• Bu konu 101 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 103)
  • Yazar
    Yazılar
  • #677198
    Anonim
      On Birinci Şuâ

      Denizli Hapsinin Bir Meyvesi

      Zındıka ve küfr-ü mutlaka karşı Risale-i Nur’un bir müdafaanâmesidir. Ve bu hapsimizde hakikî müdafaanamemiz dahi budur. Çünkü yalnız buna çalışıyoruz.
      Bu risale, Denizli Hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatırası ve iki Cuma gününün mahsulüdür.
      Said Nursî

      Meyve Risalesi

      besmele.jpg

      فَلَبِثَ فِى السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ blank.gif1
      âyetinin ihbarı ve sırrıyla, Yusuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir; ve hapishane bir nevi medrese-i Yusufiye olur. Madem Risale-i Nurşakirtleri iki defadır çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risale-i Nur’un hapse temas ve ispat ettiği bir kısım meselelerinin kısacıkhülâsalarını, bu terbiye için açılan dershanede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hülâsalardan, beş altı tanesini beyan ediyoruz.



      [BILGI]Dipnot-1 “Yusuf (a.s.) daha yıllarca zindanda kaldı.” Yûsuf Sûresi, 12:42.[/BILGI]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun[/TD]
      [TD]Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
      [TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hülâsa: öz, özet, esas[/TD]
      [TD]ihbar: haber verme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]küfr-ü mutlak: kesin ve tam bir inkâr[/TD]
      [TD]mahpus: hapsedilmiş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mahsul: ürün[/TD]
      [TD]medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında kullanılan hapishaneye verilen ad[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müdafaanâme: savunma metni[/TD]
      [TD]nevi: tür[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]pîr: önder[/TD]
      [TD]zındıka: dinsizlik, inançsızlık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şakirt: öğrenci, talebe[/TD]
      [TD]şua: ışık kaynağından çıkan ışık telleri; ışın[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #804602
      Anonim

        Birincisi

        Dördüncü Sözde izahı bulunan, her gün yirmi dört saat sermaye-i hayatı,Hâlıkımız bize ihsan ediyor—tâ ki, iki hayatımıza lâzım şeyler o sermaye ile alınsın. Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip, beş farz namazakâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarfetmezsek, ne kadar hilâf-ı akıl bir hata ve o hatanın cezası olarak hem kalbî, hem ruhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve meyusâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyas edilsin.

        Eğer, bir saati beş farz namaza sarf etsek, o halde hapis ve musibet müddetinin herbir saati, bazan bir gün ibadet; ve fâni bir saati, bâki saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve ruhî meyusiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması ve hapse sebebiyet veren hatalara kefâreten affettirmesi ve hapsin hikmeti olanterbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musibet arkadaşlarıylatesellîdârâne bir hoş sohbet olduğu düşünülsün…

        Dördüncü Sözde denildiği gibi, bin lira ikramiye kazancı için bin adam iştirak etmiş bir piyango kumarına yirmi dört lirasından beş on lirayı veren ve yirmi dörtten birisini ebedî bir mücevherat hazinesinin biletine vermeyen—halbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimali binden birdir; çünkü bin hissedardaha var—ve uhrevî mukadderat-ı beşer piyangosunda, hüsn-ü hâtimeye mazharehl-i iman için kazanç ihtimali binden dokuz yüz doksan dokuz olduğuna yüz yirmi dört bin enbiyanın ona dair ihbarını keşfle tasdik eden evliyadan ve asfiyadan had ve hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri halde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak ne derece maslahata muhalif düşer, mukayese edilsin.


