- Bu konu 61 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Aralık 2010: 08:29 #782658
Anonim
Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele-i ubûdiyetle mezkûr (anlatılan)makamâtta mezkûr vezâifi(vazifeleri) edâ ettikten sonra,
Sâni-i Hakîmin dahi muâmelesine ve ef’âline(fiiline) bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muâmele sûretinde,
evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin Kendi san’atının mu’cizeleriyle Kendini zîşuura tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukabele ederek,
-1- dediler: “Senin tarif edicilerin, bütün masnuâtındaki mu’cizelerindir.” 17 Aralık 2010: 08:30 #782659Anonim
Sonra, o Rahmân’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip, “İyyake Na’budu ve İyyake Nestaiyn” dediler.
Sonra, o Mün’im-i Hakikînin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı, şükür ve hamd ile mukabele ettiler. Dediler: “Sübhaneke vebihamdik“
“Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsanâtın açık lisân-ı halleri, şükür ve senânızı okuyorlar.
Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânâtıyla, hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, Senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, Senin şükrünü enzâr-ı mahlûkat önünde ifâ ederler.”
Sonra, şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudât aynalarında, Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâsının izhârına karşı, “Allahu Ekber” deyip, tâzim içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukabele ettiler.
Sonra o Ganî-i Mutlakın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı, fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukabele edip, “İyyake Nestaiyn” dediler.
17 Aralık 2010: 08:30 #782660Anonim
Sonra, o Sâni-i Zülcelâlin kendi san’atının latîfelerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enâmda neşrine karşı
Mâşaallah deyip takdir ederek,
“Ne güzel yapılmış” deyip istihsan ederek,
Bârekallah deyip müşâhede etmek,
Âmennâ deyip şehâdet etmek,
“Geliniz, bakınız-hayran olarak- “Hayya alel felah” deyip,
herkesi şâhid tutmakla mukabele ettiler.
Hem, o Sultân-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi Rubûbiyetinin saltanatını ilânına ve Vahdâniyetinin izhârına karşı
tevhid ve tasdik edip, “Semi’na ve Eta’na” diyerek, itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.
17 Aralık 2010: 08:30 #782661Anonim
Sonra, o Rabbü’l-Âlemînin Ulûhiyetinin izhârına karşı,
zaaf içinde aczlerini,
ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibâret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hulâsası olan namaz ile mukabele ettiler.
Daha bunlar gibi, gûnâgûn ubûdiyet vazifeleriyle,
şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebîrinde,
farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını edâ edip,
ahsen-i takvîm sûretini aldılar.
Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki,
yümn-i İmân ile, emn-i emânet ile mücehhez emîn bir halîfe-i arz oldular.Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra,
onların Rabb-i Kerîmi, onları, imânlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-Selâma dâvet ederek,
öyle bir ikram etti ve eder ki, hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti; ve onlara ebediyet ve bekâ verdi.
Çünkü, ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir. İşte Kur’ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak, bizleri onlardan eylesin, âmin.
17 Aralık 2010: 08:31 #782662Anonim
diğer guruh ne yapıyor ki akibetleri kötü olmuştur..
Ammâ, füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise,
hadd-i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit,
bütün Vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukabele edip
ve bütün nimetlere karşı ve bütün mevcudâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir ittiham ile tahkir ettiler
ve bütün esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukabele ettiklerinden,
az bir vakitte nihayetsiz cinâyet işlediler; nihayetsiz bir azaba müstehak oldular.
Evet, insana, sermâye-i ömür ve cihazât-ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.
17 Aralık 2010: 08:33 #782663Anonim
Demek, kâinata ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele-i ubûdiyetle mezkûr makamâtta mezkûr vezâifi edâ ettikten sonra, Sâni-i Hakîmin dahi muâmelesine ve ef’âline bakmak derecesine çıktılar ki, hazırâne bir muâmele sûretinde, evvelâ Hâlık-ı Zülcelâlin Kendi san’atının mu’cizeleriyle Kendini zîşuura tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukabele ederek,
-1- dediler: “Senin tarif edicilerin, bütün masnuâtındaki mu’cizelerindir.”sonra devam ediyor?BURDA ne anlıyoruz?
