- Bu konu 108 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Ocak 2011: 08:04 #784966
Anonim
Tabiat Risalesi, birinci muhalde anlatılan şey, evrimcilerin insanların nasıl evrimleştiğini savunduğu şeyler mi? Ayrıca o anlatılan üç muhalin herbirini kimler savunuyor, kısaca açar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 09-7-2009
“Mukaddime
“Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.
“Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, “Esbab bu şeyi icad ediyor.”
“İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
“Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, “Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”(1)
Üstad burada küfür ve şirkin temelini oluşturan üç önemli fikri alıp, bunların aklen imkansız ve muhal olduğunu ispat ediyor. Zaten diğer bütün inkar fikirleri de bu üç fikir temeline dayanıyor.
Bunlardan birisi; her şeyin icad edicisi ve yaratıcısı sebepler diyenlerdir. Felsefede bu fikre Determinizm felsefesi deniyor, yani her şey sebep-sonuç ilişkisi ile izah edilir. Üstad bu fikrin esassız ve bozuk olduğunu kati olarak ispat ediyor.
İkinci düşünce ise; her şey tesadüfen kendi kendine oluşuyor fikridir. Bu fikrin batıllığı ve aklen mümkün olmaması çok zahirdir ve Üstad bu fikri de kati bir şekilde çürütüyor.
Üçüncü fikir ise; her şeyin yaratıcısı ve icad edeni tabiattır diyenlerdir. Tabiat dedikleri ise; kainattaki külli unsurların birleşmesinden hasıl olan, zihni ve hayali bir kurgudur. Yani; insan zihninin ürettiği, hakikati olmayan muhayyel bir şeydir. Bu muhayyel şey zamanla müşahhaslaşarak ilahlaştırılmıştır. Günümüzde maddeci felsefenin savunduğu en son ve en geniş fikir; bu tabiat fikridir.
Birinci muhalde anlatılan şey; her şeyi sebepler icad edip yaratıyor diyen felsefi ekole, yani determinizm felsefesine bir cevap veriliyor. Evrim fikrine direkt değil, dolaylı bir cevaptır. Bu muhalde sebeplerin neticeyi yaratmasının imkansızlığı vurgulanıyor.
27 Ocak 2011: 08:05 #784967Anonim
Hakimiyetin şe’ni redd-i müdahaledir,.. cümlesini açıklar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 18-7-2009
Bir şeye ve bir yere tam anlamı ile hakim olmak, başka birilerinin hakim olmasını reddetmekle mümkündür. Yani bir padişahın bir memlekete tam manası ile hakim olabilmesi, başka padişahların olmamasını gerektirir. Bir memlekette iki padişah hükmediyorsa orda her iki padişah da hakim değildir demektir. Bir padişahın tam hakimiyeti başka hakimlerin reddini gerektirir.
Cüzi ve basit iktidar sahibi olan insanın cüzi hakimiyetinde bu denli başka müdahale ve hakimiyetler mümkün olmaz ise, hakimiyeti ve kudreti sonsuz olan Allah’ın saltanatında hakimiyet ve müdahale muhal içinde muhaldir. Yani Allah’ın sonsuz kudretinde ve saltanatında başkaların müdahale ve hakimiyet sahibi olması imkansız ve muhal bir durumdur.
27 Ocak 2011: 08:07 #784968Anonim
“Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o cesetteki zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem herbirisine mahkûm-u mutlak, hem herbirisine misil, hem hâkimiyet noktasında zıt, hem yalnız Vâcibü’l-Vücuda mahsus olan ekser sıfâtın masdarı, menbaı, hem gayet mukayyet, hem gayet mutlak bir surette olmakla beraber, sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek—zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder.”(1)Aynı rütbe ve makamda olan bir bölük asker düşünelim. Bu askerlerin mükemmel bir vaziyet ve nizam oluşturması gerekiyor. Bu vaziyet ve nizamın olabilmesi iki türlü olabilir; birisi bir komutanın hariçten emir ve komutu ile olur. Diğeri ise aynı rütbe ve makamda olan askerlerin biribirine hükmedip hem komutan hem de asker olması ile mümkündür.
İkinci tarz, hem imkansız hem de akıl dışı bir tarzdır. Zira bir askerin hem er, hem de komutan olması; iki zıddın bir arada olmasıdır ki, bu imkansızdır. Tıpkı bir şeyin eş zamanlı olarak hem var, hem de yok olması gibi. İşte misil olması, asker olması anlamında; hakimiyet noktasında zıt olması ise, komutan anlamında kullanılmıştır. Yani asker o nizam ve vaziyete girebilmek için hem emir alan bir er olacak, hem de emir veren bir komutan olacak. Ama hariçten bir komutan bu askerlere o nizam ve vaziyeti kolaylıkla verebilir. Zira komutan, rütbe ve makam olarak askerlerden farklıdır. Askerlerin kayıt ve kuralları komutanı bağlamaz.
