- Bu konu 56 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
26 Ekim 2011: 19:06 #799008
Anonim
Yirmi Dördüncü NükteZekâi’nin Rüyası
Bu sabah rüyamda, İstanbul’un Tophane sahiline benzer, saf ve berrak bir deniz kenarındayım. Kuşluk zamanında olduğunu zannettiğim güneşin ziyası, o derya-yı azîmin üzerinde hoş parıltılar husule getiriyor. Ben deryaya müteveccihim. Denizin orta ve cenubu tarafından yüze yüze sahile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sahile çıkardı. Orada bütün kardeşlerimize tahliyeden sonra istikbal edilmekteler iken, sahil boyunu takiben, garptan dolu dizgin iki atlı geliyor. “Üstad geliyor” dediler. Bu izdiham yarıldı. Hiç durmaksızın, bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zat, şarka doğru uzaklaştılar. Ben o deryaya dalmak üzere iken uyandım.
Zekâi
[TR]
[TABLE]
[TD]Tophane: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]berrak: duru, temiz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cenub: güney[/TD]
[TD]derya: deniz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derya-yı azîm: büyük deniz [/TD]
[TD]garp: batı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule getirmek: ortaya çıkarmak[/TD]
[TD]istikbal etmek: karşılamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izdiham: yoğun kalabalık[/TD]
[TD]kuşluk zamanı: güneşin doğuşundan yaklaşık iki saat sonrasından başlayıp öğle vaktine kadar devam eden zaman dilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühib: heybetli[/TD]
[TD]müteveccih: yönlenmiş, yönelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[TD]saban: çiftçilerin toprağı sürmek için kullandıkları bir araç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahliye: serbest bırakılma[/TD]
[TD]takiben: takip ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yağız: esmer, çevik ve hareketli[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çehre: yüz[/TD]
[TD]İstanbul: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şark: doğu[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:08 #799009Anonim
Yirmi Beşinci NükteBu Lem’anın başında İmam-ı Ali (r.a.) Risale-i Nur’a işaret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nur’a “Elmas, Cevher, Nur” ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem’anın âhirinde derci münasip görüldü.
Takvâ dairesinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale-i Nur’un ve kıymetli Elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki, Risale-i Nur’un, bu âciz talebeniz kadar kerametini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risale-i Nur’a hizmet edemediğim halde göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn-u şükranım. Binaenaleyh, Risale-i Nur’dan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübarek Elmastan ve lezzetten ayrılamaz.
Affınıza mağruren, Risale-i Nur’un bu defaki taharriyâtında iki kerameti meydana aynen çıkmıştır. Hapishane içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müthiş arama yaparken, o esnâda hiç kimse görmeden, yedi sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu, mektep çantasının içerisine Risale-i Nur’un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasındaydı. Çocuk odaya geldi; odada telâş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nur’ları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da birşey demediler.
Fedakâr çocuk doğruca validesine gidiyor, “Dayımın daima bize okuduğu Risale-i Nur’ları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektup, kitap karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhafaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum” diye validesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sayede Elmas, Cevher, Nurlar ele geçmemiş oluyor.
Bu keramet değil de nedir? Kur’ânî bir mucize değil de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas, Cevher hangi telifatta vardır ki, bu Elmas, Cevher, Nurlar şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de, hapis değil, bu Elmas, Cevher, Nurlar için, her an, her dakika, her fedakârlığı memnuniyetle kabul ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarf etmeye hazırdır.
[TABLE]
[TR]
[TD]avdet etmek: geri dönmek[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[TD]esnâ: vakit, zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: değer, üstün özellik [/TD]
[TD]hemşire: kız kardeş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]iştiyak: şiddetli arzu ve istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hâl ve özellik [/TD]
[TD]kesb etmek: kazanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[TD]mahdum: oğul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağruren: inanarak, güvenerek [/TD]
[TD]medyûn-u şükran: teşekkür borçlu [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekteb: okul [/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah tarafından verilen ve bir benzerini yapmada insanların aciz kaldığı olağanüstü hâl ve özellik [/TD]
[TD]mübarek: bereketli, değerli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasip: uygun [/TD]
[TD]nâdir: ender bulunan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[TD]nüsha: kopya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharriyât: araştırmalar[/TD]
[TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci [/TD]
[TD]telifat: kitap olarak kaleme alınan eserler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh etmek: ilgi göstermek[/TD]
[TD]valide: anne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz [/TD]
[TD]âhir: son [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:10 #799010Anonim
İşte bu Elmas, Cevher, Nurun ikinci kerametini ispat ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nurlar için fedakârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden feda edeceklerini ispat ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nuru okurken hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim, bu Elmas, Cevher, Nuru okumaya devam ettim. Hepsi birden “Bu nedir, bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nurdur” diye bunlara okumaya başladım.
