- Bu konu 62 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Ekim 2011: 13:34 #798385
Anonim
sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.
Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat, vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.
Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.
O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.
O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş
[TR]
[TABLE]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ahbab: dostlar, sevenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akarib: akrabalar, yakınlar[/TD]
[TD]biraderzade: kardeş oğlu, yeğen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dair: ilgili, ait[/TD]
[TD]dehâ: olağanüstü zeka sahibi olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc etmek: içine yerleştirmek[/TD]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[TD]el’an: halen, şimdi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[TD]evlâd: çocuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evvel: önce[/TD]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]fıkra: bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma[/TD]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak, sunmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı bi’l-âhiret: âhirete iman[/TD]
[TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak bazı kişi ve varlıklarda görülen olağanüstü hâl ve özellik[/TD]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksad: amaç, hedef[/TD]
[TD]medar-ı teselli: teselli kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş[/TD]
[TD]mes’udâne: mutlu bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabere etmek: haberleşmek[/TD]
[TD]muktedir: güçlü, iktidar sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]neşr-i esrar-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın içindeki sırları anlatan risaleleri neşretme, yayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüsha: kopya[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadakat: bağlılık[/TD]
[TD]sadık: doğru, bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tab ettirmek: bastırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[TD]tasavvur: düşünme, hayal etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: derman, ilâç[/TD]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vâ hasretâ: ne yazık ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarfında: içinde[/TD]
[TD]zâhir: açık bir şekilde görünen[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 13:37 #798386Anonim
senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.
Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür’at-i teessür, mukavemetimi kırıyordu.
Birden, 1 كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَâyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti.
Bana يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 2 dedirtti ve onunla hakikî teselli verdi.Evet, ben o hâlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkatü’s-Sünne Risalesinde işaret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:
Biri, elli beş yaşıma kadar elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Said’lerin kabri üstünde bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
[NOT]Dipnot-1 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz.” Kasas Sûresi, 28:88.Dipnot-2 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Barla: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirkatü’s-Sünne Risalesi: Risale-i Nur’un içinde bulunan ve Sünnet-i Seniyyeye bağlılığın öneminin anlatıldığı risale; On Birinci Lem’a[/TD]
[TD]bâki kalan: geri kalan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]defnedilmek: gömülmek.[/TD]
[TD]ecza: cüzler, parçalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firkat: ayrılık[/TD]
[TD]gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[TD]hayat-ı ömür: ömür boyu geçirilen hayat süreci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayrülhalef: bir kişinin ardından bıraktığı ve onun yerine geçecek olan hayırlı kişi[/TD]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlî: ıssız[/TD]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hırkatli: yakıcı[/TD]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]insaniyet: insanlık[/TD]
[TD]itibarıyla: bakımından[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levha: tablo[/TD]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı teselli: teselli kaynağı[/TD]
[TD]merhume: vefat eden kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mes’udâne: mutlu bir şekilde[/TD]
[TD]muhafız: koruyucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: hitap edilen[/TD]
[TD]mukavemet: dayanma, karşı koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur: aydınlık, ışık[/TD]
[TD]rikkat: acıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru, bağlı[/TD]
[TD]sür’at-i teessür: çok çabuk ve hızlı etki altında kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahammül: dayanma, katlanma[/TD]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teessürât-ı hazîne: hüzün dolu üzüntüler[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak[/TD]
[TD]valide: anne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife-i uhreviye: âhirete ait görev[/TD]
[TD]zayiat: kayıplar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: görünüş itibariyle[/TD]
[TD]âyet-i kudsiye: kutsal âyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 13:40 #798387Anonim
İkinci cenaze, zaman-ı Âdem’den (a.s.) beri, benim hemcinsim ve nev’im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat suretinde kendimi gördüm.
Üçüncü cenaze ise, insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti.
İşte, Abdurrahman’ın vefatının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakikî teselli ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerime, mânâ-yı işarîsiyle imdada yetişti:
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 1Evet, bu âyet bildirdi ki: Madem Cenâb-ı Hak var; O herşeye bedeldir. Madem O bâkidir; elbette O kâfidir. Birtek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve-i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye mânevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor. Üçüncü Lem’ada bu sırrın izahı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki:
2 كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa
يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى 3 beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:Birinci defa يَا بَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbapların zevâlinden ve rabıtaların kopmasından neş’et eden hadsiz mânevî yaralar içinde bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inde bir tedavi başladı.
[NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.Dipnot-2 “Herşey helâk olup gidicidir—O’nun yüzü (Yani, Allah’ın zâtı ve herşeyin Allah’a bakan yüzü) müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.