Zerreler de misaldeki askerler gibidir. Şayet elmanın vücudundaki çalışan zerreleri, elmanın sanatkarı ve yaratıcısı olarak kabul edersek, o zerreler hem ilah hem de mahluk olmaları gerekir. Zira elmanın oluşumu için hem emir alacak, hem de emir verecek bir vaziyete girmesi gerekir ki, bu tam bir safsatadır.
İlah olan, emir almaz, emir verir, mahkum olmaz, hakim olur, mekanda olmaz, mekandan münezzeh olur. Elma içinde çalışan bir zerre ise, hem mahkum, hem mekan içinde, hem de emir alan bir vaziyettedir. Öyle ise elmanın sahibi ve hakimi Allah’tır, zerreler değildir. İşte zerrelerin hem mahkum, hem hakim olma manası, hem her birisine misil, hem hakimiyet noktasında zıt tabiri ile ifade ediliyor.
Yine, bir zerre hem ebedi ve ezeli ilim sahibi olacak, hem de aynı anda cahil ve kayıtlı bir halde olacak. Bir şey ya ilim sahibidir, ya da cahildir. Aynı anda iki sıfatı taşıması muhaldir. Elmanın vücudunda çalışan sayısız zerreler önem ve vazife bakımından bir birleri ile müsavidirler. Öyle ise biribirlerine ilah olmaları, aynı zamanda biribirlerine köle olmaları, aklın kabul edebileceği bir şey değildir. Yani zerre, hem mutlak bir anlamda kayıtsız olacak, hem de mutlak bir anlamda kayıtlı olacak. Bunlar aklen caiz olmayan şeylerdir.Esere dikkatle bakıldığında, eserin usta ve sanatkarının bir ve yekta olduğu kesindir. Zira bu eserin bir usta ve sanatkarın elinden çıktığına dair çok deliler vardır.
Mesela, bir elmanın vücut bulması için bütün sebeplerin bir araya gelip toplanması gerekir. Bütün sebepleri ise ancak sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Zat bir araya toplaya bilir. Öyle ise elmanın sahibi kim ise, bütün sebeplerin de sahibi aynı zattır. Hal böyle iken, nasıl olur da elmayı zerrelere verebiliriz. Üstat bu manaya şu ibareler ile işaret ediyor.“ Sırr-ı vahdetle yalnız bir Vâhid-i Ehadin eseri olabilen gayet muntazam bir masnu-u vâhidi o hadsiz zerrâta isnad etmek-zerre kadar şuuru olan, bunun pek zâhir bir muhal, belki yüz muhal olduğunu derk eder.”(2)4 Şubat 2011: 11:53 #785470Anonim
Varlığın, Hem Zıt ve Hem de Misil/Misl Olmasını Nasıl Anlamalıyız?
Yazar: Sorularla Risale, 17-8-2009
Aynı rütbe ve makamda olan bir bölük asker düşünelim. Bu askerlerin mükemmel bir vaziyet ve nizam oluşturması gerekiyor. Bu vaziyet ve nizamın olabilmesi de iki türlü olabilir. Birisi bir komutanın hariçten emir ve komutu ile olur; diğeri ise aynı rütbe ve makamda olan askerlerin bir birine hükmedip hem komutan hem de asker olması ile mümkündür.
İkinci tarz hem imkansız hem de akıl dışı bir tarzdır. Zira bir askerin hem er hem de komutan olması; iki zıddın bir arada olmasıdır ki, bu imkansızdır. Tıpkı bir şeyin eş zamanlı olarak hem var, hem de yok olması gibi. İşte misil olması, asker olması anlamında; hakimiyet noktasında zıt olması ise, komutan anlamında kullanılmıştır. Yani asker o nizam ve vaziyete girebilmek için hem emir alan bir er olacak, hem de emir veren bir komutan olacak.
Ama hariçten bir komutan bu askerlere o nizam ve vaziyeti kolaylıkla verebilir. Zira komutan rütbe ve makam olarak askerlerden farklıdır. Askerlerin kayıt ve kuralları komutanı bağlamaz.
Zerreler de misaldeki askerler gibidir. Şayet elmanın vücudunda çalışan zerreleri, elmanın sanatkarı ve yaratıcısı olarak kabul edersek, o zerrelerin hem ilah hem de mahluk olmaları gerekir. Zira elmanın oluşumu için hem emir alacak hem de emir verecek bir vaziyete girmesi gerekir ki, bu tam bir safsatadır.
İlah olan emir almaz, emir verir; mahkum olmaz, hakim olur; mekanda olmaz, mekandan münezzeh olur.
Elma içinde çalışan bir zerre ise, hem mahkum hem mekan içinde, hem de emir alan bir vaziyettedir. Öyle ise elmanın sahibi ve hakimi Allah’tır, zerreler değildir.
