- Bu konu 62 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
12 Ekim 2011: 15:01 #798276
Anonim
birgün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.”
Evet, bu zat gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü’minlerde olsa, ibadete ve hayrâta ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere, kıymettar, zevkli bir nimet-i İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla saadet-i ebediyesini ve hayat‑ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
Madem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor. Biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibadete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâki kalıp, hayat-ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.
Sonra, ekser nâsın âşık ve müptelâ olduğu dünyaya baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, birbiri içinde üç küllî dünya var: Birisi esmâ-i İlâhiyeye bakar, onların âyinesidir. İkinci yüzü âhirete bakar, onun mezraasıdır. Üçüncü yüzü ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel’abegâhıdır.
Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır, kıyameti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi daimî zannedip perestiş eder.
Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. “Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne faydası var?” diye düşündüm. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki:
[TABLE]
[TR]
[TD]bedel: karşılık[/TD]
[TD]bâki: devamlı olan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: sürekli, devamlı[/TD]
[TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
[TD]ehl-i huzur: kendisini her an Allah’ın huzurunda hissedenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i kalb: kalb ehli, mânevî derecelere yükselen kişiler[/TD]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[TD]gam ve keder: sıkıntı ve üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı uhreviye: ahiret hayatı[/TD]
[TD]hayrât: iyilikler, sevap kazandıran işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayır: sevap kazandıran işler[/TD]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel; gerçek[/TD]
[TD]iffet: namusluluk, haram ve yasak şeylere yeltenmemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikamet: doğru[/TD]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymet: değer[/TD]
[TD]mahiyet: öz nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mel’abegâh: oyun yeri[/TD]
[TD]mezraa: tarla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ olmak: bağımlı olmak[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti[/TD]
[TD]nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru, aydınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâs: insanlar[/TD]
[TD]perestiş etmek: aşırı derece sevmek ve bağlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i istimal: kötüye kullanma[/TD]
[TD]tahassür: özlem, hasret çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takvâ: Allah’ın emirlerini yerine getirip, günahlardan sakınmak[/TD]
[TD]teessüf: üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ticaret-i uhreviye: âhiret mutluluğunu kazanmak için yapılan ticaret[/TD]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta-i hayrat: hayırlı işler yapma aracı[/TD]
[TD]vazife-i diniye: dini görev, sorumluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile-i ticaret: ticaret aracı[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ etmek: şikâyet etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 15:03 #798277Anonim
Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticaretgâh; ve hergün dolar, boşalır bir misafirhane; ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar; ve Nakkaş-ı Ezelînin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri ve her bahar, bir yaldızlı mektubu ve herbir yaz bir manzum kasidesi; ve o Sâni-i Zülcelâlin cilve-i esmâsını tazelendiren, gösteren âyineleri; ve âhiretin fidanlık bir bahçesi; ve rahmet-i İlâhiyenin bir çiçekdanlığı; ve âlem-i bekàda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsus muvakkat bir tezgâhı mahiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu surette yaratan Hâlık-ı Zülcelâle yüz bin şükrettim. Ve anladım ki, dünyanın, âhirete ve esmâ-i İlâhiyeye bakan güzel içyüzlerine karşı nev-i insana muhabbet verilmişken, o muhabbeti sû-i istimal ederek fâni, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarf ettiğinden,1 حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَطِيئَةٍ hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok risalelerde kat’î burhanlarla ispat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın.