Onuncu Sözü okurken saatler geçmiş. Çocuklar, merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas, Cevher, Nuru onların anlayabileceği şekilde izah ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça, hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum.
Suallerinde “Nur hangisi, Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında, “Evet, Nur bunu okumaktır. Bak, sizde bir güzellik meydana geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar ve tasdik ettiler.
“Ya Elmas nedir?”
“Bu Sözleri yazmaktır. O zaman, yani yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler.
“Ya Cevher nedir?”
“İşte o da bu kitaptan aldığınız imandır.” Hepsi birden şehadet getirdiler.
Bu sohbette üç dört saat geçmiş; bendeniz farkına varmadım. “İşte Elmas, Cevher, Nur budur” dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.
Âciz talebeniz Şefik
[TABLE]
[TR]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak verilen olağanüstü hâl ve özellik [/TD]
[TD]kıymetli: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci [/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz [/TD]
[TD]Şefik: (bk. bilgiler – Şefik Sarıoğlu)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet getirmek: “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ise Allah’ın Resulüdür” kelamına inanarak söylemek [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:14 #799011Anonim
Yirmi Altıncı Nükte
وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ 1
âyeti, 2 وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ âyetinde beyan ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu te’yid ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor.Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân Sûre-i Zümer’de3 وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demeyip,4 وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demesiyle ifade ediyor ki: “Sekiz nevi hayvânât-ı mübârekeyi size hazine-i rahmetinden, güya Cennetten nimet olarak indirilmiş, gönderilmiş.” Çünkü o mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere nimet olduğundan, saçından bedevîlere seyyar hâneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, leziz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve saire, hattâ gübreleri mezrûâtın erzâkı ve insanların mahrûkàtı hükmünde olup, güya o mübârek hayvanlar, tecessüm etmiş ayn-ı nimet ve rahmettirler.
Onun içindir ki, yağmura “rahmet” nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da “en’âm” nâmı verilmiş. Güya nasılki rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; öyle de nimet dahi tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendan cismânî maddeleri yerde halk olunuyor; fakat nimetiyet
[NOT]Dipnot-1 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi. Annelerinizin karnında sizi üç karanlık içinde, bir yaratılıştan diğerine çevirerek yaratıyor.” Zümer Sûresi, 39:6.Dipnot-2 “Demiri indirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.
Dipnot-3 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan yarattı.” Zümer Sûresi, 39:6.
Dipnot-4 “Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi.” Zümer Sûresi, 39:6.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân [/TD]
[TD]Sûre-i Zümer: Zümer Sûresi; Kur’ân-ı Kerimin 39. sûresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı nimet ve rahmet: rahmetin ve nimetin ta kendisi [/TD]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak [/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cismânî: maddî yapısı olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]en’âm: deve, sığır, koyun gibi evcil hayvanlar; nimetler [/TD]
[TD]erzâk: gıda [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güya: sanki[/TD]
[TD]halk olunmak: yaratılmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât-ı mübâreke: mübârek hayvanlar [/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâne: ev[/TD]
[TD]leziz: lezzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahrûkàt: odun kömür gibi yakılacak şeyler[/TD]
[TD]mezrûât: tarlaya ekilen tohumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübârek: hayırlı, bereketli [/TD]
[TD]nevi: çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey [/TD]
[TD]nâm: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]seyyar: gezen, dolaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taam: yiyecek[/TD]
[TD]tazammun etmek: içermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecessüm etmek: cisimleşmek[/TD]
[TD]teeyyüd etmek: desteklenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]te’yid etmek: kuvvetlendirmek[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çendan: gerçi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:17 #799012Anonim
sıfatı ve rahmetiyet mânâsı, maddesine tamamiyle galebe ettiğinden, 1 اَنْزَلْنَا tâbiriyle, doğrudan doğruya bu mübârek hayvanları hazine-i rahmetin birer hediyesi olarak, Hâlik-ı Rahîm, yüksek mertebe-i rahmetinden ve mânevî, âli Cennetinden yeryüzüne indirmiş.
Evet, nasıl ki bazan beş paralık bir maddede beş liralık bir san’at derc edilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor; san’at noktasında kıymet veriliyor: sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san’at-ı Rabbâniye gibi. Bazan beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san’at bulunur; o vakit hüküm maddenindir.
