- Bu konu 56 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Ekim 2011: 22:25 #798819
Anonim
hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.
İşte bu hakîkata binaen “Senin yüzünden bu belâyı çektik” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: “Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok mâsumların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.
Said Nursî
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah [/TD]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aleyh: karşıt, zıt[/TD]
[TD]alâküllihâl: her durumda, eninde sonunda [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]bil-iltizam: zorunlu olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: tersine[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]desise: hile, aldatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek [/TD]
[TD]haysiyet: itibar, saygınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]helâl etmek: bağışlamak[/TD]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihzâr etme: hazırlama [/TD]
[TD]istimâl etmek: kullanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün, olabilir[/TD]
[TD]kazâ-yı İlâhî: Allah’ın emirlerinin, takdirinin yerine gelmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mabeyninde: arasında[/TD]
[TD]menfaat: fayda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnet etmek: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek [/TD]
[TD]muhabbet: sevgi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musîbet: dert, sıkıntı[/TD]
[TD]mâsum: günahsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfsid: bozguncu, fesad çıkaran[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rica etmek: ummak, ümit etmek[/TD]
[TD]samimiyet: içtenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sudur eden: ortaya çıkan[/TD]
[TD]tahrik etmek: harekete geçirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: önlem [/TD]
[TD]tenkid etmek: eleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetkik etmek: incelemek[/TD]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:27 #798820Anonim
On Sekizinci Nükte Eskişehir Hapishanesinde yazılmış bir parçaKardeşlerim! Müteaddit defa Risâle-i Nur’un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur’u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: “Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur’dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden—sıkıntıdan gelen bahanelerle—nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir.” Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader’de ispat etmişiz ki: “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz.”
Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz.
Said Nursî
Bu parça mahkeme müdâfaatının bir parçasıdır, her nasılsa buraya girmiş, çıkarılmamış, kalmış.
Mahkemenin Reis ve Âzâlarından ehemmiyetli bir hakkımı talep ederim.
Şöyle ki:
Bu meselede yalnız şahsım medar-ı bahis değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat-i hale muttali olmanızla mesele halledilmiş olsun. Çünkü, ehl-i ilim ve ehl-i takvânın şahs-ı mânevîsi, bu meselede, nazar-ı millette ittiham altına girdiği
[TR]
[TABLE]
[TD]Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir)[/TD]
[TD]Risâle-i Kader: Kader Risalesi, İman esaslarından olan kaderin anlatıldığı Yirmi Altıncı Söz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]ehl-i ilim: ilim ehli olanlar, âlimler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i takvâ: takvâ sahipleri; Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler [/TD]
[TD]hakikat-ı hal: bir durumun gerçek yönü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikaten: gerçekten [/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın gözettiği fayda ve gaye [/TD]
[TD]hüküm: karar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtâr: uyarı[/TD]
[TD]inkişâf etmek: açığa çıkmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittiham: suçlama, suçlu duruma düşürme[/TD]
[TD]kader/kader-i İlâhî: Allah’ın belirlediği kader programı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymet: değer [/TD]
[TD]medar-ı bahis: söz konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân’a hizmetinden dolayı hapsedilenlerin kaldığı yer mânâsında hapishane[/TD]
[TD]muhâfaza etmek: korumak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muttali olma: haberdar olma, bilme[/TD]
[TD]mücâhede-i mâneviye: mânevî cihad; ilimle, fikirle ve imanla yapılan mücadele [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdafaa etmek: savunmak[/TD]
[TD]müdafaat: müdafaalar, savunmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: çeşitli, birden fazla [/TD]
[TD]nazar-ı millet: milletin bakışı, düşüncesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[TD]reis: başkan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etmek: yönlendirmek[/TD]
[TD]tahattur etmek: hatırlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci [/TD]
[TD]talep etmek: istemek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebrie etmek: beraat ettirmek[/TD]
[TD]tevkif etmek: tutuklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulüm: haksızlık [/TD]
[TD]âdil: adaletli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: üye[/TD]
[TD]üstad: hoca, öğretmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs [/TD]
[TD]şâkirt: öğrenci, talebe[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:29 #798821Anonim
ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl-i takvâ ve ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için, benim müdâfaatımı kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurufla, matbaa vasıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara kapılmayıp zararlı ve tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve şahs-ı mânevisi nazar-ı millette ittihamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin.
Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekiz yüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri kalblerinde sıkıştırıp lisanına getirmeye meydan vermedi, ağızlarını tıkadı ve harika burhanlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm, imanın etrafında çelikten zırh oldu, ehl-i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet-i Cumhuriye bundan memnun oldu ki, meb’usanın ve valilerin ve büyük memurların ellerinde kemal-i serbestiyetle Onuncu Sözün nüshaları gezdi.
Dört aydan beri, bu hayat-memat meselesinde, hiçbir yerden benim acınacak halim bir mektupla dahi sordurulmadığı ve benim hakkımda halkı tenfir edecek bir surette teşhir etmekle nefret-i âmmeyi aleyhime celb edip bütün bütün teshilât ve muavenetten mahrum kalmış, garip ve kimsesiz halimi tasvir eden, itiraznamemde izah ettiğim bir hikâye:
Bir zaman, bir padişahın müptelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir çocuğun kanı imiş. O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvasıyla bir para mukabilinde padişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekvâ yerine gülmüş. Sormuşlar:
“Neden istimdad etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun?”
Demiş ki:
“İnsan, musibete giriftar olduğu vakit, evvel pederine, sonra hâkime, sonra padişaha şekva eder. Benim pederim, beni kesilmek için satıyor. İşte, hâkim de ölmekliğime karar veriyor. İşte, padişah benim kanımı istiyor. Bu antika ve pek garip ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hale karşı, ancak gülmekle mukabele edilir.”
İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi, evvel mahallî hükûmetteki valiye, sonra mahkeme adaletine, sonra Dahiliye Vekâletine müracaat edip mazlumiyetimizi beyan ederek zalimlerden bizi kurtarmak için arzıhal etmek mukteza-yı hal iken, gördük ki: En son şekvâmızı dinleyecek Dahiliye Vekilinin hakkımızda kapıldığı asılsız evhamına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ olduğunu düşünmediğinden, dûçar olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek, bizi asılsız bahanelerle perişan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya’nın şahsını, Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya Beye şekvâ ediyoruz. HAŞİYE Eğer serbestiyeti tam muhafaza etmek isteyen ve hiçbir tesir karşısında mağlûp olmayan ve vicdanlarındaki hiss-i adaletle hükmeden
Said Nursî
[TABLE]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) [/TD]
[TD]ehl-i ilim: ilim ehli olanlar, âlimler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i takvâ: takvâ sahipleri; Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler [/TD]
[TD]emniyet etmek: güvenmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emniyetsizlik: güvensizlik [/TD]
[TD]entrika: dalavere, dolap çevirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huruf: harfler[/TD]
[TD]hükûmet: idare, yönetim [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intişar: yayılma[/TD]
[TD]ittiham: suçlama, suçlu duruma düşürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdafaat: savunmalar[/TD]
[TD]nazar-ı millet: milletin bakışı, düşüncesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekerrür etme: tekrarlanma[/TD]
[TD]vasıta: aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:32 #798822Anonim
On Dokuzuncu NükteSual: Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennemde hapis nasıl adalet olur?
Elcevap: Sene 365 gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi (7) milyon sekiz yüz seksen dört (884) bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken, bir dakika küfür bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfürle ölen bir adam, kanun-u adaletle, elli yedi (57) trilyon iki yüz bir (201) milyar iki yüz (200) milyon sene, beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur.
Elbette 1 فِيهَآ اَبَدًا adalet-i İlâhî ile veçh-i muvafakati bundan anlaşılıyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki:
Katl ve küfür, tahrip ve tecavüz olduğu için, gayre tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, on beş sene maktulün hayatını selb eder, onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, bin bir esmâ-i İlâhîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemâlâtını inkâr ve hadsiz delâil-i vahdâniyeti tekzip ve şehadetlerini reddetmek olduğundan, kâfiri, bin seneden ziyade esfel-i sâfilîne atar, 2 خَالِدِينَ de hapseder.

[NOT]Dipnot-1 “Orada ebedî olarak kalacaklardır.” Nisâ Sûresi, 4:169.
[TR]
Dipnot-2 “Ebedî kalıcılar…” Nisâ Sûresi, 4:169.[/NOT]
[TABLE]
[TD]adalet: haklıya hakkını verme
[/TD]
[TD]adalet-i İlâhî: Allah’ın adaleti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan
[/TD]
[TD]delâil-i vahdâniyet: Cenâb-ı Allah’ın birliğini gösteren deliller
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı
[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhî: Allah’ın isimleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr: başka, diğer
[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk: haklar
[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek
[/TD]
[TD]kanun-u adalet: adalet kanunu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katl: öldürme, cinayet
[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel ve kusursuz özellikler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse
[/TD]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: Allah’ı veya Onun bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr etmek (k-f-r)
[/TD]
[TD]lâakal: en az
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maktul: öldürülen kişi
[/TD]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak: hak etmiş, lâyık
[/TD]
[TD]nukuş: nakışlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]selb etmek: ortadan kaldırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı münasebet: bağlantı sırrı
[/TD]
[TD]tahrip: yıkıp yok etme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecavüz: haddi aşmak, saldırmak
[/TD]
[TD]tekzip: yalanlama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesirat: tesirler, etkiler
[/TD]
[TD]tezyif: küçük düşürme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]veçh-i muvafakat: uygun yön
[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: görünüşte
[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:40 #798823Anonim
Yirminci Nükte
اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكوُنُ 1
Âyet-i kerîmenin işaretiyle, emir ile îcâd oluyor. Ve Kudret hazineleriك-ن ’dadır. Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç veçhi Risalelerde zikredilmiştir. Burada, hurûf-u Kur’ân’ın, hususan sûrelerin başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve tesirât-ı maddiyelerine dâir vürûd eden hadisleri, şu asrın nazar-ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhîmine çalışacağız. Şöyle ki:
Zât-ı Zülcelâl olan Sahib-i Arş-ı Âzamın, mânevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinat hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkatın tedbirine medar dört arş-ı İlâhîsi var:
Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafîzin ve Muhyînin mazharıdır.
İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.
Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur-u nurdur.