DOKUZUNCU RİCA
Harb-i Umumîde, esaretle, Rusya’nın şark-ı şimalîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur
[TR]
[NOT]Dipnot-1 “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1099; Süyûtî, ed-Dürerü’l-Müntesire, 97; İsfehânî, Hılyetü’l-Evliyâ, 6:388; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:368, no: 3662[/NOT][TABLE]
[TD]Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı
[/TD]
[TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kosturma: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, ve her bir varlığı güzel nakışlar halinde yaratan Allah[/TD]
[TD]Rusya: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Tatar: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
[TD]cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici olan, ölümlü[/TD]
[TD]gafletli: insanı gaflete yönelten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]levha: tablo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: öz nitelik, özellik[/TD]
[TD]mahsus: özgü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]manzum kaside: kâfiyeli bir şekilde yazılan şiir[/TD]
[TD]mazhar olmak: erişmek, nail olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrur olmak: sevinmek[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sû-i istimal: kötüye kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd eden: yenilenen[/TD]
[TD]tezgâh: iş yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ticaretgâh: alışveriş yeri[/TD]
[TD]vilâyet: il[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi[/TD]
[TD]şark-ı şimalî: kuzeydoğu [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 15:07 #798266Anonim
Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük camie aldılar.
Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimal kıt’asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güya 1يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir meyusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümidim kesildi.
O hâlette iken, Kur’ân-ı Hakîmden imdat geldi. Dilim2 حَسْبُنَا اللهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ dedi.
Kalbim de ağlayarak dedi:
غَرِيبَمْ بِيكَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ اَ ْلاَمَانْ كُوَيمْعَفْوُجُويَمْ مَدَدْخَوٰاهَمْ زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهِى3Ruhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı tahayyül ederek, Niyazi-i Mısrî gibi dedim:
Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!diye dostları arıyordu.
Her neyse… O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlâhîde zaaf ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf-ı me’mul bir surette, yayan gidilse
[TR]
[NOT]Dipnot-1 “Çocukları ihtiyarlatan bir gün…” Müzzemmil Sûresi, 73:17.Dipnot-2 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.
Dipnot-3 Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm, imdât derim.Affını, yardımını dilerim dergâhından, ey Allah’ım![/NOT][TABLE]
[TD]Harb-i Umumî: Birinci Dünya Savaşı
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Niyazi-i Mısrî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Volga Nehri: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dem: an[/TD]
[TD]dergâh-ı İlâhî: Cenâb-ı Allah’ın rahmet kapısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firkat: ayrılık[/TD]
[TD]gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili işlere dalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[TD]gurbet: gariplik, yabancılık, yabancı bir memlekette bulunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzünlü, acıklı[/TD]
[TD]hilâf-ı me’mul: beklenenin aksine, umulanın tersine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]imdat: medet, yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kefâlet: bir şeye kefil olmak, sorumluluğu üzerine almak[/TD]
[TD]mazhar olmak: erişmek, nail olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyusiyet: ümitsizlik[/TD]
[TD]muvakkaten: geçici olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkatli: dokunaklı, acıklı[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahayyül: hayal etme[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile: aracı, sebep[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zabit: subay[/TD]
[TD]şefaatçi: af için aracılık eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şimal kıt’ası: kuzey kutbu [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 15:08 #798278Anonim
bir senelik mesafede, tek başımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Zaaf ve aczime binaen gelen inâyet-i İlâhiye ile harika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu surette kolaylıkla kurtulmak pek harika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bakıye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı içtimaîsine karışmak artık yeter. Madem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.
Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddî ve çok ahbap ve İstanbul’un şâşaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şâşaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazıydı ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî, Fütuhu’l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki, ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hadiselerle müşahede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati gösteriyor. Çünkü hayvânâtın en âciz ve en zayıfı, yavrulardır. Halbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi, annesini en mutî bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, validesi ona “Sen git, rızkını ara” der, daha onu dinlemez.