İşte zerrelerin hem mahkum hem hakim olma manası, hem her birisine misil, hem hakimiyet noktasında zıt tabiri ile ifade ediliyor.
10 Şubat 2011: 07:28 #785670Anonim
Hattâ, hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. İfadelerini açar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 15-9-2009
“Elcevap: Bazı risalelerde gayet kat’î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe’ni, müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ bir hâkim, bir memur, daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale kanununun hâkimiyette ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği men-i iştirak kanunu, tarih-i beşerde çok acip hercümerc ile kuvvetini göstermiş.”
“Acaba âciz ve muavenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men etmeyi ve hâkimiyetinde iştirak kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör; sonra, hâkimiyet-i mutlaka rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka ulûhiyet derecesinde; ve istiklâliyet-i mutlaka ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak kadîriyet-i mutlaka derecesinde bir Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i iştirak ve tard-ı şerik, ne derece o hâkimiyetin zarurî bir lâzımı ve vâcip bir muktezası olduğunu, kıyas edebilirsen et.”(1)
Hakimiyet başkaların müdahalesini ve tasarrufunu kabul etmez. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki padişah olmaz ve olamaz. Bu hakimiyet kanununa aykırı bir durumdur. Hal böyle iken nasıl olur da kainatta iki İlah, iki Rab olabilir diyerek hakimiyetin tevhidi gerektirdiği vurgulanıyor.
Osmanlı döneminde şehzadeler doğal olarak padişah adayı olmasından dolayı, kudretli ve kuvvetli padişahlar ülke idaresinde hakimiyetini temin maksadı ile kardeşlerini katletmişler. Şayet kardeşleri ülke idaresinde hakimiyet talep ederlerse ülkenin birlik ve dirliği bozulacağı için, zaman zaman kardeşlerini katletmişler ki; bu dinen caiz değildir.
Üstad Hazretlerinin bu realiteyi hakimiyet fikrine delil ve örnek göstermesi, bunu caiz ve meşru gördüğü için değil, bir realite olduğu içindir. Zira Kur’an’ın tam adalet anlayışına göre toplum için fert feda edilemez. Ülkenin selameti ve dirliği için de olsa, şahısların hakkı mahfuz ve kudsidir, ülke için feda edilemez.
Zayıf ve aciz insanlar bile, hakimiyetin küçük bir tecellisi ile başkaların müdahale ve karışmasını kabullenemiyorken, kudret ve iradesi sonsuz olan Allah, elbette şirki ve müdahaleyi reddedip kabul etmez, hakikatine işaret için bu misal verilmiştir.
10 Şubat 2011: 07:33 #785671Anonim
“Hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir sanat olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz.” cümlesini nasıl anlamalıyız?
Yazar: Sorularla Risale, 21-10-2009
Bir bina düşünelim, bu binanın ilk merhalesi plan ve proje kısmıdır; binanın bütün ayrıntıları ve keyfiyeti öncelik olarak bu plan ve programda tayin edilir. Bu kısımda işleyen ilim ve kaderdir. İşte binanın bu kısım ve merhalesine “İmam-ı Mübin” diyoruz.
Kainat aynı bu bina gibi, önce Allah’ın ilm-i ezeliyesinde tasarlandı ve planlandı, sonra vücuda çıkacak olan bu kainat, bu plan ve program üzere hareket eder, onun çizdiği hattın dışına çıkamaz; daha çok kainatın mazi ve müstakbelini temsil eder. Alem-i şehadetten çok, alem-i gayba bakar. Bir ağacın çekirdeği ve kökleri imam-ı mübini andırır ve adeta somut bir kader gibidir. Tabiat dedikleri mevhum şey, aslında kaderin bu manevi kalıbının, insan zihnindeki iz düşümüdür. Ama maddeci felsefe buna uluhiyet isnat ediyor.
“Kitab-ı Mübin” ise; o bina ve kainatın plan ve program kısmının, yani İmam-ı Mübin’in hayata geçirilmesi, harici bir vücut verilmesinin adıdır. Burada Allah’ın kudret sıfatı hükmeder ve iş görür. Mazi ve müstakbelden ziyade, şimdiki hale bakar, yani alem-i gaybdan çok, alem-i şehadeti temsil eder. Binanın “İmam-ı Mübin” kısmını mühendis tayin eder, binanın hayata geçirilmesi işini ise işçi ve ustalar yapar, burada mühendis ilim sıfatı, usta ve amele ise; kudret sıfatıdır.
Bu noktadan bakacak olursak, tabiat denilen şeyi planlayıp program haline getiren; kaderdir, bu plan ve programı eyleme ve amele dönüştürüp tatbik eden de; Allah’ın kudret sıfatıdır.