Aynen onun gibi, bazan cismânî bir maddede o kadar nimet ve rahmet mânâsı bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyade ehemmiyetli oluyor. Âdetâ cismânî maddesi gizlenir; hüküm, nimetiyet cihetine bakar. İşte, demirin pek azîm menâfii ve çok semereleri, onun maddî maddesini gizlediği gibi, mezkûr mübârek hayvanların dahi her cüz’ünde nimet bulunması, onların cismânî maddelerini güya nimete kalb ettirmiş. Onun içindir ki, cismânî maddelerinin hükmü nazara alınmadan mânevî sıfatları nazara alınmış, وَاَنْزَلْنَا, وَاَنْزَلَ tâbir edilmiştir.
Evet, وَاَنْزَلْنَا, وَاَنْزَلَ hakikat itibârıyla sâbık nükteyi ifade ettikleri gibi, belâgat noktasında da ehemmiyetli bir mânâyı mûcizâne ifade ediyorlar. Şöyle ki:
Demir gayet sert fıtratıyla ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunmak ve hamur gibi yumuşatmak hâsiyetini ihsân ettiğinden, herkes, her yerde, her işte kolayca elde etmesini ifade etmek için, 2 وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ tâbiriyle, güya fıtrî ve semâvî nimetler gibi, demir âletlerini yukarı bir tezgâhtan indirip beşerin ellerine verilmiş gibi kolaylıkla elde ediliyor.
Hem hayvânât cinsinden, sivrisinekten tut, tâ yılan, akrep, kurt, arslana kadar insanlara zararlı vaziyetleriyle beraber, hayvânâtın mühimlerinden olan koca
[NOT]Dipnot-1 “İndirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.Dipnot-2 “Demiri indirdik.” Zümer Sûresi, 39:6.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlik-ı Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi yaratan Allah [/TD]
[TD]azîm: büyük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme [/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cüz’: kısım, parça [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc edilmek: yerleştirilmek[/TD]
[TD]ehemmiyetli: değerli, önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç [/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galebe etmek: üstün gelmek[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, esas [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik[/TD]
[TD]hüküm: karar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsân etmek: bağışlamak, sunmak [/TD]
[TD]itibârıyla: yönüyle [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalb etmek: dönüştürmek[/TD]
[TD]kıymet: değer [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menâfi: faydalar, yararlar[/TD]
[TD]mertebe-i rahmet: rahmet derecesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]mûcizâne: mucizeli bir şekilde [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]nazara alınmak: dikkate alınmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey [/TD]
[TD]nimetiyet: nimet olma özelliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
[TD]rahmetiyet: rahmet olma özelliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’at-ı Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’ın san’atı [/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: gökten gelen [/TD]
[TD]sâbık: önceki, geçmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat: özellik [/TD]
[TD]tâbir: ifade etme, adlandırma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbir etmek: ifade etmek [/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]âli: yüce[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:22 #799013Anonim
manda ve öküz ve deve gibi büyük mahlûkat gayet derece musahhar, mutî; hattâ zayıf bir çocuğa da yularını verip itaat etmek mânâsını ifade için, 1 وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ اْلاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ tâbiriyle, güya bu mübârek hayvanlar dünya hayvanları değil ki, içinde tevahhuş ve zarar bulunsun. Belki mânevî bir Cennetin hayvanları gibi menfaattar, zararsızdırlar. Yukarıdan, yani, rahmet hazinesinden indirilmiştir, diye ifade ediyor.
Muhtemeldir ki, bazı müfessirlerin bu hayvanlar hakkında “Cennetten indirilmiştir” dedikleri, bu mânâdan ileri gelmiştir. Zahrında HAŞİYE-1 Kur’ân-ı Hakîmin bir harfi için bir sahife yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünkü kelâmullahtır. Onun için اَنْزَل tâbiri için iki üç sayfa yazılmakla israf edilmiş olmaz. Bazan Kur’ân’ın bir harfi, bir hazine-i mâneviyenin anahtarı olur.

[NOT]Dipnot-1 “Sizin için sekiz hayvan indirdi.” Zümer Sûresi, 39:6.