Dördüncüsü, emir ve irâdenin arşıdır ki, unsur-u havadır.Basit topraktan, hadsiz hâcât-ı hayvâniye ve insâniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın basit bir unsurdan, kemâl-i intizam ile, vahdetten hadsiz
[NOT]Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
[/TD]
[TD]Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahib-i Arş-ı Âzam: kâinatın payitahtı ve merkezi olan büyük Arşın sahibi
[/TD]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük, yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş/arş-ı İlâhî: Cenânb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının hükmettiği makam, taht
[/TD]
[TD]fazl: cömertlik, ihsan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezâil: faziletler, üstün özellikler
[/TD]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız
[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurûf-u Kur’ân: Kur’ân harfleri
[/TD]
[TD]hususan: özellikle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcât-ı hayvâniye ve insâniyeye: insanların ve hayvanların ihtiyaçları
[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hıfz: koruma, saklama
[/TD]
[TD]irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Hafîz: Cenâb-ı Hakkın muhafaza eden, koruyan mânâsına gelen ismi
[/TD]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya
[/TD]
[TD]kıble-i kâinat: bütün evrenin yöneldiği kıble
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: varlıklar
[/TD]
[TD]mazhar: ayna, görüntü yeri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maâdin: madenler
[/TD]
[TD]medar: kaynak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merkez-i âlem: bütün varlıklar âleminin merkezi
[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukattaât-ı hurûf: Kur’ân’da sûrelerin başında zikredilen tek harfler (Elif, lam, mim gibi)
[/TD]
[TD]nazar-ı maddî: olayları ve varlıkları sadece dış görünüşüne göre değerlendirme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtât: bitkiler
[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: şefkat, merhamet
[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı dakîk: ince sır
[/TD]
[TD]takrib etmek: yakınlaştırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama
[/TD]
[TD]tefhim: anlatma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesirât-ı maddiye: maddî etkiler
[/TD]
[TD]unsur: bir şeyi oluşturan temel öğe
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur-u hava: hava unsuru
[/TD]
[TD]unsur-u nur: nur unsuru
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik
[/TD]
[TD]vecih: şekil, yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücûh-u kesîre: pek çok yönler; çok yönlülük
[/TD]
[TD]vürûd eden: söylenen, ifade edilen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikredilmek: anılmak, belirtilmek
[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’an’ın herbir cümlesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îcâd olunmak: yaratılmak, var edilmek
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:45 #798824Anonim
kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ, sade bir sayfada hadsiz muntazam nukùş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvânât nutfelerinin su gibi basit bir madde iken hadsiz mûcizât-ı san’atın muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki: Bu iki arş misillü, nur ve hava dahi, besâtetleriyle beraber, Nakkàş-ı Ezelînin ve Alîm-i Zülcelâlin kalem-i ilim ve emir ve irâdesine, evvelki iki arş gibi, acâib-i mûcizâtının mazharlarıdırlar.
Nur unsurunu şimdilik bırakıp, meselemiz münâsebetiyle, küre-i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u havanın içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:
Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfat ve kelimâtı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani, havada, âdetâ zamansız bir anda, bir kelime bir habbe olup hâric-i havada sünbüllenir; küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havâiyeye bakıyoruz ki: O derece emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ’a mutî ve musahhar ve emirberdir ki, güya herbir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler; zamansız, en uzak zerreden, emr-i كُنْ’den cilveger olan bir irâdenin imtisâlini, itaatini gösterir.Meselâ, âhize ve nâkıle radyo makineleri vasıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafından—radyo âhizeleri bulunmak şartıyla—zamansız, aynı nutuk, aynı anda, herbir yerde işitilmesi, emr‑i
كُنْ فَيَكُونُ’un cilvesine ne derece kemâl-i imtisâl ile herbir zerre-i havâiyede itaat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücudları bulunan hurûfâtın,
[NOT]Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Alîm-i Zülcelâl: sonsuz ilmiyle herşeyi bilen ve sınırsız haşmet ve yücelik sahibi olan Allah [/TD]
[TD]Nakkâş-ı Ezelî: herşeyi zatına has olarak nakış nakış işleyen, evveli olmayan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler[/TD]
[TD]acâib-i mûcizât: mucizeyle yaratılan mahluklardaki şaşırtıcı özellikler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş: Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği makam, taht [/TD]
[TD]basit: tek unsurdan oluşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]besâtet: basitlik, tek unsurdan oluşma[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilveger: yansıyan, kendini gösteren [/TD]
[TD]câmi: kapsamlı, içine alan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emirber: emre hazır[/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garâib: hayranlık uyandırıcı ve şaşırtıcı şeyler[/TD]
[TD]habbe: dane, tohum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurufat: harfler[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâric-i hava: dıştaki hava[/TD]
[TD]imtisâl: emre uyma, bağlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü [/TD]
[TD]itaat: bağlanma, boyun eğme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalem-i ilim: ilim kalemi [/TD]
[TD]kelimât: kelimeler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i imtisâl: eksiksiz bir şekilde bağlanma, boyun eğme [/TD]
[TD]kesret: çokluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma [/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: yansıma ve görünme yeri [/TD]
[TD]misilli: benzeri, aynısı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri [/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[TD]musahhar: boyun eğmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle [/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihâyetsiz: sınırsız[/TD]
[TD]nukùş: nakışlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nutfe: memelilerin yaratıldığı su[/TD]
[TD]nutk-u beşerî: insan konuşması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nutuk: konuşma[/TD]
[TD]nâkile: iletici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebatsız: kalıcı olmayan, geçici[/TD]
[TD]tezâhür: belirme, görünme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur-u havâiye: hava unsuru[/TD]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık [/TD]
[TD]zerre-i havâiye: hava zerresi, atomu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[TD]âhize: alıcı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:51 #798825Anonim
kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisâle göre, çok tesirât-ı hâriciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilirler. Adeta, mâneviyatı maddiyata inkılâb ve gaybı şehâdete tahavvül ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor.