şu ana kadar yaptığımız açıklamlar hepsi gaibane mi oldu?
dünyaya gelen ve dünyanın Yaratanını arayan ve on sekiz adet mertebelerden çıkan ve arş-ı hakikate yetişen bir mirac-ı imanî ile gaibane marifetten hâzırâne ve muhatabâne bir makama terakki eden meraklı ve müştak yolcu adam, kendi ruhuna dedi ki:
“Fatiha-i şerifede, başından tâ “İyyake” kelimesine kadar gâibane medh ü senâ ile bir huzur gelip “İyyake” hitabına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gaibane aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız. Herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyade gösterir. Öyleyse, şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hâlıkımızın Esmâ-i Hüsnâsıyla ve sıfât-ı kudsiyesiyle, Onu kabiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.Yedinci şuanın ahirinde bir nebze değinilmiş,, (selim akif kardeş)
17 Aralık 2010: 08:34 #782664Anonim
Sâlisen: Rahmet-i İlâhiyenin hazînelerinde iddihar edilen nimetlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar
Kırmızı ile yazılan yeri açabilirmiyiz?
HAZİNE KELİMESİNE DİKKAT ET..
sonra iddihar kelimesini düşün..
hazinede ne var?vereceğin cevab iddiharın kendisi..
ve anla ki hazinenin içinde birikmiş olanlara ;İDDİHAR demiş..
Allahın rahmetini hazineye benzetmiş..ve bu hazinede biriktirilenlere iddihar demiş..
bu biriktirilenlerden istifade edecek duygularıda insana vermiştir…
örnek;hazinede rızık var..rızıktan hoşlanan mide vermiş,dil vermiş..
17 Aralık 2010: 08:36 #782665Anonim
Peki abi biz iddihar edilen şeyleri zahirde görmektemiyiz. (bir damla nur kardeş sormuş)
ademyakup cevaben:
beş duyula olanı görünüyorsun zaten..ama risale sayesinde öğrendik..
farkında değildik..
diğer duygularınla olanıda risale okudukça göreceğiz..
sana risaleden bir örnek ekliyeyim..
Nasıl ki mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın lâtifeleri ve duyguları dahi Rezzâk-ı Rahîmden rızıklarını isterler ve müteşekkirâne alırlar. Herbirisine, ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütellezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzâk-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalb ve hayal ve akıl gibi o lâtifelerin herbirisini hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış. Meselâ göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misilli ötekiler dahi, herbiri birer âlemin anahtarı olur, İmân ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinatı yaratan Zât-ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki kâinattan hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halk edip, umum maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir cemiyetli merkez-i şuûnât yaparak, iştah ihtiyacını ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halkederek, hilkat-i kâinatın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan daimî ve küllî bir teşekkür ve minnettarlık ve perestişlikle rububiyetine ve sevdirmesine karşı mukabele ettiriyor. 7.şua17 Aralık 2010: 08:37 #782666Anonim
Sonra
-1- daki
-2- da bulunan eneye, yani nefsime baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mucizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalp, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalp ve dilde rahmetin umum hazinelerinde iddihar edilen bütün Rahmânî hediyeleri, atiyeleri tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve Esmâ-i Hüsnânın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletleri yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince târifeleri o âletlere yardımcı vermiş.Hem kemâl-i intizamla bu kadar hassas duyguları ve hissiyatları ve gayet muntazam bu mânevî lâtifeleri ve Bâtınî hâsseleri bu cismimde derc etmekle beraber, gayet sanatlı bu cihazatı ve cevârihi ve hayat-ı insaniyece gayet lüzumlu ve mükemmel bu kadar âzâ ve âletleri bu vücudumda kemâl-i hikmetle yaratmış. Tâ ki, nimetlerinin bütün nevilerini ve umum çeşitlerini bana tattırsın ve ihsas etsin ve hadsiz tecelliyat-ı esmâsının ayrı ayrı zuhurlarını o duygular ve hissiyatla ve hassasiyetle bana bildirsin, zevk ettirsin ve bu ehemmiyetsiz görünen hakir ve fakir vücûdumu, her müminin vücudu gibi kâinata bir güzel takvim ve rûznâme ve âlem-i ekbere muhtasar bir nüsha-i enver ve şu dünyaya bir misal-i musağğar ve masnuatına bir mucize-i azhar ve nimetlerinin her nevine talip bir müşteri ve medar ve rububiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar ve hikmet ve rahmet atiyelerine ve çiçeklerine numune bahçesi gibi bir liste, bir fihriste ve hitabât-ı Sübhâniyesine anlayışlı bir muhatap yaratmış olmakla beraber, en büyük bir nimet olan vücudu, bu vücudumda büyütmek ve çoğaltmak için hayatı verdi. Ve o hayatla o nimet-i vücudum âlem-i şehadet kadar inbisat edebiliyor.
