• Bu konu 56 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 58)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798801
    Anonim
      Bir suale cevap

      Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf’un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki:

      Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.

      Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.

      Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu’l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor.

      قَالَ مُحْىِ الدِّينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا

      Yani,”Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü’l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır.

      Said Nursî

      endOfSection.gifendOfSection.gif

      [TABLE]

      [TR]
      [TD]Ebu’l-Âlâ-yı Maarrî: (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]Ehl-i Sünnet: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddin-i Arabî)[/TD]
      [TD]Mustafa Sabri: (bk. bilgiler – Mustafa Sabri Efendi)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Mûsâ Bekûf: (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]asrî: çağdaş, modern[/TD]
      [TD]cihetiyle: yönüyle[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık, inkâr [/TD]
      [TD]efkâr: fikirler, düşünceler [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
      [TD]hakaik: hakikatler, gerçekler [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hakaik-i İslâmiye: İslâmiyetin hakikatleri, gerçekleri [/TD]
      [TD]hususan: özellikle [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hâdî: doğru ve hak yola ulaşan kişi [/TD]
      [TD]ifade etmek: anlatmak, söylemek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ifrat etmek: bir şeyde aşırıya gitmek[/TD]
      [TD]kavâid-i Ehl-i Sünnet: Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluğu tarafından belirlenen kurallar [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kelâm: ifade, söz [/TD]
      [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]küfür: Allah’ı inkâr [/TD]
      [TD]makam: derece, konum [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]makbul: kabul edilen[/TD]
      [TD]merdut: reddolunmuş, geri çevrilmiş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mizansız: ölçüsüz [/TD]
      [TD]mucize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muhakkikîn: gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan âlimler [/TD]
      [TD]muhalefet etmek: aykırı davranmak [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muvazene etmek: karşılaştırmak; dengeye getirmek [/TD]
      [TD]müberrâ: arınmış, temiz [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müdafaat: savunmalar[/TD]
      [TD]mühdî: hidayete ulaştıran [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mümâşâtkâr: uyumlu olan[/TD]
      [TD]mürşid: doğru yol gösteren [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müsait: uygun[/TD]
      [TD]nazara almak: dikkate almak [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nisbeten: kıyasla [/TD]
      [TD]taassup: körü körüne bağlılık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tahrif etmek: değiştirmek, bozmak[/TD]
      [TD]teceddüd: yenilenme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tefrit etmek: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalmak[/TD]
      [TD]tevil: yorum [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tezyif: küçük düşürme[/TD]
      [TD]ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş [/TD]
      [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zâhirî: görünürde [/TD]
      [/TR]

      [/TABLE]

      #798802
      Anonim
        Sekizinci Nükte

        Bu da güzeldir

        1 اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللهِ cümlesi namaz tesbihatında okunurken inkişaf eden lâtif bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım, fakat işaret nev’inden bir iki cümlesini söyleyeceğim.

        Gördüm ki, gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayalin fevkalâde inbisatından ve mahiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) hayalen müşahede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zatlara selâm ettiği gibi, “Binler selâm HAŞİYE-1 sana, yâ Resulallah” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güya bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani, sana tecdid-i biat edip, memuriyetini kabul ve getirdiğin kanunlarına itaat ve evâmirine teslim ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâmla ifade edip, benim dünyamın eczaları ve zîşuur


        [NOT]Dipnot-1 Sana milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun, ey Allah’ın Resulü.Haşiye-1 Zât-ı Ahmediyeye (a.s.m.) gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyâcâtına bakıyor. Onun için, gayr-ı mütenâhi salât yerindedir. Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse, ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telâş eder, Ve birden o haneyi tenvir ederek enîs, mûnis, habib, mahbub bir yaver-i ekrem, sadırda görünüp, o hanenin mâlik-i rahîm-i kerîmini, o hanenin her eşyasıyla tarif edip tanıttırsa, ne kadar sevinç, ünsiyet, sürur, ışık, ferah verdiğini kıyas ediniz, Zât-ı Risaletteki salâvatın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz.[/NOT]
        [TABLE]

        [TR]
        [TD]

        Mâlik-i Rahîm-i Kerîm: bol ihsan ve ikram sahibi; sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan herşeyin sahibi Allah [/TD]
        [TD]

        Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]Zât-ı Risalet: Allah’ın elçisi olan zât, Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
        [TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ebedî: sonsuz [/TD]
        [TD]ecza: kısımlar, bölümler [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]enîs: cana yakın, dost[/TD]
        [TD]evâmir: emirler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ferah: rahatlık[/TD]
        [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli [/TD]
        [TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]habib: sevgili [/TD]
        [TD]hane: ev[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hayalen: hayal ederek [/TD]
        [TD]haşiye: dipnot[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hâlî: ıssız[/TD]
        [TD]ifade etmek: anlatmak, söylemek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihtiyâcât: ihtiyaçlar [/TD]
        [TD]inbisat: genişleme, yayılma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]inkişaf eden: açığa çıkan [/TD]
        [TD]ins ve cin: insanlar ve cinler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]itaat: emre uyma, boyun eğme[/TD]
        [TD]kıymet: değer[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]lâtif: güzel, hoş [/TD]
        [TD]mahbub: sevgili [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellik, insanın temel yapısı[/TD]
        [TD]memuriyet: emir altında oluş, emir ile hareket[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]menzil: yer, mekân [/TD]
        [TD]mûnis: cana yakın, dost[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müşahede etmek: gözlemlemek [/TD]
        [TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nurlandıran: aydınlatan [/TD]
        [TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet [/TD]
        [TD]sadır: en ileride, en başta, en yüksek yerde[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]salât: Peygamberimiz için yapılan dua [/TD]
        [TD]salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]selâmet: güven ve esenlik içinde olma [/TD]
        [TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]taarruz: saygısız davranışta bulunma[/TD]
        [TD]takdir etmek: birşeyin değerini anlamak ve ilân etmek [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tarif etmek: tanıtmak [/TD]
        [TD]tecdid-i biat: bağlılık sözünü yenileme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tedehhüş etmek: dehşete kapılmak, korkmak[/TD]
        [TD]tenvir etmek: aydınlatmak [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma [/TD]
        [TD]teslim: bağlanma [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek[/TD]
        [TD]umum: bütün[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vahşetli: ürkütücü[/TD]
        [TD]yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek şeref sahibi elçi [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]yâ Resulullah: ey Allah’ın Resûlü [/TD]
        [TD]zîhayat: canlı [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âlem: dünya [/TD]
        [TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ünsiyet: cana yakın, dost[/TD]
        [TD]şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) mânevî şahsiyeti, varlığı [/TD]
        [/TR]

        [/TABLE]

        #798803
        Anonim

          mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin namına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.

          Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, nimetlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukabele nev’inden, “Binler salâvat sana insin” dedim. Yani, “Senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz. Belki Hâlıkımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semâvat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı izhar ediyoruz” mânâsını hayalen hissettim.

          O zât-ı Ahmediye (a.s.m.), ubudiyeti cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdid-i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de, semâvat ehli adedince, hazine-i rahmetten, herbirinin namına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nurla herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcudun kıymeti tezahür eder ve herbir mahlûkun vazife-i Rabbâniyesi müşahede olunur ve herbir masnudaki makasıd-ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisan-ı hal ile olduğu gibi, lisan-ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah” diyecekleri kat’î olduğundan, biz umum onların namına,

          اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ 1

          mânen deriz.فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ وَ اَمْلاَكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ 2

          Said Nursî

          endOfSection.gifendOfSection.gif


          [NOT]Dipnot-1 Cinler ve insanlar sayısınca, melekler ve yıldızlar adedince milyonlar salât insin sana, ey Allah’ın Resûlü.
          Dipnot-2 Allah’ın bizzat sana salât etmesi yeter. Onun melekleri de Peygambere salât ve selâm ederler.[/NOT][TABLE]

          [TR]
          [TD]

          Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü [/TD]
          [TD]

          Hak: herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah [/TD]
          [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi [/TD]
          [TD]cihet: yön[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
          [TD]hasebiyle: sebebiyle[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]haysiyetiyle: özelliğiyle[/TD]
          [TD]hazine-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmet hazinesi [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]izhar etmek: göstermek [/TD]
          [TD]kat’î: kesin[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik [/TD]
          [TD]lisan-ı hal: hâl ve beden dili[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]lisan-ı kàl: söz ile anlatım[/TD]
          [TD]mahlûk: varlık [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]makasıd-ı İlâhiye: İlâhî gayeler, istenilen şeyler [/TD]
          [TD]masnu: san’at eseri [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mevcud: varlık [/TD]
          [TD]mezkûr: adı geçen, anılan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
          [TD]mânen: mânevî olarak [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]müşahede: gözlemleme [/TD]
          [TD]namına: adına[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
          [TD]nimetlendirmek: nimet vermek [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]niyaz: dua, yalvarış, yakarış[/TD]
          [TD]nur: aydınlık, ışık [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet [/TD]
          [TD]risalet: elçilik, peygamberlik [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]salât: Peygamberimiz için yapılan dua [/TD]
          [TD]salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]semâvât ehli: ruhanî varlıklar, melekler [/TD]
          [TD]tecdid-i bîat: bağlılık sözünü yenileme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tecellî etmek: görünmek, ortaya çıkmak [/TD]
          [TD]tenvir etmek: aydınlatmak [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teveccüh: ilgi, yönelme[/TD]
          [TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ubudiyet: kulluk [/TD]
          [TD]umum: bütün[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]umumî: genel[/TD]
          [TD]vazife-i Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’a karşı yapılan görev [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zîşuur: şuur sahibi [/TD]
          [TD]şâkirâne: şükrederek [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şükran: minnettarlık, teşekkür [/TD]
          [/TR]

          [/TABLE]

          #798805
          Anonim
            Dokuzuncu Nükte

            besmele.jpg

            اَوْ هُمْ قَاۤئِلُونَ 1

            Refet, اَوْ هُمْ قَائِلوُنَ âyet-i celilesindeki قَائِلوُنَ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.

            Uyku üç nevidir.

            BİRİNCİSİ: Gaylûledir ki, fecirden sonra, tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı sünnettir. Çünkü rızık için sa’y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa’ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.

            İKİNCİSİ: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm-âlûd, yarı uyku kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevî cihetiyle de, o gün hayatının maddî ve mânevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uykuyla geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.

            ÜÇÜNCÜSÜ: Kaylûledir ki, bu uyku sünnet-i seniyyedir. 2 Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için


            [NOT]Dipnot-1 “Veya onlar gündüz uykusunda iken…” A’râf Sûresi, 7:4.
            Dipnot-2 İbni Mâce, Sıyâm: 22; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 4: 531; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 330; el-Elbânî, Sahîhu Camii’s-Sağîr, no: 4307.[/NOT]


            [TABLE]

            [TR]
            [TD]Refet: (bk. Refet Barutçu)
            [/TD]
            [TD]atâlet: hareketsizlik, tembellik
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cihet: yön
            [/TD]
            [TD]duhâ vakti: kuşluk vakti
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ekseriya: çoğunlukla
            [/TD]
            [TD]fecir: sabah tan yerinin ağarmaya başladığı zaman
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]feylûle: ikindiden akşama kadarki zaman dilimi
            [/TD]
            [TD]gaylûle: sabah, tan yerinin ağarmaya başlamasından, tâ güneşin bir mızrak boyu (yaklaşık 45 dk.) yükselmesine kadar geçen zaman dilimi
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hadis: Peygamberimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
            [/TD]
            [TD]hilâf-ı sünnet: sünnete zıt, aykırı
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihzar etme: hazırlama
            [/TD]
            [TD]kaylûle: kuşluk vaktinden öğlenden biraz sonraya kadarki zaman dilimidir ki bu zaman diliminde uyumak sünnettir
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kıyam: ayakta olma, uyanık olma
            [/TD]
            [TD]mağrib: akşam vakti
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mukaddemât: başlangıç şartları
            [/TD]
            [TD]münasebetiyle: sebebiyle
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]münasip: uygun
            [/TD]
            [TD]nevi: çeşit, tür
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nevm-âlûd: uykulu
            [/TD]
            [TD]noksaniyet: noksanlık, eksiklik
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rehavet: tembellik, uyuşukluk
            [/TD]
            [TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sa’y etme: çalışma
            [/TD]
            [TD]sebebiyet verme: sebep olma
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sünnet/sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
            [/TD]
            [TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vakt-i kerahet: kerahet vakti; güneşin doğduğu, battığı ve tepede olduğu anlar
            [/TD]
            [TD]ârız olmak: ortaya çıkmak, kendini göstermek
            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âyet-i celile: büyük ve yüce anlamları içinde bulunduran âyet
            [/TD]
            [/TR]

            [/TABLE]

            #798806
            Anonim

              sünnet olmakla beraber, Ceziretü’l-Arabda, vaktü’z-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tatil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati, ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.