İşte bunun gibi, hadsiz emârelerle gösteriyor ki, mevcudât-ı havâiye olan hurûfun, hususan hurûf-u kudsiyenin ve Kur’âniyenin, hususan evâil-i sûredeki şifre-i İlâhiyenin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havâiyede kudsiyet noktasında emr-i 1 كُنْ فَيَكُونُ’un cilvesine ve İrâde-i Ezeliyenin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hassalarını ve hârika ve mervî faziletlerini teslim ettirir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânda bazan kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi tâbirâtı, gayet derecede sür’at-i îcad ve gayet derecede inkıyâd-ı eşya ve musahhariyet-i mevcudattan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani, emr-i tekvinden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücud-u eşyada hükmeder. Ve emr-i tekvînî, âdetâ, ayn-ı kudret, ayn-ı irâde olarak tezâhür eder.
Evet, emir ve irâdenin bu gayet hafî ve vücud-u maddîleri gayet gizli ve havayı âdetâ nim-mânevî, nim-maddî nev’indeki mevcudâtta, emr-i tekvînî, ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor; belki ayn-ı kudret olur. Âdetâ mâneviyat ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcudâta nazar-ı dikkati celb etmek için, Kur’ân-ı
[NOT]Dipnot-1 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.
[TR]
[/NOT][TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim
[/TD]
[TD]ayn-ı emir: emrin kendisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı irâde: iradenin kendisi [/TD]
[TD]ayn-ı kudret: kudretin kendisi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]berzahî: iki şey arasındaki geçiş yeri[/TD]
[TD]binâen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma [/TD]
[TD]emr-i tekvin: yaratma emri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emâre: belirti, işaret[/TD]
[TD]evâil-i sûre: sûre başları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fazilet: üstün özellik [/TD]
[TD]gayb: bilinmeyen ve görünmeyen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: çok[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafî: gizli[/TD]
[TD]hassa: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurufât: harfler[/TD]
[TD]hurûf: harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurûf-u kudsiye ve Kur’âniye: kutsal olan ve Kur’ân’da geçen harfler [/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik[/TD]
[TD]hâsiyât-ı maddiye: maddî özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâb ettirmek: değiştirmek, dönüştürmek[/TD]
[TD]inkıyâd-ı eşya: varlıkların boyun eğmesi, itaat etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâde: dileme, tercih etme ve seçme gücü [/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar [/TD]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyât: maddi şeyler[/TD]
[TD]mazhar: ayna, görünme yeri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mervî: nakledilen, rivayet edilen[/TD]
[TD]mevcudât: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudât-ı havâiye: havadan oluşan varlıklar [/TD]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhariyet-i mevcudat: varlıkların boyun eğmesi [/TD]
[TD]mâbeyn: ara[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâneviyat: mânevî varlıklar [/TD]
[TD]nazar-ı dikkati celb etmek: dikkat çekmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür[/TD]
[TD]nihâyetsiz: sonsuz, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nim-maddî: yarı maddî[/TD]
[TD]nim-mânevî: yarı mânevî [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i icad: çok hızlı bir şekilde var etme [/TD]
[TD]sıfat-ı irâde: irade sıfatı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfat-ı kelâm: konuşma sıfatı [/TD]
[TD]sırr-ı imtisal: emre uyma sırrı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvül ettirmek: değiştirmek, dönüştürmek[/TD]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesirât-ı hâriciye: dış etkiler[/TD]
[TD]teslim ettirmek: kabul ettirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâhür etmek: ortaya çıkmak, görünmek [/TD]
[TD]tâbirât: tabirler, ifadeler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u eşya: eşyanın varlığı, varlıkların kendisi [/TD]
[TD]vücud-u maddî: maddî varlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı havâiye: hava zerreleri, atomları[/TD]
[TD]âsâr: eserler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İrâde-i Ezeliye: varlığının başlangıcı olmayıp zamanla sınırlı olmayan Allah’ın irâdesi [/TD]
[TD]şehâdet: müşahede edilen, görünen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şifre-i İlâhiye: İlâhî şifre [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:54 #798826Anonim
Mu’cizü’l-Beyânın 1 اِنَّمَآ اَمْرُهُ اِذَآ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكوُنُ ferman ediyor.
İşte, evâil-i sûredeki الۤمۤ طٰسۤ حٰمۤ gibi hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât-ı dakika-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten Arşa mânevî telsiz telefon muhâberât-ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre-i kudsiye-i İlâhiyenin şe’nindendir ve vazifesidir ve gayet mâkuldür.
Evet, havanın herbir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz, telefon, telgraflar gibi aktâr‑ı âlemde münteşir o zerreler emirleri imtisâl ettiklerini ve elektrik ve seyyâlât-ı lâtifeye âhize ve nâkılelik vazifesi gibi sâir vezâif-i havâiyeden başka bir vazifesini bir hads-i kat’î ile, belki müşâhede ile ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rû-yi zeminde muntazam bir ordu hükmünde, havâ-yı nesîmînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet-i meşhûdesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kat’î bir kanaat vermiş.
Demek havanın rû-yi zeminde çevik ve çalak bir hizmetkâr olması ve rû-yi zemindeki Rahmân-ı Rahîmin misafirlerine hizmet ettiği gibi; o Rahmân’ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde evâmir-i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvânâta tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfusa nefes, yani, âb-ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatî olan hararet-i garîzeyi iş’âl vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi; pek çok muntazam vazifeleri emr-i 2 كُنْ فَيَكُونُ ile icrâ eder.