10 Şubat 2011: 07:37 #785672Anonim
“Tabiat Allah’ın sanatı ve şeriatı fıtriyesidir. Nevamis ise onun meseleleridir. Kuva dahi o meselelerin hükümleridir” ve “Yalnız bir cilve-i kudreti rabbaniye olan kuvveti, kudret ve müstakil bir kadir telakki etmek” Cümlelerini açar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 23-11-2009
Felsefenin hükmettiği fen ilimleri, işin maddi ve sebepler boyutunu inceliyor, sebeplerin arkasında hakiki anlamda iş gören Allah’ın kudretini göremiyorlar. Onlar o sebebe bir isim ve unvan takmakla işi çözdüklerini zannediyorlar. Halbuki isim ve unvan vermek, işin mahiyet ve hakikatini tam anlamı ile çözüp tanımlayamıyor.
Materyalist ve pozitivist felsefe, bir türlü kanun dedikleri şeyin arka cephesinde iş gören gerçek faili görmek istemiyor. Yani kanun dedikleri şeyin, Allah’ın kudreti ile kaim ve onunla devam eden bir şey olduğunu anlamak istemiyorlar. Kudret ile kanun arasındaki kuvvetli bağı ve münasebeti koparıp, kanunu ya kendi kendine olan ya tabiat dedikleri muhayyel bir şeye dayandırmaya çalışıyorlar.
Kainattaki bütün kanunlara, prensiplere, kurallara, Allahın kudret sıfatının birer tecellisi, birer cilvesi nazarı ile bakabiliriz. İrade sıfatının arşı olan alem-i emirde, kanunların emri yazıldıktan ve verildikten sonra, o emrin tatbik ve uygulamasını kudret sıfatı yapar. Mesela; alem-i emirde suya kaldırma kuvveti, güneşe itme ve çekme kuvveti emir olarak verilir, verilen bu emrin tatbik işini ise kudret sıfatı yapar.
Bir şeyin var olması için ille gözle görülür, elle tutulur olması gerekmiyor. Elle tutamadığımız gözle göremediğimiz o kadar çok varlıklar var ki hesaba sığmaz, şimdi bunlar tutulmuyor ve görülmüyor denilerek inkar mı edilecek? Halbuki fen ilimleri bunların varlığını kati olarak ispat ediyor. Demek varlık sadece şu maddi teraziye münhasır bir kavram değildir. Allah’ın kudretinin görülememesinin diğer bir sebebi de; mübaşeretsiz yani temassız tecelli etmesindendir. Yani Allah işleri ve icraları bizim gibi temas ederek değil, ol der olu verir emri ile yapıyor. Bu yüzden maddenin ardında somut ve elle tutulur bir kudret aramak yanlış olur.
Üstad bu hususa şöyle işaret eder;
“Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, adetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. Mesnevî-i Nuriye – Nokta
Kudretin sonsuz gücü, kudretin bir cilvesinde de vardır. Yani aynı kudret, bir cilvenin ardında da vardır, binlerce cilvenin ardında da vardır. Bir karıncayı hangi kudret yarattı ise, bütün kainatı da aynı kudret yaratmıştır. Kainat ve karınca cilve olma noktasından, büyüklük küçüklük noktasından farklı olabilirler; ama bu cilveler ardında tecelli eden sonsuz kudret aynıdır değişmez. Kudret sıfatının büyüğe çok, küçüğe az şeklinde bir tecellisi söz konusu değildir. Devlet kuvvet olarak nasıl ordunun da, ordu mensubu olan bir askerin de ardında eşit ise, Allah’ın kudreti ile bir cilvesi arasında fark yoktur eşittir. İşte tabiatçıları yanıltan nokta; kudret ile kudretten bir cilve olan kuvvet arasında bir farkın olmamasıdır. Yani Allah’ın kudreti, bir cilvesi olan kuvvetin yanında, tam tekmil hazır ve nazır olduğu için, tabiatçılar o kuvvete İlah tasvirini yapıyorlar.
10 Şubat 2011: 07:42 #785673Anonim
“Daire-i mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hata olarak tabiat…” İzahını yapar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 23-11-2009
Kader; Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması demektir. Takdir-i İlâhî anlamına geliyor.
Levh-i Mahfuz ise; her şeyin kayıt altına alındığı büyük defter manasına geliyor. Kader ise bu defteri dolduran bir kalem gibidir. Yani bu deftere yazılan bütün yazılar kaderden geliyor demektir.
Levh-i Mahv-ı İspat:
Lehv : Eşya ve mevcudatın zaman nehrine girmesi demektir. Yani Allah’ın ilminde plan ve proje olarak ve ilmi bir vücut ile bekleyen mevcudatın, zaman ve mekan boyutuna intikal edip görünmesi ve varlık kazanması demektir.
Mahv: Zaman sahnesine çıkan eşyanın ve mevcudatın, ölüm ve zeval ile tekrar zaman sahnesinden çekilip gitmesi demektir.
İspat: Zaman sahnesine çıkmak için sırada bekleyen eşyanın, tekrar zaman sahnesine çıkıp manasını göstermesi anlamındadır.