              Said Nursî

              endOfSection.gifendOfSection.gif


              [TABLE]

              [TR]
              [TD]

              Ceziretü’l-Arab: Arap Yarımadası
              [/TD]
              [TD]

              Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kıyam: ayakta olma, uyanık olma
              [/TD]
              [TD]medar: sebep, vesile
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muadil: denk
              [/TD]
              [TD]sünnet/sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tatil-i eşgal: işe ara verme
              [/TD]
              [TD]tezyid: arttırma
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vaktü’z-zuhr: öğle vakti
              [/TD]
              [TD]âdet-i kavmiye ve muhitiye: yerel ve genel çerçevede âdet olan uygulama
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şiddet-i hararet: şiddetli sıcaklık
              [/TD]
              [/TR]

              [/TABLE]

              #798807
              Anonim
                Onuncu Nükte

                besmele.jpg

                Nev-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şâşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki:

                Elli sene sonra, bu kemâl-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi, beli bükülmüş, yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel simalar, o neş’eli gülmeler, zıtlarına inkılâp etmiş olacaklar. Küllü âtin karîb kaidesiyle, madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir; elbette gördüğün hayal değildir.

                Madem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle mâruzdur. Elbette biçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekàya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirâne, huzurkârâne, gafletsiz, mâsumâne eğlencelerdir ve sevap cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır.

                Said Nursî


                [TABLE]

                [TR]
                [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
                [/TD]
                [TD]adese: mercek
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]azîm: çok büyük
                [/TD]
                [TD]aşk-ı bekà: devamlı ve kalıcı olma aşkı
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]beyan etmek: açıklamak
                [/TD]
                [TD]biçare: çaresiz
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]bâki: devamlı ve kalıcı olan
                [/TD]
                [TD]cihet: taraf, yön
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ebedperest: sonsuz hayata arzulu
                [/TD]
                [TD]endişe-i istikbal: gelecek endişesi
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
                [/TD]
                [TD]gafletkârâne: Allah’ın emirlerine karşı umursamaz ve duyarsız davranırcasına
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı
                [/TD]
                [TD]hakikat: gerçek, esas
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]huzurkârâne: kişinin kendisini Allah’ın huzurunda hissetmesi şeklinde
                [/TD]
                [TD]idame: devam
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]inkişaf eden: ortaya çıkan
                [/TD]
                [TD]inkılâp etmek: dönüşmek
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]istikbal: gelecek
                [/TD]
                [TD]istilâ etmek: işgal altına almak
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kaide: kural
                [/TD]
                [TD]kemâl-i neş’e: tam bir neşe
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]küllü âtin karîb: gelecekte olacak her şey yakındır
                [/TD]
                [TD]meftun: düşkün
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mezaristan: mezarlık
                [/TD]
                [TD]mezaristan ehli: mezardakiler
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]meşru: helal, dine uygun
                [/TD]
                [TD]muvakkat: geçici
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mâsumâne: günahsız bir şekilde
                [/TD]
                [TD]müteharrik: hareketli
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek
                [/TD]
                [TD]nazar-ı hayal: bir meseleye hayalen bakmak
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nev-i beşer: insanlar
                [/TD]
                [TD]nimet: iyilik, ihsan
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
                [/TD]
                [TD]rivayet: Hz. Peygamberden (a.s.m.) aktarılan ifade, hadis-i şerif
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sima: yüz
                [/TD]
                [TD]tergibat: teşvikler, istek uyandırıcı ifadeler
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevahhuş: korkma, ürküntü
                [/TD]
                [TD]vaziyet: durum, hâl
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vaziyet-i hayatiye: hayat durumu
                [/TD]
                [TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]zikrullah: Allah’ı çeşitli ifadelerle anma
                [/TD]
                [TD]ziyadeleştirmek: çoğaltmak
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âkıbetbîn: âkıbeti gören; ileri görüşlü
                [/TD]
                [TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şükür: teşekkür etme, Allah’a karşı minnet duyma
                [/TD]
                [/TR]

                [/TABLE]


                #798808
                Anonim
                  On Birinci Nükte

                  Bir düstur

                  Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur’un dâiresi hâricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren mânevî güneşe bedel bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder.

                  Hem Risale-i Nur’un dâiresindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren “meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet” ise, hâriç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; birtek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddit şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.

                  Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her fert o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü’n-Nur’un velâyet-i kübrâ olan sırr‑ı verâset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâiresindeki ilm-i hakikat dahi dâire hâricindeki tarikatlere ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikati yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayaller, nur ve zevklere müptelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola…

                  Bu dünya dârü’l-hizmettir; külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür—dârü’l-mükâfat değil. Onun içindir ki, ehl-i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazan kaçıyorlar, setrini istiyorlar.

                  Hem Risale-i Nur’un dâiresi çok geniştir; şâkirtleri pek çoktur. Hârice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez, belki daha içine almaz. Her insanda bir kalp var. Bir kalp ise, hem dâirede, hem hâriçte olamaz.

                  Hem hâriçteki irşâda hevesli zâtlar, Risale-i Nur’un şâkirtleriyle meşgul olmamalı.