[NOT]Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.Dipnot-2 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim
[/TD]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân-ı Rahîm: dünya ve ahirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah [/TD]
[TD]aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş: gök[/TD]
[TD]emirber: emre hazır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evâil-i sûre: sûre başları[/TD]
[TD]evâmir-i kudsiye: kutsal emirler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: buyurmak[/TD]
[TD]ferş: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hads-i kat’î: hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi [/TD]
[TD]hararet-i garîze: normal vücut ateşi, ısısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havâ-yı nesîmî: tatlı ve hoş bir şekilde esen rüzgar[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
[TD]hurufât: harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye: birer İlâhî şifre olan kutsal harfler [/TD]
[TD]icrâ etme: yerine getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtizâz: titreşim, sarsıntı[/TD]
[TD]imtisâl etmek: emre uymak, bağlanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iş’âl: tutuşturma[/TD]
[TD]kanaat vermek: inandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]medâr olmak: sebep olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâberât-ı kudsiye: kutsal haberleşmeler [/TD]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkul: akla uygun[/TD]
[TD]münteşir: yayılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâsebât-ı dakika-i hafiye: gizli ve ince münasebetler, bağlantılar [/TD]
[TD]müşâhede: gözlemleme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtât: bitkiler[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkile: iletici[/TD]
[TD]nâr-ı hayatî: hayat ateşi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüfus: nefisler, varlıklar [/TD]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyâlât-ı lâtife: çok şeffaf ve akıcı olan şeyler [/TD]
[TD]tasfiye: arıtma, saflaştırma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebliğ etmek: bildirmek [/TD]
[TD]teşekkül: ortaya çıkma, şekillenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i meşhûde: gözlemlenen durum [/TD]
[TD]vezâif-i havâiye: havanın görevleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât: atomlar[/TD]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu, kan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhize: alıcı[/TD]
[TD]çevik ve çalak: hızlı hareket eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îfâ etmek: yerine getirmek[/TD]
[TD]şe’n: belirleyici özellik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şifre-i kudsiye-i İlâhiye: kutsal İlâhî şifreler [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 22:59 #798827Anonim
İşte, havanın bu hasiyetine binâendir ki, mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani, âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur’ân hurûfâtı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan, vücud-u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihnîleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hâsiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okumasıyla ve yazmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksatlar hâsıl olabilir.
Said Nursî
[TABLE]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[TD]binâen: dayanarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: temel özellik
[/TD]
[TD]hassas: duyarlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurûfât: harfler
[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsıl olmak: meydana gelmek
[/TD]
[TD]kesb etmek: kazanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık
[/TD]
[TD]maksat: amaç, gaye
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudât-ı havâiye: havadan meydana gelen varlıklar
[/TD]
[TD]mâlik: sahip
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâsebât-ı hafiye: gizli bağlantılar
[/TD]
[TD]ukde: düğüm
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl
[/TD]
[TD]vücud-u havâî: ses dalgası gibi havada bulunan varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u nakşiye: yazı gibi nakış şeklindeki varlık
[/TD]
[TD]vücud-u zihnî: mânâ gibi zihinde bulunan varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]âhizelik: alıcılık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 18:50 #799002Anonim
Yirmi Birinci Nükte Mânidar bir tevafuk-u lâtifeRisale-i Nur şakirtlerini ittiham ettikleri ve cezalarını istedikleri yüz altmış üçüncü (163) maddesine, Risale-i Nur Müellifinin medresesine yüz elli (150) bin lira verilmesine dair lâyihanın, iki yüz (200) meb’ustan yüz altmış üç (163) meb’usun adedine tevafuk edip, mânen o tevafuk diyor ki: Hükûmet-i Cumhuriyetin yüz altmış üç (163) meb’usun takdirkârâne imzaları, yüz altmış üçüncü (163) madde-i kanuniyenin hükmünü, onun hakkında iptal ediyor.
Hem yine mânidar tevafukat-ı lâtifedendir ki, Risale-i Nur’un yüz yirmi sekiz (128) parçası, yüz on beş (115) parça kitap ediyor. Risale-i Nur’un şakirtlerinin ve müellifinin mebde-i tevkifi olan yirmi yedi (27) Nisan bin dokuz yüz otuz beş (1935) tarihi ile, mahkemenin karar ve hüküm tarihi olan on dokuz (19) Ağustos bin dokuz yüz otuz beş (1935) tarihi olmasına nazaran, yüz on beş (115) gün olup, Risale-i Nur kitapları adedine tevafuk etmekle beraber, istintak edilen, yüz on beş (115) suçlu gösterilen eşhasın da adedine tam tamına tevafuk ettiği gibi, gösteriyor ki, Risale-i Nur Müellifinin ve şakirtlerinin başına gelen musibet, bir dest-i inâyetle tanzim ediliyor. HAŞİYE-1

[NOT]Haşiye-1 Câ-yı dikkattir ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tevkiflerinin bir kısmı 25 Nisan 1935 tarihinde başlamış olup, kararnamede suçlu gösterilen 117 kimse ise de, ikisinin ismi mükerrer olmasına nazaran, bu suretle şakirtlerin adedi 117 adedine o kısmın tevkifinden hüküm tarihine kadar 117 gün olmakla tevafuk edip, evvelki tevafukata bir letâfet daha katmıştır.
