- Bu konu 62 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Ekim 2011: 10:51 #673765
Anonim
Yirmi Altıncı Lem’a
İhtiyarlar Lem’ası Yirmi altı rica ve ziya ve teselliyi câmidir.HAŞİYE-1İHTAR: Herbir Ricanın başında, mânevî derdimi gayet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi, Kur’ân-ı Hakîmden gelen ilâcın fevkalâde tesirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu Lem’a, üç dört cihetle hüsn-ü ifadeyi muhafaza edememiş. Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma ait olduğu için, o zamanlara hayalen gidip o hâlette yazıldığından, ifade, intizamını muhafaza edemedi. İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem sür’ate mecburiyet tahtında yazıldığından, ifadede müşevveşiyet düşmüş. Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından, yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nura ait dört beş vazifesi olmakla tashihatına tam vakit bulamadığımızdan intizamsız kaldı. Dördüncüsü: Telifin akabinde ikimiz de yorgun olarak, mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir tashihle iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifadede elbette kusurlar bulunacak. Âlicenap ihtiyarlardan, ifadedeki kusurlarıma nazar-ı müsamaha ile bakmak ve rahmet-i İlâhiye boş olarak döndürmediği mübarek ihtiyarlar ellerini dergâh-ı İlâhiyeye açtıkları vakit, bizi de dualarında dahil etsinler.
[NOT]Haşiye-1 Müellif-i muhtereminin tashihinden geçen yazma bir nüshada (Ilgazlı İsmail Merhumun defterinde), bu Lem’a hakkında, “Mütebâki kalan on dörtten tâ yirmi altıya kadar olan Ricalar, malûm musibet [Eskişehir Hapsi] yüzünden yazılmadı; onun mevsimi geçtiği için noksan kaldı” denilmektedir.[/NOT]
[TABLE] [TR]
[TD]Eşkişehir Hapsi: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akabinde: sonrasında
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi: kapsamlı, içine alan
[/TD]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâim: devamlı
[/TD]
[TD]elîm: acıklı, üzücü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: hâl, durum
[/TD]
[TD]hüsn-ü ifade: güzel ifade
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz
[/TD]
[TD]iktifâ etmek: yetinmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzen, tertip
[/TD]
[TD]kusur: eksiklik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtib: yazar
[/TD]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen
[/TD]
[TD]mecburiyet: zorunluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak
[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübarek: uğurlu, hayırlı
[/TD]
[TD]müellif-i muhterem: saygıdeğer yazar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebâki: geri kalan kısım
[/TD]
[TD]müteessir etmek: üzmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşevveşiyet: karışıklık
[/TD]
[TD]nazar-ı müsamaha: hoşgörülü bakış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüsha: kopya
[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]sathî: yüzeysel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sergüzeşt-i hayat: hayat serüveni, macerası
[/TD]
[TD]sür’at: hız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahtında: altında
[/TD]
[TD]tarz-ı ifade: ifade etme tarzı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tashih: düzeltme
[/TD]
[TD]tashihat: düzeltmeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telif: kitap kaleme alma, yazma
[/TD]
[TD]tesir: etki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık
[/TD]
[TD]âlicenap: yüksek ahlâklı, şerefli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 10:55 #798070Anonim
كۤهٰيٰعۤصۤ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَاۤءً خَفِيًّا قَالَ رَبِّ اِنِّى وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّى وَاشْتَعَلَ الَّرأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَاۤئِكَ رَبِّ شَقِيًّا
1
Şu Lem’a Yirmi Altı Ricadır.BİRİNCİ RİCA
Ey sinn-i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricaları ve o ricalardaki teselli nuruna sizi de teşrik etmek arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziya ve rast geldiğim rica kapıları, elbette benim nâkıs ve müşevveş istidadıma göre görülmüş, açılmış. İnşaallah sizlerin sâfi ve hâlis istidatlarınız, gördüğüm ziyayı parlattıracak, bulduğum ricayı daha ziyade kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricaların ve ziyaların menbaı, madeni, çeşmesi, imandır.
İKİNCİ RİCA
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı.
Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf etti ki, o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur’ân-ı Hakîmde yüz yerde “er-Rahmânü’r-Rahîm” sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve daima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların
[NOT]Dipnot-1 “Kâf hâ yâ ayn sâd. Bu âyetler, kulu Zekeriya’ya Rabbinin rahmetini zikirdir. Hani o Rabbine gizlice niyaz ederek demişti ki: Ey Rabbim, artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim dualarımda da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım.” Meryem Sûresi, 19:1-4.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]er-Rahmânü’r-Rahîm: bütün varlıklara olduğu gibi tek tek her bir varlığa şefkat gösteren sonsuz rahmet sahibi Allah
[/TD]
[TD]firak: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güz: sonbahar
[/TD]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hemşire: kız kardeş
[/TD]
[TD]hâlet: hâl, durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlis: içten, katıksız, samimî
[/TD]
[TD]hâlât: hâller, durumlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftirak: ayrılma
[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: ortaya çıkmak, açılmak
[/TD]
[TD]inşaallah: Allah’ın izniyle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek
[/TD]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak
[/TD]
[TD]merhamet: şefkat, acıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: hürmete layık, saygıdeğer
[/TD]
[TD]müşevveş: düzensiz, karma karışık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkıs: eksik
[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]rikkatli: acıklı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sinn-i kemâl: olgunluk yaşı
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâfi: pak, duru, temiz
[/TD]
[TD]takdim etmek: sunmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşrik etmek: ortak yapmak
[/TD]
[TD]zemin: yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık
[/TD]
[TD]ziyade: çok
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 10:58 #798071Anonim
imdadına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz nimet ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve zaaf ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyade gösteren bir Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a intisap etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.
ÜÇÜNCÜ RİCA
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaberdediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.HAŞİYE-1O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi.
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle beka istediği halde, hikmet-i İlâhiye cesedimin harabiyetini iktiza ediyor. Hekîm-i Lokman da çaresini bulamadığı, dermansız bir derde düştüm.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]Lokman/Hekîm-i Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Niyazi-i Mısrî: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Peygamber-i Zîşan: şan sahibi Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
[/TD]
[TD]beşer: insan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bina-yı ömür: ömür binası
[/TD]
[TD]bîhaber: habersiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cesed: beden
[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâl: ilan edici, duyurucu
[/TD]
[TD]derman: ilâç, çâre, tedavi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare
[/TD]
[TD]emel: istek, beklenti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük
[/TD]
[TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan
[/TD]
[TD]gayb: görünmeyen âlemler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız
[/TD]
[TD]hane: ev
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harabiyet: yok oluş, yıkılış
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hediye-i hidayet: hak ve doğru yol hediyesi
[/TD]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]intisap etmek: bağlanmak, mensup olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itaat etmek: emre uymak, boyun eğmek
[/TD]
[TD]lisan: dil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlıklara yönelik şefkati
[/TD]
[TD]merhem: ilaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek
[/TD]
[TD]mufarakat: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülk-ü ten: insan vücudu
[/TD]
[TD]mümessil: temsilci
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan
[/TD]
[TD]nisbetinde: ölçüsünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet
[/TD]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
[/TD]
[TD]timsal: görüntü, örnek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: ilâç, tedavi
[/TD]
[TD]viran: yıkılmış, yerle bir olmuş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ye’s: ümitsizlik
[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık
[/TD]
[TD]ziyade: çok
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefaat: af için aracılık yapma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 11:00 #798072Anonim
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta faide yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyat var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen zulümat evhamlarıyla bize firaklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbapların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada “Ümmetî, ümmetî” rivayet-i sahiha ile ve keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes “Nefsî, nefsî” dediği zaman, yine “Ümmetî, ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyyeye ittibâdır.