                  [TABLE]

                  [TR]
                  [TD]Risaletü’n-Nur: Risale-i Nur’un diğer bir adı [/TD]
                  [TD]Sahâbe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) gören ve onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bedel: karşılık[/TD]
                  [TD]cihet: yön[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ders-i hakâik: hakikatlere ulaştırma dersi [/TD]
                  [TD]dârü’l-hizmet: hizmet alanı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]dârü’l-mükâfat: ödüllendirme yeri[/TD]
                  [TD]dünyevî: dünya ile ilgili[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]düstur: kural[/TD]
                  [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler [/TD]
                  [TD]envâr: nurlar [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
                  [TD]fazilet: üstün değer [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ferd: kişi, birey [/TD]
                  [TD]feyiz: mânevî bereket, bolluk [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hevesî: zevk ve hevesten kaynaklanan [/TD]
                  [TD]hâlis: içten, ihlâslı [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hâriç: dış[/TD]
                  [TD]ilm-i hakikat: hakikat ilmi, bilgisi [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]irşad: doğru yolu gösterme, uyarma [/TD]
                  [TD]kerâmet: ihsan; Allah’ın sevdiği kullarına ikram olarak verdiği olağanüstü hal ve özellik [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]keşif: mânevî alemlerdeki gizli olan hakikatleri açığa çıkarma [/TD]
                  [TD]külfet: güçlük, zorluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]makam: derece[/TD]
                  [TD]merciiyet: müracaat yeri olma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]meslek-i uhuvvet: kardeşlik mesleği[/TD]
                  [TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]meşreb-i hıllet: yakın dostluğu öngören hareket tarzı[/TD]
                  [TD]meşreb-i uhuvvetkârâne: kardeşliği öngören hareket tarzı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhâfaza etmek: korumak, saklamak [/TD]
                  [TD]müptelâ: bağımlı, düşkün [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren [/TD]
                  [TD]müteaddit: çeşitli, birçok [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nefisperest: nefsin arzu ve isteklerine çok düşkün olan [/TD]
                  [TD]peder: baba[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]setretme: örtme, gizleme [/TD]
                  [TD]suret: şekil, yön[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sırr-ı verâset-i Nübüvvet: Peygamber varisliğinin sırrı [/TD]
                  [TD]tarikat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]velâyet-i kübrâ: en büyük velilik [/TD]
                  [TD]âhiret: öteki dünya, ölümden sonraki ebedî hayat [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şeyh: bir tarikatta en üst konuma ulaşmış kimse; bir tekkede ders veren ve müritleri bulunan kimse[/TD]
                  [TD]şâkirt: talebe, öğrenci[/TD]
                  [/TR]

                  [/TABLE]

                  #798809
                  Anonim

                    Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşâda muhtaç olmadıkları gibi, hâriçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirtleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirtlere peder değil, belki kardeş olsun—fazileti ziyade ise ağabeyleri olsun.

                    Hem bu hâdisede göründü ki, Risale-i Nur’a intisâbın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleği terk edip başka mesleklere giremez.

                    Said Nursî

                    endOfSection.gifendOfSection.gif



                    [TABLE]

                    [TR]
                    [TD]

                    Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
                    [TD]

                    cihet: taraf, yön[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
                    [TD]evvelâ: ilk olarak [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fazilet: üstün değer [/TD]
                    [TD]hâriç: dış[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]intisâb: bağlanma [/TD]
                    [TD]irşad: doğru yolu gösterme, uyarma [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kesretli: pek çok [/TD]
                    [TD]muhtemel: ihtimal dahilinde[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mücâhede: cihad etme, din düşmanına karşı mücadele yapma [/TD]
                    [TD]nâmına: adına [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]peder: baba[/TD]
                    [TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vaziyet: durum[/TD]
                    [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası [/TD]
                    [TD]şâkirt: öğrenci, talebe[/TD]
                    [/TR]

                    [/TABLE]

                    #798810
                    Anonim
                      On İkinci Nükte

                      Aziz kardeşlerim!

                      Gücenmemek şartıyla bu defa takdirkârane değil, belki tenkidkârane iki küçük meseleyi beyan edeceğim:

                      Birincisi: Ben, sizleri ve Risale-i Nur’u müdâfaa için çok davalarda bulundum. O davalardaki şahidlerimin birinci sınıfı sizlerdiniz. Halbuki, inkârınızla hem beni şahidsiz bıraktınız, hem de hakkımdaki ittihamı takviye ettiniz. Çünkü, sizin kaçmanız ve inkârınız, “Demek bir şey var ki, bunlar yanaşmıyorlar” diye fikir verdi. Hem ben sizlerin nasıl tebrienize çalıştım, sizden çoluk çocukları olmayan kısmı beni yalnız bırakmamak için merdâne yanaşmak lazımdı. Fakat, iş işten geçti, yeniden yanaşmağa lüzum yok.

                      İkinci mesele: Seciye-i âliye-i Sahabeyi ve meşreb-i nurânî-i peygamberiyi beyan eden Risale-i Nur dairesindeki feyze kanaat etmeyip, bir kısım kardeşlerimiz tarikat hevesiyle üstadının ve kardeşlerinin şahs-ı mânevîsinin rızasını ve iznini almadan başka yerde o hevesle, hem kendine faidesi olmayarak, hem bizlere, hem Risale-i Nur’a, hem musibetzede arkadaşlarımıza, Risale-i Nur’a girmeyen rüfekamıza zarar ve müteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar-ı dikkatini celbe medar bir heveste bulundular. Ben ki, her birinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen mahkemede iddia ettim ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmişim ki; Risale-i Nur talebelerinin en küçüğünü, hariç bir veliden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali, Lütfi gibi genç ve hâlis Risale-i Nur talebelerini hariçteki büyükçe bir veliye tercih ettiğimi çok emarelerle benden anladığınız halde, nasıl oluyor ki menfaatsiz, belki zararlı bir heves yolunda arkadaşlarının şahs-ı mânevîsinin malum ve âli makamını ve Üstadınızın


                      [TABLE]

