- Bu konu 44 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Ekim 2011: 20:58 #798247
Anonim
Mânâsı şudur ki: Melâikenin ibâdâtı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki, kırk bin baş, kırk bin tarzla vezâif-i ubûdiyeti yapar. Meselâ, semâ güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin, tek bir mahlûk iken, yüz bin baş ile, her başta yüz binler ağız ile, her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubûdiyeti ve tesbihat-ı Rabbâniyeyi yapıyor. İşte, küre-i arza müekkel melek dahi, âlem‑i melekûtta şu mânâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır. Hattâ, ben mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki, kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım; kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım; kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim. Herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san’atları gördüm ki, herbiri Sâni-i Zülcelâlin ayrı ayrı birer cilve-i esmâsını ve birer ismini okutturuyor. İşte, hiç mümkün müdür ki, şu badem ağacının Sâni-i Zülcelâli ve Hakîm-i Zülcemâli, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânâsını bilen, ifade eden, kâinata ilân eden, dergâh-ı İlâhiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’âna getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettinse, melâikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evhâm-ı seyyieden temizlen. İşte, Kur’ân âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’ân cenneti müfettehatü’l-ebvâbdır; gir, bak. Melâikeyi o cennet-i Kur’âniye içinde, güzel bir surette gör. Herbir âyet-i tenzil, birer menzildir. İşte, şu menzillerden bak:
وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا[TABLE]
[TR]
[TD]Hakîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-m-l)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]cennet-i Kur’âniye: bir cennet gibi olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i esmâ: İlâhî isimlerin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v)[/TD]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı (bk. e-l-h)[/TD]
[TD]evhâm-ı seyyie: kötü kuruntular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iz’ân: kesin şekilde inanma[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l)[/TD]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: durak, yer (bk. n-z-l)[/TD]
[TD]mevcudat-ı cismaniye: maddî vücudu olan varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddime: giriş, başlangıç (bk. ḳ-d-m)[/TD]
[TD]muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutavassıt: orta halli[/TD]
[TD]mânâ: anlam, içyüz (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli (bk. v-k-l)[/TD]
[TD]müfettehatü’l-ebvâb: kapıları açık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükemmel: kusursuz (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]münasip: uygun (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı hikmet: hikmet gözüyle bakma; bir sır, gaye ve fayda bulma niyetiyle bakma (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gök (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]suret: görünüş, şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbihat-ı Rabbâniye: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ; r-b-b)[/TD]
[TD]vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]zemin: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi (bk. a-l-m; m-l-k)[/TD]
[TD]âyet-i tenzil: Allah’ın indirdiği Kur’ân âyeti (bk. n-z-l)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Ekim 2011: 21:06 #798248Anonim
فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا
1وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا
2تَنَزَّلُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ
3عَلَيْهَا مَلٰۤئِكَةٌ غِلاَظٌ شِدَادٌ لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَاۤ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
4
Hem dinle:
سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ لاَ يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهِ يَعْمَلُونَ
5
senâlarını işit.Eğer cinnîlerle görüşmek istersen
قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ
6
surlu sûreye gir, onları gör, dinle, ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدِىۤ اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّابِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَاۤ اَحَدًا
7


[NOT]Dipnot-1
“Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere; ve rüzgâr gibi esip her tarafa yayılanlara; ve bulutları yeryüzüne dağıtanlara; ve hak ile bâtılı ayıranlara; ve peygamberlere vahiy getirenlere.” Mürselât Sûresi, 77:1-5.
Dipnot-2
“Yemin olsun kâfirin ruhunu tâ derinliklerinden şiddetle söküp alanlara; ve mü’minin ruhunu kolaylıkla alanlara; ve suda yüzercesine gökten inenlere; ve Allah’ın emrini yerine getirmek için yarışanlara; ve emrolundukları işi tanzim ve tedbir edenlere.” Nâziât Sûresi, 79:1-5.
Dipnot-3
“Melekler ve Cebrâil o gecede Rablerinin izniyle yeryüzüne iner.” Kadir Sûresi, 97:4.
Dipnot-4
“O ateşin başında, Allah’ın emrine karşı gelmeyen ve verilen emri yerine getiren haşîn ve şiddetli melekler vardır.” Tahrim Sûresi, 66:6.
Dipnot-5
“O, evlât edinmekten ve her türlü kusurdan münezzehtir. Melekler ise, Allah’ın ikramda bulunduğu kullardır. Allah emretmedikçe bir söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler.” Enbiyâ Sûresi, 21:26-27.
Dipnot-6
“De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’ân’ı dinledikleri bana vahyolundu.” Cin Sûresi, 72:1.
Dipnot-7
“Biz, doğru yola ileten harikulâde bir Kur’ân dinledik ve ona iman ettik. Biz Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.” Cin Sûresi, 72:1-2.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]cinnî: cin taifesinden, cinler[/TD]
[TD]ibret: ders çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senâ: övgü[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Ekim 2011: 21:08 #798249Anonim
İkinci Maksat
Kıyamet ve mevt-i dünya ve hayat-ı âhiret hakkındadırŞu Maksadın dört esası ve bir mukaddime-i temsiliyesi vardır.
MUKADDİME
Nasıl ki, bir saray veya bir şehir hakkında biri dâvâ etse, “Şu saray veya şehir, tahrip edilip yeniden muhkem bir surette bina ve tamir edilecektir”; elbette, onun dâvâsına karşı altı sual terettüp eder.
Birincisi: Niçin tahrip edilecek? Sebep ve muktazi var mıdır? Eğer, “Evet, var” diye ispat etti.
İkincisi, şöyle bir sual gelir ki: “Bunu tahrip edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer, “Evet, yapabilir” diye ispat etti.
Üçüncüsü, şöyle bir sual gelir ki: “Tahribi mümkün müdür? Hem, sonra tahrip edilecek midir?” Eğer “Evet” diye imkân-ı tahribi, hem vukuunu ispat etse; iki sual daha ona varid olur ki:
“Acaba şu acip saray veya şehrin yeniden tamiri mümkün müdür? Mümkün olsa, acaba tamir edilecek midir?” Eğer “Evet” diye bunları da ispat etse, o vakit bu meselenin hiçbir cihette, hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şek ve şüphe ve vesvese girebilsin.
İşte, şu temsil gibi; dünya sarayının, şu kâinat şehrinin tahrip ve tamiri için muktazi var. Fâil ve ustası muktedir; tahribi mümkün ve vaki olacak, tamiri mümkün ve vaki olacaktır. İşte şu meseleler Birinci Esastan sonra ispat edilecektir.