DÖRDÜNCÜ RİCA
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar gördüm. Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Niyazi-i Mısrî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve takvâ sahibi büyük zâtlar[/TD]
[TD]berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler[/TD]
[TD]es-sebebü ke’l-fâil: sebeb olan yapan gibidir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: vehimler, kuruntular[/TD]
[TD]evliya: Allah’ın dostları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feryad eylemek: bağırıp çağırmak[/TD]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar[/TD]
[TD]hatîat: hatâlar, yanlışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idame ettiren: devam ettiren[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
[TD]ittibâ: tâbi olma, bağlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşf-i sadık: doğruluğundan şüphe olunmayan mânevî keşif[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[TD]mahbub: sevgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahşer: haşir meydanı[/TD]
[TD]makasıd-ı âliye-i İlâhiye: Allah’ın kâinatı yaratmasındaki yüce maksatlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecma: toplanılan yer[/TD]
[TD]medar: dayanak, vesile[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]misli: benzeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[TD]muhterem: hürmete ve saygıya lâyık olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürebbî: terbiye eden, eğiten, yetiştiren[/TD]
[TD]müttefikan: birleşerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefsî, nefsî: nefsim, nefsim![/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rivâyet-ı sahiha: Hz. Peygamberden (a.s.m.) nakledildiği kesin olan hadis-i şerif[/TD]
[TD]sahife-i hasenât: sevap defteri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermaye-i ömür: ömür sermayesi[/TD]
[TD]sevkiyat: toplu halde gönderme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler[/TD]
[TD]sıhhat-i beden: vücut sağlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teâlî: yükselme, yücelme[/TD]
[TD]zayi etmek: kaybetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar, inançsızlık karanlığı[/TD]
[TD]zulümat-ı berzahiye: kabir karanlıkları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı Ahmedî: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in velî kişiliği[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler[/TD]
[TD]ümmetî, ümmetî: ümmetim, ümmetim![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefaat: af için aracılıkta bulunma[/TD]
[TD]şefî: şefaat eden[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 11:02 #798073Anonim
Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.
O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve istimdatkârâne bir hasret hissettim.
Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve öyle hakikî bir teselli ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye’si dahi izale eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halk eden bir Sâni-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o şehirde, o sarayda, en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin? Madem bilerek bu sarayı yapmış ve irade ve ihtiyar ile tanzim ve tezyin etmiş; elbette nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur. Madem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misafirhane ve ticaretgâh yapmış; elbette bize karşı münasebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle mu’cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve bazan on bin ve bazan—Leyle-i Kadir sırrıyla—bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır. Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur’ân, semâvat ve arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[TD]asgarî: en az[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet-i ulûhiyet: Allah’ın ilâhlığının büyüklük ve ihtişamı[/TD]
[TD]biryan: kavrulmuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bîhaber: habersiz[/TD]
[TD]dîde: göz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garip: yalnız, kimsesiz[/TD]
[TD]giryan: ağlayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: vatanından uzak[/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hasene: iyilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasret: özlem[/TD]
[TD]hayran: şaşkın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hebâ: boşa gitme[/TD]
[TD]ihtiyar: isteme, seçme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih etme ve seçme gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimdatkârâne: medet ve yardım istercesine[/TD]
[TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
[TD]makam: konum, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyve-i Cennet: Cennet meyvesi[/TD]
[TD]me’yûsâne: ümitsiz bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: saygıdeğer[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü şey[/TD]
[TD]münasebât: münasebetler, bağlantılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakd-i ömür: ömür sermâyesi[/TD]
[TD]nedametkârâne: pişmanlık duyarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u berzah: kabir hayatının aydınlığı[/TD]
[TD]nâlân etmek: inlemek, sızlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit[/TD]
[TD]rububiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[TD]sîne: göğüs[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
[TD]teessüf etme: üzülme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenhâ: tek başına[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ticaretgâh: alışveriş yeri[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[TD]ye’s: ümitsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 11:03 #798074Anonim
cihetinden ve ihata-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır, bir maden-i rahmetidir. Ona yapış; her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye’se bir rica, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve teslimdir ve onu dinleyip kabul etmek ve okumaktır.
BEŞİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Birgün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek enîn edip,
Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerimdiyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir ve madem dünyadan daha güzeldir. Ve madem bizi yaratan Zat hem Hakîm, hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman ile ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle, ondan memnun olmalıyız.