Dipnot-3 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevilenler[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ameliyat-ı cerrahiye: cerrahî ameliyat[/TD]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz[/TD]
[TD]cilve-i inâyet: İlâhî yardımın yansıması ve görünmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i nur: İlâhî nurun yansıması ve görünmesi[/TD]
[TD]defnedilmek: gömülmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hemcins: aynı türden olan[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[TD]iktifâen: yeterli görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[TD]imdada yetişmek: yardım eli uzatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazi: geçmiş[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[TD]mânâ-yı işarî: işaret olarak ifade edilen anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[TD]neş’et eden: kaynaklanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağlantı[/TD]
[TD]seyyar: gezen, dolaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[TD]tecessüm etmek: cisimleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefat eden: ölen[/TD]
[TD]zaman-ı Âdem: Hz. Âdem zamanı, insanlığın ilk devresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın herbir cümlesi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 13:45 #798388Anonim
İkinci defa 1 يَابَاقِۤى أَنْتَ الْبَاقِى cümlesi, bütün o hadsiz mânevî yaralara hem merhem, hem tiryak oldu. Yani, “Sen bâkisin. Giden gitsin, Sen yetersin. Madem Sen bâkisin; zeval bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfidir. Madem Sen varsın; Senin varlığına iman ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir, ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hırkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i ruhaniye, sürurlu, neş’eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâp etti. Lisanım ve kalbim, belki lisan-ı hal ile bütün zerrât-ı vücudum “Elhamdü lillâh” dediler.
İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz’ü şudur ki:
Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar hizmeti HAŞİYE-1 güya hiss-i kablelvuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabul ettim. HAŞİYE-2 Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde
[NOT]Dipnot-1 Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.
Haşiye-1 İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddit Abdurrahman’ları da yetiştirdi.
Haşiye-2 Elhak, o yalnız kabule değil, belki istikbale lâyık olduğunu gösterdi.HAŞİYE Risale-i Nur’un birinci şakirdi Mustafa’nın istikbale liyakatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hadise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: “Sen aşağıya inme. Ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım.” Üstadım “Hayır,” dedi. “Sen kapıdan çık” diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Halbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman‘la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki:
“Üstadın seni kabul etmeyecek; fakat ben sana açılacağım” diyerek, arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa’ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında “Mustafa istikbale lâyıktır” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahit olmuştur. Hüsrev (Evet)
Hüsrev’in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa’yı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti.Said Nursî [/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Barla: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun!
[/TD]
[TD]Küçük Ali: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mustafa/Kuleönlü Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk)
[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arefe: bayramın bir gün öncesi
[/TD]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak
[/TD]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i rahmet: rahmet görüntüsü, yansıması
[/TD]
[TD]cüz’: kısım, parça
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dair: ilgili, ait
[/TD]
[TD]elhak: gerçekten
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren
[/TD]
[TD]evvel: önce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: gelip geçicilik
[/TD]
[TD]firkatlı: ayrılıklı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay
[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı, kederli
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiss-i kablelvuku: birşeyi olmadan önce hissetme duygusu
[/TD]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl
[/TD]
[TD]hâlet-i ruhaniye: ruhen içinde bulunulan hâl
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüküm: karar, söz
[/TD]
[TD]hüzün-engiz: hüzün dolu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüzüngâh: hüzün veren yer
[/TD]
[TD]hırkatli: yakıcı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
[/TD]
[TD]ilmihâl: din kurallarını içeren bilgiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etmek: dönüşmek
[/TD]
[TD]intisab: bağlanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gelecek; bir kişiyi karşılama
[/TD]
[TD]kâfi: yeterli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli
[/TD]
[TD]lisan: dil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili
[/TD]
[TD]liyakat: lâyık olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: yer
[/TD]
[TD]menzil: yer, mekân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhem: ilaç, çare
[/TD]
[TD]mevt: ölüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: bir çok
[/TD]
[TD]namında: adında
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürurlu: mutlu, sevinçli
[/TD]
[TD]sırr-ı İslâmiyet: İslâmiyetin sırrı, hakikati
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak
[/TD]
[TD]tebeyyün etmek: anlaşılmak, açığa çıkmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: derman, ilâç
[/TD]
[TD]zerrât-ı vücud: vücudun zerreleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: gelip geçicilik, yok olma, son bulma
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyetli: dost, canayakın
[/TD]
[TD]şakird: talebe, öğrenci
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:03 #798473Anonim
ve benden sonra hayrülhalef olarak, bir vâris-i hakikî vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı nümune olarak bana göndermiş ki, “Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”
Evet, lillâhilhamd, otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit dedim: “Ey ağlayan kalbim! Madem bu nümuneyi gördün ve onunla o mânevî yaraların en mühimini tedavi etti. Sair bütün seni müteessir eden yaraları da tedavi edeceğine kanaatin gelmelidir.”
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firaktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi, anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, madem böyle bir âyet-i kerime tedavi etti, şifa verdi. Elbette, Kur’ân-ı Hakîmin eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçları vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.
Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyade dua-yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyade müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş, elîm bir surette size göstermekten maksadım, Kur’ân-ı Hakîmin kudsî tiryakı ne derece harikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mustafa: (bk. bilgiler – Mustafa Ertürk)[/TD]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biraderzade: kardeş oğlu, yeğen[/TD]
[TD]dua-yı rahmet: rahmet duâsı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eczahane-i kudsiye: mânevî ve kutsal eczahane[/TD]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evlâd: çocuk[/TD]
[TD]evlâd-ı mânevî: mânevî evlat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harikulâde: olağanüstü[/TD]
[TD]hayrülhalef: hayırlı takipçi, bir kimsenin yerini alan ve ona layık hareket eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hemşire: kız kardeş[/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gelecek, bir kişiyi karşılama[/TD]
[TD]istimal etmek: kullanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanaat: görüş, fikir[/TD]
[TD]kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[TD]maksad: amaç, hedef[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebhas: konu[/TD]
[TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]mübarek: uğurlu, hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]müracaat etmek: başvurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteellim etmek: acı ve sıkıntı çektirmek[/TD]
[TD]müteessir eden: etkileyen, üzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâhoş: hoşa gitmeyen[/TD]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: derman, ilâç[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife-i diniye: dini görev[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâris-i hakikî: gerçek mirasçı[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:05 #798474Anonim
ON ÜÇÜNCÜ RİCA HAŞİYE-1
Bu Ricada, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden, herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.
Harb-i Umumîde Rusun esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dârü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı Âzamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van haneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi.
Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ medresenin üstündeki, iki minare yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayalen gittim. Benim hayalim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayalden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnızdım. Yedi sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum.
Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip öyle hazîn nazarla baktım. O hanelerdeki adamların çoğuyla dost ve ahbap idim. Kısm-ı âzamı, Allah rahmet
[NOT]Haşiye-1 Lâtif bir tevafuktur ki, bu On Üçüncü Ricanın bahsettiği medrese hadisesi on üç sene evvel oldu.
[TR]
[/NOT][TABLE]
[TD]Dârü’l-Hikmet: 1918-1922 yılları arasında Şeyhülislamlığa bağlı olarak faaliyet gösteren, Bediüzzaman’ın da görev yaptığı İslâm akademisi hüviyetinde ilmi kuruluş
[/TD]
[TD]Ermeni: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî)[/TD]
[TD]Harb-i Umûmî: Birinci Dünya Savaşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Horhor: (bk. bilgiler – Van)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Van: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]ahbap: arkadaş, dost[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[TD]dâüssıla: vatan özlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enîs: arkadaş, dost[/TD]
[TD]esaret: esirlik, tutsaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evvel: önce[/TD]
[TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayalen: hayal ederek[/TD]
[TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı medeniye: medenî hayat[/TD]
[TD]hazîn: hüzünlü, acıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]himmet: ciddî gayret, yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hizmet-i diniye: din hizmeti[/TD]
[TD]intibah: uyanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
[TD]istilâ: işgal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştiyak-ı vatan: vatan özlemi[/TD]
[TD]kısm-ı âzam: büyük kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, hoş[/TD]
[TD]medrese: din eğitimi veren yüksek okul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevki: yer, makam[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan, gözeten[/TD]
[TD]rica: ümit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sergüzeşt-i hayat: hayat serüveni[/TD]
[TD]sevk etmek: yönlendirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât: değişimler[/TD]
[TD]tahrip etmek: yıkıp yok etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[TD]tevafuk: uygunluk, denk gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yekpare: tek parça[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:07 #798475Anonim
etsin, muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. On İkinci Ricada bahsi geçen Abdurrahman gibi ruhumla pek alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbapların yerlerini harabezar gördüm.
Eskiden beri hatırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı; tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur:
لَوْلاَ مُفَارَقَةُ اْلاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا ِالٰۤى اَرْوَاحِنَا سُبُلاًYani, “Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın.” Demek, en ziyade insanı öldüren, ahbaptan mufarakattir. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur’ân’dan, imandan medet gelmeseydi, o gam, o keder, o hüzün, ruhumu uçuracak gibi tesirat yapacaktı.
Eskiden beri şairler şiirlerinde, ahbaplarıyla görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla harabegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem ruhum, hem kalbim, gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harabezâra dönmüş yerlerin, gayet mamur ve şenlikli ve neş’eli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedris ile, kıymettar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer, sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında hayali gözümün önünde epey zaman devam etti.
O vakit, ehl-i dünyanın haline çok taaccüp ettim: Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet dünyanın tam fâni olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl-i hakikatin mütemadiyen “Dünya gaddardır, mekkârdır, fenadır; aldanmayınız” demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hanesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar olduğunu kendim de gördüm.