BİRİNCİ ESAS
Ruh, katiyen bâkidir. Birinci Maksattaki melâike ve ruhanîlerin vücutlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu meselemiz olan bekà-i ruha dahi delildirler. Bence mes’ele o kadar kat’îdir ki, fazla beyan abes olur. Evet, şu âlem-i berzahta,
[TABLE]
[TR]
[TD]abes: boşuna, faydasız[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà-i ruh: ruhun ölümsüzlüğü, devamlılığı (bk. b-ḳ-y; r-v-ḥ)[/TD]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bina etme: yapma, üzerine kurma[/TD]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ: iddia[/TD]
[TD]fâil: işi yapan, özne (bk. f-a-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı âhiret: âhiret hayatı, öldükten sonraki hayat (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r)[/TD]
[TD]imkân-ı tahrip: yıkma, yok etme imkânı (bk. m-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katiyen: kesinlikle[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfez: delik[/TD]
[TD]mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddime-i temsiliye: temsilden oluşan giriş (bk. ḳ-d-m; m-s̱-l)[/TD]
[TD]muktazi: gerekçe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktedir: gücü yeten, iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)[/TD]
[TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tahrip: yıkma, harap etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]terettüp: ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaki: olmuş, meydana gelmiş[/TD]
[TD]varid olmak: gelmek, ulaşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesvese: kuruntu, tereddüt[/TD]
[TD]vuku: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]âlem-i berzah: kabir âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Ekim 2011: 21:11 #798250Anonim
âlem-i ervahta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh-ı bâkiye kafileleri ile bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince ve kısadır ki, burhan ile göstermeye lüzum kalmaz. Had ve hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhudun onlarla temas etmeleri, hattâ ehl-i keşfü’l-kuburun onları görmeleri, hattâ bir kısım avâmın da onlarla muhabereleri ve umumun da rüya-yı sâdıkada onlarla münasebet peydâ etmeleri, muzaaf tevatürler suretinde adeta beşerin ulûm-u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyun fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedihî birşeyde zihinlere vesvese vermiş. İşte şöyle vesveseleri izale için, hads-i kalbînin ve iz’ân-ı aklînin pek çok menbalarından bir mukaddime ile dört menbaına işaret edeceğiz.
MUKADDİME: Onuncu Sözün Dördüncü Hakikatinde ispat edildiği gibi, ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedar müştakının ebediyetini ve bekàsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl-i san’at, mütefekkir dellâlının devamını talep eder. Hem nihayetsiz bir rahmet ve ihsan, muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tena’umlarını iktiza eder.
İşte, o âyinedar müştak, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir, en başta ruh-u insanîdir. Öyle ise, ebedü’l-âbâd yolunda o cemâl, o kemâl, o rahmete refakat edecek, bâki kalacaktır.
Yine Onuncu Sözün Altıncı Hakikatinde ispat edildiği gibi, değil ruh-u beşer, hattâ en basit tabakat-ı mevcudat dahi, fenâ için yaratılmamışlar, bir nevi bekàya mazhardırlar. Hattâ, ruhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi, vücud-u zâhirîden gitse, bin vech ile bir nevi bekàya mazhardır. Çünkü sureti hadsiz hafızalarda bâki kalır. Kanun-u teşekkülâtı, yüzer tohumcuklarında bekà bulup devam eder.
[TABLE]
[TR]
[TD]avâm: halk, sıradan insanlar[/TD]
[TD]bedihî: açık, görünür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü, mantıkî delil[/TD]
[TD]bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]dellâl: ilancı, duyurucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devam-ı tena’um: nimetlenmenin devamı (bk. n-a-m)[/TD]
[TD]ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[TD]ehl-i keşf ve şuhud: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f; ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i keşfü’l-kubur: mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar (bk. k-ş-f)[/TD]
[TD]ervâh-ı bâkiye: varlığı devamlı olan, ölümsüz ruhlar (bk. r-v-ḥ; b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y)
[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmeme: sonsuz ve sınırsız olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hads-i kalbî: kalbe gelen sezgi[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]ihsan: iyilik, yardım, bağış (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[TD]izale: giderme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iz’ân-ı aklî: aklen anlama, kabul etme[/TD]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u teşekkülât: meydana geliş kanunları (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i san’at: mükemmel sanat (bk. k-m-l; ṣ-n-a)[/TD]
[TD]mabeyn: ara[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar [/TD]
[TD]mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabere: haberleşme, konuşma[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzaaf: kat kat[/TD]
[TD]münasebet peydâ etmek: ilişki kurmak (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefekkir: tefekkür eden, düşünen (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]müteşekkir: teşekkür eden, şükreden (bk. ş-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştak: şiddetle arzulayan, düşkün[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]rahmet: şefkat, merhamet, acıma (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ)[/TD]
[TD]ruh-u beşer: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh-u insanî: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[TD]rüya-yı sâdıka: doğru olan rüya (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat-ı mevcudat: varlık tabakaları (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber[/TD]
[TD]ulûm-u müteârif: herkesin bildiği ilimler (bk. a-l-m; a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: genel[/TD]
[TD]vech: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesvese: şüphe, kuruntu[/TD]
[TD]vücud-u zâhirî: görünüşteki varlık (bk. v-c-d; ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyinedar: ayna olan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Ekim 2011: 21:13 #798251Anonim
Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü, timsal-i sureti bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibkà ediliyor, dağdağalı inkılâplar içinde kemâl-i intizamla zerrecikler gibi tohumlarında muhafaza ediliyor, bâki kalır. Elbette, gayet cemiyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve hâricî vücut giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nuranî kanun-u emrî olan ruh-u beşer, ne derece kat’iyetle bekàya mazhar ve ebediyetle merbut ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuur bir insanım” diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kanun-u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhafaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında, “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder?” denilir mi?
BİRİNCİ MENBA: Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bâkiyi anlar. Evet, herbir ruh, kaç sene yaşamışsa, o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedâhe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise, madem ceset gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekàsına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet-i hayatta tedricî ceset libasını değiştiriyor; mevtte ise birden soyunur.
Gayet kat’î bir hads ile, belki müşahede ile sabittir ki, ceset ruhla kaimdir. Öyle ise, ruh onunla kaim değildir. Belki ruh binefsihî kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine halel vermez.