[TR]
[TABLE]
[TD]Fuzûlî-i Bağdâdî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Hakîm: herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah[/TD]
[TD]Yûşâ Tepesi: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: tersine[/TD]
[TD]bâki: devamlı olan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cânib: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i ufuk: ufuk dairesi[/TD]
[TD]devâ: ilaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]enîn etmek: inlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: emirlerin yazılı olduğu şey[/TD]
[TD]feryad eylemek: bağırıp çağırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzünlü, acıklı[/TD]
[TD]hemşire: kız kardeş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftirak: ayrılma[/TD]
[TD]ihata-i rahmet: rahmetin kuşatıcılığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inzivâ: yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama[/TD]
[TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[TD]levha-i zeval ve firak: her şeyin yok olup ayrıldığını gösteren tablo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maden-i rahmet: rahmet kaynağı[/TD]
[TD]makam: konum, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde: başlangıç[/TD]
[TD]mufarakat: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar gezdirmek: göz gezdirmek[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkatli: dokunaklı, acıklı[/TD]
[TD]sinn-i kemâl: olgunluk yaşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teessüf etme: üzülme[/TD]
[TD]teessürat: üzüntüler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: görevi tamamlayıp ayrılma[/TD]
[TD]teslim: her şeyiyle Allah’a bağlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıl: ulaşma, kavuşma[/TD]
[TD]vazife-i hayat: hayat görevi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ye’s: ümitsizlik[/TD]
[TD]yâd eylemek: anmak, hatırlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarfında: içinde[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmetin yaşanacağı âlem[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i ömür: ömür ağacı[/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 11:06 #798075Anonim
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın 1 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakine istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinatın Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakin suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevte mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iaşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i daimenin bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi
[TR]
[NOT]Dipnot-1 Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.
[/NOT][TABLE]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ba’sü ba’delmevt: öldükten sonra diriltilmek[/TD]
[TD]bilbedâhe: apaçık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]daimî: sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânat: hayvanlar[/TD]
[TD]haşir ve neşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve her şeyin ortaya çıkması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti, Allah’ın sonsuza dek herşeyi bir fayda ve gayeye yönelik, anlamlı ve yerli yerinde yaratması[/TD]
[TD]iaşe etmek: beslemek, yedirip içirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]ihyâ etmek: hayat vermek, canlandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]ilmelyakin: ilim yoluyla elde edilen kesin bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet-i daime: daimî yardım, iyilik ve bağış[/TD]
[TD]israfsız: boş yere harcamadan yapılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etme: gerekli kılma[/TD]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâl-i şefkat: tam bir şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz kudreti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]masnu: san’atlı şekilde yaratılmış varlık (b. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar eden: eriştiren[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümtaz: seçkin[/TD]
[TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü[/TD]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
[TD]nevi: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[TD]rızık: maddî ve manevî ihtiyaç duyulan şeyler; yenip içilen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etme: gönderme[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]tevatür: yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadisi veya haberi aktarması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaad etmek: söz vermek[/TD]
[TD]vücud: varlık; var olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[TD]âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahsiyet: kişi, şahıs[/TD]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[TD]şuhud: görme, şahid olma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Ekim 2011: 11:08 #798076Anonim
olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler. HAŞİYE-1
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
ALTINCI RİCA
Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında, Çam dağının tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız, sessiz, yalnız, ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses, rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki: Gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi; öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye
[NOT]Haşiye-1 Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Barla Yaylası: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: imanın kemâl derecesinde olmasından dolayı Allah’a hamd olsun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[TD]aşk-ı bekà: sonsuzluk aşkı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[TD]delâlet: delil olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, âhiret[/TD]
[TD]dâr-ı âhiret: âhiret yurdu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ: iddia[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: gariplik, yabancılık[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hemheme: rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler[/TD]
[TD]ihbar etmek: haber vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[TD]iman-ı bil’âhiret: âhirete iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı âhiret: âhirete inanma[/TD]
[TD]inkâr etmek: inanmamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerekli görmek[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat-ı nazar: gözardı etme[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılan herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefy: inkâr[/TD]
[TD]nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit[/TD]
[TD]rikkat: ince yüreklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sübut: gerçeklik ve kesinlik[/TD]
[TD]sübutî: gerçek ve kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeddül etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]tereşşuhât: sızıntılar, izler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]Çam Dağı: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
[TD]âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i fâni: gelip geçici dünya[/TD]
[TD]âmâl-i sermediyet: sonsuz arzular ve emeller [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler[/TD]
[TD]şahid-i sadık: doğru sözlü şahit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[TD]şevk-i ebediyet: şiddetli sonsuzluk şevki, isteği[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 13:41 #798261Anonim
ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâp edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi:
Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden, iman-ı billâh imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etseydi, yine o teselli kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem O var; bizim için herşey var. Madem O var; melâikeleri de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur. Zîşuur ibâdından başka, Onun nuruyla, Onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer, lisan-ı halle bizimle konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna şehadet eden; ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.