        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
        [TD]asfiya: hem âlim ve hem velî olan büyük zâtlar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bâki: kalıcı, devamlı[/TD]
        [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ehl-i iman: iman edenler, mü’minler[/TD]
        [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler[/TD]
        [TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hasâret etmek: zarar etmek, kaybetmek[/TD]
        [TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı[/TD]
        [TD]hikmet: sebep, maksat, gaye[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hilâf-ı akıl: akla aykırı, akıl dışı[/TD]
        [TD]hissedar: pay sahibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı bir şekilde ölme[/TD]
        [TD]ihbar: haber verme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihsan etmek: bağışlamak[/TD]
        [TD]izah: açıklama[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iştirak etmek: katılmak[/TD]
        [TD]kefâreten: işlenen bir günahın ya da hatanın giderilmesi olarak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]keşif: açığa çıkarma, gözle görme[/TD]
        [TD]kâfi: yeterli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kıyas etmek: karşılaştırmak[/TD]
        [TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mazhar: erişme, nail olma[/TD]
        [TD]meyusiyet: ümitsizlik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]meyusâne: ümitsizcesine[/TD]
        [TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muhbir: haber veren[/TD]
        [TD]mukadderat-ı beşer: insanın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mukayese etmek: kıyaslamak, karşılaştırmak[/TD]
        [TD]musibet: belâ, sıkıntı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mücevherat: mücevherler, kıymetli taşlar[/TD]
        [TD]ruhî: ruhla ilgili[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sarf etmek: harcamak, kullanmak[/TD]
        [TD]sermaye: servet, varlık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sermaye-i hayat: hayat sermayesi[/TD]
        [TD]sâdık: doğru, gerçek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
        [TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tesellîdârâne: teselli olarak[/TD]
        [TD]uhrevî: âhirete ait[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zevâl bulmak: gelip geçmek, yok olmak[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #804603
        Anonim

          Bu meselede hapishane müdürleri ve sergardiyanları ve belki memleketin idaremüdebbirleri ve asayiş muhafızları, Risale-i Nur’un bu dersinden memnun olmaları gerektir. Çünkü bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on namazsız ve itikatsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram-helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.

          endOfSection.gifendOfSection.gif



          [TABLE]
          [TR]
          [TD]inzibat: âsayiş, düzen[/TD]
          [TD]itikatsız: inançsız[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muhafız: koruyan[/TD]
          [TD]müdebbir: idareci, yönetici[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mütedeyyin: dindar[/TD]
          [TD]sergardiyan: başgardiyan[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tahattur etmek: hatırlamak

          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #804604
          Anonim

            İkinci Meselenin Hülâsası

            Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberinin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î vezâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defamezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.

            İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacıkhülâsası şudur:
            Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:

            Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadetsarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî birziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati Gençlik Rehberi bir temsilile ispat etmiş.

            Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, herhalde, hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya “Gel, idam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferit pusulasını tut, bu açık kapıya gir” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altın bileti sana çıkmış. Gel al” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor.
            Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]ahbab: dostlar, sevilenler[/TD]
            [TD]akarib: akrabalar, yakınlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]bağistan: bağ, bahçe[/TD]
            [TD]bâkî: kalıcı, sürekli[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cellâd: idama mahkum olanların hükümlerini infaz etmeye vazifeli olan adam[/TD]
            [TD]darağacı: idam sehpası[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]dehşetli: korkunç[/TD]
            [TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
            [TD]gayet: son derece[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hakikat: asıl, esas, doğru, gerçek[/TD]
            [TD]hall etmek: çözmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi[/TD]
            [TD]hülâsa: öz, özet, esas[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş[/TD]
            [TD]ilânat: ilânlar, duyurular[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
            [TD]iştirak etmek: katılmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kat’i: kesin[/TD]
            [TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak, buluş yapmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
            [TD]muamma: sır, anlamı gizli ve zor anlaşılır söz[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]muvakkat: geçici[/TD]
            [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
            [TD]nuranî: nurlu, aydınlık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]saadet: mutluluk[/TD]
            [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]terhis: göreve son verme[/TD]
            [TD]tezkere: belge[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]umum: bütün[/TD]
            [TD]vesika: belge[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zemin: yer[/TD]
            [TD]zindan-ı dünya: dünya zindanı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
            [TD]ziyafetgâh: ziyafet yeri[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zâhir: açık, görünen[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #804605
            Anonim

              yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini, orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi.
              Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.
              İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarekşerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’îdiyorlar ki:

              “Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiyenamelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altın biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şüpheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz” diyorlar.
              İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında,mukadderat-ı nev-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve tâat için—hüsn-ü hâtimeşartıyla—ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimalle;sefahet ve haram ve itikatsızlık ve fıskta devam edenler—tevbe etmemek şartıyla—ya idam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferit(bekà-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye ilâmını alacaklarını yüzde doksan dokuz ihtimalle kat’î haber veren, başta ellerindenişane-i tasdik olan hadsiz mu’cizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberlerblank.gif1ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşfle, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrârehüm)



              [BILGI]Dipnot-1 Müsned: 5:178, 179, 246; Zâdü’l-Meâd: 1:43-44.[/BILGI]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]bekà-i ruh: ruhun ölümsüzlüğü, devamlılığı[/TD]
              [TD]bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]darağacı: idam sehpası[/TD]
              [TD]ebedî: varlığının sonu olmayan, sonsuz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
              [TD]ehl-i iman: iman edenler, mü’minler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]evliya: Allah’ın sevgili kulları, veliler[/TD]
              [TD]evrâd: virdler, zikirler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
              [TD]fısk: günah, günahkârlık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]gayet: son derece[/TD]
              [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi[/TD]
              [TD]hâkim: hükmeden, idareci[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı olarak ölmek[/TD]
              [TD]idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihsan-ı şâhâne: padişahın hediyesi, ikramı[/TD]
              [TD]ilâm: bildiri, duyuru[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]itikatsızlik: emre uymazlık[/TD]
              [TD]kat’i: şüphesiz, kesin[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]keşif: açığa çıkarma, buluş yapma[/TD]
              [TD]kàfile: grup, topluluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mukadderat-ı nev-i beşer: insanlığın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar[/TD]
              [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
              [TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nişane-i tasdik: doğrulayıcı nişan, alamet[/TD]
              [TD]sefahet: gayri meşru zevk ve eğlencelere düşkünlük[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyma[/TD]
              [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
              [TD]terbiyename: terbiye edici belge; belli bir terbiye ve eğitim programını içeren talimat, kitap[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
              [TD]zâhirde: görünürde[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şekavet-i ebediye: sonsuz sıkıntı, mutsuzluk[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #804606
              Anonim

                ve o iki kısım meşâhir-i insaniyenin haberlerini aklen kat’î burhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle, fikren ve mantıkan yakînî bir sûrette ispat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler,HAŞİYE-1 müçtehidler ve sıddîkînler,bil’icmâ, mütevatiren nev-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üçcemaat-i azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanlarıyla verdikleri haberleri dinlemeyen, vesaadet-i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan sırat-ı müstakimde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:

                İki yolun—hadsiz muhbirlerin kat’î ihbarları ile—en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksan dokuz Cehennem hapsini ve şekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği halde, dünyada iki yolun, birtek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal-i tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz—yalnız zararsız olduğu için—uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş divaneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.
                Madem hakikat-i hal budur. Biz mahpuslar, bu hapis musibetinden intikamımızı tam almak için, o mübarek ikinci heyetin hediyelerini kabul etmeliyiz. Yani, nasıl ki bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir iki saat sefahetlezzetleriyle, bu musibet bizi on beş ve beş ve on ve iki üç sene bu hapse soktu, dünyamızı bize zindan eyledi; biz dahi bu musibetin rağmına ve inadına, bir iki

                [BILGI]Haşiye-1 O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur’dur. Yirmi senedir en muannid feylesofları ve mütemerrid zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.[/BILGI]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz[/TD]
                [TD]beşer: insan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]bil’icmâ: hep birlikte[/TD]
                [TD]burhan: mantıkî delil, kanıt[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cemaat-i azîme: çok büyük topluluk[/TD]
                [TD]dağdağalı: sıkıntılı, meşakkatli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]dehşetli: korkunç, ürküntü verici[/TD]
                [TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ehemmiyet vermek: önem vermek[/TD]
                [TD]ejderha: büyük yılan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
                [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hakikat-ı hal: durumun gerçek yönü[/TD]
                [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]heyet: kurul[/TD]
                [TD]hüccet: güçlü delil[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihbar: haber verme[/TD]
                [TD]ihtimal-i tehlike: tehlike ihtimali[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
                [TD]kaddesallahü esrârehüm: Allah sırlarını mübarek kılsın[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kamer: ay[/TD]
                [TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
                [TD]meşâhir-i insaniye: insanlığın meşhurları[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
                [TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muhbir: haber veren[/TD]
                [TD]musallat olmak: sataşmak, ilişmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mütemerrid: inatçı, dik kafalı[/TD]
                [TD]mütevatir: yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların naklettiği haber[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müttefiken: ittifakla, birleşerek[/TD]
                [TD]müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
                [TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]rağmına: zıddına, inadına[/TD]
                [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar[/TD]
                [TD]sırat-ı müstakim: dosdoğru yol[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]taife-i ehl-i hakikat: hak ve doğruluk üzere olanların taifesi[/TD]
                [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]yakînî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik[/TD]
                [TD]zındık: dinsiz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âlî: yüce, yüksek[/TD]
                [TD]şekavet-i ebediye: sonsuz mutsuzluk ve azap[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #804607
                Anonim