Belki ceset ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası, bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip bir gılâf-ı lâtifi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.İKİNCİ MENBA: Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşahedat ve müteaddit vakıat ve
[TABLE]
[TR]
[TD]Hafîz-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve koruyup saklayan Allah (bk. ḥ-f-ẓ; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl: herşeyi sonsuza kadar noksansız bir şekilde muhafaza eden Allah (bk. ḥ-f-ẓ; z-v-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve azamet sahibi, herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]alâkadar: ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beden-i misalî: görüntüden ibaret beden (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[TD]binefsihî: kendi kendine (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dağdağalı: karışık, gürültülü[/TD]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]enfüsî: nefis ve beden dairesinde olanlar (bk. n-f-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gılâf-ı lâtif: güzel ve şeffaf örtü (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]hads: sezgi, kavrayış (bk. ḥ-d-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halel: zarar, eksiklik[/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkim: hükmeden (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hâricî vücut: dışa ait, maddî vücut (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibkà etmek: kalıcı ve sürekli hale getirmek (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]inkılâp: büyük değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiklâliyet: bağımsızlık, birşeye bağlı olmayış[/TD]
[TD]kaim: ayakta duran (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kanun-u teşekkül: oluşma kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyetle: kesinlikle[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: özellik, nitelik, esas[/TD]
[TD]mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]merbut: bağlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm (bk. m-v-t)[/TD]
[TD]mevt hengâmı: ölüm anı (bk. m-v-t)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: saklama, koruma (bk. ḥ-f-ẓ)[/TD]
[TD]mâlik: sahip (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müddet-i hayat: ömür süresi (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]mükerrer: tekrar tekrar, defalarca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasip: uygun (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]müteaddit: çeşitli, birden fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahedat: gözlemler (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: can, hayat, kişinin kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]nuranî: nurlu (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh-u beşer: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[TD]ruh-u bâki: devamlı ve kalıcı ruh (bk. r-v-ḥ; b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermediyet: süreklilik[/TD]
[TD]tedricî: derece derece, yavaş yavaş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]timsal-i suret: görünüş nümunesi (bk. m-s̱-l; ṣ-v-r)[/TD]
[TD]vakıat: olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrecik: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[TD]zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âfâkî: dış dünyaya ait[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 17:15 #798321Anonim
kerrat ile münasebattan neş’et eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet, tek bir ruhun bâdelmemat bekàsı anlaşılsa, şu ruh nev’inin külliyetle bekàsını istilzam eder. Zira, fenn-i mantıkça kat’îdir ki, zâtî bir hassa birtek fertte görünse, bütün efratta dahi o hassanın vücuduna hükmedilir. Çünkü zâtîdir. Zâtî olsa her fertte bulunur. Halbuki, değil bir fert, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba, hasra gelmez müşahedâta istinad eden âsâr ve bekà-i ervâha delâlet eden emârat o derece kat’îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur, o insanların vücutlarına hiç vehim hatıra gelmez; öyle de, şüphe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahta, ölmüş, vefat etmiş insanların ervâhı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Mânevî hedâyâmız onlara gidiyor; onların nuranî feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads-i kat’î ile vicdanen hissedilebilir ki, insan öldükten sonra esaslı bir ciheti bâkidir. O esas ise ruhtur. Ruh ise, tahrip ve inhilâle maruz değil. Çünkü basittir; vahdeti var. Tahrip ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkip edilmiş şeylerin şe’nidir. Sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti temin eder, bir nevi bekàya sebebiyet verir. Demek vahdet ve bekà, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder.
Ruhun fenâsı, ya tahrip ve inhilâl iledir. O tahrip ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin, besâtet bırakmaz ki bozsun. Veyahut idam iledir. İdam ise, Cevâd-ı Mutlakın hadsiz merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu, o nimet-i vücuda pek müştak ve lâyık olan ruh-u insanîden geri alsın.
ÜÇÜNCÜ MENBA: Ruh, zîhayat, zîşuur, nuranî vücud-u hâricî giydirilmiş, câmi’, hakikattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kanun-u emrîdir. Halbuki, en
[TABLE]
[TR]
[TD]Amerika: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Cevâd-ı Mutlak: sınırsız cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. c-v-d; ṭ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]basit: çeşitli madde veya unsunların karışımından, birleşiminden meydana gelmemiş[/TD]
[TD]bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà-i ervâh: ruhların devamlılığı, ölümsüzlüğü (bk. b-ḳ-y; r-v-ḥ)[/TD]
[TD]besâtet: birleşik maddelerden olmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etme: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]bâdelmemat: öldükten sonra (bk. m-v-t)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]cûd: cömertlik (bk. c-v-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]efrat: kişiler, şahıslar (bk. f-r-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emârat: belirtiler, işaretler[/TD]
[TD]ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i mantık: mantık ilmi[/TD]
[TD]fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyiz: ilham, bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ)[/TD]
[TD]hads-i kat’î: kesin ve doğru sezgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hakikattar: hakikatli, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasr: sınırlama, birşeye mahsus kılma[/TD]
[TD]hassa: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hedâyâ: hediyeler[/TD]
[TD]hükm-ü tecrübî: tecrübeyle elde edilen sonuç, bilgi (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam: yok etme[/TD]
[TD]inhilâl: çözülme, dağılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]istinad eden: dayanan (bk. s-n-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kerrat: defalarca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb etmek: kazanmak[/TD]
[TD]kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külliyet: fertlerin geneli, genellik (bk. k-l-l)[/TD]
[TD]maruz: tesirinde kalmış, uğramış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]münasebat: ilişkiler, bağlantılar (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: alâkalı, ilgili (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahedât: gözlemler (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]müştak: çok istekli, arzulu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nimet-i vücud: varlık nimeti (bk. n-a-m; v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]ruh-u insanî: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sabıkan: bundan önce[/TD]
[TD]sirayet: bulaşmak, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahrip: yıkma, bozma[/TD]
[TD]tarz-ı vahdet: birlik hali (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: birleştirme, birleşik olma[/TD]
[TD]vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: zan, kuruntu[/TD]
[TD]vücud-u hâricî: yokluktan veya ilim dairesinden varlık âlemine çıkmış olan (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâtî: öznel nitelik, temel özellik[/TD]
[TD]zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âlem-i melekût ve ervah: ruhlar âlemi; hiçbir vasıta ve sebebin müdahele etmediği, hüküm ve idaresi doğrudan Allah’ın elinde bulunan âlem (bk. a-l-m; m-l-k; r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler[/TD]
[TD]şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 17:17 #798323Anonim
zayıf olan kavânîn-i emriye, sebat ve bekàya mazhardırlar. Çünkü, dikkat edilse, maruz-u tagayyür olan bütün nevilerde birer hakikat-i sabite vardır ki, bütün tagayyürat ve inkılâbat ve etvâr-ı hayat içinde yuvarlanarak suretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâki kalıyor.