İşte bu sırr-ı rahmet yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, zaaf ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da câridir. Bana kanaat-i kat’iye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binaen,
[TR]
[TABLE]
[TD]Avusturya: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Fütuhu’l-Gayb: [bk. bilgiler – Abdülkàdir-i Geylânî (k.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Gavs-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)]
[/TD]
[TD]Varşova: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Volga Nehri: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevilenler
[/TD]
[TD]bakıye-i ömür: ömrün geri kalan kısmı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak
[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan etmek: oluşmak, meydana gelmek
[/TD]
[TD]cilve: yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câri: geçerli
[/TD]
[TD]firar etmek: kaçmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firarî seyahat: kaçmak için yapılan seyahat
[/TD]
[TD]gurbet: yalnızlık, yabancılık; yabancı bir memlekette bulunma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: seviye, derece
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
[/TD]
[TD]hayat-ı içtimaî: sosyal hayat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar
[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek
[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; İlâhî yardım
[/TD]
[TD]istihdam eden: çalıştıran
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaat-i kat’iye: kesin düşünce
[/TD]
[TD]maatteessüf: ne yazık ki
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişen, nail olan
[/TD]
[TD]mezkûr: ifade edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutî: emre uyan, itaat eden
[/TD]
[TD]muvaffak olmak: başarmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkaten: geçici olarak
[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker, er
[/TD]
[TD]neticesiz: sonuçsuz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[TD]rızık: yenip içilen şey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim
[/TD]
[TD]sırr-ı rahmet: şefkat ve merhameti gösteren sır
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teshilât: kolaylıklar
[/TD]
[TD]teveccüh: ilgi, yönelme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne
[/TD]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile: aracı
[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yeryüzü
[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz
[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 15:11 #798280Anonim
rahmet tarafından, rızıkları harika bir surette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, mâsumiyet kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da bereket suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu,HAŞİYE-1 hadis-i şerifin bir parçası olan
لَوْ لاَ الشُّيوُخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلاَءُ صَبًّا yani, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye ferman etmekle, bu hakikati ispat ediyor.İşte, madem ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, bu derece rahmet-i İlâhiyenin celbine medardır. Ve madem Kur’ân-ı Hakîm,
اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَآ اَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرًا 1âyetiyle, beş cihetle gayet mucizâne bir surette ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate evlâtları davet ediyor. Ve madem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve madem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine, mânevî ve dâimî ve mühim inâyet-i İlâhiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet, ve rahmet ve hürmetten
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Hadisin tamamı وَلَوْ لاَ الْبَهَائِمُ الرُّتَّعُ وَالصِّبْيَانُ الرُّضَّعُ… “ve eğer otlayan hayvanlar ve süt emen bebekler olmasaydı…” ilâ âhir (ev kemâ kàl). [el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:163; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:344, no: 7523; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 3:345.]Dipnot-1 “Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’” İsrâ Sûresi, 17:23-24.
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı
[/TD]
[TD]celb: çekme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön
[/TD]
[TD]daimî: sürekli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ev kemâ kâl: veya söylediği gibi
[/TD]
[TD]evlât: çocuk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: buyurmak
[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis-i şerif/hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hane: ev
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hürmet: saygı
[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]insaniyet: insanlık
[/TD]
[TD]inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştihâ: istek ve arzu
[/TD]
[TD]kesb eden: kazanan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: sebep, vesile
[/TD]
[TD]merhamet: şefkat, acıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde
[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici
[/TD]
[TD]mâsum: günahsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsumiyet: günahsızlık, zavallılık
[/TD]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peder: baba
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
[/TD]
[TD]rikkat-i cinsiye: kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: yenip içilen şey
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne
[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevk-i maddî: maddî zevk, bedenle alınan zevk
[/TD]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
12 Ekim 2011: 15:17 #798279Anonim
neş’et eden ezvâk-ı ruhaniyeyi alıyoruz. O halde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız.