                  saat müddet-i hapsi bir iki gün ibadete ve iki üç sene cezamızı, mübarekkàfilenin hediyeleriyle yirmi otuz sene bâki bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamızı milyonlar sene Cehennem hapsinden affımıza vesile edip, fâni dünyamızın ağlamasına mukàbil, bâki hayatımızı güldürerek bu musibetten tam intikamımızı almalıyız. Hapishaneyi terbiyehane gösterip, vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmaya çalışmalıyız. Ve hapishane memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, câni ve eşkiya ve serseri ve katil ve sefahetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübarek dershanede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah’a şükretsinler.

                  endOfSection.gifendOfSection.gif



                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
                  [TD]cânî: cinayet işlemiş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
                  [TD]kàfile: grup, topluluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mukàbil: karşılık[/TD]
                  [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muzır: zararlı[/TD]
                  [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müddet-i haps: hapis süresi[/TD]
                  [TD]müdebbir: idareci, yönetici[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müftehirâne: iftihar ederek, övünerek[/TD]
                  [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]terbiyehane: terbiye ve eğitim yeri, ıslah evi[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #804654
                  Anonim

                    Üçüncü Mesele

                    Gençlik Rehberinde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

                    Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediğinazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”

                    Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa,ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
                    Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

                    “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
                    Ben de cevaben dedim:

                    Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı maziölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Eskişehir Hapishanesi: (bk. bilgiler – Eskişehir)[/TD]
                    [TD]alâkadarlık: ilgili olma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]berzah: kabir âlemi[/TD]
                    [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
                    [TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                    [TD]ehl-i dalâlet ve sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]firak: ayrılık[/TD]
                    [TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                    [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hal-i hazır: şimdiki zaman[/TD]
                    [TD]hâdisat: hâdiseler, olaylar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hülâsa: öz, özet, esas[/TD]
                    [TD]iffet: namus[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istikbal: gelecek zaman[/TD]
                    [TD]itikatsızlık: inançsızlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]izah: açıklama[/TD]
                    [TD]kat’iyen: kesin olarak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
                    [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muhafaza etmek: saklamak, korumak[/TD]
                    [TD]mâdum: yok, ölü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müşahede: görme, gözlem[/TD]
                    [TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
                    [TD]raksetmek: dansetmek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                    [TD]teellüm: elem, acı çekme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]terviç etmek: revaç, kıymet verme, değerini artırmak[/TD]
                    [TD]vahşetli: ürkütücü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zaman-ı mazi: geçmiş zaman[/TD]
                    [TD]âhir: son[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp. bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #804655
                    Anonim

                      karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başınahadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.

                      Eğer dalâleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkiki ve istikamet dairesine girsen, iman nuruyla göreceksin ki, o geçmiş zaman-ı mazi mâdum ve herşeyi çürüten birmezaristan değil, belki mevcut ve istikbale inkılâp eden nuranî bir âlem ve bâkiruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesihaysiyetiyle, değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennetin bir nevi mânevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki, saadet-i ebediye saraylarında hadsizrahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkramın ziyafetleri kurulmuş veihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet yalnız imanda ve iman ile olabilir.
                      İmanın bu dünyada dahi verdiği binler faide ve neticelerinden yalnız birtek faide ve lezzetini, bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberinde bir hâşiye olarak yazılan bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

                      Meselâ, senin gayet sevdiğin birtek evlâdın sekeratta ölmek üzere iken vemeyusâne elîm ebedî firakını düşünürken, birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokmangibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.