YEDİNCİ RİCA
Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Enîs: yarattığı varlıklara karşı çok yakın, dost olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâmî: koruyan, sahip çıkan Allah [/TD]
[TD]Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vedûd: kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen Allah[/TD]
[TD]Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[TD]berzah: kabir âlemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmecburiye: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh: Allah’ın yüce katı[/TD]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garibâne: garip olarak[/TD]
[TD]garip: yalnız, kimsesiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: gariplik, yabancılık[/TD]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâli: boş, ıssız[/TD]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâd: ibadet edenler, kullar[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik[/TD]
[TD]kitab-ı âlem: âlem kitabı, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[TD]makbul: kabul edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mat’ûmât: yiyecekler[/TD]
[TD]medar-ı şefkat: şefkat sebebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mufarakat: ayrılık[/TD]
[TD]muzaaf: katmerli, kat kat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mûnis: cana yakın, dost[/TD]
[TD]nimet: maddî ve manevî ihtiyaç duyulan şeyler; yenilip içilecek şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâuf etmek: katlanarak artmak[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval bulan: gelip geçen, yok olan[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet: dostluk, alışkanlık[/TD]
[TD]şefaatçi: af için aracılık eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet eden: şahitlik, tanıklık eden [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 13:43 #798262Anonim
inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal’asının başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal’ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihata eden dört beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden,HAŞİYE-1 bir nur, bir teselli, bir rica aradım.
Sağa, yani, mazi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana mazi, pederimin ve ecdadımın ve nev’imin bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbale, derman ararken baktım. Gördüm ki, benim ve emsalimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri suretinde göründü, ünsiyet yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ıztırap çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi me’yus olunca, başımı kaldırıp, ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var; o da benim cenazemdir, o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim, o ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir surette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra mecburiyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti.
[NOT]Haşiye-1 O zaman bu hâlet-i ruhiye Fârisî bir münâcat suretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara’da Hubab risalesinde tab edilmiştir[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Ankara: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Fârisî: Farsça
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hilâfet Saltanatı: hilafetin egemenliği
[/TD]
[TD]Hubab Risalesi: Mesnevî-i Nuriye’de yer alan bir bölüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Osmanlı Devleti: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]beşer: insanlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf
[/TD]
[TD]derman: ilâç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
[/TD]
[TD]emsal: benzer, akran
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esassız: temelsiz
[/TD]
[TD]firkat: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, ölümlü
[/TD]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güz: sonbahar
[/TD]
[TD]hareket-i mezbûhâne: can çekişme hareketi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[TD]hengâm: zaman, dönem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdisât-ı tarihiye: tarihî olaylar
[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet-i ruhiye: insanın ruh hâli, psikolojik durumu
[/TD]
[TD]ihata etme: içine alma, kuşatma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek
[/TD]
[TD]istikbal: gelecek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazi: geçmiş zaman
[/TD]
[TD]mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhem: ilaç, çare
[/TD]
[TD]mezar-ı ekber: çok büyük mezar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’yus: ümitsiz
[/TD]
[TD]münâcat: dua, Allah’a yakarış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış
[/TD]
[TD]nesl-i âti: gelecek nesil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür, cins
[/TD]
[TD]peder: baba
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]rikkatli: dokunaklı, acıklı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[TD]tab edilmek: yazılmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahaccür etmek: taşlaşmak
[/TD]
[TD]tarihvâri: tarih tarzında
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş etmek: yabanîlik çekmek
[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü, yabanîlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar
[/TD]
[TD]âhir: son
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet: dostluk, yakınlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 13:45 #798263Anonim
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa olacak, cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesapsız muzır şeylere karşı tek bir silâh-ı insanî olan o cüz-ü ihtiyarî, hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun; ve ne de istikbale hulûl edebilir, tâ ondan gelen korkuları men etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faydası olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın semâsında parlayan iman nurları imdada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar yüz derece tezauf etseydi, yine o nur onlara karşı kâfi ve vâfi idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
İman, o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber suretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbap olduğunu biaynilyakîn, bihakkılyakîn gösterdi.