Haşiye-1 Bazı müfessirler, “Mebde’leri semâvâttan gelmişler” demelerinden muradları şudur ki: Bu en’âm denilen hayvânâtın bekàları rızık iledir ve rızıkları ottur; onların rızkı da yağmurdur. Yağmur ki, âb-ı hayattır ve rahmettir; ve rızık da semâvâttan gelir. “Ve fi’s-semâi rizgukum” âyeti buna işaret eder. Madem o hayvanların devam eden müteceddit vücutları semâvâttan gelen yağmur içindedir; semâdan indirilmiş mânâsını ifade eden “Enzele” tâbiri yerindedir.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[TD][/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[TD][/TD]
[TD]bekâ: varlığı devam ettirme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
[TR]
[TABLE]
[TD][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]en’âm: deve, sığır, koyun gibi evcil hayvanlar; nimetler
[/TD]
[TD]hazine-i mâneviye: mânevî hazine
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[TD]israf: savurganlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâmullah: Allah’ın kelâmı
[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılanlar, yaratıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde: başlangıç
[/TD]
[TD]menfaattar: faydalı, yararlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtemel: ihtimal dahilinde
[/TD]
[TD]murad: kastedilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: boyun eğmiş
[/TD]
[TD]mutî: emre uyan, itaat eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübârek: hayırlı, bereketli
[/TD]
[TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan kimse
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteceddit: yenilenen
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: yenip içilen şeyler
[/TD]
[TD]semâ: gökyüzü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[TD]tevahhuş: korkma, çekinme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: beden
[/TD]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:25 #799014Anonim
Yirmi Yedinci Nükte
اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ 1
Meâli: HAŞİYE-1 “Nefis daima kötü şeylere sevk eder” âyetinin, hem deاَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ mânâ-yı şerifi: “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir” 2 hadisinin bir nüktesidir.
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimî sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalâğalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek, adeta takdis eder ve derecesine göre, 3 مَنِ اتَّخَذَ اِلٰـهَهُ هَوٰيهُ âyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksülâmelle istiskali celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlâsı kaybeder, riyâyı karıştırır. Âkıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hazıraya müptelâ olan hisse ve hevâ-yı nefse mağlûp olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Adeta, ders aldığı Amme cüz’ünü birtek şekerlemeye satan havâi bir çocuk gibi, elmas kıymetinde bulunan hasenâtını, hissini okşamak için ve hevâsını memnun etmek için ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasâret eder.
اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلاِنْسَانِ 4
[NOT]Dipnot-1 Yusuf Sûresi, 12:53.
[TR]
Haşiye-1 Bu parçanın da herkese faydası var.
Dipnot-2 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:143; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3:4.
Dipnot-3 “Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse…” Furkan Sûresi, 25:43.
Dipnot-4 Allahım! Bizi nefsin, şeytanın, cinin ve insanın şerrinden muhafaza et.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Amme cüz’ü: Amme Sûresiyle başlayan Kur’ân-ı Kerim’in son cüz’ü
[/TD]
[TD]aksülâmel: ters tepki gösterme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]amel-i uhrevî: âhirete yönelik gerçekleştirilen iş, hizmet [/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik[/TD]
[TD]fetvâ: hüküm verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış [/TD]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasâret: zarar[/TD]
[TD]havâi: hoppa, uçarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]heves: gelip geçici arzu ve istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hevâ: gelip gecici arzu ve istekler [/TD]
[TD]hevâ-yı nefis: nefsin arzuları [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme [/TD]
[TD]istiskal: hoşnutsuzluğu belli ederek karşı tarafı çekilmez görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezzet-i hazıra: şu anki lezzet, hemen elde edilen lezzet[/TD]
[TD]mağlûp olmak: yenilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medih: övgü[/TD]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı şerif: değerli ve şerefli anlam [/TD]
[TD]mübalâğa: abartı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ: bağımlı[/TD]
[TD]nefis/nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu; kişinin kendisi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
[TD]riyâ: iki yüzlü olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etmek: yönlendirmek[/TD]
[TD]takdis: her türlü kusur ve eksiklikten arındırma, kutsama [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebrie etmek: kusur ve noksandan uzak tutma[/TD]
[TD]temeddüh: böbürlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenzih: eksik ve çirkinliklerden arınmış tutma [/TD]
[TD]tezkiyesiz: nefsi temize çıkarmaksızın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[TD]zâhirî: görünüşte [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkıbet: netice, son[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:28 #799015Anonim
Yirmi Sekizinci Lem’anın Yirmi Sekizinci Nüktesi
لاَ يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلاَِ اْلاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ اِلاَّ مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاِقبٌ 1وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
2gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl-i dalâletin bir tenkidi münasebetiyle beyan edilecek. Şöyle ki:
Cin ve şeytanın casusları, semâvat haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyyunlar ve bazı ispritizmacılar gibi gaipten haber vermelerini, nüzûl-ü vahyin bidâyetinde, vahye bir şüphe getirmemek için onların o daimî casusluğu o zaman daha ziyade şahaplarla recm ve men edildiğine dair olan mezkûr âyetler münasebetiyle, gayet mühim üç başlı bir suale muhtasar bir cevaptır.