İşte, herbir şahs-ı insanî, mahiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuuruyla ve umumî tasavvurâtıyla, bir şahıs iken bir nev’ hükmüne geçmiştir. Bir nev’e gelen ve câri olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi câridir.
Madem Fâtır-ı Zülcelâl, insanı câmi’ bir âyine ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mahiyetle yaratmıştır. Her fertteki hakikat-i ruhiye, yüz binler suret değiştirse, izn-i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise, o şahs-ı insanînin hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi, Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkàsıyla, daima bâkidir.
DÖRDÜNCÜ MENBA: Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibarıyla ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânîne dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki, eğer o kanun-u emrî vücud-u hâricî giyseydi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde, ölmeyerek bâki kalır.
İşte, madem en âdi ve zayıf emrî kanunlar dahi böyle bekà ile, devam ile alâkadardır. Elbette, ruh-u insanî, değil yalnız bekà ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü, ruh dahi Kur’ân’ın nassı ile,
1 قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى[NOT]Dipnot-1
“De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir.” İsrâ Sûresi, 17:85.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]bâki: devamlı, sürekli, kalıcı, ölümsüz (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmiiyet: kapsamlılık (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]câmi’: kapsamlı, birçok şeyi içine alan (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câri: geçerli[/TD]
[TD]ebedü’l-âbâd: sonsuzların sonsuzu, âhiret (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emrî kanun: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]etvâr-ı hayat: hayatın durumları, tavırları (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i ruhiye: ruh gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-v-ḥ)[/TD]
[TD]hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i zîşuur: bilinç sahibi hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]hükümran: hükmü geçen, hükmeden (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibkà: sonsuz ve kalıcı hale getirme (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]inkılâbat: inkılâplar, büyük değişimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d)[/TD]
[TD]izn-i Rabbânî: Allah’ın izni (bk. r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u teşekkülât: meydana geliş kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kavânîn: kanunlar (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i emriye: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunları (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik[/TD]
[TD]maruz-u tagayyür: başkalaşmaya ve değişmeye maruz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[TD]mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstemir: devamlı, yerleşmiş[/TD]
[TD]müşabih: benzeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namus: kanun, düstur (bk. n-m-s)[/TD]
[TD]nass: Kur’ân’ın açık ve kesin hükmü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[TD]ruh-u insanî: insan ruhu (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebat: sabitlik[/TD]
[TD]suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyürat: başkalaşmalar, değişmeler[/TD]
[TD]tasavvurât: düşünceler, hayaller (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]unsur-u zîhayat: hayat sahibi, canlı unsur (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]vücud-u hissî olmayan: beş duyuyla hissedilemeyen; görülüp işitilemeyen (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u hâricî: yokluktan veya ilim dairesinden varlık âlemine çıkmış olan (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[TD]âlem-i emir: kanunlar âlemi; Cenâb-ı Hakkın emir ve kudretinin doğrudan hükmettiği âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[TD]şahs-ı insanî: insan şahsı, ferdi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 17:22 #798324Anonim
ferman-ı celîli ile, âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zîşuur ve bir namus-u zîhayattır ki, kudret-i ezeliye ona vücud-u hâricî giydirmiş.
Demek, nasıl ki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat‑ı iradenin tecellîsi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekàya mazhar olmak daha ziyade kat’îdir, lâyıktır. Çünkü zîvücuttur, hakikat-i hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünkü zîşuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Çünkü zîhayattır.
İKİNCİ ESAS
Saadet-i ebediyeye muktazi vardır. Ve o saadeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vaki olacaktır. Yeniden ihyâ-yı âlem ve haşir mümkündür; hem vaki olacaktır. İşte bu altı meseleyi, birer birer aklı ikna edecek muhtasar bir tarzda beyan edeceğiz. Zaten Onuncu Sözde, kalbi iman-ı kâmil derecesine çıkaracak derecede burhanlar zikredilmiştir. Şurada ise, yalnız aklı ikna edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesindeki beyanatı tarzında bahsedeceğiz.
Evet, saadet-i ebediyeye muktazi mevcuttur. O muktazinin vücuduna delâlet eden burhan-ı kat’î, On Menba ve Medardan süzülen bir hadsdir.
BİRİNCİ MEDAR: Dikkat edilse, şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahât-ı ihtiyar ve lemeât-ı kast görünür. Hattâ, herşeyde bir nur-u kast, her şe’nde bir ziya-yı irade, her harekette bir
[TABLE]
[TR]
[TD]Eski Said: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Fâil-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan fâil, Allah (bk. f-a-l; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nuriye’de yer almaktadır (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]ağleben: çoğunlukla, genellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]burhan: güçlü, mantıkî delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan-ı kat’î: kesin delil[/TD]
[TD]bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman-ı celîl: Cenab-ı Allah’ın yücelerden gelen fermanı (bk. c-l-l)[/TD]
[TD]hads: güçlü sezgi (bk. ḥ-d-s̱)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i hariciye: dışa ait, görünen gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]harab-ı âlem: âlemi yıkıp bozma (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]ihyâ-yı âlem: âlemi yeniden diriltme (bk. ḥ-y-y; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı kâmil: tam ve mükemmel iman (bk. e-m-n; k-m-l)[/TD]
[TD]intizam-ı kasdî: özellikle ve kasden yapılmış bir düzen (bk. n-ẓ-m; ḳ-ṣ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u zîşuur: şuur, bilinç sahibi kanun (bk. ḳ-n-n; ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânin: kanunlar (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kavî: kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i ezeliye: başlangıcı olmayan, ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti (bk. ḳ-d-r; e-z-l)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]lemeât-ı kast: amaç ve hedefi gösteren parıltılar (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]mevcut: var olma (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t)[/TD]
[TD]muhtasar: kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktazi: gerekçe[/TD]
[TD]muktedir: gücü yeten, iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkün: olabilir (bk. m-k-n)[/TD]
[TD]namus-u zîhayat: hayat sahibi kanun (bk. n-m-s; ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür[/TD]
[TD]nizam-ı ekmel: en mükemmel ve eksiksiz düzen (bk. n-ẓ-m; k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u kast: amaç ve hedef nuru, ışığı (bk. n-v-r; ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]reşahât-ı ihtiyar: irade ve dileme sızıntıları (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat-ı irade: Allah’ın irade ve dileme niteliği, sıfatı (bk. v-ṣ-f; r-v-d)[/TD]
[TD]tarz: şekil, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma (bk. c-l-y)[/TD]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vaki: olmuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]vücud-u hâricî: yokluktan veya ilim dairesinden varlık âlemine çıkmış olan (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretme: anma, belirtme[/TD]
[TD]ziya-yı irade: irade ışığı (bk. r-v-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîvücut: varlık sahibi (bk. ẕî; v-c-d)[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i emir: kanunlar âlemi; Cenâb-ı Hakkın emir ve kudretinin doğrudan hükmettiği âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]şe’n: iş, durum, hal (bk. ş-e-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz, idraksiz (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Ekim 2011: 17:54 #792370Anonim
lem’a-i ihtiyar, her terkipte bir şule-i hikmet, semerâtının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor.
İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider.
Demek, nizamı nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem, saadet-i ebediyeye işaret ediyor.
İKİNCİ MEDAR: Hilkat-i kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inâyet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riayeti ve hikmetlerin iltizamı lisanıyla, saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediye olmazsa, şu kâinatta bilbedâhe sabit olan hikmetleri, faideleri mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Sözün Onuncu Hakikati bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifâen burada ihtisar ederiz.
ÜÇÜNCÜ MEDAR: Akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehadetleriyle sabit olan hilkat-i mevcudattaki adem-i abesiyet ve adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder.
Fıtratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni-i Zülcelâlin, herşeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihap etmesidir ve bazan birşeyi yüz vazifeyle tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır. Madem israf yok ve abesiyet olmaz. Elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü, dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder, herşey israf olur.
Umum fıtratta, ezcümle insanda, fenn-i menâfiü’l-âzâ şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösteriyor ki, insanda olan hadsiz istidâdât-ı mâneviye ve nihayetsiz
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]abes: faydasız, gayesiz, boş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abesiyet: faydasızlık ve gayesizlik[/TD]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama[/TD]
[TD]adem-i israf: israfsızlık (bk. s-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin, mesela[/TD]
[TD]fenn-i menâfiü’l-âzâ: insan organlarının neye yaradığını araştıran ilim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hebâ olmak: boşa gitmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hikmet-i tâmme: tam ve mükemmel hikmet; eksiksiz ve yerli yerinde iş (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi bir sebep ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yapması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat-i kâinat: kâinatın, evrenin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)[/TD]
[TD]hilkat-i mevcudat: varlıkların yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisar: kısaltma, sınırlama[/TD]
[TD]ihtiyar: seçme, tercih etme (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifâen: yeterli görerek[/TD]
[TD]iltizam: gerekli görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inayet-i ezeliye: ezelî olan Allah’ın inayeti, düzeni, nizamı (bk. a-n-y; e-z-l)[/TD]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intihap: seçme[/TD]
[TD]intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık (bk. s-r-f)[/TD]
[TD]istidâdât-ı mâneviye: manevi istidatlar, kabiliyetler (bk. a-d-d; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikrâ: etraflı bilgilerden umumî bir netice çıkarmak[/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]lem’a-i ihtiyar: irade ve dileme parıltısı (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]maslahat: fayda, gaye (bk. ṣ-l-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[TD]mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâbere: büyüklük taslayarak doğruyu kabul etmeme (bk. k-b-r)[/TD]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niseb: bağlar (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni (bk. n-ẓ-m; a-l-m)[/TD]
[TD]revâbıt: bağlantılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riayet: uyma, gözetme[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semerât: meyveler, neticeler[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i zaife-i vâhiye: zayıf ve esassız görüntü (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tavzif: vazifelendirme, görevlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: birleştirme; birleşik şey[/TD]
[TD]timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şule-i hikmet: hikmet ışıltısı (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:17 #798258Anonim
âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül, bir kemâlin vücudunu gösterir ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye namzet olduğunu kat’î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden o esaslı mâneviyat, o ulvî âmâl, hikmetli mevcudatın hilâfına olarak, israf ve abes olur, kurur, hebâen gider. Şu hakikat, Onuncu Sözün On Birinci Hakikatinde ispat edildiğinden, kısa kesiyoruz.
DÖRDÜNCÜ MEDAR: Pek çok nevilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada, hattâ insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi kıyamet, bir kıyamet-i kübrânın tahakkukunu ihsas ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet, meselâ haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen, Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deverân-ı dünya, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner, işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyamet o destgâhtan, o saat-i uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyamet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi ölmekle, her sabah bir nevi dirilmekle emârât-ı haşri gördüğü gibi, beş altı senede bil’ittifak bütün zerrâtını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedricî bir kıyamet ve haşir taklidini görmüş. Hem, hayvan ve nebat nevilerinde üç yüz binden ziyade haşir ve neşir ve kıyamet-i nev’iyeyi her baharda müşahede ediyor. İşte, bu kadar emârat ve işârât-ı haşriye ve bu kadar alâmat ve rumuzât-ı neşriye, elbette kıyamet-i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde, o haşre işaret ediyorlar.