Allah’ın ilminde varlık sahnesine çıkmayı bekleyen diğer mevcudat, plan ve proje olarak varlık sahasına çıkmayı bekliyorlar. İşte vakti gelince bunların varlık sahnesine çıkmalarına ispat denir.
Kalem ve defter tabirleri; bir temsil ve teşbihtir. Malum; ince ve latif hakikatler temsil ve teşbih dürbünü ile akla yaklaştırılır. Buradaki defter ve kalem tabirlerinden, kalem kaderi temsil ediyor, Kudretin yazar bozar defteri ise; levh-i mahv-ı ispattır.
Materyalist tabiatçılar ise; levh-i mahv-ı ispatın manevi vücudunu hissedip, yanlışlıkla tabiat demişler. Kainattaki bütün kanun ve tabi addedilen şeylerin esası ve özü; levh-i mahv-ı ispattan geliyor.
10 Şubat 2011: 07:47 #785674Anonim
Bir türlü tabiat risalesini bitiremedik ya..
dahası var…
11 Şubat 2011: 13:32 #785823Anonim
“Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dairede, herbir cüz için, o mürekkebat adedince kalıplar lâzım geliyor.” cümlesini açıklar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 25-11-2009
Sanatlı ve mükemmel bir kitabın yazılmasında iki seçenek var. Birisi; matbaa ile yazılması, diğeri ise mükemmel bir katibin kalemi ile yazılması.
Bir kitabın matbaa tarafından yazılmasında, kitabın her bir harfini basacak demir harflerin olması gerekiyor. Şayet bu kitap içinde bir de güzel hat sanatı ile Yasin Harfi içine ince ve latif harfler ile Yasin Suresi yazılmak istenirse, bunu basacak matbaaya böyle kabiliyetli ve mükemmel hazırlanmış ince ve latif demir harflerin bulunması gerekiyor. Yani kitabı matbaanın yazabilmesi için, matbaanın da kitap gibi mükemmel ve sanatlı olması iktiza ediyor. Ayrıca kitabı yazacak matbaayı da basacak aynı kıymette başka bir matbaanın olması ve onu basacak diğer bir matbaanın olması şeklinde uzayıp gider ki bu imkansızdır. Kitabın yazılmasındaki bu seçenek imkansız bir seçenektir.
Temsildeki kitap; şu kainat ve içindeki sanatları temsil ediyor. Matbaa ise; tabiatı temsil ediyor. Nasıl temsilde matbaanın bir kitabı kendi başına basması ve yazması imkansız ise, kainat içinde bulunan bir sanatı tabiatın icat edip yaratması imkansız bir şeydir.
Mesela; bir karınca üstündeki sanat öyle bir sanattır ki, tabiatın bu sanatı basıp yaratabilmesi için, bütün kainatı eleyip süzmesi iktiza eder, zira karıncadaki hayatın oluşması ve devam etmesi, bütün kainatın çarklarının işlemesi ile hasıl oluyor. Öyle ise karıncanın icadı için bütün kainatın avuç içinde olması gerekir. Yasin harfinde Yasin Suresi’nin ince harflerle yazılması misüllü, kainatın kalın ve azametli sanatları karınca içinde ince ve nurani bir şekilde yazılmıştır. Kör, şuursuz ve sağır tabiatın böyle mükemmel sanatları icat etmesi imkansızdır.
İkinci seçenek ise; bir tek Allah’ın her şeyi sonsuz ilim, irade ve kudreti sıfatları ile icat etmesi ki; en makul ve kabul edilebilir fikir budur.
11 Şubat 2011: 13:34 #785824Anonim
“Muntazam san’atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine birtek kaleme verilmezse, o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adetlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım.” Açıklar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 05-12-2009
Kainat ve içindekilerinin, bir tek olan Allah’ın kudret kalemi ile yazıldığını inkar edip, tabiat ve tesadüfe havale edersek, o zaman bir tek zerrenin yazılması; yani vücut bulması için, binlerce matbu kalıplarına muhtaç oluruz. Zira mahlukat içinde her bir mahluk öyle bir manidar kitap ki, her bir sayfasından bir kitap kadar manalar ve cümleler yazılmış.
Bu mevcudat kitabının yazılması; ya tek bir kalem tutan el tarafından yazılmıştır ya da matbaadaki demir harf kalıpları ile yazılmıştır. İkincisi; yani demir harf kalıpları ile yazılması mümkün değildir. Zira basit bir incir çekirdeğinin içinde ince yazılarla incir ağacı yazılmış, o ağacın bütün kalıpları ve demir harflerini o incir çekirdeğinin içinde olmasını farz etmemiz gerekir ki; bu da muhaldir. Faraza o çekirdek içinde o kalıp ve demir harflerinin olduğunu kabul etsek bile, o çekirdek kendi de bir kitap ve sanattır, onu yapan kalıpları nerden temin edeceğiz, bu ila nihaye uzayıp giden batıl bir teselsül olur ki; bu aklen mümkün değildir. O zaman mecburen bir elmanın vücut bulmasını, hayali milyonlarca tabiat kalıplarına havale etmektense, hikmetli bir tek kudret kalemine vermek daha mantıklı olmaz mı demek zorunda kalacaksın diyor Üstad Hazretleri.