[TR]
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Hükûmet-i Cumhuriye: Cumhuriyet Hükümeti
[/TD]
[TD]Risale-i Nur Müellifi: Risale-i Nur Külliyatının yazarı; Bediüzzaman Said Nursi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç[/TD]
[TD]dest-i inâyet: yardım eli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşhas: şahıslar, kişiler[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüküm: yargı, karar [/TD]
[TD]istintak etmek: sorgulamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittiham etmek: suçlamak[/TD]
[TD]kararname: verilen kararı bildiren yazı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâfet: hoşluk, güzellik [/TD]
[TD]lâyiha: kanun tasarısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde-i kanuniye: kanun maddesi [/TD]
[TD]mebde-i tevkif: ilk tutuklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meb’us: milletvekili [/TD]
[TD]medrese: (bk. bilgiler – Medresetü’z-Zehrâ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı [/TD]
[TD]müellif: yazar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükerrer: tekrarlanan[/TD]
[TD]nazaran: –göre [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takdirkârâne: övgüyle [/TD]
[TD]tanzim etmek: düzenlemek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevafuk etmek: denk düşmek, uygun gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk-u lâtife: güzel münasebet, denklik ve uygunluk [/TD]
[TD]tevafukat-ı lâtife: güzel münasebet, denklik ve uygunluklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevkif: tutuklanma[/TD]
[TD]şakirt: öğrenci, talebe[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 18:52 #799003Anonim
Yirmi İkinci Nükte Bu parça çok kıymetlidir. Tâ İkinci Nükteye kadar herkese faydası var.Eskişehir Hapishanesinde, sû-i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı haller münâsebetiyle, ahlâka dâir bir nükte ile, meşhur bir âyetin mestur kalmış bir nüktesine dâirdir.BİRİNCİ NÜKTE
Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücâzat derc etmiştir. Hasenâtın içinde, âhiretin sevâbını andıracak mânevî lezzetler, seyyiâtın içinde, âhiretin azabını ihsâs edecek mânevî cezâlar derc etmiştir.
Meselâ, mü’minler mâbeyninde muhabbet, ehl-i îmân için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, âhiretin maddî sevâbını andıracak mânevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirâh-ı kalb derc edilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.
Meselâ, mü’minler mâbeyninde husûmet ve adâvet bir seyyiedir. O seyyie içinde, kalb ve rûhu sıkıntılarla boğacak bir azâb-ı vicdânîyi, âlicenap ruhlara hissettirir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mü’min kardeşe adâvetim vaktinde, o adâvetten öyle bir azap çekiyordum; şüphe bırakmıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezâdır, çektiriliyor.
Meselâ, hürmete lâyık zâtlara hürmet ve merhamete lâyık olanlara merhamet ve hizmet, bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte sevâb-ı uhrevîyi ihsâs eder derecede öyle bir zevk, lezzet vardır ki, hayatını fedâ etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri getirir. Validenin çocuğa merhametindeki şefkat vasıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfat için hayatını o merhamet yolunda fedâ etmek dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran bir tavuk, hayvânât milletinde bu hakikate bir misaldir. Demek, merhamet ve hürmette muaccel bir mükâfat var; âlihimmet ve âlicenap insanlar onları hisseder ki, kahramanâne bir vaziyet alıyorlar.
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah [/TD]
[TD]Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adâlet: hak sahibine hakkını vermek [/TD]
[TD]adâvet: düşmanlık, kin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahlâk: iyi nitelikler, güzel huylar [/TD]
[TD]azab: sıkıntı, acı çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azap çekmek: acı, sıkıntı çekmek[/TD]
[TD]azâb-ı vicdânî: vicdan azabı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[TD]ehl-i îmân: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenalık: kötülük [/TD]
[TD]hakikat: gerçek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasene: iyilik [/TD]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[TD]husûmet: düşmanlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hürmet: saygı [/TD]
[TD]ihsâs etmek: hissettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşirâh-ı kalb: kalp rahatlığı[/TD]
[TD]kahramanâne: kahramanca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i kerem: tam ve eksiksiz cömertlik [/TD]
[TD]kıymetli: değerli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mabeyn: ara[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mestur: örtülmüş, gizlenmiş [/TD]
[TD]misal: benzer, örnek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muaccel: peşin, hemen verilen[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücâzat: cezalandırma[/TD]
[TD]mükâfat: ödül[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâsebetiyle: sebebiyle [/TD]
[TD]müracaat etmek: başvurmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan [/TD]
[TD]nâhoş: hoşa gitmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
[TD]sevâb-ı uhrevî: âhirete yönelik sevap [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyie: günah[/TD]
[TD]seyyiât: kötülükler, günahlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i ahlâk: kötü ahlâk[/TD]
[TD]tecrübe etmek: denemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne[/TD]
[TD]vasıta: aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlicenap: yüksek ahlâklı, şerefli[/TD]
[TD]âlihimmet: yüksek gayretli, fedakâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan acıma, sevgi [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 18:55 #799004Anonim
Hem, meselâ, hırs ve israfta öyle bir cezâ var ki, şekvâlı, meraklı, mânevî ve kalbî bir cezâ insanı sersem eder. Ve haset ve kıskançlıkta öyle bir muaccel cezâ var ki, o haset, haset edeni yakar. Hem tevekkül ve kanaatte öyle bir mükâfat var ki, o lezzetli muaccel sevap, fakr ve hâcâtın belâsını ve elemini izâle eder.
Hem, meselâ, gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrur adam herkesten hürmet ister; ve istemek sebebiyle istiskal gördüğünden, dâimâ azap çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez. Hem, meselâ, tevâzuda ve terk-i enâniyette öyle lezzetli bir mükâfat var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.
Hem, meselâ, sûizan ve sû-i te’vilde, bu dünyada muaccel bir cezâ var. “Men dakka dukka” kaidesiyle, sûizan eden, sûizanna mâruz olur. Mü’min kardeşinin harekâtını sû-i te’vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû-i te’vile uğrar, cezâsını çeker.
Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hasene ve seyyie bu mikyâsa göre ölçülmeli. Ben rahmet-i İlâhiyeden ümid ederim ki, Risale-i Nur’dan bu zamanda tezâhür eden mânevî i’câz-ı Kur’ânîyi zevk eden zâtlar, bu mânevî ezvâkı hissederler; sû-i ahlâka müptelâ olmayacaklar, inşaallah.