Sual: Şu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz’î ve bazan şahsî bir hadise-i gaybiyeyi de haber almak için, gayet uzak bir mesafe olan semâvat memleketine casus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz’î hadisenin bahsi varmış gibi, hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir mânâyı akıl ve hikmet kabul etmiyor.
Hem, nass-ı âyetle, semâvâtın üstünde bulunan Cennetin meyvelerini bazı ehl‑i risalet ve ehl-i keramet, yakın bir yerden alır gibi alıyormuş, bazan yakından
[NOT]Dipnot-1 “Onlar yüce âlemlerdeki melekleri dinleyemezler; her taraftan taşlanıp kovulurlar. Âhirette ise onlar için daimî bir azap vardır. Kulak hırsızlığı yapıp birşeyler dinleyenleri ise, delip geçen yakıcı bir yıldız takip eder.” Sâffât Sûresi, 37:8-10.Dipnot-2 “And olsun ki, dünya semâsını Biz kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için birer taş yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.
[TR]
[/NOT][TABLE]
[TD]bahis: konu
[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak, anlatmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bidâyet: başlangıç
[/TD]
[TD]cüz’î: sınırlı, ferdî, kişisel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli
[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler
[/TD]
[TD]ehl-i risalet: peygamber olarak gönderilen kimseler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaip: görünmeyen âlem
[/TD]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise-i gaybiye: gayb aleminde gerçekleşen olay
[/TD]
[TD]hikmet: ilim, yüksek bilgi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ispritizmacı: ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi
[/TD]
[TD]kâhin: gelecekten haber veren kimse
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyyun: maddeciler, materyalistler
[/TD]
[TD]men edilmek: yasaklanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesafe: uzaklık
[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, anılan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet
[/TD]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki
[/TD]
[TD]nass-ı âyet: âyetin kesin ifadesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]nüzûl-ü vahy: Allah’ın Cebrail (a.s.) vasıtası ile emirlerini Hz. Peygamber’e iletmesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]recim: taşlama
[/TD]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenkid: eleştiri
[/TD]
[TD]vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahap: göktaşı
[/TD]
[TD]şahsî: kişisel
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:32 #799016Anonim
Cenneti temâşâ ediyormuş diye, nihayet uzaklık, nihayet yakınlık içinde bir meseledir ki, bu asrın aklına sığmaz.
Hem cüz’î bir şahsın cüz’î bir ahvâli, küllî ve geniş olan semâvat memleketindeki mele-i âlânın medar-ı bahsi olması, gayet hakîmâne olan tedvîr-i kâinatın hikmetine muvafık gelmiyor. Halbuki bu üç mesele de hakaik-i İslâmiyeden sayılıyor.
Elcevap:
Evvelâ: On Beşinci Söz namındaki bir risalede, Yedi Basamak namında yedi kat’î mukaddime ile,
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ 1âyetinin ifade ettiği, yıldızlarla, şeytan casusların semâvattan ref ve tardı öyle bir surette ispat edilmiş ki, en muannid maddiyyunu dahi iknâ eder, susturur ve kabul ettirir.
Saniyen: Bu uzak zannedilen o üç hakikat-i İslâmiyeyi kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsil ile işaret edeceğiz.
Meselâ, bir hükûmetin daire-i askeriyesi memleketin şarkında ve daire-i adliyesi garbında ve daire-i maarifi şimalinde ve daire-i ilmiyesi cenubunda ve daire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz, telefon, telgrafla, gayet muntazam bir surette, her daire alâkadar olduğu vaziyetleri görse, haber alsa; adeta umum o memleket, adliye dairesi olduğu halde, askerî dairesidir ve mülkiye dairesi olduğu gibi, ilmiye dairesi oluyor.
Hem meselâ, müteaddit devletler ve ayrı ayrı payitahtları bulunan hükûmetlerin, bazan oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyazat haysiyetiyle veya ticaretler münasebetiyle birtek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetlikleri bulunur.
[NOT]Dipnot-1 “And olsun ki, dünya semâsını Biz kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için birer taş yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.