Bir avuç toprakta, her çeşit bitki ve çiçekler yetişiyor. Üstelik bu bitki ve çiçeklerin her birisinin sistemleri ve kalıpları birbirinden farklı. O zaman şunu kabul etmemiz gerekir; o bir avuç toprak içinde, her bir bitki ve çiçeklerin sistemlerini ve kalıplarını ihtiva eden binlerce fabrika ve matbaa kalıpları vardır. Ya da bir avuç toprak, Allah’ın kudret kaleminin zahiri ve basit bir sebebi deyip, onun arkasında kudret elini göreceğiz. Acaba hangisi daha makul ve gerçekçi bir fikirdir. Kainattaki herbir şey böyle hadsiz manaları içeren bir kitap gibidir, üstelik herbir sayfasında binlerce kitap kadar manalar yüklü. Bir tek kudret kalemini inkar ettiğin vakit, bu kainat kitabını tab edebilmek için kainattan daha büyük matbaa dükkanının olması gerekir ki; bu kainat kitabı tab olabilsin, bu fikrin batıllığı zahirdir.
Özet olarak; bir yazarın kalemi ile bir kitabı kolayca yazması; tevhidin kolaylığına, matbaa harflerinin o hikmetli kitabı tab etmesi ise; tabiat fikrinin imkansızlığına bir kinaye, bir temsil olarak veriliyor.
4 Mart 2011: 11:59 #786778Anonim
“Hem o târik-üs salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmaresinden almak için, dehşetli tehdid eder.” cümlesini açar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 09-12-2009
“Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, nefsine zulmetmiş olur.” Zulüm başkasının hukukuna tecavüzdür. Başlıca şu üç şekilde kendini gösterir:
1 – Allah’ın hukukuna tecavüz.
2 – İnsanların hukukuna tecavüz.
3 – Nefsin hukukuna tecavüz.
İnsan, tek Allah’a iman ve sadece O’na ibadet etmekle mükelleftir. İnancında bazı şeyleri Allah yerine ikame ederek veya amelinde başka şeyleri gözeterek hareket ederse şirke düşer. Şirk ise ayetin ifadesiyle “Büyük bir zulümdür.” (Lokman Suresi, 31:13)
Sevdiğini Allah sever gibi sevmek, korktuğundan Allah’tan korkar gibi korkmak, hayatını ve bekasını Allah’tan başkasının elinde bilmek.. hep birer şirk örneğidir. İnsanlığın ekserisi, açık veya gizli şirkten kendini kurtaramamıştır. Başkasının gıybetini yapmak, aleyhinde söz taşımak veya malını çalmak gibi durumlar zulmün ikinci çeşidine birer örnektir.
Günahlara dalmak, Allah’ın verdiği aza ve aletleri, duygu ve hisleri yaratılış gayesine aykırı kullanmak ise nefse zulumdür.
“Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, nefsine zulmetmiş olur” (Talak Suresi, 65:1) ayeti, zulmün üçüncü çeşidi ile ilgilidir. Mideye haram lokma sokmak, dili küfürde kullanmak, aklı malayaniyatla, yani ne dünyaya, ne ahirete yaramayan şeylerle meşgul etmek, hayalen hep günah peşinde koşmak gibi durumlar nefse zulmetmekle alakalıdır. Allah bu aletleri böyle aşağı, adi gayeler için yaratmamıştır.
Bu zaviyeden baktığımızda, insanların çoğunun zulüm içinde olduğunu görürüz.
Söz gelimi, içki içen bir aile reisi; Allah’ın yasağını çiğneyerek hukukullaha tecavüz, ailesinin nafakasından keserek ve nahoş kokularla onları rahatsız ederek insanların hukukuna tecavüz, aklını iptal ederek kendi nefsine tecavüz eder.
4 Mart 2011: 12:00 #786779Anonim
Tabiat nedir, fabrika mıdır, kanun mudur, kural mıdır, tabiatçıların tabiat dedikleri şey nedir? Bizce tabiat bu alemdir, onları nasıl yanıltmışlar?
Yazar: Sorularla Risale, 02-1-2010
Tabiat bir sanattır, sanatkar olamaz; bir fiildir fail olamaz; bir edilgendir etken olamaz; bir mistardır mastar olamaz; vehmi bir kurgudur hakikat ve gerçek olamaz. Mistar, ustanın sanatında kullandığı bir alettir; mastar ise işi yapan hakiki fail demektir. Şimdi binayı yapan usta meydanda dururken ustanın aletine işaretle “işte binanın mucidi bu” demek ahmaklığın en acaibi olsa gerek.