[TR]
[TABLE]
[TD]Abdurrahman: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Ermeni: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Van: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili
[/TD]
[TD]bahsi geçen: anılan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde
[/TD]
[TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i hakikat: varlıkların ve olayların ardındaki gerçeğe ulaşan kişiler
[/TD]
[TD]firkat: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, ölümlü
[/TD]
[TD]fıkra: kısa yazı, özlü söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaddar: acımasız
[/TD]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma
[/TD]
[TD]hane: ev
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harabegâh: yıkılmış yer
[/TD]
[TD]harabezar: yıkılmış, harabe olmuş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn levha: hüzünlü, acıklı tablo
[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahall-i ikamet: oturulan yer
[/TD]
[TD]mamur: imar edilmiş, şenlendirilmiş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medet: yardım
[/TD]
[TD]mekkâr: düzenbaz, hileci
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: yer, ev
[/TD]
[TD]mufarakat: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhaceret: göç etme
[/TD]
[TD]mânâ: anlam
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürur-u zaman: zamanın geçmesi
[/TD]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safahât: safhalar, dönemler
[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç
[/TD]
[TD]taaccüp etmek: hayret etmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahrip edilmiş: yıkılmış
[/TD]
[TD]talebe: öğrenci
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedris: ders verme
[/TD]
[TD]tesirat: tesirler, etkiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl
[/TD]
[TD]vâ esefâ: “Yazıklar olsun”
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:10 #798476Anonim
Çünkü, ben vücudum itibarıyla ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefatından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı.
Rivayet-i hadiste vardır ki, her sabah bir melâike çağırıyor:
1 لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ Yani, “Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz” diyor. İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.
Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harap olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayattar ve mecma-i ahbap olan medresemin vefatı, umum Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin mânevî azametine işareten, koca Van Kalesinin yekpare taşı ona bir mezar taşı olmuş. Adeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.
Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına gitmeliyim; veyahut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim, “Madem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken, mukavemetsûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt, hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”
O vakit cihât-ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hâlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Ruhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir nokta-i istinad ararken; ve ruhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdad taharrî ederken; ve o hadsiz firak ve iftiraktan ve
[NOT]Dipnot-1 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2041; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 5:483, no: 8053; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:94.
[TR]
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Osmanlı Devletli: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Van Kalesi: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cihât-ı sitte: altı cihet, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]firkat: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: bazı gerçeklerin önüne perde çekilmesi[/TD]
[TD]gurbet: gariplik, vatanından uzak kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harap olmak: yıkılmak[/TD]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlî: ıssız[/TD]
[TD]iftirak: ayrılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: açısından[/TD]
[TD]mecma-i ahbap: dostların toplandığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medrese: din eğitimi veren yüksek okul[/TD]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: yer, mekân[/TD]
[TD]merhum: rahmete kavuşmuş, vefat etmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[TD]mukavemetsûz: mukavemeti yok eden, dayanılmaz hâle getiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[TD]nokta-i istimdad: yardım alınan nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rivayet-i hadis: Hz. Peygamberden (a.s.m.) aktarılan söz, fiil ve haller[/TD]
[TD]râcih: üstün gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabır-şiken: sabrı bozan[/TD]
[TD]tahammül edilmez: dayanılmaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharrî etmek: araştırmak, incelemek[/TD]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevellüd etmek: doğmak[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]yekpare: tek parça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şiddet-i teessür: üzüntü ve ıztırabın şiddeti [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:12 #798477Anonim
tahrip ve vefattan gelen hüzün ve gama karşı teselli beklerken, birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın
سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 1âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayalden beni kurtardı, gözümü açtırdı.
Baktım ki, meyvedar ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar, “Bize de dikkat et; yalnız harabezâra bakıp durma” diyorlardı. Bu âyet-i kerimenin hakikati böyle ihtar ediyordu ki:
“Van sahrâsının sayfasında misafir olan insanların eliyle yazılan ve şehir suretini alan sun’î bir mektubun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakikî ve herşeyin Sahibi ve Rabbi olan Nakkaş-ı Ezelîye bak ki, bu Van sayfasında, mektubatı kemâl-ı şâşaa ile, eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. O yerler boş, harap, hâlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik-i Hakikîsinden gaflet ve insanları misafir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor.”
Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati tam kabul etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur, tâ yumuşasın, güzel ve menfaattar bir şekil verilsin. Öyle de, o hüzün-engiz hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mezkûr âyetin hakikatiyle, hakaik-i imaniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabul ettirdi.