                      İşte, o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbupinsanlar, o mazi mezaristanında, senin nazarında çürüyüp mahvolmak üzere

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Hakîm-i Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim)[/TD]
                      [TD]Hazret-i Hızır: [bk. bilgiler – Hızır (a.s.)][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkram: kullarına karşı özel rahmeti olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran haşmet ve ikram sahibi Allah[/TD]
                      [TD]alâkadarlık: ilgili olma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]bahis: konu[/TD]
                      [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]biçare: çaresiz[/TD]
                      [TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cellad: infaz memuru, idama mahkûm olanları idam etmekle görevli kişi[/TD]
                      [TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
                      [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                      [TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]elem: üzüntü, acı[/TD]
                      [TD]elîm: acı ve üzüntü veren, üzücü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]firak: ayrılık[/TD]
                      [TD]gayet: son derece[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                      [TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
                      [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]iman-ı tahkîki: inandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman[/TD]
                      [TD]inkılâb etmek: dönüşmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]intizar salonu: bekleme salonu[/TD]
                      [TD]istikamet: doğruluk, doğru yol[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istikbal: gelecek[/TD]
                      [TD]kerem: cömertlik, ikram, ihsan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mahbup: sevgili[/TD]
                      [TD]mazi: geçmiş zaman[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mevcut: var[/TD]
                      [TD]meyusâne: ümitsizcesine[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
                      [TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâdum: yok[/TD]
                      [TD]münasebet: ilişki, bağlantı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
                      [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nazar: bakış, dikkat[/TD]
                      [TD]nevi: tür[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nuranî: nurlu, aydınlık[/TD]
                      [TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                      [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                      [TD]sefihâne: yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sekerat: can çekişme ânı[/TD]
                      [TD]sevkiyat: göndermeler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
                      [TD]tiryak: derman, ilaç[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vahşetgâh: vahşet yeri, ürkütücü yer[/TD]
                      [TD]zaman-ı hazır: şimdiki zaman[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zaman-ı mazi: geçmiş zaman[/TD]
                      [TD]zir ü zeber etmek: darmadağın, alt üst etmek, yok etmek[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #804656
                      Anonim

                        iken, birden hakikat-i iman, Hakîm-i Lokman gibi, o büyük idamhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz” lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları iman bu dünyada dahi vermesiyle ispat eder ki, iman hakikatı öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur dedim.
                        O muannid döndü, dedi:
                        “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
                        Cevaben dedim:

                        Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmiştenelemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, birşey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, birşefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir.Hususan mâsum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat, ey insan, seninmazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkanteessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz’îlezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür.

                        Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. Veya aklını imanla başına al, Kur’ân’ı dinle, yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfilezzetleri kazan, diyerek onu ilzam ettim.
                        Yine o mütemerrid şahıs döndü, dedi:
                        “Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”
                        Cevaben dedim:
                        Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Hakîm-i Lokman: (bk. bilgiler – Lokman Hekim)[/TD]
                        [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]cennet-i hususiye: özel cennet[/TD]
                        [TD]cevaben: cevap olarak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                        [TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
                        [TD]elem: acı, keder[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]elîm: acıklı, üzücü[/TD]
                        [TD]firak: ayrılık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
                        [TD]gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]gaybîlik: bilinmezlik[/TD]
                        [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                        [TD]hakikat-i iman: iman gerçeği[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
                        [TD]idamhâne: idam yeri[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ilzam etmek: susturmak[/TD]
                        [TD]istirahat: dinlenme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar[/TD]
                        [TD]lisan-ı hâl: hal dili[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mazi: geçmiş zaman[/TD]
                        [TD]medar: sebep, vesile[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
                        [TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müstakbel: gelecek zaman[/TD]
                        [TD]mütemerrid: inatçı, inançsızlıkta direnen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]seciye: üstün özellikler, güzel karakter[/TD]
                        [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]setr-i gayb: gaybı örtme, bilememe; ileriyi düşünüp görememe[/TD]
                        [TD]setretmek: örtmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sâfi: saf, hâlis, temiz[/TD]
                        [TD]tecessüm etmek: cisimleşmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teessüf: eseflenme, üzülme[/TD]
                        [TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                        [TD]şecere-i tûbâ: Cennetteki tûba ağacı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şefkat-i İlâhiye: Allah’ın şefkati[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #804657
                        Anonim