Hem iman, bir kabr-i ekber suretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saadet saraylarında bir ziyafet-i Rahmâniye meclisi suretinde biilmilyakîn gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şâşaalı bir misafirhane-i Rahmânî suretinde bilmüşahede gösterdi.
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]a’dâ: düşmanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biaynelyakîn: gözle görerek kesin bilgi edinme[/TD]
[TD]bihakkalyakîn: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biilmelyakîn: ilmî delillerle elde edilen kesinlik[/TD]
[TD]bilmüşahede: gözle görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, sınırlı[/TD]
[TD]dehşet: korku, ürküntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hengâm: zaman, dönem[/TD]
[TD]hulûl etmek: girmek, katılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[TD]icadsız olmak: bir şey ortaya koyamamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[TD]kabr-i ekber: çok büyük mezar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
[TD]kâfi: yeterli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meclis-i münevver: nurlu meclis[/TD]
[TD]mecma-i ahbap: dostların toplandığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]men etmek: yasaklamak, engel olmak[/TD]
[TD]mezar-ı ekber: çok büyük mezar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’yusiyet: ümitsizlik[/TD]
[TD]misafirhane-i Rahmânî: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı [/TD]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı gaflet: gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[TD]silâh-ı insanî: insana ait silah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]silâh-ı müdafa: savunma silâhı[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabutiyet: tabut olma özelliği[/TD]
[TD]tenvir etmek: aydınlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâuf etmek: katlanarak artmak[/TD]
[TD]ticaretgâh: alışveriş yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhrevî: âhirete ait[/TD]
[TD]vahşet: ürküntü, yabanîlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşetli: ürküntü veren[/TD]
[TD]vâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyafet-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kullarına sunduğu ziyafetler[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet: dostluk, arkadaşlık [/TD]
[TD]ünsiyetli: cana yakın, dost[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 13:48 #798264Anonim
Hem iman, nazar-ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzet olan ruhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmilyakîn gösterdi.
Hem iman, kemiklerimle mebde-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını, belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı imanla gösterdi.
Hem iman, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur’ân’la gösterdi ki, o zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mahiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.
Hem iman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur’ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücuda, nuristana ve saadet-i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanaat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem iman, o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rahmete intisap etmek için o cüz-ü ihtiyarînin eline bir vesika veriyor; belki de iman, o cüz-ü ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz-ü ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat, nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr-ı imanla o cüz’î cüz-ü ihtiyarî, Cenâb-ı Hak namına, Onun yolunda istimal edilse, beş yüz sene genişliğinde bir Cenneti dahi kazanabilir.
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]ademistan: yokluk ülkesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedel: karşılık[/TD]
[TD]biilmilyakîn: ilmî delillerle elde edilen kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, az, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derman: ilâç[/TD]
[TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisap etmek: bağlanmak, mensup olmak[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaat: görüş, fikir[/TD]
[TD]kesb: kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]mahiyet: öz nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olma: nâil olma, erişme[/TD]
[TD]mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin Ona muhtaç olduğunu gösteren mektuplar[/TD]
[TD]merhem: ilaç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namzet olmak: aday olmak[/TD]
[TD]namına: adına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı gaflet: gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak[/TD]
[TD]netice: son, sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]noksan: eksik[/TD]
[TD]nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuristan: nur ülkesi[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahâif-i nukuş-u Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın nakışlarını gösterdiği sahifeler[/TD]
[TD]silâh-ı insanî: insana ait silah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı Kur’ân: Kur’ân’ın sırrı[/TD]
[TD]sırr-ı iman: iman sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]vesika: belge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüşte var olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâtında: bir şeyin kendisinde[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i nur: nur âlemi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 14:50 #798267Anonim
Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Madem, elhamdü lillâh, biz ehl-i imanız; ve madem imanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade sevk ediyor. Elbette imanlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.