[NOT]Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü Ona aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Onun kudreti herşeye yeter.” Hadid Sûresi, 57:1-2.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah[/TD]
[TD]Rab: Her bir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, onları terbiye ve idare eden ve egemenliği altında tutan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rus istilâsı: (bk. bilgiler – Rusya)[/TD]
[TD]Van: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]feyiz: mânevî gıda, bereket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firkatli: ayrılık dolu[/TD]
[TD]gaflet: duyarsızlık, umursamazlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gam: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[TD]hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü[/TD]
[TD]harabezâr: harabe olmuş yer, viranelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harap: yıkık[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlî: ıssız, boş[/TD]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüzün-engiz: hüzün veren[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i şâşaa: mükemmel görünümlü[/TD]
[TD]mektubat: Allah’ın birer mektup gibi yazdığı ve san’atla yarattığı eserler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfaattar: faydalı, yararlı[/TD]
[TD]meyvedar: meyveli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: ifade edilen[/TD]
[TD]mâlik: bir şeyin sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir etmek: etkilemek, üzüntüye sevk etmek[/TD]
[TD]nefis: insanın kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkatli: dokunaklı, acıklı[/TD]
[TD]sahrâ: çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sun’î: el yapımı[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahrip: yıkım[/TD]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:13 #798478Anonim
Evet, lillâhilhamd, şu âyetin hakikati, iman feyziyle, Yirminci Mektup gibi risalelerde kat’î ispat ettiğimiz gibi, herkesin kuvvet-i imaniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, iman-ı billâhtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: “Senin Hâlıkın olan şu memleketin Mâlik‑i Hakikîsinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter.”
O Hâlıkıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman suretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk ettiler, ağlattıran hazîn haller beni neş’elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat’î burhanlarla da ispat ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı iman-ı bil’âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdad verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbaplara karşı arzu ve rabıtalarıma, belki ebedü’l-âbâdda, âlem-i bekàda, saadet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfi gelebilir bir nokta-i istimdad verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san’atlı, şirin nimetlerini her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cenneti hadsiz bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine iman ile istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idame eder.
Hem o âyetin hakikatiyle, imanın ziyasından gelen nur öyle parlak bir surette tecellî etti ki, o zulümatlı olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah[/TD]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt[/TD]
[TD]cihât-ı sitte: altı cihet, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i rahmet: rahmet ve şefkatin yansıması[/TD]
[TD]daimî: sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dünyevî: dünya ile ilgili[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret hayatı[/TD]
[TD]ednâ: en aşağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[TD]envâ-ı nimet: nimet çeşitleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyiz: mânevî gıda, bereket[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[TD]ibâd: kullar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[TD]iman-ı bil’âhiret: ahirete iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]intisab: bağlanma, mensup olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i imaniye: iman gücü[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[TD]medet vermek: yardım etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medrese: din eğitimi veren yüksek okul[/TD]
[TD]menzil: yer, ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesken-i ebedî: sonsuza dek kalınacak yer[/TD]
[TD]musahhar: boyun eğmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf[/TD]
[TD]nisbetinde: oranında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istimdad: yardım alınan yer[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağlantı[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zulümatlı: karanlıklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:16 #798479Anonim
şöyle aydınlattırdı ki, “Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil. Yalnız yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz” diye ihtar etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların yerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı ifham etti.
Evet, lillâhilhamd, hem vefat eden Van medresesini Isparta medresesiyle ihyâ edip, oradaki ahbapları dahi, daha çok, daha kıymettar talebeler ve ahbaplarla mânen ihyâ etti. Hem bildirdi ki, dünya boş, hâlî olmadığını ve harap olmuş bir memleket suretini yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik-i Hakikî hikmetinin iktizasıyla, sun’î insanların levhasını değiştiriyor, mektubunu tazelendiriyor. Bir ağacın bir kısım meyvelerini kopardıkça yerine yine başka meyvelerin geldiği gibi, nev-i beşerde bu zeval ve firak dahi bir teceddüddür, tazelenmektir. İman noktasında, ahbapsızlıktan gelen elîmâne bir hüzün değil, belki başka, güzel bir yerde görüşmek üzere ayrılmaktan gelen lezizâne bir hüzün veren bir tazelenmektir.
Hem o dehşetli vaziyetten, kâinatın mevcudatının karanlıklı görünen yüzünü aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek istedim. Arabî şu fıkra geldi, tam o hakikati tasvir etti. Şöyle ki, dedim:
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ مَا يُتَوَهَّمُ اَجَانِبَ اَعْدَاۤءً اَمْوَاتًا مُوَحِّشِينَ اَيْتَامًا بَاكِينَ، اَوِدَّاۤءَ اِخْوَانًا اَحْيَاۤءً مُونِسيِنَ مُرَخَّصِينَ مَسْرُورِينَ ذَاكِرِينَ مُسَبِّحِينَ
Yani, “O şiddetli hâletin tesirinden gelen gafletle, kâinatın mevcudatı, bir kısmı düşman ve ecnebî, HAŞİYE-1 bir kısmı müthiş cenazeler, diğer kısmı ise kimsesizlikten ağlayan yetimler suretinde, gafil nefsime tevehhümle gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u imanla aynelyakin gördüm ki: O ecnebî, düşman görünenler
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Yani zelzele, fırtına, tufan, tâun, ateş gibi.
