. Öyle de, koca güneşe, seyyârâtla beraber fabrika vaziyetini veren ve o müthiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâlin derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezahür eder.

                    Asa-yı Musa

                    Devamı: Risale-i Nur

                    #794133
                    Anonim

                      Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.Tamamı

                      Şualar | On Birinci Şuâ | Dördüncü Mes’ele

                      #794220
                      Anonim

                        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 9.12.AFYON HAYATI(DEVAMI)
                        ONBEŞİNCİ RİCA(DEVAMI)
                        Birincisi: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim halde hakkımdaki teveccüh-ü âmmeyi kırmakla Nurun fütuhatına sed çekilir diye, bazı safdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârâne böyle muameleye sevk etmişler. Buna karşı inâyet-i İlâhiye, Nurların iman hizmetine mukabil, bir ikram olarak, o birtek adamın ihanetine bedel bu yüz adama bak, hizmetinizi takdirle şefkatkârâne, acıyarak, alâkadarâne sizi istikbal ve teşyî ediyorlar. Hattâ, ikinci gün, ben müstantık dairesinde müddeiumumun suallerine cevap verirken, hükûmet avlusunda, mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahali kemâl-i alâka ile toplanıp lisan-ı hal ile “Bunları sıkmayınız” dediklerini, vaziyetleriyle ifade ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahali, bu tehlikeli asırda tam bir teselli ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir iman ve saadet-i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, imana bir parça hizmetkârlığım için, haddimden çok ziyade iltifat gösteriyorlar.

                        İkinci hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü âmmeyi kırmak kastıyla tahkirkârâne, aldanmış mahdut adamların bed muamelelerine mukabil, hadsiz ehl-i hakikatin ve nesl-i âtinin takdirkârâne alkışlamaları var diye ihtar edildi.

                        Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umumiyeyi bozmaya dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve şakirtleri, iman-ı tahkikî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müthiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve âsâyişi temine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç dört mahkeme ve on vilâyetin zabıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarını bulmamış ve kaydetmemiş.

                        Lügatler :
                        ahali : halk
                        alâkadar : alakalı, ilgili
                        alâkadarâne : ilgilenerek
                        anarşist : hiçbir kayıt ve kural tanımayan, kanun ve düzen karşıtı
                        âsâyiş : emniyet ve güven ortamı
                        bed muamele : kötü uygulama
                        bedel : karşılık
                        dair : ilgili, ait
                        ehemmiyet : önem, değer
                        ehl-i hakikat : her şeyin hakikatini ve gerçeğini araştıran ve ulaşan kişiler
                        emniyet : güven ortamı
                        emniyet-i umumiye : genel güvenlik
                        fıtraten : yaratılış itibariyle
                        fütuhat : fetihler, zaferler
                        had : seviye, derece
                        hadsiz : sayısız
                        hakikat : gerçek, esas
                        hizmetkâr : hizmet yapan kimse
                        ifsad : bozulma
                        ihanet : hainlik
                        ihanetkârâne : hainlik ederek
                        ihlâl etmek : bozmak, karıştırmak
                        ihtar etmek : hatırlatmak
                        ikram : bağış, ihsan
                        iltifat göstermek : ilgilenmek
                        iman hizmeti : iman hakikatlerini yayma hizmeti
                        iman-ı tahkikî : imana dair bütün meseleleri inceleyip delil ve burhan ile inanma
                        inâyet-i İlâhiye : Allah’ın yardımı, lütfu
                        istikbal : karşılamak
                        kastıyla : amacıyla
                        kemâl-i alâka : eksiksiz ilgi ve alâka
                        kesret : çokluk
                        komünist : Komünizm akımını benimseyen kişi
                        lisan-ı hal : hâl ve beden dili
                        mahdut : sınırlı
                        muamele : davranış, tavır
                        mukabil : karşılık
                        müddeiumumî : savcı
                        müstantık : mahkemede ilk ifadeyi alan sorgu hâkimi
                        müthiş : dehşet veren
                        nazar : bakış, görüş
                        nesl-i âti : gelecek nesil
                        saadet-i bâkiye : sonsuz mutluluk, âhiret hayatı
                        safdil : saf kalpli, kolay aldanan
                        sed çekmek : engellemek
                        sevk etmek : yöneltmek
                        şakirt : öğrenci
                        şefkatkârâne : şefkat dolu
                        tahkirkârâne : hakaret ederek, küçük düşürerek
                        takdir etmek : bir şeye gerekli değeri göstermek
                        takdirkârâne : takdir ederek
                        teşyî : uğurlama, vefat eden kişinin defnedilmesi
                        teveccüh-ü âmme : halkın yönelişi, ilgi göstermesi
                        vaziyet : durum
                        vehim : kuruntu, varsayım
                        vilâyet : il
                        vukuat : meydana gelen olaylar
                        zabıta : polis
                        ziyade : çok, fazla



                        #794550
                        Anonim

                          Saniyen: Sorduğun birinci suale senin kalbini tevkil ediyorum. Nasıl fetva verirse, ben de öyle razıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber, senin gibi mertebesini hizmet-i Kur’ân’a medar edenler için, minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci sualin ise, peder ve validenin arzuları pek mühimdir. Kur’ân-ı Hakîm bir âyet-i kerimede, beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmeti emreder. Eğer suhuletle arzuları yerine gelmek kabilse yaparsınız.