SEKİZİNCİ RİCA
İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyade kalınlaştıran Harb-i Umumînin dağdağaları ve esaretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şan ve şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyade bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet-i ruhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, adeta dünyayı daimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acibede görüyordum.
İşte o zamanda, İstanbul’un Bayezid cami-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte ihlâslı hafızları dinlemeye gittim. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, semâvî yüksek hitabıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefatını haber veren gayet kuvvetli bir surette
1 كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ
[NOT]Dipnot-1 “Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Bayezid cami-i mübareki: mübarek Bayezid Cami
[/TD]
[TD]Halife: bütün Müslümanların dinî lideri olan Osmanlı padişahı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Ramazan-ı Şerif: mübarek Ramazan ayı
[/TD]
[TD]alâmet: belirti, işaret
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlık
[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cisim: beden
[/TD]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyet: sınırlı oluş
[/TD]
[TD]daimî: sürekli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i hayat: hayat alanı
[/TD]
[TD]dağdağa: kargaşa, dağınıklık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etmek: uzaklaştırmak, ortadan kaldırmak
[/TD]
[TD]define: hazine
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i iman: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar, mü’minler
[/TD]
[TD]elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun!
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık
[/TD]
[TD]fenâ: yokluk, gelip geçici olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: yetki, sınır
[/TD]
[TD]hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazır zaman: şimdiki zaman
[/TD]
[TD]hemşire: kız kardeş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hitab: konuşma, seslenme
[/TD]
[TD]hâlet-i ruhiye: ruh hâli, psikolojik durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü teveccüh: insanların güzel ilgi ve alakâ göstermesi
[/TD]
[TD]hüzün: üzüntü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâslı: ibadet ve davranışlarında sadece Allah’ın rızasını gözeten
[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltifat: övgü
[/TD]
[TD]istikbal: gelecek zaman
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak
[/TD]
[TD]kesb: kazanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşmekeşlik: karışıklık
[/TD]
[TD]kuvvet-i iman: iman gücü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külliyet: kapsamlılık, genişlik
[/TD]
[TD]lâyemûtâne: ölmeyecekmişçesine, ölümsüz olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazi: geçmiş zaman
[/TD]
[TD]medrese: din eğitimi veren yüksek okul
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münhasır: sınırlı
[/TD]
[TD]nur-u iman: iman nuru, aydınlığı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüfuz etmek: etkilemek
[/TD]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan
[/TD]
[TD]sevk etmek: yönlendirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci
[/TD]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i acibe: şaşırtıcı durum
[/TD]
[TD]vefat: ölüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı mazi: geçmiş zaman
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık
[/TD]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Şeyhülislâm: Osmanlı Devletinde din işlerinde en yüksek makamda bulunan kişi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şan ve şeref: büyüklük, yücelik
[/TD]
[TD]şekvâ etmek: şikâyet etmek
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 14:52 #798268Anonim
fermanını, hafızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Camiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Âyinede saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: “Dikkat et!”
İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki, çok güvendiğim ve ezvâkına meftun olduğum gençlik elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar ve adeta âşık olduğum dünya bana uğurlar olsun deyip, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de Allahaısmarladık deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ âyetinin külliyetinde, “Nev‑i insanî bir nefistir; dirilmek üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir; bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir; âhiret suretine girmek için o da ölecek” mânâsı, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.
İşte bu hâlette vaziyetime baktım ki, medar-ı ezvak olan gençlik gidiyor; menşe-i ahzân olan ihtiyarlık, yerine geliyor. Ve gayet parlak ve nuranî hayat gidiyor; zâhirî karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve daimî zannedilen ve gafillerin mâşukası olan dünya, pek sür’atle zevâle kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı içtimaînin ezvâkına baktım, hiçbir faidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellileri, yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir, orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gaye-i hayali olan şan ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfuruşluk, muvakkat bir sersemlik suretinde gördüğümden, anladım ki, beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir teselli veremez ve onlarda hiçbir nur yok.