Bir Sâni-i Hakîm tarafından, nevilerde böyle kıyamet-i nev’iyeyi, yani bütün
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]abes: faydasız, gayesiz, boş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmat: alametler, işaretler[/TD]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv-i hava: hava boşluğu, uzay[/TD]
[TD]deverân-ı dünya: dünyanın devreleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]emârat: belirtiler, izler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emârât-ı haşr: haşrin belirtileri, işaretleri (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]haşir ve neşir: öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hebâen: boşu boşuna[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf: aykırılık[/TD]
[TD]ihsas etme: hissettirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]israf: savurganlık (bk. s-r-f)[/TD]
[TD]işârât-ı haşriye: haşrin işaretleri (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[TD]kıyamet-i kübrâ: büyük kıyamet (bk. ḳ-v-m; k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyamet-i nev’i: bir tür ve cinsin ölüp dirilmesi (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[TD]mahiyet-i hakikiye: gerçek mahiyet, nitelik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm (bk. m-v-t)[/TD]
[TD]meyl-i saadet: mutlu olma eğilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyl-i tekemmül: mükemmelleşme eğilimi (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, öncü (bk. ḳ-d-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâneviyat: mânevî, soyut şeyler (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]müddet-i hayat: ömür süresi (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müddet-i ömür: yaşam süresi[/TD]
[TD]müyûlât: meyiller, eğilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: gözlemek (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]namzet: aday[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remzen: işareten[/TD]
[TD]rumuzât-ı neşriye: âhiretteki dirilişin ince delilleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]saat-i uzmâ: büyük saat (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]subh-u kıyamet: kıyamet sabahı (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedricî: yavaş yavaş, derece derece[/TD]
[TD]tereşşuhât: sızıntılar, izler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil eden: oluşturan[/TD]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]yevm: gün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: zerreler, hücreler[/TD]
[TD]ziyade: fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmâl: ameller, işler, davranışlar[/TD]
[TD]ömr-ü beşer: insan ömrü[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:18 #798345Anonim
nebâtat köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihyâ etmek ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sair bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iade ederek bir nevi haşir ve neşir yapmak, herbir şahs-ı insanîde kıyamet-i umumiye içinde bir kıyamet-i şahsiyeye delil olabilir. Çünkü, insanın birtek şahsı, başkasının bir nev’i hükmündedir. Zira, fikir nuru, insanın âmâline ve efkârına öyle bir genişlik vermiş ki, mazi ve müstakbeli ihata eder; dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sair nevilerde fertlerin mahiyeti cüz’iyedir, kıymeti şahsiyedir, nazarı mahduttur, kemâli mahsurdur, lezzeti ve elemi ânidir. Beşerin ise, mahiyeti ulviyedir, kıymeti gàliyedir, nazarı âmmdır, kemâli hadsizdir, mânevî lezzeti ve elemi kısmen daimîdir. Öyle ise, bilmüşahede sair nevilerde tekerrür eden bir çeşit kıyametler, haşirler, şu kıyamet-i kübrâ-yı umumiyede her şahs-ı insanî aynıyla iade edilerek haşredilmesine remzeder, haber verir. Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinde iki kere iki dört eder derecesinde kat’iyetle ispat edildiğinden, burada ihtisar ederiz.
BEŞİNCİ MEDAR: Beşerin cevher-i ruhunda derc edilmiş gayr-ı mahdut istidadat ve o istidadatta mündemiç olan gayr-ı mahsur kabiliyetler ve o kabiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller ve o hadsiz meyillerden hasıl olan nihayetsiz emeller ve o nihayetsiz emellerden tevellüt eden gayr-ı mütenâhi efkâr ve tasavvurât-ı insaniye, şu âlem-i şehadetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkik görüyor.
İşte, hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat’î ve şedit ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saadet-i ebediyenin tahakkukuna dair, vicdana bir hads‑i kat’î veriyor. Onuncu Sözün On Birinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden, kısa kesiyoruz.
[TABLE]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher-i ruh: ruhun özü (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[TD]cüz’iye: ferdî (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı[/TD]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, üzüntü[/TD]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fert: şahıs, kişi (bk. f-r-d)[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mahdut: sınırsız[/TD]
[TD]gayr-ı mahsur: sınırlanmamış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sonsuz[/TD]
[TD]gàliye: kıymetli, pahalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hads-i kat’î: kesin ve doğru sezgi[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hasıl olma: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir ve neşir: yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]haşredilme: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata etme: kuşatma[/TD]
[TD]ihtisar: kısaltma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihyâ etmek: hayat vermek, diriltmek (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]istidadat: istidatlar, kabiliyetler (bk. a-d-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmel (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kıyamet-i kübrâ-yı umumiye: umumî olan büyük kıyamet (bk. ḳ-v-m; k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyamet-i umumiye: genel, herşeyi içine alan kıyamet (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[TD]kıyamet-i şahsiye: kişinin kıyameti (bk. ḳ-v-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[TD]mahiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsur: sınırlanmış[/TD]
[TD]mazi: geçmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[TD]meyil: eğilim, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyl-i saadet-i ebediye: sonsuz mutluluğa olan eğilim, arzu(bk. e-b-d)[/TD]
[TD]misil: benzer (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mündemiç: içine alan[/TD]
[TD]müstakbel: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteveccih: yönelme[/TD]
[TD]nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etme: doğma[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remz: ince, gizli işaret[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvurât-ı insaniye: insanın düşünceleri, hayalleri (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tekerrür: tekrarlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevellüt: doğma[/TD]
[TD]ulviye: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmm: genel[/TD]
[TD]âmâl: ameller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahs-ı insanî: insanın kişiliği[/TD]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:19 #798346Anonim
ALTINCI MEDAR: Rahmân-ı Rahîm olan şu mevcudatın Sâni-i Zülcemâlinin rahmeti, saadet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet, nimeti nimet eden, nimeti nıkmetlikten halâs eden ve mevcudatı firak-ı ebedîden hasıl olan vâveylâlardan kurtaran saadet-i ebediyeyi, o rahmetin şe’nindendir ki, beşerden esirgemesin. Çünkü, bütün nimetlerin re’si, reisi, gayesi, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret suretinde dirilmezse, bütün nimetler nıkmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarure ve umum kâinatın şehadetiyle muhakkak ve meşhud olan rahmet-i İlâhiyenin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki, rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat-i sabitedir.
Bak, rahmetin cilvelerinden ve lâtif âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl nimetlerine dikkat et. Eğer firak-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirar edeceğini farz etsen, görürsün ki, o lâtif muhabbet en büyük bir musibet olur. O leziz şefkat en büyük bir illet olur. O nuranî akıl en büyük bir belâ olur. Demek rahmet—çünkü rahmettir—hicrân-ı ebedîyi, muhabbet-i hakikiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Sözün İkinci Hakikati bu hakikati gayet güzel bir surette gösterdiğinden, burada ihtisar edildi.
YEDİNCİ MEDAR: Şu kâinatta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizâbat, bütün iştiyâkat, bütün terahhumat birer mânâdır, birer mazmundur, birer kelime-i mâneviyedir ki, şu kâinatın Sâni-i Zülcelâlinin lütuf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsan ve kereminin cilvelerini bizzarure, bilbedâhe kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor.