Hem insaniyeti verdi. O insaniyetle o nimet-i vücud mânevî ve maddî âlemlerde inkişaf ederek insana mahsus duygularla o geniş sofralardan istifade yolunu açtı.
Hem İslâmiyeti bana ihsan etti. O İslâmiyetle o nimet-i vücud âlem-i gayb ve şehadet kadar genişlendi.
Hem iman-ı tahkikîyi in’am etti. O imanla o nimet-i vücud, dünya ve âhireti içine aldı.
Hem o imanda mârifet ve muhabbetini verdi. Ve mârifet ve muhabbetle o nimet-i vücud içinde daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esmâ-i İlâhiyeye kadar hamd-ü senâ ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti.
Hem hususî olarak bir ilm-i Kur’anî ve hikmet-i imaniye verdi. Ve o ihsanıyla çok mahlûkat üstüne bir tefevvuk verdi.
Ve sâbık noktalar gibi çok cihetlerle öyle bir câmiiyet vermiş ki, ehadiyetine ve samediyetine tam bir ayna ve küllî ve kudsî rububiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukabele edebilen bir istidat vermiş. Ve enbiyalarla insanlara gönderdiği bütün mukaddes kitapların ve suhufların ve fermanların icmâıyla ve bütün enbiya ve evliya ve asfiyanın ittifakıyla bu bendeki bulunan emaneti ve hediyesi ve atiyesi olan vücudumu ve hayatımı ve nefsimi -âyet-i Kur’aniyenin nassıyla- benden satın alıyor. Tâ ki, elimde faydasız zayi olmasın. Ve iade etmek üzere muhafaza edip satmak pahasına saadet-i ebediyeyi ve Cenneti vereceğini katî bir surette çok tekrarla vaad ve ahdettiğini ilmelyakîn ve tam İmân ile anladım. http://www.risaleara.com/oku.asp?id=170217 Aralık 2010: 08:38 #782667Anonim
Abi Allah razı olsun
Yine sindirilmiş ve harika cevaplar.
Şimdi bir soru daha ;
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, Esmâ-i İlahiyyenin sana taktıkları garib san’atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayâtında teşhir ve izhâr etmektir.Beşincisi: Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlahiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insâniye murassaâtıyla bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına görünmektir.
Abi bu ikisi arasında fark nedir? Yani her ikisinde de esmayı yansıtmaktan bahsediyor.(bir damla nur nickli kardeş soruyor)
ademyakup cevaben:
arasınki fark bu cümlelerden anlaşılıyor..1-mahlûkat nazarında……………..hayâtında teşhir ve izhâr etmektir.
2-o Şâhid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına görünmektir.
şimdi kardeşim farkı gördün mü?
17 Aralık 2010: 08:40 #782668Anonim
2-o Şâhid-i Ezelî’nin nazar-ı şuhûd ve işhâdına görünmektir.
Burayı açabilirmiyiz?(bir damla nur nickli kardeş soruyor)
ademyakup cevaben:
Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi
BUNU ANLAMIŞSAK SORDUĞUN DA ANLAŞILIR..DEĞİL Mİ?