[TR]
[/NOT]
[TABLE]
[TD]ahvâl: hâller, davranışlar
[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[TD]cenub: güney[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, sınırlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i adliye: adliye dairesi [/TD]
[TD]daire-i askeriye: askerlik dairesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i ilmiye: ilim dairesi, millî eğitim dairesi [/TD]
[TD]daire-i maarif: eğitim-öğretim dairesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i mülkiye: askeriye ve millî eğitim dışındaki devlet idaresine bakan daireler [/TD]
[TD]evvelâ: ilk olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garb: batı[/TD]
[TD]hakaik-i İslâmiye: İslâmiyetin hakikati, doğru olan gerçeği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i İslâmiye: İslâm hakikatleri, gerçekleri [/TD]
[TD]hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyetlik: egemenlik [/TD]
[TD]imtiyazat: ayrıcalıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]küllî: geniş ve kapsamlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyyun: maddeci, materyalist[/TD]
[TD]medar-ı bahs: söz konusu, konuşmaya sebep olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mele-i âlâ: gayb âleminde en yüksek ve Allah’a en yakın makam[/TD]
[TD]muannid: inatçı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş [/TD]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[TD]mülkiye: yönetim dairesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki [/TD]
[TD]müstemlekât: sömürgeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: bir çok [/TD]
[TD]nam: ad, isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: sınırsız[/TD]
[TD]payitaht: başkent[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ref ve tard: ortadan kaldırma ve kovma[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan her bir bölüm [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saniyen: ikinci olarak[/TD]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil [/TD]
[TD]tedvîr-i kâinat: kâinatın idaresi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme [/TD]
[TD]temâşâ etmek: bakmak, seyretmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]şark: doğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şimal: kuzey[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:33 #799017Anonim
Raiyet ve millet bir olduğu halde, herbir hükûmet, kendi imtiyazı cihetiyle, o raiyetle münasebettardır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muamelâtı birbirine temas ediyor, her hanede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirakleri oluyor. Cüz’î meseleleri, temas noktalarındaki cüz’î bir dairede görülür. Yoksa, her cüz’î bir mesele, daire-i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz’î meselelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya daire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, daire-i külliyeden alınıyor gibi ve o dairede medar-ı bahis olunmuş bir mesele şekli verilir tarzda ifade edilir.
İşte bu iki temsil gibi, semâvat memleketi, payitaht ve merkez itibarıyla gayet uzak olduğu halde, arz memleketinde insanların kalblerine uzanmış mânevî telefonları olduğu gibi, semâvat âlemi, yalnız âlem-i cismanîye bakmıyor; belki âlem-i ervâhı ve âlem-i melekûtu tazammun ettiğinden, bir cihette perde altında âlem-i şehadeti ihata etmiştir.
Hem âlem-i bâkiden ve dâr-ı bekàdan olan Cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o daire-i tasarrufâtı, perde-i şehadet altında, her tarafta nuranî bir surette uzanmış, yayılmış. Sâni-i Hakîm-i Zülcelâlin hikmetiyle, kudretiyle, nasıl ki insanın başında yerleştirdiği duygularının merkezleri ayrı ayrı olduğu halde, herbiri umum o vücuda, o cisme hükmediyor ve daire-i tasarrufuna alabiliyor. Öyle de, bu insan-ı ekber olan kâinat dahi, mütedahil ve birbiri içinde bulunan daireler gibi, binler âlemleri ihtivâ ediyor. Onlarda cereyan eden ahvâlin ve hadiselerin küllî ve cüz’iyeti ve hususiyeti ve azameti cihetiyle medar-ı nazar olur, yani, o cüzler cüz’î ve yakın yerlerde ve küllî ve azametliler küllî ve büyük makamlarda görülür.
Fakat bazan cüz’î ve hususî bir hadise büyük bir âlemi istilâ eder. Hangi köşede dinlenilse, o hadise işitilir. Ve bazan da büyük tahşidat, düşmanın kuvvetine karşı değil, belki izhar-ı haşmet için yapılır. Meselâ, hadise-i Muhammediye
[TR]
[TABLE]
[TD]Sâni-i Hakîm-i Zülcelâl: herşeyi san’atla ve hikmetle yaratan, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah [/TD]
[TD]ahvâl: hâller, davranışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[TD]azamet: büyüklük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan eden: gerçekleşen[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: kısım, parça [/TD]
[TD]cüz’iyet: ferdî, kişisel [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: sınırlı, ferdî [/TD]
[TD]daire-i külliye: geniş ve kapsamlı daire [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i tasarruf: tasarruf ve faaliyet dairesi, alanı [/TD]
[TD]daire-i tasarrufât: tasarruf etme dairesi, faaliyetler alanı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı bekà: sonsuzluk yurdu, âhiret [/TD]
[TD]hadise-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamber olarak görevlendirilmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: Allah’ın her bir varlığı bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratması [/TD]
[TD]hususiyet: özel olma, hususîlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]ihata etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ etme: içine alma[/TD]
[TD]insan-ı ekber: en büyük insan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ: işgal [/TD]
[TD]izhar-ı haşmet: ihtişamın, heybetin açığa vurulması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştirak: ortaklık[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]küllî: geniş ve kapsamlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: derece[/TD]
[TD]medar-ı bahis: söz konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı nazar: dikkatin üzerinde toplanması [/TD]
[TD]muamelât: uygulamalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı [/TD]
[TD]mütedahil: birbiri içinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, parlak [/TD]
[TD]payitaht: başkent[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]perde-i şehadet: görünen âlem, dünya perdesi [/TD]
[TD]raiyet: halk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[TD]suret: biçim, şekil [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahşidat: yığınak yapma[/TD]
[TD]tarz: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içermek[/TD]
[TD]temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vücud: varlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[TD]âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i cismanî: maddî âlem [/TD]
[TD]âlem-i ervâh: ruhlar alemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen mânâ âlemi [/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen alem [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:35 #799018Anonim
(a.s.m.) ve vahy-i Kur’ân’ın hadise-i kudsiyesi, umum semâvat memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hadise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semâvâtın burçlarına nöbettarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak casus şeytanları tard ve def ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifade etmekle, vahy-i Kur’ânînin derece-i haşmetini ve şâşaa-i saltanatını ve hiçbir cihette şüphe girmeyen derece-i hakkaniyetini ilâna bir işaret-i Rabbâniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyade yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, o ilân-ı tekvîniyeyi tercüme edip ilân ediyor ve o işaret-i semâviyeye işaret eder.