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, sonsuz[/TD]
[TD]daimî: sürekli, devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz[/TD]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaye-i hayal: hayal edilen gaye, hayalin hedefi[/TD]
[TD]had: yetki, seviye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]hodfuruşluk: kendi kendini beğenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak, uyarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltifat: övgü[/TD]
[TD]külliyet: bütünlük, kapsamlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam-ı içtimaî: sosyal hayattaki makam, mevki[/TD]
[TD]medar-ı ezvak: zevklerin, lezzetlerin kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meftun: düşkün[/TD]
[TD]menşe-i ahzân: hüzünlerin kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâşuk: aşık olunan, sevilen[/TD]
[TD]nefis: varlık, kişi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i insanî: insan türü, insanlık[/TD]
[TD]riyâ: gösteriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sakîl: çirkin, ağır karşılanan[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[TD]tabaka: kat, sınıf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavazzuh etmek: aydınlanmak, açıklığa kavuşmak[/TD]
[TD]teveccüh: yönelme, ilgi gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]zevâl: geçicilik, yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: dış görünüşte[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şöhretperest: şöhret düşkünü [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 14:56 #798274Anonim
Yine tam uyanmak için, Kur’ân’ın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Camiindeki hafızları dinlemeye başladım. O vakit, o semâvî derstenوَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا1 (ilâ âhir) nev’inden kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur’ân’dan aldığım feyizle hariçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve meyusiyet aldığım noktalar içinde teselliyi, ricayı, nuru aradım. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun ki, ayn-ı dert içinde dermanı buldum. Ayn-ı zulmet içinde nuru buldum. Ayn-ı dehşet içinde teselliyi buldum.
En evvel, herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat’î bir surette ispat etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektup gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi, ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ, bunlar gibi hakikatlerle ölümün hakikî güzel simasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarikatçe rabıta-i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra, herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftun ve müştak eden ve günah ve gafletle geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel, süslü çarşafı (elbisesi) içinde gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mahiyetini bilmeseydim birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki öylelerden birisi ağlayarak demiş:لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ اْلمَشِيبُ Yani, “Keşke gençliğim
[NOT]Dipnot-1 “İman edenleri müjdele…” Bakara Sûresi, 2:25.
[TR]
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Bayezid Camii: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru, aydınlığı
[/TD]
[TD]ayn-ı dehşet: tam bir dehşet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı dert: tam bir dert
[/TD]
[TD]ayn-ı zulmet: tam bir karanlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[TD]berzah âlemi: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem, kabir âlemi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf
[/TD]
[TD]derman: ilâç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i tarikat: tarikata mensup olanlar
[/TD]
[TD]evvel: önce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: buyruk
[/TD]
[TD]feyiz: mânevî gıda, bereket
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık
[/TD]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi
[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hariçten: dışarıdan
[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: bunun gibi
[/TD]
[TD]idam: hiçlik, yokluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâ âhir: ve sonuna kadar
[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kafile-i ahbab: dostların oluşturduğu topluluk
[/TD]
[TD]kat’î: kesin
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal
[/TD]
[TD]külfet: zahmet, zorluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik
[/TD]
[TD]mebde: başlangıç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meftun: düşkün
[/TD]
[TD]mevt: ölüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyusiyet: ümitsizlik
[/TD]
[TD]mukaddeme: başlangıç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştak: arzulu, istekli
[/TD]
[TD]müştakane: aşk derecesinde, çok isteyerek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan
[/TD]
[TD]nev’: tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, parlak
[/TD]
[TD]rabıta-i mevt: her an ölümü düşünüp ahiret için çalışmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî
[/TD]
[TD]sima: yüz, görünüş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[TD]tebdil-i mekân: yer değiştirme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: göreve son verme
[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ürküntü, korku
[/TD]
[TD]vazife-i hayat: hayat görevi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.