17 Aralık 2010: 08:40 #782669Anonim
sen dahi esmâ-i İlahiyenin (ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİNİN) cilvelerinin( SANA YANSIMASIYLA) sana verdikleri letâif-i insâniye(MANEVİ DUYGULARIN) murassaâtıyla(SÜSLERİYLE) bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelî’nin ( Ezelden ebede her şey nazar-ı şuhudunda olan Cenab-ı HakKIN )nazar-ı şuhûd ( görmesiNE) ve işhâdına(ŞAHİTLİK ETTİRMESİNE) görünmektir.
aNLADIĞIMA GÖRE..insanın manevi dyguları hep esmanın yansımasıyla oluşuyor..
işte bu yansıyan esma ile süslenip Allaha kendimizi gösterip şahitlik ettirmektir..mesela;Allah hakim dir..herşeyi hikmetle yapar..bizde bu isme ayna olarak hep hikmetli hareket etmeli..ve hikmetli hareket ederek Allahın nazarına ve iltifatına layık oluruz..
Kuddus isminin cilvesinide maddi ve manevi temizliği yaparak kendimizde göstermiş oluruz.Böyle yapınca Allahın nazarının -tabiri caizse- bize dönmüş olur ve iltifat eder..
Allahın ahlakıyla ahlaklanın manası işte budur..en kolay çaresi vardır..
oda sünneti seniyyeye uymaktır..bunla ilgili ifadelere bakacağız risalede..
17 Aralık 2010: 08:41 #782670Anonim
Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hadsiz cemal ve kemâli vardır. Çünkü, bütün kâinatın aksâmına inkısam etmiş olan cemal ve kemâlin bütün envâı, Onun cemal ve kemâlinin emâreleri, işaretleri, âyetleridir. İşte, herhalde, cemal ve kemal sahibi bilbedâhe cemal ve kemâlini sevmesi gibi, Zât-ı Zülcelâldahi cemâlini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. Madem esmâsını sever; elbette esmâsının cemâlini gösteren san’atını sever. Öyleyse, cemal ve kemâline ayna olan masnuatını dahi sever. Madem cemal ve kemâlini göstereni sever; elbette cemal ve kemâl-i esmâsına işaret eden mahlûkatının mehâsinini sever. Bu beş nevi muhabbete, Kur’ân-ı Hakîm, âyâtıyla işaret ediyor.
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlûkat içinde en mümtaz şahsiyettir.
Hem san’at-ı İlâhiyeyi bir velvele-i zikir ve tesbihle teşhir ediyor ve istihsan ediyor.
Hem esmâ-i İlâhiyedeki cemal ve kemal hazinelerini lisan-ı Kur’ân ile açmıştır.
Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâniinin kemâline delâletlerini parlak ve kati bir surette lisan-ı Kur’ân’la beyan ediyor.
Hem küllî ubudiyetiyle rububiyet-i İlâhiyeye aynadarlık ediyor.
Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esmâ-i İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.
Elbette bunun için denilebilir ki, Cemîl-i Zülcelâl, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyine-i zîşuuru olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever.
Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.http://www.risaleara.com/oku.asp?id=998&a=benzeyenleri
Hem san’atını sevdiği için, elbette Onun san’atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinatta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan, ber ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbihle ilân eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve ona ittibâ edenleri de sever.
Hem masnuatını sevdiği için, o masnuatın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuuru ve zîşuurun en efdali olan insanları ve insanların bil’ittifak en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı elbette daha ziyade sever.
Hem kendi mahlûkatının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil’ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever.
Demek, Cenâb-ı Hakkın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinatı ihata etmiş. İşte, o hadsiz mahbuplar içindeki mezkûr beş veçhinin herbir veçhinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur ki, “Habîbullah” lâkabı ona verilmiş.
İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, “Ben sana âşık olmuşum” tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe’n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine “Ben senden razı olmuşum” denilmeli.17 Aralık 2010: 08:44 #782671Anonim
Sonra, o Rahmân’ın, kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip, “İyyake Na’budu ve İyyake Nestaiyn” dediler.