                          âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan Âhirzaman PeygamberiAleyhissalâtü Vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir peygamberi, hattâ Allah’ı kabul etmez. Çünkü bütün peygamberleri ve Allah’ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar; ve hiçbir Müslüman, hakiki Yahudi veya Mecusi veyaNasranî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır birhâlete girer. İspat ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehenneme gitti.

                          İşte ey bu medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaşlarım! Madem hakikat budur ve bu hakikati Risale-i Nur o derece kat’î ve güneş gibi ispat etmiş ki, yirmi senedir mütemerridlerin inatlarını kırıp imana getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tammenfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takip edip boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur’ân’dan bildiğimiz sûreleri okumak ve mânâlarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızıkaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzelseciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mâl-i saliha ile, hapishane müdür ve alâkadarları, câni ve katillerin başlarında zebâni gibi azap memurları değil, belki medrese-i Yusufiyede Cennete adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif



                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                          [TD]Mecusî: ateşperest, ateşe tapan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Nasranî: Hıristiyanlık dinine mensup olan kimse[/TD]
                          [TD]Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]alâkadar: ilgili, alakalı[/TD]
                          [TD]a’mâl-i saliha: dinin emir ve yasaklarına uygun davranışlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cânî: cinayet işlemiş[/TD]
                          [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hakiki: gerçek[/TD]
                          [TD]hâlet: durum, hal[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hülya: hayal[/TD]
                          [TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]istikamet: doğruluk, doğru yol[/TD]
                          [TD]istikbal: gelecek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kat’î: kesin bir şekilde[/TD]
                          [TD]kaza etmek: vaktinde kılınamayan namazı sonradan kılmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar[/TD]
                          [TD]medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında kullanılan hapishane[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]menfaat: yarar, fayda[/TD]
                          [TD]muannid: inatçı, inanmamakta direnen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muzır: zararlı[/TD]
                          [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müstakim: doğruluk üzere olan, doğru yolda olan[/TD]
                          [TD]mütemerrid: inatçı, inançsızlıkta direnen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nezaret etmek: bakmak, gözetmek[/TD]
                          [TD]seciye: üstün özellikler, karakter[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]selâmet: esenlik, rahatlık[/TD]
                          [TD]umumî: bütün[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zebâni: cehennemlikleri cehenneme atmakla vazifeli cehennem memurları[/TD]
                          [TD]Âhirzaman Peygamberi: son peygamber olan ve dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]âhir: son

                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #804658
                          Anonim

                            Dördüncü Mesele

                            Yine Gençlik Rehberinde izahı var Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki:
                            “Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumîden elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hâl)blank.gif1 hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler.
                            Cevaben dedim ki:

                            Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhildâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz venev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklükmakûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.

                            Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder.Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.
                            Birinci noktaya cevap ise: Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hâdise ve buzemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.
                            İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları vemürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad veahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki:



                            [BILGI]Dipnot-1 Parantez içindeki not, 1946 senesine aittir.[/BILGI]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Harb-i Umumî/Cihan Harbi: Dünya Savaşı[/TD]
                            [TD]Kâinat Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı olan, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah[/TD]
                            [TD]ahd: söz, vaad[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]bilâtereddüt: tereddütsüz[/TD]
                            [TD]cazibedarlık: çekicilik[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                            [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hercümerce getirmek: yakıp yıkmak, altını üstüne getirmek[/TD]
                            [TD]hâdise: olay[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hâkimiyet-i amme: genel hâkimiyet, egemenlik[/TD]
                            [TD]istinaden: dayanarak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                            [TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]meşâhir-i insaniye: insanların meşhurları, ünlü kişiler[/TD]
                            [TD]mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler ve başa gelecek olaylar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                            [TD]mâkûsen mütenasip: ters orantılı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mâlâyâni: anlamsız, kişinin kendisine yararı olmayan[/TD]
                            [TD]mürşid: doğru ve hak yolu gösteren[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mütedahil: iç içe, birbiri içinde[/TD]
                            [TD]mütedeyyin: dindar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
                            [TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nevi: tür[/TD]
                            [TD]sermaye: mal varlığı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sermaye-i hayat: hayat sermayesi[/TD]
                            [TD]zemin: yer[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                            [TD]âfâkî: dış dünyaya ait[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şerik olmak: ortak olmak[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #804659
                            Anonim