                      [TR]
                      [TD]Kuleönlü Ali: (bk. bilgiler – Küçük Ali)[/TD]
                      [TD]Lütfi: (bk. bilgiler – Abdullah Lütfi Özerdem)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) [/TD]
                      [TD]aziz: çok değerli, izzetli [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]beyan etmek: açıklamak, izah et¬mek [/TD]
                      [TD]ehemmiyetli: değerli, kıymetli[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ehl-i ilim: ilim ehli olanlar, âlimler [/TD]
                      [TD]ehl-i takvâ: takvâ sahipleri; Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]emniyet: güven [/TD]
                      [TD]emâre: belirti, işaret[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]entrika: dalavere, dolap çevirme[/TD]
                      [TD]faide: fayda, yarar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]feyiz: ilham, irfân, bereket [/TD]
                      [TD]gücenme: darılma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hariç: bir şeyin dışında olan[/TD]
                      [TD]hemşehri: aynı şehirli olan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]heves: gelip geçici arzu ve istek[/TD]
                      [TD]huruf: harfler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâlis: saf, samimi [/TD]
                      [TD]hükûmet: idare, yönetim [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]intişar: yayılma[/TD]
                      [TD]ittiham: suçlama, suçlu duruma düşürme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kanaat etmek: yetinmek[/TD]
                      [TD]makam: konum, derece [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]malûm: bilinen, belli [/TD]
                      [TD]medar: sebep[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]menfaat: çıkar, kişisel yarar[/TD]
                      [TD]merdâne: mertçe[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]meşreb-i nurânî-i peygamberî: peygamberin nurlu yolu [/TD]
                      [TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müdafaa: savunma[/TD]
                      [TD]müdafaat: savunmalar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müteaddit: bir çok, çeşitli [/TD]
                      [TD]nazar-ı dikkati celb: dikkat çekme [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nazar-ı millet: milletin bakışı, düşüncesi [/TD]
                      [TD]rüfeka: refikler, arkadaşlar [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]rıza: memnuniyet[/TD]
                      [TD]seciye-i âliye-i Sahabe: Sahabelerin yüksek karakteri[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]takdirkârâne: takdir edercesine [/TD]
                      [TD]takviye etmek: güçlendirmek, desteklemek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]talebe: öğrenci [/TD]
                      [TD]tarikat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tebrie: beraat ettirme[/TD]
                      [TD]tecessüs eden: casusluk yapan, gizlice araştıran[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tekerrür etme: tekrarlanma[/TD]
                      [TD]tenkidkârane: eleştiri şeklinde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vasıta: aracı[/TD]
                      [TD]veli: Allah dostu [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âli: yüksek[/TD]
                      [TD]şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs [/TD]
                      [/TR]

                      [/TABLE]

                      #798811
                      Anonim

                        müsellem size karşı hayırhahlığını düşünmeyip, hariçte makamı—sizce meçhul—ve hem o bîçareye zararlı bir surette şeyhlik damarını tahrik etmek suretinde sohbet etmek muvafık değildir.

                        Bu tenkid—haşa—sizin umumunuza ve ekserinize ait değil, yalnız bir iki üç zatın kusurlarına da değil, kalblerinin fazla safvetinden ve tarikata ziyade heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zaif damarı, sebeb-i ittihamımız olan tarikatı en kuvvetli sebep göstermeleri, zannederim bu mânasız tarikat hevesi sebebiyet vermiştir. Burada bu tevkifimizin en kuvvetli sebebi, bu bazı safdillerin hevesinden ve benimle de münasebetleri tarikat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok rica ederim benim bu tenkidimden gücenmeyiniz.

                        Said Nursî

                        endOfSection.gifendOfSection.gif

                        On Üçüncü Nükte

                        Kardeşlerim,

                        Risale-i Nuru müdâfaa ve muhafazasında herkes, hatta ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halil İbrahim, Re’fet Bey, Hüsrev ve Hakkı Efendi’lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı; diğer ikisinin zâhirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale-i Nura karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale-i Nur ehemmiyetli bir sûrette iştihar ve intişar etmesi gibi bir nimet-i uzmâyı netice vermeseydi, bu kadar mazur ve masum Risale-i Nur şakirdlerinin teellümatına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin ruhları pek çok sıkılacaktı.

                        İşte herkesten ziyade bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yek-vücud bulunmaları lâzımdır.

                        endOfSection.gifendOfSection.gif


                        [TABLE]

                        [TR]
                        [TD]Hakkı Efendi: (bk. bilgiler – Hakkı Tığlı)[/TD]
                        [TD]Halil İbrahim: (bk. bilgiler – Halil İbrahim Çöllüoğlu)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Hüseyin Usta: (bk. bilgiler – Hüseyin Zevki Usta)[/TD]
                        [TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsrev Altınbaşak)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Isparta: (bk. bilgiler)[/TD]
                        [TD]Re’fet Bey: (bk. bilgiler)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
                        [TD]bîçare: çaresiz, zavallı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ekser: çoğunluk [/TD]
                        [TD]evvel: önce olma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]garaz: kötü kasıt[/TD]
                        [TD]hayırhah: başkasının iyiliğini isteyen [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hâşâ: asla öyle değil[/TD]
                        [TD]ihtiyarsız: iradesiz, düşünmeden [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ihtiyat etmek: önlem almak, tedbirli olmak[/TD]
                        [TD]ihtiyatsız: önlem almadan, tedbirsiz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]intişar etmek: yayılmak, dağılmak[/TD]
                        [TD]iştihar etmek: meşhur olmak, tanınmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mazur: mazeretli[/TD]
                        [TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muhafaza: koruma [/TD]
                        [TD]muvafık: uygun, yerinde[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müdafaa: savunma[/TD]
                        [TD]münasebet: ilişki, bağlantı [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş [/TD]
                        [TD]netice verme: sonuç verme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nimet-i uzmâ: büyük nimet [/TD]
                        [TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]rica etmek: ummak, ümit etmek[/TD]
                        [TD]safdil: saf kalpli, kolay aldanan [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]safvet: paklık, temizlik [/TD]
                        [TD]sebeb-i ittiham: suçlama sebebi [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sebebiyet vermek: neden olmak [/TD]
                        [TD]suret: biçim, şekil [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tahrik etmek: harekete geçirmek[/TD]
                        [TD]tarikat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teellümat: elemler, acılar[/TD]
                        [TD]tenkid: eleştiri[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tevkif: tutuklama[/TD]
                        [TD]umum: bütün[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]yekvücud: tek vücud [/TD]
                        [TD]zahirî: açık, görünürde [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zaif: zayıf[/TD]
                        [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şakird: talebe, öğrenci[/TD]
                        [TD]şeyh: bir tarikatta en üst konuma ulaşmış kimse; bir tekkede ders veren ve müritleri bulunan kimse[/TD]
                        [/TR]

                        [/TABLE]

                        #798812
                        Anonim
                          On Dördüncü Nükte

                          Kardeşlerim,

                          Kalbime ihtâr edildi ki; nasıl ki, Mesnevi-î Şerif, şems-i Kur’ân’dan tezâhür eden yedi hakikattan bir hakikatın âyinesi olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risâle-i Nur şems-i Kur’âniyenin ziyâsındaki elvân-ı seb’ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nûru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden—inşâallah—yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif

                          On Beşinci Nükte

                          Kardeşlerim,

                          Hafîz-i Zülcelâlin hıfz ve himayetine bakınız ki, meselemiz münasebetiyle Risale-i Nur’un risaleleri adedine muvafık olarak, yüz yirmi kusür adamın mahrem evraklarıyla istintakta oldukları halde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhalif komitecilerin dolaplarıyla mevcut ve münteşir müteaddit cemiyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur’un hiçbir şakirdinin münasebettarlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zahir ve parlak bir himaye-i Rabbaniyedir. Muhafaza-i İlâhiyeye ve İmam-ı Ali (r.a.) ve Gavs-ı Âzam (k.s.), Risale-i Nur’a ait keramet-i gaybiyelerini cidden teyid eden bir inayet-i Rahmâniyedir. Kırk ikilik bir top güllesini, kırk iki mâsum ve mazlum kardeşlerimizin dergâh-ı İlâhiyeye açılan elleriyle doldurup, geri çevirip, atanların başlarında mânen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevaplı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zararla kurtulmak harikadır.


                          [TABLE]

                          [TR]
                          [TD]Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
                          [TD]Hafîz-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, büyük küçük herşeyi kaydedip koruyan Allah [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Mesnevi-î Şerif/Mesnevî: (bk. bilgiler – Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî)[/TD]
                          [TD]Mevlevîler: Mevlevî tarikatına bağlı olanlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]bâkî: devamlı ve kalıcı olan [/TD]
                          [TD]cemiyet: dernek [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cidden: ciddî olarak[/TD]
                          [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı, makamı [/TD]
                          [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler [/TD]
                          [TD]ehl-i kalb: kalb ehli, mânevî derecelere yükselen kişiler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]elvân-ı seb’a: yedi renk[/TD]
                          [TD]entrika: dalavere, dolap çevirme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet [/TD]
                          [TD]himayet: koruma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]himâye-i Rabbâniye: Allah’ın koruma ve himâyesi [/TD]
                          [TD]hıfz: koruma, muhafaza etme [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihtâr edilmek: uyarılmak[/TD]
                          [TD]inayet-i Rahmâniye: çok merhametli ve şefkatli olan Allah’ın inayeti, yardımı [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
                          [TD]istintak: konuşturma, sorgulama[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]keramet-i gaybiye: gelecekle ilgili keramet [/TD]
                          [TD]komite: cemiyet, topluluk[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak [/TD]
                          [TD]lâyemut: ölümsüz [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahrem: gizli [/TD]
                          [TD]mazlum: zulme uğramış [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mevcut: var olan [/TD]
                          [TD]muhafaza-i İlâhiye: İlâhî muhafaza, Allah’ın koruması [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muhalif: aykırı, zıt [/TD]
                          [TD]muvafık: uygun[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mânen: mânevî yönden [/TD]
                          [TD]münasebet: bağlantı, ilgi [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]münasebettar: alâkalı, ilgili [/TD]
                          [TD]münteşir: yayılmış [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren [/TD]
                          [TD]müteaddit: bir çok, çeşitli [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]risale: Risale-i Nur’un her bir bölümü [/TD]
                          [TD]temessül etmek: göstermek, yansıtmak [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]teyid etmek: desteklemek[/TD]
                          [TD]tezâhür etmek: ortaya çıkmak, görünmek [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zahir: açık, âşikar [/TD]
                          [TD]ziya: ışık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
                          [TD]şems-i Kur’ân: Kur’ân güneşi[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şerâfet: şereflilik[/TD]
                          [TD]şerîf: şerefli, yüce[/TD]
                          [/TR]

                          [/TABLE]

                          #798813
                          Anonim

                            Böyle pek büyük bir nimete karşı, şükür ve sürur ve sevinçle mukabele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idik. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.

                            endOfSection.gifendOfSection.gif

                            On Altıncı Nükte

                            Kardeşlerimden ricâ ederim ki:

                            Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.

                            endOfSection.gifendOfSection.gif

                            On Yedinci Nükte

                            Kardeşlerim,

                            Maatteessüf başımıza gelen şefkat tokatını, iki üç gündür, kat’i bir kanaatla anladım. Hattâ, ehl-i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işarâtından bir işareti bize bakıyor gibi hissettim. O da şudur: 1 فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ…اَخَذْنَاهُمْ yâni: “Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık.”

                            Evet, en âhirde sırr-ı ihlâsa dâir bir risâle bize yazdırıldı. Elhak, gayet âlî ve nurânî bir düstur-u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukabele edilir hâdiselere, musîbetlere karşı, o sırr-ı ihlâs ile on adamla mukavemet ettirebilir bir düstür-u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben, biz o ihtâr-ı mânevî ile amel edemedik. Bu âyetin mânâ-yı işârisiyle: اَخَذْنَاهُمْ cifrî tarihiyle bin üç yüz elli

                            [NOT]Dipnot-1 En’âm Sûresi, 6:44.[/NOT]
                            [TABLE]

                            [TR]
                            [TD]

                            amel etmek: uygulamak, yerine getirmek[/TD]
                            [TD]

                            cifrî: (bk. bilgiler – cifir ilmi)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]desise: hile, aldatma[/TD]
                            [TD]düstur-u kudsî: kutsal prensip [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]düstur-u uhuvvet: kardeşlik kuralı[/TD]
                            [TD]ehl-i isyan: Allah’a karşı isyan eden kimseler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]elhak: gerçekten [/TD]
                            [TD]hak ve hakikat: doğru ve gerçek [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]haysiyet: itibar, saygınlık[/TD]
                            [TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihtâr-ı mânevî: mânevî yönden gelen uyarı [/TD]
                            [TD]işarât: belirtiler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kanaat: görüş, fikir[/TD]
                            [TD]kat’i: şüphesiz, kesin[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]maatteessüf: ne yazık ki[/TD]
                            [TD]mabeyninde: arasında[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mahv: yok olma[/TD]
                            [TD]muhabbet: sevgi [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mukabele etmek: karşılık vermek [/TD]
                            [TD]mukavemet: dayanma, karşı koyma [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]musîbet: belâ, felaket[/TD]
                            [TD]mânâ-yı işâri: işaretlerle ifade edilen mânâ[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müfsit: bozguncu[/TD]
                            [TD]nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan [/TD]
                            [TD]nurânî: nurlu, ışıklı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
                            [TD]rahmet: ihsan, bağış [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]rica etmek: ummak, ümit etmek[/TD]
                            [TD]risâle: küçük çaplı kitap [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sudur eden: ortaya çıkan[/TD]
                            [TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sırr-ı ihlâs: ihlâs sırrı [/TD]
                            [TD]vakfetmek: bağışlamak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]âhir: son [/TD]
                            [TD]âlî: yüce[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
                            [TD]şekvâ: şikayet[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şuursuz: bilinçsiz [/TD]
                            [TD]şükür: teşekkür etme, Allah’a karşı minnet duyma [/TD]
                            [/TR]