Tabiat ve esbap denilen şeyler olsa olsa Allah’ın sanatlarında bir alet bir araç bir bahane olabilir bundan fazlasını bunlara vermek akla aykırı bir durumdur.
Tabiat kavramı, kainatta ki kanunların toplamından hasıl olan insanın hayalinde ki bir kurgusudur. Yani harici bir varlığı olan bir şey değildir. Allah kainatta işlerini ve icraatlarını sebepler eli ile yaptığı için, sebepler zahiren insanların yüzeysel nazarında icraat ve işlerin hakiki sahibi ve mucidi gibi duruyor. İnsanlar bu kanunlara ve sebeplere ünsiyet ve ülfet ettikleri için zamanla neticeyi sebepten bilmeye başlıyorlar. Allah’ın her bir sebep arkasındaki Rububiyetini ve Uluhiyetini göremiyorlar. Bu da zamanla insanın akıl ve kalp dünyasında Allah’ın unutulmasına ve gafletine sebebiyet veriyor. İnsanların bu kısır bakışı ve bir takım günahları insanın kalbinde ve manevi aleminde bir takım kirlenmelere ve paslanmalara yol açıyor ve en nihayetinde tabiat içinde boğulup gidiyor
Evet, insanları tabiat ve esbap bataklığına sürükleyen şey, Allah’a olan gafletleri, onu hakkı ile iyi tanıyamamalarıdır. Allah’ı unutmuş olan bir ahmak kainatın mucidini kabul edip arama sadedinde iken, önüne kainatın sisteminden türemiş olan tabiat mevhumunu görünce hemen ona İlah diye sarılıyor. Burada zihni bir baskı ve aramaktan gelen bir dikkat bozukluğu sayesinde vehim ile hakikati temyiz edemiyor. Adi sebebi kamil neticenin mucidi ve yaratıcısı zannediyor. Ve kendini arama sıkıntısından kurtarıyor.
Risale-i Nurların bütün kısımları bu tabiat fikrini çürütüyor. Özellikle Tabiat Risalesi kati bir şekilde tabiatın mahiyetini ve icattan uzak olduğunu ispat ve izah ediyor.
Güneşin aynı anda ve aynı şekilde milyonlarca parlak yüzeylerde ve şeffaf cisimler üstünde yansıması vardır. Şayet o milyonlarca yansımaları bir güneşe vermez isen, o zaman parlak ve şeffaf şeyler adedince güneşleri kabul etmek zorunda kalırsın ki bu imkansız bir şeydir.
Aynı şekilde, bir tek İlahı kabul etmez isen atomlar adedince İlahları kabul etmek zorunda kalırsın ki bu imkansız bir şeydir. Zira bir atomun küçük bir adım atması, bütün kainatı bilmesi ve görmesi ile mümkündür. Çünkü kainat ile atom arasında muazzam bir hassas denge ve ölçü vardır. Atom parçası bu dengeleri bilmeden görmeden adım atamaz. Öyle ise ya atom İlah gibi her şeyi bilir ve görür diyeceksin ya da Allah’ın bir memurudur diyeceksin.
4 Mart 2011: 12:01 #786780Anonim
“Esbab-ı maddiyenin elbette tesirleri, mübaşeretle ve temasla olur. Halbuki, o esbab-ı tabiiyenin temasları, zîhayat mevcutların zâhirleriyledir. Halbuki görüyoruz ki, o esbab-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas edemedikleri…”Açıklar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 22-1-2011
Tabiat ve sebepler denilince, ana hatları ile; toprak, su, hava ve ateş olarak ifade edilir. Bunlar ise tabiatı icabı kaba, istila etmeye ve tahribe müsait, incelikten uzak, şuur ve iradeden yoksun, mübaşeretle, yani temas ile iş gören unsurlardır.
Bu unsurlara ve sebeplere yaratıcı olarak bakanlara sormak lazımdır: Bir sineğin ince ve küçük vücudunda, küçücük gözünün içinde çalışan bir hücre, şayet sebeplerin icadı ve tasarrufu ile çalışıyor denirse, o koca tahripkar ve kaba sebeplerin -toprak, hava, su ve ateşin- o gözün içinde maddi olarak bulunmaları gerekmiyor mu?
Halbuki, o incecik göze ve hücresine, en ince ve nazik, maddi şeyler bile giremiyor. Ateş orada olsa, gözü patlatır. Toprak orada olsa, zaten kör eder. Öyle ise sebepler yapıyor iddiası batıldır. Hiçbir delile dayanmamaktadır.
Bir usta, iş yapmak için, çekici eline almadıkça, bir çivi dahi çakamaz. Temas etmeden, taşı kaldıramaz. Zira maddi alemde ve madde içinde işler ancak temas ederek yapılabilir. Bu bir fizik kanunudur.