                              Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyenve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda,maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
                              İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp, ebedîdünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyadeolsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatımız var.

                              Ey hapis musibetinde benim yeni kardeşlerim, sizler, benimle beraber gelen eski kardeşlerim gibi Risale-i Nur’u görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binlerşakirtleri şahit göstererek derim ve ispat ederim ve ispat etmişim ki:

                              O büyük dâvâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o dâvânın kazancının vesikası ve senedi ve beratı olan iman-ı tahkikîyi eline veren ve Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i mâneviyesinden neş’et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir dâvâ vekili bulunan Risale-i Nur’dur. Bu on sekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyunlar, aleyhimde gayet gaddarâne desiselerle hükümetin bazı erkânlarını iğfal ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları halde, Risale-i Nur’un çelik kal’asında yüz otuz parça cihazatından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter.
                              Hem korkmayınız, Risale-i Nur yasak olmaz. Hükümet-i Cumhuriyenin mebusları ve erkânlarının ellerinde mühim risaleleri, iki, üçü müstesna olarak serbest geziyorlardı. İnşaallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ıslahhane yapmak içinbahtiyar müdürler ve memurlar, o Nurları mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevziedecekler.

                              endOfSection.gifendOfSection.gif

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Hükümet-i Cumhuriye: Cumhuriyet hükümeti[/TD]
                              [TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]bahtiyar: talihli, mutlu[/TD]
                              [TD]berat: kurtuluş[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
                              [TD]cihazat: cihazlar, parçalar, kitaplar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]desise: hile, aldatma[/TD]
                              [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ehl-i keşif ve tahkik: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen ve ilmen doğrulayan kimseler[/TD]
                              [TD]erkân: ileri gelenler, reisler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]gaddârâne: acımasızca, zulmederek[/TD]
                              [TD]iman-ı tahkîki: inandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]inşaallah: Allah’ın izniyle[/TD]
                              [TD]iğfal etmek: gaflete düşürerek kandırmak, aldatmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]iştigal etmek: meşgul olmak, uğraşmak[/TD]
                              [TD]kasır: köşk, saray[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar[/TD]
                              [TD]mahpus: hapsedilmiş[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]meb’us: milletvekili[/TD]
                              [TD]mukàbil: karşılık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                              [TD]mu’cize-i mâneviye: mânâya ait mu’cize[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mâlâyâniyat: faydasız, yararlı olmayan boş şeyler[/TD]
                              [TD]müstesna: dışında[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
                              [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]neş’et etmek: çıkmak, yetişmek[/TD]
                              [TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme hali[/TD]
                              [TD]tevzi etmek: dağıtmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tâun: salgın ve ölümcül hastalık[/TD]
                              [TD]vefiyat: vefatlar, ölümler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vekil: sözcü[/TD]
                              [TD]vesika: belge, güvence[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zemin: yer[/TD]
                              [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zındık: dinsiz[/TD]
                              [TD]âfâkî: dış dünyaya ait[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ıslahhane: ıslah evi, iyileştirme, düzeltme yeri[/TD]
                              [TD]şakirt: öğrenci[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #804812
                              Anonim
                                Beşinci Mesele

                                Gençlik Rehberinde izah edildiği gibi, gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat’iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrataistikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağını bütünsemâvî fermanlar müjde veriyorlar.