Madem şu âlemde bir hakikat vardır. Bilbedâhe hakikî rahmet vardır. Madem hakikî rahmet vardır. Saadet-i ebediye olacaktır. Onuncu Sözün Dördüncü Hakikati, İkinci Hakikati ile beraber şu hakikati gündüz gibi aydınlatmıştır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yapan büyüklük ve haşmet sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l)[/TD]
[TD]belâ: musibet, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzarure: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farz etmek: varsaymak[/TD]
[TD]firak-ı ebedî: sonsuz ayrılık (bk. f-r-ḳ; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halâs etmek: kurtarmak[/TD]
[TD]hasıl olma: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı insaniye: insan hayatı (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]hicrân-ı ebedî: sonsuz ayrılık acısı (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hicrân-ı lâyezâlî: yok olmayan ayrılık acısı (bk. z-v-l)[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisar: kısaltma[/TD]
[TD]illet: hastalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]incirar: sonuçlanma[/TD]
[TD]incizâbat: çekicilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)[/TD]
[TD]iştiyâkat: çok kuvvetli arzu ve istekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelime-i mâneviye: mânevî, soyut söz (bk. k-l-m; a-n-y)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerem: cömertlik, ikram (bk. k-r-m)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: güzel ve hoş şeyler (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]leziz: lezzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazmun: anlam, kavram[/TD]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]merhamet: şefkat, acıma, iyilik etme (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]meşhud: görünen (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]muhabbet-i hakikiye: gerçek sevgi (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkak: kesin (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]musibet: felaket, belâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ: anlam (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nıkmet: azap, ceza, nimetin zıttı[/TD]
[TD]rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)[/TD]
[TD]reis: başkan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]re’s: baş[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tahavvül: dönüşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyât: yansımalar (bk. c-l-y)[/TD]
[TD]terahhumat: şefkat ve marhamet göstermeler (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vâveylâ: feryad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âsâr: eserler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: içten ve karşılıksız merhamet, sevgi (bk. ş-f-ḳ)[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:21 #798347Anonim
SEKİZİNCİ MEDAR: İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahlûktur. Demek, bu vicdanî olan incizap ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-i cazibedârın yalnız cezbiyle olabilir. Onuncu Sözün On Birinci Hakikatinin Hâtimesi bu hakikati göstermiştir.
DOKUZUNCU MEDAR: Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbarıdır. Evet, o zâtın sözleri saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır ve onun kelâmları saadet-i ebediyeye karşı birer penceredir. Zaten bütün enbiyanın icmâını ve bütün evliyanın tevatürünü elinde tutmuş, bütün kuvvetiyle bütün dâvâları, tevhid-i İlâhîden sonra şu haşir ve saadet noktasında temerküz ediyor. Acaba şu kuvveti sarsacak birşey var mıdır? Onuncu Sözün On İkinci Hakikati şu hakikati pek zâhir bir surette göstermiştir.
ONUNCU MEDAR: On üç asırda yedi vech ile i’câzını muhafaza eden ve, Yirmi Beşinci Sözde ispat edildiği üzere, kırk adet envâ-ı i’câzıyla mu’cize olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı kat’iyesidir. Evet, o Kur’ân’ın nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafıdır ve şu tılsım-ı muğlâk-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinatın miftahıdır.
Hem o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz eylediği berâhin-i akliye-i kat’iye binlerdir. Ezcümle, bir kıyas-ı temsilîyi tazammun eden
1 قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِىۤ اَنْشَاَهَاۤ اَوَّلَ مَرَّةٍ[NOT]Dipnot-1
“De ki: Onu hiçten bu derece hikmetli bir surette kim inşa etmişse, Odur ki onu âhirette diriltecektir.” Yâsin Sûresi, 36:79.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]berâhin-i akliye-i kat’iye: kesin aklî deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezb: çekme[/TD]
[TD]cezbe: kendinden geçme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ-ı i’câz: mucizelik çeşitleri (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[TD]fıtrat-ı zîşuur: şuurlu yaratılış (bk. f-ṭ-r; ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaye-yi hakikiye: gerçek gaye, amaç (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i cazibedâr: çekici hakikat, cazibeli gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşr-i cismanî: bedenle birlikte diriliş (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbârât-ı kat’iye: kesin haberler[/TD]
[TD]incizap: kendine çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mucize oluş (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşşaf: keşfedici, açığa çıkarıcı (bk. k-ş-f)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas-ı temsilî: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masduk: tasdik edilmiş (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[TD]medar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miftah: anahtar[/TD]
[TD]muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musaddak: doğrulanmış (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[TD]mu’cize: insanların yapmada aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere verilen olağanüstü hâl ve hareket (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükerreren: tekrarla[/TD]
[TD]nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs-i ihbar: ihbarın kendisi (bk. n-f-s)[/TD]
[TD]remz-i hikmet-i kâinat: kâinattaki hikmetin ince işareti (bk. ḥ-k-m; k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadık: doğru söyleyen (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etme: içine alma[/TD]
[TD]tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temerküz: bir merkezde toplanma[/TD]
[TD]tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid-i İlâhî: Allah’ın birliği (bk. e-l-h; v-ḥ-d)[/TD]
[TD]tılsım-ı muğlâk-ı âlem: kâinattaki anlaşılması zor sır (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz: koyma, yerleştirme[/TD]
[TD]vech: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdanî: vicdana ait[/TD]
[TD]zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:24 #798348Anonim
ve
1 وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve bir delil-i adalete işaret eden
2 وَمَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ gibi pek çok âyat ile haşr-i cismanîdeki saadet-i ebediyeyi gösterecek pek çok dürbünleri nazar-ı beşerin dikkatine vaz etmiştir. Kur’ân’ın sair âyetlerle izah ettiği şu وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا veقُلْ يُحْيِيهَا الَّذِىۤ اَنْشَاَهَاۤ اَوَّلَ مَرَّةٍ
3 deki kıyas-ı temsilînin hülâsasını Nokta Risalesinde şöyle beyan etmişiz ki:Vücud-u insan, tavırdan tavra geçtikçe acip ve muntazam inkılâplar geçiriyor. Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme, azm ve lâhimden halk-ı cedîde, yani insan suretine inkılâbı, gayet dakik düsturlara tâbidir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn-i mahsusa ve öyle nizâmât-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarıdaları vardır ki, cam gibi, altında bir kast, bir irade, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir.
İşte, şu tarzda o vücudu yapan Sâni-i Hakîm, her sene bir libas gibi o vücudu değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve bekàsı için, inhilâl eden eczaların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkibe muhtaçtır. İşte o beden hücreleri, muntazam bir kanun-u İlâhî ile yıkıldığından, yine muntazam bir kanun-u Rabbânî ile tamir etmek için, rızık namıyla bir madde-i lâtifeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hacetleri nisbetinde, Rezzâk-ı Hakikî, bir kanun-u mahsusla taksim ve tevzi ediyor.Şimdi, o Rezzâk-ı Hakîmin gönderdiği o madde-i lâtifenin etvârına bak. Göreceksin ki,
[NOT]Dipnot-1
“O sizi halden hale sokarak yarattı.” Nuh Sûresi, 71:14.
Dipnot-2
“Rabbin, kullarına haksızlık edecek değildir.” Fussılet Sûresi, 41:46.