                            [/TABLE]

                            #798814
                            Anonim

                              iki eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada mâruz olan kardeşlerimize medâr-ı tesellî ve kendilerine medâr-ı sevab ve istifade olmak için bu musîbetin içine alındı.

                              Evet, ihtilâttan men olunduğum için üç aydan beri yeniden üç gündür ben, kardeşlerimin dâhilî ahvâline de muttâli oldum. Hiç hatır ve hayâlime gelmez en hâlis zannettiğim kardeşlerimde sırr-ı ihlâsa münâfi hareket vukûa gelmişti. Ondan anladım ki:
                              1
                              فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ…اَخَذْنَاهُمْ âyetinin uzaktan uzağa bir mânâ-yı işârîsi bize de bakıyor. Ehl-i dalâlet için nâzil olan bu âyet onlara azaptır. Fakat bizim için terbiye-i nüfûs ve keffáretü’z-zünûb ve tezyîd-i derecât için şefkat tokadıdır. Biz elimizdeki kıymettar nimet-i İlâhiyeyi tam takdir etmediğimizden, tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur’âniyemize kanâat etmeyip, menfaatı şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarikat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on birden dört kıymetine tenzil eden teşettüt-ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür-ü kulûba uğrayacaktı.

                              Gülistan sahibi Şeyh Sa’di-i Şirâzî naklediyor, der: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde,


                              [NOT]Dipnot-1 Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık. En’âm Sûresi, 6:44.
                              [/NOT]

                              [TABLE]

                              [TR]
                              [TD]

                              Gülistan: (bk. bilgiler – Sâdi-i Şirâzî)
                              [/TD]
                              [TD]

                              Sahâbe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) hayattayken gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ahvâl: hâller, durumlar
                              [/TD]
                              [TD]azap: acı, sıkıntı
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]dâhilî: içteki
                              [/TD]
                              [TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ehl-i kalb: kalp yoluyla mânevî derecelere yükselen kişiler
                              [/TD]
                              [TD]elif: Arap alfabesinin ilk harfi (elif harfine benzemesinden dolayı (1) rakamı karşılığında da kullanılır)
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]feyiz: mânevî gıda, bereket
                              [/TD]
                              [TD]giriftâr olmak: yakalanmak
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]heves: gelip geçici arzu ve istek
                              [/TD]
                              [TD]hizmet-i kudsiye-i Kur’âniye: Kur’ân’a dayalı kutsal hizmet
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hâlis: samimî, ihlâslı
                              [/TD]
                              [TD]ihtar: hatırlatma
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ihtilât: insanlar arasına karışma
                              [/TD]
                              [TD]istifade etmek: faydalanmak
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kanâat etmek: yetinmek
                              [/TD]
                              [TD]keffáretü’z-zünûb: günahların bağışlanmasına vesile
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal
                              [/TD]
                              [TD]kıymet: değer
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kıymettar: değerli
                              [/TD]
                              [TD]mazhar: bir şeye ulaşma, bir şeyi elde etme
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]medâr olmak: kaynak, dayanak olmak
                              [/TD]
                              [TD]medâr-ı sevab: sevap kaynağı, sebebi
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]medâr-ı tesellî: teselli kaynağı, sebebi
                              [/TD]
                              [TD]men olunmak: yasaklanmak
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]menfaat: fayda
                              [/TD]
                              [TD]muhtemel: ihtimal dahilinde
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]musîbet: belâ, felaket
                              [/TD]
                              [TD]muttalî: haberdar olma, bilgi sahibi olma
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mânâ-yı işârî: işaret edilen mânâ
                              [/TD]
                              [TD]mâruz olmak: bir şeyle yüz yüze gelmek
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mücâhede-i mâneviye: mânevî olarak yapılan cihad
                              [/TD]
                              [TD]münâfi: aykırı, zıt
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti
                              [/TD]
                              [TD]nâzil olmak: inmek
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]seyr-i sülûk: mânevî makamlarda yapılan seyir ve seyahat
                              [/TD]
                              [TD]sırr-ı ihlâs: ihlâs sırrı, esprisi
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]sırr-ı meşrep: meslek sırrı
                              [/TD]
                              [TD]sırr-ı verâset-i nübüvvet: Peygamberlik varisliğinin sırrı
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]talebe: öğrenci
                              [/TD]
                              [TD]tarikat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tazammun eden: içeren
                              [/TD]
                              [TD]tekke: tarikat ehlinin zikir ve ders için toplandıkları yer
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tenzil etmek: indirmek
                              [/TD]
                              [TD]tenâfür-ü kulûp: kalplerin birbirinden nefret etmesi
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]terbiye-i nüfûs: nefislerin terbiyesi
                              [/TD]
                              [TD]tesânüd: dayanışma, karşılıklı yardımlaşma
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tezyîd-i derecât: derecelerin artması
                              [/TD]
                              [TD]teşettüt-ü efkâr: fikir ayrılıkları
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vahdet: birlik
                              [/TD]
                              [TD]vaziyet: durum
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]velâyet-i kübrâ: en büyük velilik makamı
                              [/TD]
                              [TD]vukûa gelmek: gerçekleşmek
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
                              [/TD]
                              [TD]Şeyh Sa’di-i Şirâzî: (bk. bilgiler – Sâdi-i Şirâzî)
                              [/TD]
                              [/TR]

                              [/TABLE]

                              #798816
                              Anonim

                                medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini—eğer muvaffak olursa—kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Uluvv-ü cenâb, uluvv-ü himmet bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”

                                Şeyh Sa’dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır.