ONUNCU RİCA
Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken, birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:
“Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada,
[TR]
[TABLE]
[TD]Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]Eyüp Sultan: (bk. bilgiler – Eyüp)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâkim-i Kadîr: sonsuz kuvvet ve kudret sahibi ve her şeyi hikmetle yaratan Allah[/TD]
[TD]Sultan Eyüp Camii: (bk. bilgiler – Eyüp) [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk-ı ruhaniye: ruhun aldığı zevkler[/TD]
[TD]firkat: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: dalgınlık, dünya ile ilgili şeylere dalma[/TD]
[TD]galebe etmek: üstün gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[TD]hazır zaman: şimdiki zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet-i hayaliye: hayalî hâl[/TD]
[TD]ibret: ders çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftirak: ayrılık[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabristan: mezarlık[/TD]
[TD]mahfel: kapalı bölme, oda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: ev, mekan[/TD]
[TD]mufarakat: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ: bağımlı[/TD]
[TD]müstesna: dışında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
[TD]nefis: insanın kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et eden: kaynaklanan[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkatli: dokunaklı, acıklı[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]âfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:37 #798312Anonim
gezer gibi görülüyor; ileride kat’iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neş’eli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki:
O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre miktar aklın varsa, İstanbul’a ferah ve sürurla gitmesini kabul edecektin. Çünkü bin birden, dokuz yüz doksan dokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir iki tane kalmış; onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firak, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin, memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel, dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksan dokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefatın firak değil, visaldir, o ahbaplara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakatında geziyorlar diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati Kur’ân ve iman o derece kat’î bir surette ispat etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, ruhsuz olmazsa veyahut dalâlet kalbini boğmamışsa, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ-ı lütuf ve ihsanıyla böyle tezyin edip mükrimâne ve şefîkane rububiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz’î şeyleri dahi muhafaza eden bir Sâni-i Kerîm ve Rahîm, masnuatı içinde en mükemmel ve en câmi, en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnuu olan insanı, elbette ve bilbedahe, sureten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz
[TABLE]
[TR]
[TD]Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)]
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[TD][/TD]
[TD]Kosturma: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîmin nuru: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân’ın nuru, yol göstermesi aydınlığı
[/TD]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Kerîm: sonsuz kerem ve cömertlik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah
[/TD]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedahe: apaçık bir şekilde
[/TD]
[TD]câmi: kapsamlı, içine alan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, az, küçük
[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr fikrî
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşet: korku, ürküntü
[/TD]
[TD]ehemmiyet: önem, değer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren
[/TD]
[TD]envâ-ı lütuf: iyilik çeşitleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ervâh-ı bâkiye: kalıcı ve devamlı ruh
[/TD]
[TD]ferah: rahatlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık
[/TD]
[TD]gurbet: yalnızlık, yabancılık, vatandan uzak kalma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız
[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazin: hüzünlü, acıklı
[/TD]
[TD]hâlet: durum, hal
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftirak: ayrılık
[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak
[/TD]
[TD]inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme
[/TD]
[TD]kabristan: mezarlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyen: kesin olarak
[/TD]
[TD]kat’î: kesin olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri
[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhametsiz: acımasız, şefkatsiz
[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükrimâne: cömertçe
[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[TD]sureten: görünüşte
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç
[/TD]
[TD]tabakat: tabakalar, dereceler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin etmek: süslemek
[/TD]
[TD]vaziyet: durum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]visal: kavuşma
[/TD]
[TD]zabit: subay
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre miktar: azıcık
[/TD]
[TD]âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]şefîkane: şefkatlice, merhametli olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şimal-i şarkî: kuzey doğu
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:40 #798313Anonim
idam etmez, mahvetmez, zayi etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi, başka bir hayatta sümbül vermek için, Hâlık-ı Rahîm o sevgili masnuunu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar.HAŞİYE-1
İşte bu ihtar-ı Kur’ânîyi aldıktan sonra, o kabristan, İstanbul’dan ziyade bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. Ben de Boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethane kendime buldum. Gavs‑ı Âzam (r.a.) Fütuhu’l-Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabip ve mürşid olduğu gibi, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) Mektubat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı içtimaiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefatı çok tahattur eden zatlar! Kur’ân’ın verdiği ders-i iman nuruyla, ihtiyarlığı ve vefatı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Madem iman gibi hadsiz derecede kıymettar bir nimet bizde vardır. İhtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nâhoş birşey varsa o da günahtır, sefahettir, bid’atlardır, dalâlettir.
ON BİRİNCİ RİCA
Esaretten geldikten sonra, İstanbul’da Çamlıca tepesinde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes’ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum; Darü’l-Hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sair risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde ispat edilmiştir.