Dipnot-3
“De ki: Onu hiçten bu derece hikmetli bir surette kim inşa etmişse, Odur ki onu âhirette diriltecektir.” Yâsin Sûresi, 36:79.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nuriye’de yer almaktadır (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rezzâk-ı Hakîm: hikmet sahibi rızık verici Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acip: şaşırtıcı, hayret verici[/TD]
[TD]alâka: kan pıhtısı, embriyo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azm: kemik[/TD]
[TD]bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dakik: ince[/TD]
[TD]delil-i adalet: adalet delili (bk. a-d-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[TD]ecza: parçalar (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]etvâr: haller, tavırlar[/TD]
[TD]hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk-ı cedîd: yeni yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]harekât-ı muttarıda: birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşr-i cismanî: bedenle birlikte diriliş (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özet[/TD]
[TD]ihtiyar: seçim, istek, tercih (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhilâl: bozulma, dağılma[/TD]
[TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih (bk. r-v-d)[/TD]
[TD]kanun-u Rabbânî: Allah’ın kanunu (bk. ḳ-n-n; r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u mahsus: özel kanun (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]kanun-u İlâhî: Allah’ın kanunu (bk. ḳ-n-n; e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]kavânîn-i mahsusa: özel kanunlar (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas-ı temsilî: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâhm: et[/TD]
[TD]madde-i lâtife: güzel ve hoş madde (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mudga: et parçası[/TD]
[TD]muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı beşer: insanın dikkati (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]nisbet: oran (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizâmât-ı muayyene: belirli düzenler (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]sair: diğer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]taksim: bölüştürme, paylaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: birleştirme, sentez[/TD]
[TD]tevzi: dağıtma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: bağlı[/TD]
[TD]uzuv: organ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz etme: koyma, yerleştirme[/TD]
[TD]vücud-u insan: insan bedeni (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[TD]âyat: ayetler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
14 Ekim 2011: 14:25 #798349Anonim
o maddenin zerrâtı, bir kafile gibi küre-i havada, toprakta, suda dağılmışken, birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket-i kasdîyi işmam eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güya onlardan herbir zerre bir vazifeyle bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi, gayet muntazam toplanıyorlar. Hem gidişatından görünüyor ki, bir Fâil-i Muhtarın bir kanun-u mahsusuyla sevk edilip, cemâdat âleminden mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra, nizâmât-ı muayyene ve harekât-ı muttarıda ile ve desâtir-i mahsusa ile, rızık olarak bir bedene girip, o beden içinde dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbât-ı acîbeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra, bedenin aktârına yayılarak, bütün muhtaç olan âzâların muhtelif ve ayrı ayrı derece-i ihtiyaçlarına göre, Rezzâk-ı Hakikînin inâyetiyle ve muntazam kanunlarıyla inkısam ederler.
İşte, o zerrattan hangi zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki, basîrâne, muntazamâne, semîâne, alîmâne sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesadüf, sağır tabiat, şuursuz esbab hiç ona karışamaz. Çünkü, herbirisi, unsur-u muhitten tut, tâ beden hücresine kadar, hangi tavra girmişse, o tavrın kavânîn-i muayyenesiyle güya ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmişse, öyle muntazam adım atıyor ki, bilbedâhe bir Sâik-i Hakîmin emriyle gidiyor gibi görünüyor. İşte, böyle muntazam tavırdan tavra, tabakadan tabakaya, git gide, hedef-i maksadından ayrılmayarak, tâ makam-ı lâyıkına, meselâ Tevfik’in gözbebeğine emr-i Rabbânî ile girer, oturur, çalışır. İşte bu halde, yani erzaktaki tecellî-i rububiyet gösteriyor ki, iptidâ o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzet idiler. Güya herbirisinin alnında
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâil-i Muhtar: kendi istek ve iradesi ile iş gören Fâil, Allah (bk. f-a-l; ḫ-y-r)[/TD]
[TD]Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâik-i Hakîm: herşeyi hikmetli bir şekilde bir amaca yönlendiren Allah (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Tevfik: (bk. bilgiler-Şamlı Hâfız Tevfik Göksu)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aktâr: her taraf[/TD]
[TD]alîmâne: bilerek (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]amel etmek: davranmak[/TD]
[TD]basîrâne: görerek (bk. b-ṣ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[TD]cemâdat âlemi: cansız varlıklar âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i ihtiyaç: ihtiyaç derecesi (bk. ḥ-v-c)[/TD]
[TD]desâtir-i mahsusa: özel kurallar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emr-i Rabbânî: Allah’ın emri (bk. r-b-b)[/TD]
[TD]erzak: rızıklar (bk. r-z-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbap: sebepler (bk. s-b-b; s-b-b)[/TD]
[TD]gayet: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gidişat: hal, vaziyet[/TD]
[TD]güya: sanki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hareket-i kasdî: amaçlı bir hareket (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]harekât-ı muttarıda: birbirini izleyen düzenli hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hedef-i maksad: asıl gaye, kastedilen hedef (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]ihtiyaren: kendi istek ve tercihiyle (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâbât-ı acîbe: şaşırtıcı ve hayret verici değişimler[/TD]
[TD]inkısam etme: bölünme, kısımlara ayrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet: yardım, ikram, düzen, nizam (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]iptidâ: başlangıç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]işmam: hissettirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[TD]kanun-u mahsus: özel kanun (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i muayyene: belirli kanunlar (bk. ḳ-n-n)[/TD]
[TD]keyfiyet: nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i hava: hava küresi, atmosfer[/TD]
[TD]makam: konum, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam-ı lâyık: lâyık olduğu makam[/TD]
[TD]matbah: mutfak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memur: görevli[/TD]
[TD]mevâlid: doğumla çoğalanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muayyen: belirlenmiş[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazamâne: düzenli şekilde (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]muvazzaf: görevli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namzet: aday[/TD]
[TD]nazar-ı hikmet: varlıklardaki anlam ve ince sırları araştıran bakış (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizâmât-ı muayyene: belirlenmiş düzenler (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]semîâne: işiterek (bk. s-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etme: gönderme[/TD]
[TD]tabiat: kâinat ve içindekiler, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavır: durum[/TD]
[TD]tecellî-i rububiyet: rububiyetin yansıması (bk. c-l-y; r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesadüf: rastlantı[/TD]
[TD]unsur-u muhit: her yeri kaplayan unsur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[TD]zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat âlemi: canlılar âlemi (bk. ẕî; ḥ-y-y; a-l-m)[/TD]
[TD]âzâ: organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.