İKİNCİ NÜKTE
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَ اْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ مَاۤ اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَاۤ اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ 1
[NOT]Dipnot-1 “Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyât Sûresi, 51:56-58.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk
[/TD]
[TD]ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azap çekmek: acı, sıkıntı çekmek[/TD]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik, muhtaçlık [/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haset: kıskançlık[/TD]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
[TD]hürmet: saygı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]israf: savurganlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiskal: soğuk muameleyle karşılaşma[/TD]
[TD]izâle etmek: gidermek, ortadan kaldırmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu [/TD]
[TD]kaide: kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalbî: kalbe ait[/TD]
[TD]kibir: büyüklenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağrur: gururlu, kendini beğenmiş[/TD]
[TD]men dakka duka: “Çalma kapıyı, çalarlar kapını” anlamında Arapça bir söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mikyâs: ölçü[/TD]
[TD]muaccel: peşin, hemen verilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânevî: mânâya ait, maddî olmayan [/TD]
[TD]mâruz olmak: yüz yüze gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ: bağımlı[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i ahlâk: kötü ahlâk [/TD]
[TD]sû-i te’vil: kötü yorumlama [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûizan: kötü düşünce[/TD]
[TD]terk-i enâniyet: bencilliği terk etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme [/TD]
[TD]tevâzu: alçak gönüllü olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezâhür eden: ortaya çıkan, görünen [/TD]
[TD]zevk eden: tadan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikayet, yakınma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 18:56 #799005Anonim
Şu âyet-i kerimenin zâhir mânâsı çok tefsirlerin beyanına göre yüksek i’câz-ı Kur’âniyeyi göstermediğinden, çok zaman zihnime ilişiyordu. Kur’ân’ın feyzinden gelen gayet güzel ve yüksek mânâlarından üç veçhini icmâlen beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hak, Resulüne ait olabilecek bazı halleri, Resulünü tekrim ve teşrif noktasında bazan kendine isnad eder. İşte, burada da, “Resulüm size vazife-i risalet ve tebliğ-i ubudiyet hizmetine mukabil, sizden bir ecir ve ücret ve mükâfat, bir it’âm istemez” mânâsında, “Ben sizi ibadet için halk etmişim, Bana rızık vermek ve it’âm etmek için değil” meâlindeki âyet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ait it’âm ve irzâkı murad etmek gerektir. Yoksa, gayet bedihî bir malûmu ilâm kabilinden olur, i’câz-ı Kur’ân’ın belâgatine uygun gelmez.
İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok müptelâ olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerime diyor ki:
“Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvânâtınızın rızkını tedarik etmek, adeta Bana ait rızık ve it’âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak Benim. Sizin müteallikatınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz.”
Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakka rızık vermek ve it’âm etmek muhâliyeti bedihî ve malûm olduğundan, ilâm-ı malûm kabilinden olur. İlm-i belâgatte bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı malûm ve bedihî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen “Sen
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Resul: Allah’ın elçisi; Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rezzak: bütün varlıkların rızıklarını veren Allah [/TD]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme [/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]deruhte etmek: üzerine almak[/TD]
[TD]ecir: karşılık, bedel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emr-i İlâhî: Allah’ın emri [/TD]
[TD]feyz: ilham, bereket [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: yaratma, var etme [/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâd: kullar [/TD]
[TD]icmâlen: kısaca [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak [/TD]
[TD]ilm-i belâgat: belâgat ilmi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâm: duyurma, bildirme [/TD]
[TD]ilâm-ı malûm: bilineni bildirme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irzâk: rızıklandırma, rızık verme [/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]it’âm: nimet vermek, yedirip içirme[/TD]
[TD]iyâl: aile fertleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizeliği [/TD]
[TD]kabilinden olma: gibi olma, türünden olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide-i mukarrere: kesinlik kazanmış kaide, kural[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, yaratıklar [/TD]
[TD]malûm: bilinen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[TD]muhâliyet: imkansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]murad etmek: kastetmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâni: engel[/TD]
[TD]mükâfat: ödül[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ: bağımlı[/TD]
[TD]müteallikat: ilgili ve bağlantılı olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi [/TD]
[TD]netice-i hilkat: yaratılışın sonucu [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebliğ-i ubudiyet: kulluğu bildirme [/TD]
[TD]tedarik etmek: elde etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: Kur’ân âyetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlandığı eser [/TD]
[TD]tekrim: şanını yüceltme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[TD]teşrif: şeref verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: kulluk [/TD]
[TD]vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih/veçh: yön[/TD]
[TD]zahir: açık, görünen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 18:59 #799006Anonim
hafızsın,” o malûmunu ilâm kabilinden olur. Demek maksud mânâsı budur ki, “Ben senin hafız olduğunu biliyorum.” Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.
İşte, bu kaideye binaen, âyet, Cenâb-ı Hakka rızık vermeyi ve it’âm etmeyi nefyetmekten kinaye olan mânâ şudur:
“Bana ait olup ve rızıklarını taahhüt ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir.”
ÜÇÜNCÜ VECİH: Sûre-i İhlâsta, nasıl ki 1 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ zâhir mânâsı malûm ve bedihî olduğundan, o mânânın bir lâzımı muraddır. Yani, “Valide ve veledi bulunanlar ilâh olamazlar” mânâsında ve Hazret-i İsâ (a.s.) ve Üzeyr (a.s.) ve melâike ve nücumların ve gayr-ı hak mâbudların ulûhiyetlerini nefyetmek kastıyla, “ezelî ve ebedî” mânâsında, Cenâb-ı Hakkın لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ gayet bedihî ve malûm hükmettiği gibi, aynen onun gibi, bu misalimizde de “Rızık ve it’âm kabiliyeti olan eşya, ilâh ve mâbud olamazlar” mânâsında, “Mâbudunuz olan Rezzâk-ı Zülcelâl, sizden kendine rızık istemez ve siz Onu it’âm için yaratılmamışsınız” meâlindeki, “Rızka muhtaç ve it’âm edilen mevcudat, mâbudiyete lâyık değiller” demektir.