Evet, bir melâikenin üfürmesiyle uçurulabilir olan casus şeytanları böyle bir işaret-i azîme-i semâviye ile, melâikelerle mübareze ettirmek, elbette o vahy-i Kur’ânînin haşmet-i saltanatını göstermek içindir. Hem bu haşmetli olan beyan‑ı Kur’ânî ve azametli tahşidât-ı semâviye ise, cinnîlerin, şeytanların, semâvat ehlini mübarezeye ve müdafaaya sevk edecek bir iktidarları, bir müdafaaları bulunduğunu ifade için değil, belki kalb-i Muhammedîden (a.s.m.) tâ semâvat âlemine, tâ Arş-ı Âzama kadar olan uzun yolda, hiçbir yerde cin ve şeytanın müdahaleleri olmamasına işaret için, vahy-i Kur’ânî, koca semâvatta, umum melâikece medar-ı bahis olan bir hakikattir ki, bir derece ona temas etmek için, şeytanlar tâ semâvâta kadar çıkmaya mecbur olup, hiçbir şeye muvaffak olamayarak recmedilmesiyle işaret ediyor ki, kalb-i Muhammedîye (a.s.m.) gelen vahiy ve huzur-u Muhammediyeye (a.s.m.) gelen Cebrâil ve nazar-ı Muhammedîye (a.s.m.) görünen hakaik-i gaybiye, sağlam ve müstakimdir, hiçbir cihetle şüphe girmez diye, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mucizâne haber veriyor.
[TR]
[TABLE]
[TD]Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer [/TD]
[TD]Cebrâil: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân [/TD]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azametli: çok büyük [/TD]
[TD]beyan-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın açıklaması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burc: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cinnî: cinlerden olan[/TD]
[TD]derece-i hakkaniyet: gerçeklik, doğruluk derecesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i haşmet: heybet ve görkemin derecesi[/TD]
[TD]hadise-i kudsiye: kutsal olay [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i gaybiye: bilinmeyen ve görünmeyen âlemlere ait gerçekler [/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmet-i saltanat: saltanatın görkemi [/TD]
[TD]haşmetli: büyük, görkemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huzur-u Muhammediye: Hz. Peygamberin huzuru, bulunduğu yer [/TD]
[TD]iktidar: güç, kuvvet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilân-ı tekvîniye: varlıkların yaratılışıyla insanlara duyurulan gerçekler [/TD]
[TD]işaret-i Rabbâniye: Allah’ın işareti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işaret-i azîme-i semâviye: göklerde sergilenen büyük işaretler [/TD]
[TD]işaret-i semâvî: Allah tarafından gösterilen işaret [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalb-i Muhammedî: Hz. Peygamberin mânevî kalp duygusu [/TD]
[TD]medar-ı bahis: üzerinde konuşulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melek [/TD]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffak olma: başarılı olma, erişme[/TD]
[TD]mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdafa: savunma[/TD]
[TD]müdahale: karışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]müstakim: dosdoğru olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı Muhammedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bakışı [/TD]
[TD]recmedilme: taşlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[TD]semâvât ehli: göklerde yaşayan manevî varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk eden: yönlendiren[/TD]
[TD]tahşidât-ı semâviye: göğün üzerinde çokça durma, gökten çok bahsetme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tard ve def etme: kovma ve çıkarma[/TD]
[TD]temas etmek: bahsetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vahiy: Cenâb-ı Allah’ın emir ve yasaklarını peygamberlere bildirmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahy-i Kur’ânî: vahiyle gelen Kur’ân-ı Kerim [/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâşaa-i saltanat: gösterişli ve göz alıcı saltanat [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:36 #799019Anonim
Amma Cennetin uzaklığıyla beraber, âlem-i bekàdan olduğu halde en yakın yerlerde görülmesi ve bazan ondan meyve alınması ise, evvelki iki temsil sırrıyla anlaşıldığı gibi, bu âlem-i fâni ve âlem-i şehadet ise, âlem-i gayba ve dâr-ı bekàya bir perdedir. Cennetin merkez-i kübrâsı uzakta olmakla beraber, âlem-i misal âyinesi vasıtasıyla her tarafta görünmesi mümkün olduğu gibi, hakkalyakin derecesindeki imanlar vasıtasıyla, Cennetin bu âlem-i fânide—temsilde hata olmasın—bir nevi müstemlekeleri ve daireleri bulunabilir. Ve kalb telefonuyla, yüksek ruhlarla muhabereleri olabilir, hediyeleri gelebilir.