                                Eğer sefahete sarf etse, nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasını çektirir; öyle de, gayr-ı meşru dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’uliyetinden ve kabir azabından ve zevâlinden gelenteessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücâzâtlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübeyle tasdik eder. Meselâ, haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firak elemi ve mukabelegörmemek elemi gibi çok ârızalarla o cüz’î lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin suiistimâliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalb ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden vekabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayr-ı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.
                                Eğer istikamet dairesinde gitse, gençlik gayet şirin ve güzel bir nimet-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vasıta-i hayrat olarak âhirette gayet parlak ve bâki bir gençlik netice vereceğini, başta Kur’ân olarak çok kat’î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar vefermanlar haber verip müjde ediyorlar.

                                Madem hakikat budur. Ve madem helâl dairesi keyfe kâfidir. Ve madem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazan bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette, gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffette, istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir.

                                endOfSection.gifendOfSection.gif



                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]azap: acı, sıkıntı[/TD]
                                [TD]bâki: kalıcı, devamlı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cüz’î: ferdî, az, küçük[/TD]
                                [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ekseriyet: çoğunluk[/TD]
                                [TD]elem: acı, keder[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]elzem: çok lüzumlu, pek gerekli[/TD]
                                [TD]esef: üzüntü, acı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
                                [TD]firak: ayrılık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]fâni: geçici, ölümlü[/TD]
                                [TD]gayet: son derece[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]gayr-ı meşru: dine aykırı, helâl olmayan[/TD]
                                [TD]hayrat: hayırlar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]iffet: namus[/TD]
                                [TD]istikamet: doğruluk, İslâmî yaşam[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]istikamet dairesinde: İslâmiyet dairesinde[/TD]
                                [TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kabristan: mezarlık[/TD]
                                [TD]katl: öldürme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
                                [TD]mes’uliyet: sorumluluk, yükümlülük[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
                                [TD]mukabele: karşılık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mücâzât: cezalar[/TD]
                                [TD]neş’et etmek: meydana gelmek, doğmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti[/TD]
                                [TD]sarf etmek: harcamak, kullanmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence[/TD]
                                [TD]sefahethane: gayri meşru zevk ve eğlence yeri[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]semâvî: İlâhî, Allah tarafından gönderilen[/TD]
                                [TD]suiistimal: kötüye kullanma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]teessüf: eseflenme, üzülme[/TD]
                                [TD]vasıta-i hayrat: hayırların vasıtası, aracı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zevâl: gelip geçicilik, yok olma[/TD]
                                [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âyât: âyetler, deliler[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #804811
                                Anonim
                                  Altıncı Mesele

                                  Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunaniman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.
                                  Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
                                  Ben dedim:

                                  Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyenAllah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

                                  Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassasmizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.
                                  Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanatkavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıbmikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm‑i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
                                  Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

                                  Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir, tanıttırır.
                                  Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe ambarı ve dükkân şeksiz, birfevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.


                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah[/TD]
                                  [TD]Hâlık: herşeyi yoktan var eden, yaratıcı Allah[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]burhan: mantıkî delil, kanıt[/TD]
                                  [TD]celb etmek: kendine çekmek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                                  [TD]eczahâne-i kübra: en büyük eczane[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]erzak: rızıklar[/TD]
                                  [TD]fenn-i makine: makine bilimi, mühendisliği[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]fenn-i tıp: tıp ilmi[/TD]
                                  [TD]fevkalade: olağanüstü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]gayet: son derece[/TD]
                                  [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hakîm: hikmetle iş yapan; herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun ve tam yerli yerinde yapan[/TD]
                                  [TD]hayattar: canlı, hayat sahibi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
                                  [TD]hüccet: kesin kanıt, delil[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
                                  [TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
                                  [TD]istif: yığma, biriktirme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]izah: açıklama[/TD]
                                  [TD]kat’î: kesin[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kimyager: kimyacı[/TD]
                                  [TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
                                  [TD]lisan-ı mahsus: özel dil[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]maharet: beceri, hüner[/TD]
                                  [TD]makine-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mikyas: ölçü[/TD]
                                  [TD]mizan: ölçü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muallim: öğretmen[/TD]
                                  [TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mâlik: sahip[/TD]
                                  [TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
                                  [TD]nisbetinde: ölçüsünde[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]rükn: esas, şart[/TD]
                                  [TD]seyyar: gezen, dolaşan[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tiryak: derman, ilaç[/TD]
                                  [TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 103)
                                • ‘On Birinci Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.