[/NOT][TABLE]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Boğaz: İstanbul Boğazı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Dârü’l-Hikmet: 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş[/TD]
[TD]Fütuhu’l-Gayb: [Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sınırsız şefkat sahibi ve yaratıcı olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mektubat: İmam-ı Rabbânî’nin bir eseri[/TD]
[TD]Sarıyer: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akıbetsiz: neticesiz[/TD]
[TD]bid’at: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biraderzade: kardeş oğlu, yeğen[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr[/TD]
[TD]ders-i iman: iman dersi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enîs: dost[/TD]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru[/TD]
[TD]halvet: yalnızlık, tek başına kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halvethane: yalnızca ibadet etmek ve çile doldurmak için kapanılan yer[/TD]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı içtimai: sosyal hayat[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]idam etmek: yok etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma[/TD]
[TD]ihtar-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın ihtarı, hatırlatması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabristan: mezarlık[/TD]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahvetmek: bozmak, dağıtmak [/TD]
[TD]masnu: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş[/TD]
[TD]meslek-i ilmiye: ilim mesleği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mes’ûdâne: mutlu bir şekilde[/TD]
[TD]muaşeret: insanlarla birlikte yaşayıp iyi geçinmek, insanların içine girme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkaten: geçici olarak[/TD]
[TD]münasip: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yol gösteren[/TD]
[TD]müşfik: şefkatli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf[/TD]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâhoş: hoş olmayan[/TD]
[TD]rahmet: şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sefahet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabip: doktor[/TD]
[TD]tahattur eden: hatırlayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uzlet: yalnızlığa çekilmek[/TD]
[TD]zayi etmek: kaybetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]Çamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüksek[/TD]
[TD]ünsiyet: arkadaş, dost[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üstad: hoca, öğretmen[/TD]
[TD]İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler) [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:41 #798314Anonim
tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı mâneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mes’ut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.
Birden, esarette, Kosturma’daki camideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıptayla bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?”
Her neyse… Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânilere müptelâ olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Madem cismen fâniyim; bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu.
[TR]
[TABLE]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Bâkî-i Sermedî: varlığı sonsuz ve sürekli olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[TD]Kosturma: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
[TD]bekà: devamlılık ve sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biraderzade: yeğen[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cismen: beden olarak[/TD]
[TD]divane: akılsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün[/TD]
[TD]esaret: esirlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]evlâd-ı mâneviye: mânevî evlâd[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felsefî: felsefeyle bağlantılı[/TD]
[TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gıpta: özenti, hayranlık[/TD]
[TD]had: derece, seviye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[TD]havsala: anlama gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]haysiyet: itibar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hizmetkâr: hizmet eden kimse[/TD]
[TD]hâlât: durumlar, haller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intibah: uyanma[/TD]
[TD]intibah-ı ruhî: ruhta meydana gelen uyanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtip: yazıcı, yazar[/TD]
[TD]maatteessüf: ne yazık ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maden-i tekemmül: mükemmelliğe ulaşma kaynağı[/TD]
[TD]medar-ı saadet-i dünyeviye: dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı tenevvür: aydınlanma sebebi[/TD]
[TD]merbut: bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhum: Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş kişi[/TD]
[TD]mesele: konu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mes’ut: mutlu[/TD]
[TD]mevki: yer, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffakiyet: başarı[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müracaat etmek: başvurmak[/TD]
[TD]neşr-i ilim: ilmi yayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet-i acz: sınırsız güçsüzlük[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadakatli: bağlı, sadık[/TD]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsil etmek: elde etmek, kazanmak[/TD]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakkiyât-ı mâneviye: manevi ilerlemeler[/TD]
[TD]tetkik etmek: incelemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh eden: yönelen, ilgi duyan[/TD]
[TD]tevehhüm: sanma, zan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u felsefe: felsefî ilimler[/TD]
[TD]ulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]Çamlıca Tepesi: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:43 #798315Anonim
Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle, fünun-u hikmetten gelen zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o meselelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur’ân-ı Hakîmden gelen Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle ders verilen tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümatı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinad ederek akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, lillâhilhamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münazaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler burhandan birtek burhan beyan edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünun-u medeniye namı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların ruhunda temizlik yapsın; tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: “Bu kâinattaki esbabın tabiatıyla bu mevcudata müdahaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük birşeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid, şu gelecek surette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:
En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinat Hâlıkının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka surette olamaz. Esbab ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar,
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, az, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin[/TD]
[TD]felsefî: felsefe ile ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünun-u hikmet: felsefeye dayalı bilimler[/TD]
[TD]fünun-u medeniye: modern ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i ecnebiye: Batı felsefesi[/TD]
[TD]hikmet-i kudsiye: mukaddes, kusursuz ve eksiksiz hikmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hububat: tohumlar, taneli bitkiler[/TD]
[TD]iktifâ etmek: yetinmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerem: cömertlik[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzafferiyet: zafer kazanma[/TD]
[TD]muzafferiyet-i kalbiye: kalple kazanılan mânevî zafer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler (mâ-lâ)[/TD]
[TD]müdahale: karışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münazara: tartışma[/TD]
[TD]münâzarât-ı nefsiye: nefisle yapılan tartışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefelsif: felsefe ile uğraşmış olan, filozoflaşmış[/TD]
[TD]nam: isim, ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namına: adına[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neticelenmek: sonuçlanmak[/TD]
[TD]nur: aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı tevhid: Allah’ın birlik sırrı[/TD]
[TD]tabiat: temel yapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teneffüs etmek: nefes almak[/TD]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u felsefi: felsefî ilimler[/TD]
[TD]vekâlet: birinin yerini tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[TD]zulümat-ı ruhiye: ruhla oluşan mânevî karanlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şer: kötülük[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:45 #798316Anonim
bazan san’at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san’atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyleyse, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütün esbab-ı maddiyeye taksim edilecek, veyahut bütünü birden birtek zâta verilecektir. Birinci şık muhal olduğu gibi, bu şık vâciptir, zarurîdir. Çünkü birtek zâta, yani, bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihata ediyor. Ve madem ilminde herşeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem, bilmüşahede, her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle, nihayetsiz san’atlı masnular vücuda geliyor. Ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ ile, hangi şey olursa olsun icad edebildiğini, hadsiz kuvvetli delillerle çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektup ve Yirmi Üçüncü Lem’anın âhirinde ispat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitap birden herbir göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası, bir miktar-ı muayyenle taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak, emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhuletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u haricî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.
[NOT]Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[TD]Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah[/TD]
[TD]azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak, anlatmak[/TD]
[TD]bilmüşahede: gözle görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: kimyevî özelliği olan madde[/TD]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]harikulâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]icad etme: var etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
[TD]ihata-i ilmiye: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim[/TD]
[TD]intizamat: düzenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: isteme, dileme[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet-i ilmiye: ilmî mahiyet; ilmen var olan asıl, öz[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış, yaratık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: has, özel[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]miktar-ı muayyen: belirlenmiş miktar, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nukuş-u hikmet: her şeyi bir sebebe, gayeye, faydaya binaen yaratan Allah’ın san’atlı nakışları[/TD]
[TD]nâfiz: etkili; derinlere işleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i mahsusa: özel görünüm[/TD]
[TD]taayyün etmek: belirlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahakkuk eden: gerçekleşen[/TD]
[TD]taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
[TD]vâcip: gerekli, şart[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]vücud-u haricî: maddî vücut[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:48 #798317Anonim
Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük birşeyin vücudunu, dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizanla toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san’atını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbab-ı tabiiye ile esbab-ı maddiye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icad edemez. Öyleyse, herhalde, onlar icad etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâından nümuneler, içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû-yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizanla ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiiye cahildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre mânevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Halbuki herşeyin şekli, heyeti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde birtek şekil ve miktarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kitle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücut vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.Evet, bu hakikate binaen,
اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُbu âyet-i azîmenin sırrıyla, HAŞİYE-1 bütün esbab-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, birtek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun miktar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerrâtı,
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Yani, “Allah’tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar da, asla bir sineği halk edemezler.” Hac Sûresi, 22:73.