                                Acaba, talebelerin, نَصَرَ, نَصَرَا, نَصَرُوا, نَصَرَتْ… gibi sarf ve nahvin küçücük meseleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risâle-i Nur’un:

                                اٰمَنْتُ بِاللهِ وَمَلٰۤئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ 1

                                deki hakaik-ı kudsiye-i imâniyeyi en kat’î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanâat etmeyip, tarikat hevesiyle Risâle-i Nur’dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.

                                Said Nursî

                                endOfSection.gifendOfSection.gif



                                [NOT]Dipnot-1 “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman ettim.”

                                [/NOT]


                                [TABLE]

                                [TR]
                                [TD]Gülistan: (bk. bilgiler – Sâdi-i Şirâzî)
                                [/TD]
                                [TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]fazîlet: yüksek meziyet, erdem
                                [/TD]
                                [TD]feyiz: mânevî gıda, bereket
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]feylesof: filozof, felsefeci
                                [/TD]
                                [TD]hakaik-ı kudsiye-i imâniye: kutsal iman hakikatleri, esasları
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hangâh: derviş evi, büyük tekke
                                [/TD]
                                [TD]heves: gelip geçici arzu ve istek
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]himmet: ciddî gayret, fedakârlık
                                [/TD]
                                [TD]hülâsa: özet
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]istihkak kesbetmek: hak kazanmak
                                [/TD]
                                [TD]kanâat etme: yetinme
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kat’î: kesin
                                [/TD]
                                [TD]medrese: İslâm dünyasında düzenli öğretim kuruluşu, okul
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muannid: inatçı
                                [/TD]
                                [TD]muvaffak olmak: başarmak
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mütemerrid: inatçı
                                [/TD]
                                [TD]nefis: bir kimsenin kendisi
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]râcih: üstün gelen, tercih edilen
                                [/TD]
                                [TD]sarf ve nahiv: Arapça dil bilgisi, gramer
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sekteye uğratmak: engellemek
                                [/TD]
                                [TD]sûret: şekil
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]talebe: öğrenci
                                [/TD]
                                [TD]tarikat: İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tekke: tarikat ehlinin zikir ve ders için toplandıkları yer
                                [/TD]
                                [TD]uluvv-ü cenâb: yüksek makam ve kişilik sahibi
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]uluvv-ü himmet: yüksek gayret ve fedakârlık
                                [/TD]
                                [TD]vird: devamlı yapılan zikir
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vâkıa: olay
                                [/TD]
                                [TD]vâzıh: açık, aşikâr
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zındık: dinsiz
                                [/TD]
                                [TD]âlî-himmet: yüce himmetli
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Şeyh Sa’di: (bk. bilgiler – Sâdi-i Şirâzî)
                                [/TD]
                                [/TR]

                                [/TABLE]

                                #798817
                                Anonim
                                  Bir Tenbih

                                  İki küçük hikâye

                                  Birincisi: Bundan on beş sene evvel Rusya’nın şimâlinde esir olduğum zaman doksan esir zabitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve ruh darlığından çok münakaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyade hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhafaza için dört-beş zabiti tâyin ettim. Ve dedim; “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.” Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı. Benden soruldu: “Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?”

                                  Cevaben, o zaman demiştim ki: “Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatını kırk dirhem istirahat-ı umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet-i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatına fedâ eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iade edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirâhat eder. Eğer, haklıya muâvenet edilse, gürültü daha ziyadeleşecek. Bu nevi hayat-ı içtimâiyede, menfaat-ı umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır.”

                                  İşte ey kardeşlerim! Bu hayatın, bu içtimaımızda, “Bu kardeşim bana haksızlık etti” diye “küstüm” demeyiniz. Bu pek hatâdır. O arkadaşın sana bir dirhem zarar vermiş ise, sen küsmekle kırk dirhem bizlere zarar veriyorsun. Belki kırk lira Risâle-i Nur’a zarar vermek muhtemeldir. Fakat lillâhilhamd pek haklı ve kuvvetli müdâfaatımız, arkadaşların mükerrer isticvâba gitmelerinin önünü aldığından, fesâdın önü alındı. Yoksa, birbirinden küsmüş kardeşler, bir sinek kanadı kadar küçük bir çöpün göze girmesi gibi veyahut bir kıvılcımın baruta düşmesi gibi, az bir garazla büyük bir zarar verebilirdi.

                                  İkinci hikâye: Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcut sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.

                                  Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin mânevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, “acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum” diye geçmiş


                                  [TABLE]

                                  [TR]
                                  [TD]Rusya: (bk. bilgiler)[/TD]
                                  [TD]dirhem: çok küçük[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
                                  [TD]elem: acı, keder[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]fesâd: bozgunculuk[/TD]
                                  [TD]garaz: kötü kasıt[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hakikaten: gerçekten [/TD]
                                  [TD]hayat-ı içtimâiye: sosyal hayat [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hisse: pay[/TD]
                                  [TD]hürmet: saygı [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]iade etmek: geri vermek[/TD]
                                  [TD]isticvâb: sorguya çekmek [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]istirahat-ı umumiye: genel huzur ortamı [/TD]
                                  [TD]istirâhat etme: dinlenme [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]içtima: toplanma [/TD]
                                  [TD]lillâhilhamd: Allah’a hamd olsun! [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]menfaat: fayda[/TD]
                                  [TD]menfaat-ı umumiye: toplumun genelini ilgilendiren fayda[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mevcut: var [/TD]
                                  [TD]muhafaza etmek: korumak [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muhtemel: ihtimal dahilinde[/TD]
                                  [TD]musîbet: âfet, belâ[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muztar: çaresiz [/TD]
                                  [TD]muâvenet: yardım[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müdâfaat: savunmalar[/TD]
                                  [TD]mükerrer: tekrarlanan[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]münakaşa: tartışma[/TD]
                                  [TD]nazara almak: dikkate almak [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                                  [TD]sükûnet: sakinlik [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sükûnet-i umumiye: genel sakinlik [/TD]
                                  [TD]tedbir: önlem [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tenbih: uyarı[/TD]
                                  [TD]teskin etmek: sakinleştirmek [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tâyin etmek: görevlendirmek, atamak[/TD]
                                  [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zabit: subay[/TD]
                                  [TD]ziyade: çok[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
                                  [TD]şimâl: kuzey[/TD]
                                  [/TR]

                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 58)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.