Burda ne anlatılıyor.. (ademyakup sormuş)
bir damla nur kardeş cevaben:
Rahmanu Rahîm olan Zât’ı, bize kendini tanıttıran esmalarıyla seviyoruz. verdiği nimetlerde Onu müşahade ediyoruz. tanıdıkça marifetullah ufkundan muhabbetullah ufkuna erişiyoruz.böylece aşk la mukabele edip yalnız senden yardım diler yalnız senden medet umarız diyerek aciziyetimizi belirtiyoruz.
ancak kendi benliğini aşığ acizliğinin farkına varan insan bunu hakiki manada duyar ve söyler.Çünkü herşeyden Ondan c.c. Ona c.c
İyyake nabüdü ve iyyake nestaın derken hangimiizn sızlıyor yürekleri. birşeyleri yapmaya birilerinin gönlünü almaya yada sadece kendi nefsimiz adına kimlere ağız göz eğiyoruz. Hakkın hatırı âlidir başka hiçbir hatıra feda edilmez ikazı kimin kulaklarında çınlıyor?
20 Aralık 2010: 11:56 #782906Anonim
Öncelikle Allah razı olsun kardeşler, 11. sözdeki mütalaları okudum, çok güzel istihraçlar yapmışsınız…
Gördüğüm kadarıyla son kısma gelinmiş, tamamlanmamış… Son kısmına belki de en güzel kısmına gelinmiş… Birlikte devam edelim İnşallah, neler çıkacak ortaya…
Şimdi senin hayatının sureti ve tarz-ı vazifesi şudur ki:
Hayatın bir kelime-i mektubedir,
kalem-i kudretle yazılmış hikmetnüma bir sözdür;
görünüp ve işitilip esma-i hüsnaya delâlet eder.İşte hayatının sureti, bu gibi emirlerdir.
Şimdi, hayatının sırr-ı hakikati şudur ki:
Tecelli-i ehadiyete, cilve-i samediyete ayineliktir.
Yani, bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakiyesi
hükmünde bir câmiiyetle Zat-ı Ehad-i Samede ayineliktir.Şimdi, hayatının saadet içindeki kemali ise,
senin hayatının ayinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envarını hissedip, sevmektir.
zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir.
Kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.
İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i kudsînin meal-i şerifi olan
1
1- Ben göklere ve yere sığmam ama ne hayrettir ki, mü’minlerin gönlüne sığarım. (Aclunî, Keşfü’l-Hâfa: 2/175.)
denilmiştir.
İşte, ey nefsim!
Hayatının böyle ulvi gâyâta müteveccih olduğu
ve şöyle kıymetli hazineleri câmi olduğu halde,hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsaniyeye, geçici lezaiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? Eğer zayi etmemek istersen, geçen temsil ve hakikate remzeden;
suresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.
2
2- Güneşe ve onun kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu aydınlığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu yapıp bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve onu en güzel yaradılışa getirerek iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin olsun ki, nefsi günahlardan temizleyen kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de hüsrana uğramıştır. (Şems Suresi: 1-10)Şimdi buradan devam edersek,
33.sözün 26.penceresinde şöyle denilmiş…Hem kâinat kalbindeki ciddi aşk, bir Mâşuk-u Lâyezâlîyi gösterir.
Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle, şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev-i insandaki
ciddi aşk-ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinatta –fakat başka şekillerde– hakiki aşk ve muhabbet bulunuyor.
Öyle ise, kalb-i kâinattaki şu hakiki muhabbet ve aşk, bir mahbub-u ezelîyi gösterir.
Hem kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizaplar, cezbeler, cazibeler, ezelî bir hakikat-i cazibedarın cezbiyle olduğunuhüşyar kalblere gösterir.
Hem mahlûkatın en hassas ve nuranî taifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla,
zevk ve şuhuda istinad ederek,
bir cemîl-i zülcelâlin cilvesine,
tecellisine mazhar olduklarını
ve O celîl-i zülcemalin (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali olduklarınımüttefikan haber vermeleri,
yine bir Zat-ı Vâcibü’l-Vücudun, bir cemîl-i zülcelâlin vücuduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat’iyen şehadet eder.
Burada çok anahtar kelime var… Bunların üzerinde durursak çok güzel manalar çıkabilir…
(nur-mütefekkiri kardeşden)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.