[/NOT][TABLE]
[TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah
[/TD]
[TD]Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[TD]bilbedahe: açıkça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[TD]daima: sürekli, devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dekaik: incelikler[/TD]
[TD]ehl-i akıl: akıl sahipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: çok[/TD]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[TD]esbab-ı tabiiye: doğal sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşkâl: şekiller, biçimler[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: özet, liste[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: genel yapı[/TD]
[TD]hususî: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özet, öz[/TD]
[TD]icad etme: var etme, yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü[/TD]
[TD]imkân: mümkün, olabilirlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzen, ahenk[/TD]
[TD]ittifak: anlaşma, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i san’at: san’at mükemmelliği[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miktar-ı muayyen: belirlenmiş miktar[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan-ı mahsus: özel ölçü[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı hilkat: yaratılış sırrı[/TD]
[TD]takdir etmek: belirlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vücud: beden, varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]vücut vermek: yaratmak, var etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 14:54 #798318Anonim
muntazaman çalıştıramazlar. Öyleyse, bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek Sahib-i Hakikîleri başkadır.
Evet, öyle bir Sahib-i Hakikîleri var ki,1 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, birtek çiçek kolaylığında icad eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. Emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ’ a mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icad ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrat Onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihayet kolaylıkla icad eder. Ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyârat mutî bir ordusu olduğu gibi, zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezeliyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücuda gelir. Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisap kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Firavunun sarayını harap eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde ispat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla padişaha intisap noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de, herşey, o kudret-i ezeliyeye intisabıyla, yüz bin defa esbab-ı tabiiyenin fevkinde mucizât-ı san’ata mazhar olabilir.
[NOT]Dipnot-1 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
[TR]
Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.
[/NOT][TABLE]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahib-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah
[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedahe: açıkça
[/TD]
[TD]düstur: kanun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem, değer
[/TD]
[TD]esbab: sebepler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler
[/TD]
[TD]eşkâl: şekiller, biçimler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar
[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: öz içerik, plân
[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru
[/TD]
[TD]harap etmek: yıkıp yok etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: yaratmak, var etmek
[/TD]
[TD]ihyâ: diriltme, hayat verme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i ezelî: Cenâb-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi
[/TD]
[TD]intisap: bağlanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisap etmek: bağlanmak
[/TD]
[TD]istinaden: dayanarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar
[/TD]
[TD]kudret-i ezeliye: Cenâb-ı Hakkın başlangıcı olmayan sonsuz güç, kuvvet, iktidarı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde-i unsuriye: bir varlığı oluşturan temel madde
[/TD]
[TD]mazhar olmak: sahip olmak, elde etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat-ı bahariye: bahar mevsiminde ortaya çıkan varlıklar
[/TD]
[TD]mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli
[/TD]
[TD]muntazaman: düzenli olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutî: emre uyan, itaat eden
[/TD]
[TD]mâlik: sahip
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker, er
[/TD]
[TD]nihayet: sınırsız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[TD]seyyârat: gezegenler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: vasıflar, özellikler
[/TD]
[TD]taayyün etmek: belirlemek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesika: belge
[/TD]
[TD]vücuda gelmek: var olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer
[/TD]
[TD]zerrât: zerreler, atomlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şah: padişah, sultan
[/TD]
[TD]şahsiyet: kişilik
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 13:31 #798383Anonim
Elhasıl, herşeyin nihayet derecede hem san’atlı, hem suhuletli vücudu gösteriyor ki, muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüz bin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp imtinâ dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir burhanla, şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve, lillâhilhamd, tam imana geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hâlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî niyazımı bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icad edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyleyse, benim Rabbim Odur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar, “Haydi, gir” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünununa sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur’ân’ın lisanındaki mütemadiyen Lâ ilâhe illâ Hû ferman-ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tagayyür etmez kudsî bir rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder!