Amma bir daire-i külliyenin cüz’î bir hadise-i şahsiye ile meşgul olması, yani, kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar tâ semâvâta çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikati şu olmak gerektir ki:
Semâvat memleketinin payitahtına kadar gidip o cüz’î haberleri almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şümulü bulunan semâvat memleketinin—teşbihte hata yok—karakolhaneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde arz memleketiyle münasebettarlık oluyor. Cüz’î hadiseler için, o cüz’î makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hattâ kalb-i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytan-ı hususî, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-i imaniye ve Kur’âniye ve hâdisât-ı Muhammediye (a.s.m.) ise, ne kadar cüz’î de olsa, en büyük, en küllî bir hadise-i mühimme hükmünde, en küllî bir daire olan Arş-ı Âzamda ve daire-i semâvatta—temsilde hata olmasın—mukadderât-ı kâinatın mânevî ceridelerinde neşrolunuyor gibi, her köşede medar-ı bahis oluyor diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammedîden (a.s.m.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semâvâtı dinlemekten
[TR]
[TABLE]
[TD]Arş/Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer [/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatım [/TD]
[TD]ceride: gazete[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv-i hava: hava boşluğu[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: küçük, sınırlı, ferdî [/TD]
[TD]daire-i külliye: büyük ve geniş kapsamlı daire [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i semâvât: gökler dairesi [/TD]
[TD]dâr-ı bekà: sonsuzluk yurdu, âhiret [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayba ait olan [/TD]
[TD]hadise-i mühime: önemli olay [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise-i şahsi: şahsi olay [/TD]
[TD]hakaik-i imaniye ve Kur’âniye: iman ve Kur’ân hakikatleri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek [/TD]
[TD]hakkalyakin: bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdisât-ı Muhammediye: Hz. Muhammed (a.s.m.) ile ilgili gelişen olaylar [/TD]
[TD]kalb-i Muhammedî: Hz. Peygamberin mânevî kalp duygusu [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalb-i insanî: insanın mânevî kalbi[/TD]
[TD]kâhin: gelecekten haber veren kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı [/TD]
[TD]makam: derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı bahis: söz konusu[/TD]
[TD]melek-i ilham: ilham meleği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merkez-i kübrâ: en büyük merkez [/TD]
[TD]mevki: yer, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabere: haberleşme[/TD]
[TD]mukadderât-ı kâinat: kâinatın plânları, programları [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma[/TD]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstemleke: başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket, yer, sömürge [/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşrolmak: yayınlanmak[/TD]
[TD]payitaht: merkez, başkent[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[TD]tefsir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme [/TD]
[TD]teşbih: benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta: aracı[/TD]
[TD]âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i fâni: gelip geçici dünya [/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem [/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen alem, dünya [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeytan-ı hususî: özel şeytan[/TD]
[TD]şümul: kapsam[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:39 #799020Anonim
başka şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, vahy-i Kur’ânî ve nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiçbir cihetle hilâf ve yanlış ve hile ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mucizâne ilân etmek ve göstermektir.
Said Nursîسُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 1

[NOT]Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[TD]beliğane: beliğ bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön
[/TD]
[TD]derece-i hakkaniyet: gerçeklik derecesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf: ayrılık, terslik
[/TD]
[TD]ilân etmek: duyurmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde
[/TD]
[TD]nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahy-i Kur’ânî: vahiyle gelen Kur’ân-ı Kerim
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.