Said Nursî

[NOT]Dipnot-1 “O doğmamış ve doğurulmamıştır.” İhlâs Sûresi, 112:3.
[TR]
[/NOT][TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hazret-i İsâ: [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Refet: (bk. bilgiler – Refet Barutçu)[/TD]
[TD]Rezzâk-ı Zülcelâl: bütün varlıklara rızkını veren ve sonsuz haşmet sahibi Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]Sûre-i İhlâs: İhlâs Sûresi, Kur’ân-ı Kerimin 112. sûresi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evâmir: emirler[/TD]
[TD]ezelî ve ebedî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[TD]gayr-ı hak: doğru ve gerçek olmayan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hafız: Kur’ân’ı ezberleyen kişi [/TD]
[TD]halk olmak: yaratılmış olmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâh: yaratıcı, tanrı [/TD]
[TD]ilâm: bildirme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]it’âm etmek: nimet vermek, yedirip içirmek[/TD]
[TD]kabilinden olma: gibi olma, türünden olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: kural[/TD]
[TD]kast: amaç, hedef [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kinaye: bir sözü üstü kapalı olarak ifade etme[/TD]
[TD]lâzım: gerektiren sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: varlıklar [/TD]
[TD]maksud: kastedilen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen [/TD]
[TD]melâike: melekler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]murad: kast edilen, istenen [/TD]
[TD]mâbud: kendisine ibadet edilen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâbudiyet: kendisine ibadet edilmeye layık olma [/TD]
[TD]nefyetmek: inkâr etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]nücum: yıldızlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler [/TD]
[TD]taahhüt etmek: garanti vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: kulluk [/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne[/TD]
[TD]vecih: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]veled: çocuk[/TD]
[TD]zâhir: açık, görünen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Üzeyr: [bk. bilgiler – Üzeyr (a.s.)][/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i celile: büyük ve yüce anlamları içinde bulunduran âyet [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Ekim 2011: 19:04 #799007Anonim
Yirmi Üçüncü Nükte Tarafgirâne ve Risale-i Nur’a rakibâne söylenen sözlere mukabildirGer methetmekse tefahurla kendinizi maksadın,
Risale-i Nur’un en sönük yıldızının peykisiniz.
Zinhar seyyare zannetme kardeşim, Risale-i Nur’un,
Arz değil, âfitab dahi peykidir onun.
Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale-i Nur,
Sönmez, belki gizlenir, zira nûrun alâ nûr.
Bir nur ki, bahr-i hakikat ve mahz-ı hidâyettir o.
مَنْ اَصْحَابُ الصِّراَطِ السَّوِىِّ وَمَنِ اهْتَدٰى 1 yı oku.
Haktan olmaz şikâyet, belki maksat hikâyet.
Şer’in üzere giderken Hakka malûm,
Risale-i Nur’a ki eylemiştim hem de hizmet,
Risale-i Nur ki, Aliyyü’l-Murtezâ ve Gavs-ı Âzam,
Celcelûtiyede ve bazı kasâidde etmişler işaret.
Risale-i Nur ki urvetü’l-vüska, lenfisâm,
Temessük etmiştim, zira hem hidâyet ve ayn-ı hakikat,
Koydular bizleri ki orada durmuştu Yusuf Aleyhisselâm
Hem de beraberimizde idi Hazret-i Üstad.Halil İbrahim
[NOT]Dipnot-1 “Dos doğru yolun yolcusu olan ve hidâyete eren kimmiş.” Tâhâ Sûresi, 20:135.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhisselâm: Allah selamı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Aliyyü’l-Murtezâ: Hz. Ali’nin “kendisinden razı olunmuş” anlamlarına gelen bir ünvanı [bk. bilgiler – Ali (r.a.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Celcelûtiye: Peygamberimizin (a.s.m.) derslerine dayanarak ebced ve cifir hesabıyla alâkalı, Hz. Ali (r.a.) tarafından te’lif edilen bir kaside [/TD]
[TD]Gavs-ı Âzam: (bk. bilgiler – Abdulkâdir-i Geylânî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah [/TD]
[TD]Halil İbrahim: (bk. bilgiler – Halil İbrahim Çöllüoğlu)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)][/TD]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı hakikat: hakikatin tâ kendisi [/TD]
[TD]bahr-i hakikat: hakikat denizi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ger: eğer[/TD]
[TD]hidâyet: doğru yol [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikâyet: hikayeler, haberler[/TD]
[TD]kasâid: kasideler; kâfiyeli olarak büyük şahsiyetleri övmek için yazılan şiirler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lenfisâm: kopmaz olan[/TD]
[TD]mahz-ı hidâyet: tam anlamıyla hidâyet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksad: amaç, hedef [/TD]
[TD]malûm: bilinen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]methetmek: övmek[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nurun alâ nur: nur üstüne nur [/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peyk: uydu[/TD]
[TD]rakibâne: rakip olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyare: gezegen[/TD]
[TD]tarafgirâne: taraf tutarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefahur: övünme, böbürlenme[/TD]
[TD]temessük etmek: sıkıca sarılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]urvetü’l-vüska: kopmaz ve sağlam kulp[/TD]
[TD]zinhar: sakın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]âfitab: Güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[TD]Şer’: İslâm şeriatı [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.