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kadîr-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Rab: varlıkların her türlü ihtiyacını karşılayan onları terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedbahtlık: talihsizlik, bahtsızlık[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv-i hava: hava boşluğu[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecnebî: yabancı[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar[/TD]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]felsefî: felsefeye dayalı[/TD]
[TD]ferman-ı kudsi: kutsal bir makamdan gelen buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünun: fenler, ilimler[/TD]
[TD]hafî: gizli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, esas[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtırât-ı kalb: kalbe gelen hatıralar, istekler[/TD]
[TD]icad etmek: yaratmak, var etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyac-ı ruh: ruhun ihtiyacı[/TD]
[TD]imkân: olabilirlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]mahiyet: öz nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[TD]muhit: herşeyi içine alan, kuşatan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkün: imkan dahilinde olan, olabilir[/TD]
[TD]mümteni: imkansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nefs: insanı kötülüklere, yasak zevk ve isteklere yönelten duygu; kişinin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz: dua, yalvarma[/TD]
[TD]niyaz-ı ruh: ruhun yalvarıp yakarması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rükn-ü imanî: imanın şartı, esası[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf eden: harcayan[/TD]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[TD]suhuletli: kolay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[TD]tagayyür etmek: değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek, dönüştürmek[/TD]
[TD]vekil: sözcü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[TD]vücuda gelmek: ortaya çıkmak, var olmak (bk v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık, âşikar[/TD]
[TD]zedelenmek: zarar görmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulümat: karanlıklar[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
[TD]ıslah etmek: düzeltmek, iyileştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şakird: talebe, öğrenci[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 13:33 #798384Anonim
Bu uzun macerayı, ihtiyarlığımın rica kapıları içinde derci, adeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat bana yazdırıldı diyebilirim. Her neyse, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadakatsizliği neticesinde o şâşaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftun olduğu ezvâkın yerinde mânevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir teselli, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, akıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakikî, daimî ve tatlı ezvâk-ı imaniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u tevhidde bulduğum gibi, ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u tevhidle çok hafif ve hararetli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde iman var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem imanlı ihtiyarlar, “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip mesrurâne şükretmelisiniz.
ON İKİNCİ RİCA
Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur’ân-ı Hakîmin nüktelerine,
[TR]
[TABLE]
[TD]Barla: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Elhamdü lillâhi alâ külli hal: her hâl ve durumda Allah’a hamd olsun[/TD]
[TD]Isparta: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akıbetsiz: sonuçsuz[/TD]
[TD]daimî: sürekli, devamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc: yerleştirme[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elemli: acıklı, üzücü[/TD]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[TD]ezvâk-ı dünyeviye: dünyaya ait zevkler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk-ı imaniye: imanın verdiği zevk ve mânevî lezzetler[/TD]
[TD]felillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: gariplik, yabancılık; yabancı memlekette olma[/TD]
[TD]hakikatsiz: asılsız, bir gerçeğe dayanmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[TD]hararetli: sıcak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]ihtilât: insanlarla diyalog kurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, istek[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf ettiren: ortaya çıkaran[/TD]
[TD]kemâl-i merhamet: mükemmel ve kusursuz şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meftun: düşkün[/TD]
[TD]men etmek: yasaklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrurâne: sevinçli bir şekilde[/TD]
[TD]muhabere: haberleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: hürmete lâyık[/TD]
[TD]nahiye: bucak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefiy: sürgün[/TD]
[TD]neticesinde: sonucunda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz: dua, yalvarma[/TD]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u tevhid: Allah’ın birliğini kabul etmekle elde edilen nur[/TD]
[TD]nâhoş: hoşa gitmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadakatsizlik: sadakate, bağlılığa ters hareket etmek[/TD]
[TD]sadede dönmek: asıl konuya dönmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sakîl: çirkin, ağır[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefâdâr: vefâlı olan[/TD]
[TD]vilâyet: il[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâ esefâ, vâ hasretâ: “Esefler olsun/yazıklar olsun” anlamında bir ifade[/TD]
[TD]zulmetli: karanlıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: dış görünüş itibariyle[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı [/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.