Öyle ise, bir hücreye rububiyet dava eden sebep, maddi olarak o hücrenin yanında hazır ve nazır olması gerekiyor. Çünkü temas olmadan iş yapamaz.
Böyle olunca, nazik ve zarif ve ince bir hücrenin içinde toprak, su, hava ve ateş gibi kaba unsurların iş yaptığını ve onun içine yerleştiğini kabul etmenin ne denli bir hurafe olduğu anlaşılır.
Zerre, sebep olmuş olsa bile, o hücre içinde bir nokta olur. Diğerlerine nasıl girecek, nasıl yerleşecek, nasıl o karmaşık ve mükemmel hücrenin bütünün yanında hazır ve nazır olup temas ile iş görecektir?
Aynı mana, zerre için de geçerlidir. Hücrenin bütün bedenle bir irtibat ve nispeti vardır. O zerre, bütün bu irtibat ve nispeti bilecek bir ilmi ve şuuru olmak lazım gelir. Hatta bütün kainatı da ihata edecek bir ilim ve kudret gerektir. Zira insan mekanizması kainat ile irtibat ve nispet içinde bir ahenk ve uyum ile tasarlanmıştır. İnsan vücudundaki zerrenin, Güneşin yörüngesinde gitmesinde emeği olması lazımdır. Zira insanla alakası vardır. Bütün bu işleri ve kurguları çekip çeviren bir atom çekirdeğidir demek, ne denli bir cehalet oluğunu herkes anlar.
Sebepler ve tabiat maddi ve kesif şeyler iken, bahsi geçen sanatlar gayet ince ve latif şeylerdir. Maddi ve kesif bir şeyin ister anlık olsun, ister bir süreç içinde olsun, latif ve ince bir sanatı icat edip tasarlaması mümkün değildir. Toprak ve su gibi kesif şeylerin, o gibi ince sanatlara verilmesi ve çevrilmesi bir süreçtir. Lakin o süreçte icracı kimdir?.. Her aşamada bir fiil ve sanat icra ediliyor. Bu fiil ve sanatların çevrilme işlemini kim icra ediyor? Ya tabiat diyeceksin, ya da Allah diyeceksin. Tabiat dersen, tabiattan kast edilen külli sebepler anlaşılır. Yani hava, su, toprak ve ateş gibi tabiatı bozmak ve dağıtmak olan şeyler anlaşılır. Öyle ise o süreç içinde o külli unsurları sevk ve idare eden fail kimdir? Yani suyu hücrenin hassas noktasına eviren ve çeviren şey, ana unsur olan suyun kendisi mi, yoksa harici bir kudret mi?
Masaya çivi çakmaya yarayan çekiç, belli bir seviyeden sonra masaya mı dönüşüyor, yoksa çekiç vesilesi ile tahtayı masaya dönüştüren marangoz mu? Her halükarda her süreç ve aşamada harici bir failin gerekliliği mecburidir. Suyun kendini başka bir şeye evirmesi mümkün ve akli değildir. Nasıl tahta kendini masaya usta olmadan eviremiyor ise, sebepler ve tabiat da kendini hücreye eviremez.
Özet olarak, “sebepler ve tabiat yapıyor” diyebilmek için, hücre içinde bütün o sebeplerin ve tabiatın yerleşmesi ve temas ile iş görmesi gerekir. Yani güneş, toprak ve ateş gibi külli unsurların o küçücük hücrenin içinde olduğunu ve hücreyi icat ettiğini hayal etmek, ahmaklığın en kalın derecesi olur.14 Mart 2011: 13:55 #786955Anonim
Esbab-ı Maddiye Yalnız Terkip Eder. İfadesinin İzahını Yapar mısınız?
Yazar: Sorularla Risale, 12-1-2010
Su, toprak, hava ve ışığın bir araya gelerek bir koyunu yaptığını farzedelim. Koyun, yalnız maddeden yapılmıyor. Başta, ruhu olmak üzere, onlarca duyguları vardır. Bunlar ise ne toprakta, ne su da ve ne de hava ve ışıkta vardır. Bu dört unsur, kendinde bulunmayan akıl ve duyguları yoktan var etmeleri de mümkün değildir.
Öyle ise; sebepler var olan şeyleri bir araya getirip terkip yapabilir. Soru konusu olan paragrafın öncesinde denildiği gibi,
“Sen bir mevcutsun. Eğer Kadîr-i Ezelî’ye kendini versen, bir kibrit çakar gibi hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir anda halk eder. Eğer sen kendini O’na vermezsen, belki esbâb-ı maddiyeye ve tabiata isnâd etsen, o vakit sen, kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan, seni yapmak için kâinatı ve anâsırı ince elekle eleyip hassas ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir.”(1)
Sebeplerde, bu ince ölçüyü yapacak şuur olmadığı için bu sebepler ihtimâli muhâldır, hurâfedir, demektir.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.