                          Devamı: Risale-i Nur

                          #794684
                          Anonim

                            Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır; başka çeşit göstermez.

                            O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahipsiz de olarak yabanîler içinde koyar, hiçbir ümit bırakmaz.

                            Kendine verdiği şu hiss-i heyecanla git gide ilhâda kadar gider, tâtile kadar yol verir. Dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez.

                            Kur’ân’ın edebi ise, öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimâne değildir. Firaku’l-ahbaptan gelir; fakdü’l-ahbaptan gelmez.

                            Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine, şuurlu, hem rahmetli bir san’at-ı İlâhî onun medar-ı bahsi. Tabiattan bahsetmez.

                            Kör kuvvetin yerine, inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medar-ı beyan. Onun için, kâinat vahşetzar suret giymez.

                            Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cemiyet-i ahbap. Her tarafta tecavüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.

                            Kastamonu Lahikası

                            Devamı: Risale-i Nur


                            #794727
                            Anonim

                              لاَحَوْلَ وَلاَقُوَّةَ اِلاّٰ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

                              Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

                              Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
                              Fakrım sınırsızdır. İhtiyaçlarım ve isteklerim had ve hesaba gelmez. Benim elim ise, isteklerimin en küçüğüne bile yetişmez. Kudret ve kuvvet ancak Senindir, ey her bir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran ve sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Rabb-i Rahîmim ve ey herşeyi yoktan yaratan ve ikramı bol olan Hâlık-ı Kerîmim!

                              Ey varlıkların bütün amellerini kaydedip muhasebelerini bir anda gören ve onların her türlü ihtiyaçlarını görüp gözeten Hasîb, ey Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en güzel şekliyle üstlenen, isteklerine en güzel şekilde cevap veren ve bütün dertlerini en güzel şekilde gideren Vekîl, ey isimlerinin tecellileri varlıkların her türlü ihtiyaçlarına yeten Kâfi!

                              ALTINCI BAB-LEM’ALAR

                              #794735
                              Anonim

                                Saniyen: İstanbul’da, Re’fet Beyin ve Mustafa Oruç’un yazdıklarına göre, çok zaman İslâm ordusunu idare eden ve sonra darülfünuna inkılâp eden Harbiye Nezareti ve Bab-ı Seraskerî, o muazzam binanın alnında blank.gif1 اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا وَيَنْصُرَكَ اللهُ نَصْرًا عَزِيزًا hatt-ı Kur’ân ile o mânidar Kur’ân âyeti yazılmışken, sonra da mermer taşlarla üzeri kapatılıp o nurları gizlemişlerdi. Şimdi yeniden hatt-ı Kur’ânîye bir nümune-i müsaade ve Risale-i Nur’un takip ettiği maksadına bir vesile ve üniversite ileride bir Nur medresesi olmasına bir işaret olduğu gibi, Denizli Nurcularından Ahmed’lerin meşhur âlim ve akılca on dokuzuncu asrın en büyüğü ve içtimaî feylesofların en ilerisi Bismarck’ın eserinden aldıkları bir fıkrada, o yüksek Bismarck, eserinde diyor ki:

                                “Kur’ân’ı her cihetle tetkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Bunun misli ve beşeriyeti idare edecek hiçbir eser yoktur ve gelemez.”
                                Ve Peygambere hitaben der:

                                “Yâ Muhammed! Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bâdema göremeyecektir. Binaenaleyh, senin huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”

                                Bismarck


                                Dipnot-1 “Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık. Ve Allah sana pek şerefli bir zaferle yardım eder.” Fetih Sûresi, 48:1, 3.

                                Emirdağ Lahikası

                                Devamı: Risale-i Nur

                                #794789
                                Anonim

                                  BEŞİNCİ DAL

                                  Beşinci Dalın Beş Meyvesi var.

                                  BİRİNCİ MEYVE: Ey nefisperest nefsim, ve ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.

                                  İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlıka müteveccih olacak. Halbuki, halktan havf ise elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musibettir.

                                  Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir belâdır.

                                  Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)

                                  İman ve Küfür Muvazeneleri

                                  Devamı: Risale-i Nur

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 74)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.