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Arabî: Arapça
[/TD]
[TD]Isparta: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâlik-i Hakikî: herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Van: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevilenler[/TD]
[TD]aynelyakîn: gözle görerek kesin bilgi edinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşetli: ürkütücü, korkunç[/TD]
[TD]ecnebî: yabancı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîmâne: acı çektiren, elem veren[/TD]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıkra: ifade, cümle[/TD]
[TD]gafil: gaflet içinde, duyarsız hareket eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: duyarsız olma, göz ardı etme[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harap olmak: yıkılmak[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlî: ıssız[/TD]
[TD]hüzün: üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifham etmek: anlatmak[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihyâ etmek: hayat vermek[/TD]
[TD]iktiza eden: gerektiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezizâne: lezzet verici[/TD]
[TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medrese: din eğitimi veren yüksek okul[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[TD]müthiş: dehşet veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden güç[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman aydınlığı[/TD]
[TD]sun’î: el yapımı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş [/TD]
[TD]talebe: öğrenci [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek [/TD]
[TD]tasvir etmek: göz önünde canlandırmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd: yenilenme[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm: vehimlenme, kuruntuya kapılma[/TD]
[TD]tufan: her tarafın sular altında kalması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâun: veba, bulaşıcı ve ölümcül hastalık[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yetim: babası ölmüş olan çocuk, kimsesiz[/TD]
[TD]zelzele: deprem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: yok olma [/TD]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:18 #798480Anonim
birer dost, kardeştirler. Ve o müthiş cenazeler ise, kısmen hayattar ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdir. Ve o ağlayan yetimlerin vâveylâları ise, zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-u imanla gördüğümden, o hadsiz nimetlerin menbaı olan imanı bana veren Hâlık-ı Zülcelâle hadsiz hamd ediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük, hususî dünyamdaki bütün mevcudatı, hamd ve tesbihât-ı İlâhiyede tasavvur ve niyetimle istimal etmek bir hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o mevcudatın herbirisinin ve umumunun lisan-ı halleriyle beraber, “Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân deriz” demektir.
Hem o gafletkârâne hâlet-i müthişeden hiçe inen ezvâk-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan emeller ve en dar bir daire içinde sıkışıp kalan, belki mahvolan şahsıma ait nimetler, lezzetler, birden—başka risalelerde kat’î bir surette ispat ettiğimiz gibi—nur-u imanla, kalbin etrafındaki o dar daireyi öyle genişlettirdi ki, kâinatı içine aldı ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini kaçırmış nimetler yerinde, dâr-ı dünya ve dâr-ı âhireti birer sofra-i nimet ve birer tabla-i rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi on değil, yüz cihazat-ı insaniyenin herbirini, gayet uzun bir el suretinde, her mü’minin derecesi nisbetinde o iki sofra-i Rahmân’a uzatıp, her tarafından nimetleri toplayacak bir tarzda gösterdiğinden, hem bu ulvî hakikati ifade, hem o hadsiz nimete şükür için, o vakit böyle demiştim:
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَالرَّحْمَةِ، لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقاً يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَثِيرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْن ِخَالِقِهِYani, “Dünya ve âhireti nimet ve rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü’minlerin nur-u iman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hasselerinin
[TR]
[TABLE]
[TD]Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân: iman nurunu nasip eden Allah’a hamd olsun [/TD]
[TD]Horhor: (bk. bilgiler – Van)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah [/TD]
[TD]cihazat-ı insaniye: insana ait cihazlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı dünya: dünya yurdu[/TD]
[TD]dâr-ı âhiret: âhiret yurdu, öteki dünya [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[TD]ezvâk-ı hayat: hayatın lezzetleri, zevkleri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafletkârâne: umursamaz ve duyarsız bir şekilde [/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, gerçek [/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü ve şükür [/TD]
[TD]hasse: duyu, his[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayattar: canlı [/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet-i müthişe: dehşet verici durum[/TD]
[TD]inbisat etmek: genişlemek, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak [/TD]
[TD]istimal etmek: kullanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hâl ve beden dili[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]müthiş: dehşet veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan [/TD]
[TD]nimet: iyilik, lütuf [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbetinde: ölçüsünde [/TD]
[TD]niyet: bir işi yapmayı önceden düşünme, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı [/TD]
[TD]nur-u iman: iman nuru, aydınlığı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet [/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofra-i Rahmân: dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah’ın sofrası [/TD]
[TD]sofra-i nimet: nimet sofrası [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş [/TD]
[TD]tabla-i rahmet: rahmet tablası, tezgâhı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek [/TD]
[TD]terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma [/TD]
[TD]tesbihât-ı İlâhiye: Allah’ı zikir ve tesbih etmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâveylâ: çığlık, feryat[/TD]
[TD]yetim: babası ölmüş olan çocuk, kimsesiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemzeme: nağme, hoş ses[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat [/TD]
[TD]ünsiyetkâr: dostça, cana yakın bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: teşekkür etme, Allah’a karşı minnet duyma [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:20 #798481Anonim
elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u iman nimetinin mukabiline, o imanı bana veren Hâlıkıma, bütün zerrât-ı vücudumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım” demektir. Madem iman bu âlemde bu tesirât-ı azîmeyi yapar; elbette dâr-ı bekàda öyle semerat ve füyuzâtı olacak ki, bu dünyadaki akılla onlar ihata edilmez ve tarif edilmez.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık münasebetiyle pek çok dostların firak acılarını çeken ihtiyar ve ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zâhiren benden yaşlı ise de, mânen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünkü fıtratımda rikkat-i cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka, binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firak belâsını çekmişseniz, benim kadar o belâya mâruz kalmamışsınız. Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâtlarının, hattâ mâsum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkatle hissediyordum. Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim. Belki bu memleketle ve belki âlem-i İslâmın kıt’asıyla, hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum.
İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firak belâlarından gelen teessürâtıma, bana nur-u iman tam kâfi geldi; kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya, bitmez bir teselli verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve teessürat ve teellümâta, iman kâfi ve vâfidir. Asıl en karanlıklı ve en nursuz ve tesellisiz ihtiyarlık ve en elîm ve müthiş firak, ehl-i dalâletin ve ehl-i sefahetin ihtiyarlıklarıdır ve firaklarıdır. O rica ve ziya ve teselli veren imanı zevk etmek ve tesirâtını
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı
[/TD]
[TD]dâr-ı bekà: sonsuzluk âlemi, âhiret
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
[/TD]
[TD]ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder
[/TD]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evlât: çocuk
[/TD]
[TD]firak: ayrılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]füyuzât: feyizler, mânevî bolluk ve bereketler
[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen
[/TD]
[TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü ve şükür
[/TD]
[TD]hamiyet-i İslâmiye: İslâmiyeti savunma gayreti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hane: ev
[/TD]
[TD]hasretmek: yöneltmek, özgü kılmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel
[/TD]
[TD]ihata etmek: kuşatmak kapsamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın
[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli
[/TD]
[TD]kâfi ve vâfi: yeterli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıt’a: dünyanın kara parçalarından her biri, bölge, kara parçası
[/TD]
[TD]mahzun: hüzünlü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muazzam: azametli, çok büyük
[/TD]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak
[/TD]
[TD]mâruz kalmak: bir şeyle yüzyüze gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsum: suçsuz, günahsız
[/TD]
[TD]münasebetiyle: sebebiyle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteellim: acı çeken
[/TD]
[TD]müthiş: dehşet veren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: lütuf, iyilik
[/TD]
[TD]nur-u iman: iman nuru, aydınlığı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit
[/TD]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması
[/TD]
[TD]semerat: meyveler, neticeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı şefkat: şefkatin içinde gizli olan sır
[/TD]
[TD]teellüm: acı çekme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teellümât: elemler, acılar
[/TD]
[TD]teessürât: üzüntüler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesirât: tesirler, etkiler
[/TD]
[TD]tesirât-ı azîme: büyük etkiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı vücud: bedenî oluşturan atomlar
[/TD]
[TD]zevk etmek: tatmak, zevk almak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: dış görünüş itibariyle
[/TD]
[TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren
[/TD]
[TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: karşılıksız sevgi ve merhamet
[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:23 #798482Anonim
hissetmek için, ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete muvafık ubudiyetkârâne bir tavr-ı şuurdârâne takınmakla olur. Yoksa, gençlere benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını unutmakla değildir.
خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ 1(ev kemâ kàl) meâlindeki hadisi düşününüz. Yani, “Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefahetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir.”
Ey kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadis-i şerifte vardır ki, “Altmış yetmiş yaşlarında ihtiyar bir mü’min dergâh-ı İlâhiyeye elini kaldırıp dua ederken, rahmet-i İlâhiye onun elini boş döndürmeye hicap ediyor.” 2 Madem rahmet size karşı böyle hürmet ediyor; siz de rahmetin bu hürmetini, ubudiyetinizle ihtiram ediniz.
ON DÖRDÜNCÜ RİCA
Dördüncü Şua olan Âyet-i Nuriye-i Hasbiyenin başının hülâsası diyor ki:
Bir zaman, ehl-i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle, Risale-i Nur’un teselli verici ve medet edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki, gayet kuvvetli bir aşk-ı bekà ve şedit bir muhabbet-i vücut ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr, bende hükmediyordu. Halbuki müthiş bir fenâ, o bekàyı söndürüyor. O hâletimde, yanık bir şairin dediği gibi dedim:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah, ki Lokman bîhaber.
[TR]
[NOT]Dipnot-1 Ali Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s. 27; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 1:142; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:487.Dipnot-2 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:244; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10:149.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
[/TD]
[TD]Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük [/TD]
[TD]aşk-ı bekà: sonsuzluk aşkı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: sonsuzluk [/TD]
[TD]bîhaber: habersiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı [/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dil: gönül[/TD]
[TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ev kemâ kâl: veya söylediği gibi[/TD]
[TD]fakr: fakirlik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: gelip geçicilik [/TD]
[TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurbet: yabancılık, vatanından uzak olma hâli[/TD]
[TD]hadis/hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hemşire: kız kardeş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hicap etme: utanma, çekinme[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükmetmek: hakim olmak [/TD]
[TD]hülâsa: özet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiram etmek: saygı göstermek [/TD]
[TD]ihtiyare: yaşlı kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştiyak-ı hayat: yaşama şevki, şiddetli yaşama arzusu [/TD]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet-i vücut: var olma sevgisi [/TD]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülk-ü ten: beden mülkü [/TD]
[TD]müthiş: dehşet verici, ürkütücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan [/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet [/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhameti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica: ümit[/TD]
[TD]sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavr-ı şuurdârâne: şuurlu hareket [/TD]
[TD]tecrid etmek: soyutlamak, insanlardan uzak tutmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temkin: ağırbaşlılık, ihtiyatlı hareket etme [/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyetkârâne: kulluk ederek [/TD]
[TD]Âyet-i Nuriye-i Hasbiye: “Hasbünallahu ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)” âyetinin mertebeleri, nurları [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[TD]şua: ışık, parıltı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Ekim 2011: 21:26 #798483Anonim
Meyusâne başımı eğdim. Birden, 1 حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ imdadıma geldi, “Beni dikkatle oku” dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakin ile değil, aynelyakin ile çok kıymettar envârından dokuz mertebe-i hasbiye bana inkişaf etti.
BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcelâlin bir isminin bir cilvesinin, mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakin zevk ettim ki, bekàmın lezzeti ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâlin bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve imanımda ve iz’ânımda vardır. Bunun edillesi, zevi’l-ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakik on iki hemhemler ve şuur-u imanlarla Risale-i Hasbiyede beyan edilmiştir.
İKİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbime dedim: “Elleri bağlı, zayıf ve hasta birtek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinad yok mu?” diye, حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine müracaat ettim. Bana o âyet bildirdi ki:
[NOT]Dipnot-1 “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Bâkî-i Zülkemâl: sonsuz olan ve sınırsız mükemmellik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah [/TD]
[TD]Risale-i Hasbiye: “Hasbünallahü ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter O ne güzel vekildir.)” âyetinin sırlarını ve mertebelerini anlatan risale [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülkemâl ve Zülcelâl: sonsuz mükemmellik ve büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah [/TD]
[TD]acz: güçsüzlük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakîn: gözle görerek kesin bilgi edinme [/TD]
[TD]aşk-ı bekà: sonsuzluk aşkı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk [/TD]
[TD]beyan edilmek: açıklanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzat: doğrudan[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dakik: ince[/TD]
[TD]desise: hile, aldatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]edille: deliller [/TD]
[TD]ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr: nurlar [/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, duyarsızlık [/TD]
[TD]gurbet: yabancılık, vatanından uzak olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hakkalyakîn: bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hemheme: rüzgârın ağaçların yapraklarında çıkardığı sesler, uğultu[/TD]
[TD]hengâm: zaman, dönem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: ilim yoluyla bir konuda kesin bilgi edinme [/TD]
[TD]imdada gelmek: yardıma gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açılmak, ortaya çıkmak [/TD]
[TD]iz’ân: kesin anlama, idrak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik [/TD]
[TD]kıymettar: değerli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbub: sevgili [/TD]
[TD]mahiyet: esas nitelik, içyapı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe-i nuriye-i hasbiye: “Hasbünallahu ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)” âyetinin mertebesi, derecesi[/TD]
[TD]meyusâne: ümitsizce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet-i fıtriye: yaratılıştan var olan sevgi [/TD]
[TD]müracaat etmek: başvurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteveccih olan: yönelen[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]taarruz etmek: saldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama [/TD]
[TD]tecrid: soyutlanma, insanlardan uzaklaştırılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevi’l-ihsâs: his sahipleri[/TD]
[TD]zevk etmek: zevk almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]İlâh: kendisine ibadet edilen, Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur-u iman: iman şuuru, bilinci [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.