- Bu konu 113 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Mart 2011: 11:55 #669781
Anonim
El-Kayyum
“Varlığı ve bekası kendi zâtından olan.”
“Zeval bulmayıp devamlı kaim olan.”
“Her şeyi ayakta tutan, varlıklarını devam ettiren.”
“Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, Hayy ve Kayyum olandır.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/2)
Nur Külliyatı’ndan, Kayyûm isminin bir tarifi:
“Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûm’dur. Yani bizatihi kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.” (Lem’alar)
Allah, insanın ayakta durmasını yerdeki çekim kanununa, bedenin canlı olmasını ruh kanununa, Ay’ın düşmemesini Dünyanın çekimine, Dünyanın dönmesini de Güneşin cazibesine bağlamış ve bu mahluklarında Kayyûm ismini tecelli ettirmiştir.
Bütün bu sebepler zincirini bizzat yaratan ve eşyayı onlarla ayakta tutan Allah, elbette devam ve bekası için başkasına muhtaç olmayacaktır. Zira, O’nun varlığı zâtındandır, başkalarının varlığı ise O’nun var etmesiyledir. Varlığı zâtından olanın kıyamı da yine kendi zâtı iledir.
Allah, ‘emir âlemi’ denilen bir kanunlar manzumesiyle, eşyayı sevk ve idare ediyor, varlıklarını ayakta tutuyor, devamlarını temin ediyor.
Nur Müellifi, ruh için ‘âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u emrî’ tabirini kullanır ve ruhun diğer kanunlardan farklı olarak, hayat ve şuur sahibi olduğunu nazara verir. Demek ki, ruhumuz da ilâhî bir kanun. Bedenimizdeki bütün organlar onunla ayakta duruyorlar. Onun gitmesiyle kıyam son buluyor ve insan bedeni cansız olarak yere yıkılıyor.
Bir ağacın, meselâ, yaprakları o ağaçta faaliyet gösteren bir kanunla gelişip büyüyorlar. Dikkatten kaçmaması gereken önemli bir nokta, o kanunun da iş görmesi için bir başka kanuna, yani bahar kanununa ihtiyaç göstermesidir. Büyüme kanunu, tek başına iş görecek durumda değil. Baharı kim getiriyorsa, o kanunu da yine o işletiyor ve ağacın devam ve bekasına, yaprakların, çiçeklerin açmasına o kanunu sebep kılıyor.
Dünyada iman ehli yaşadıkça, kıyametin kopmayacağı dikkate alındığında, iman ve ibadetin de kâinatı bir bakıma ayakta tuttukları ve Kayyûm ismine bir başka şekilde ayna oldukları anlaşılır.
Kayyûm ismini tefekkür eden insan, kalbini ancak Allah’a bağlar, şükrünü yalnız O’na yapar.
O’nun var etmesiyle var olan ve Kayyûm isminin tecellisiyle ayakta duran fanilere gönlünü kaptırmaz.(alaaddin başar)24 Mart 2011: 12:00 #787782Anonim
El-Hayy
21 Ocak 2011 Cuma 05:14
“Hayat sahibi.”
“Ezelî hayata sahip olan.”
“O, Hayy’dır. O’ndan başka ilâh yoktur; öyleyse dini O’na halis kılanlar olarak hep O’na dua edin…” (Mü’min Sûresi, 40/65)
Hayy kelimesinin zıddı, ölü ve cansızdır. Ölünün sıfatları ise, bilmemek, görmemek, işitmemek, kendi iradesiyle iş görmeyip başkasının iradesine mahkum olmaktır.
İşte Hayy ismi, bütün varlık âlemini yoktan var eden, onların her türlü ihtiyaçlarını rahmetiyle gören, tümünün isteklerini işiten ve bu arzulara rahmetli icraatıyla cevap veren Allah’ın, vacip olan zâtına münasip, bir kutsî hayatı olduğunu ders verir.
Ruh, O’nun bilinmez bir sırrı, ulvî bir kanunudur. Hayat sahibi olan bu kanunuyla, canlıları sevk ve idare ettiği gibi, cansız varlıkların hareketlerini ve vazifelerini de bizzat kendisi yürütür. Ve cansızlar âlemindeki bütün faaliyetler, Hayy ismini bir başka açıdan bize ders verirler.
Allah, Vâcibu’l-Vücut’tur. Kadîm’dir, evveli yoktur; Bâki’dir âhiri yoktur. Mümkin, hâdis ve fani mahlukatına hiçbir cihetle benzemez. O halde, O’nun mukaddes hayatı da hiçbir hayat çeşidine benzemeyecek, mahiyetçe hepsine muhalif olacaktır.
Melek ve cin hayatından, insan, hayvan ve bitki hayatına kadar sayısız hayat çeşitlerinin her biri, Allah’ın Hayy olduğuna delalet ederler. Ama bunların hiçbiri O’nun mukaddes hayatını anlamakta ölçü olamazlar.
Allah’ın vücud (var olma) sıfatının hakikati, hiçbir mevcutla anlaşılamadığı gibi, hayat sıfatı da hiçbir hayatla bilinemez.(alaaddin başar)24 Mart 2011: 12:03 #787783Anonim
devamı var..yeter ki istifade edelim..
Allahı tanıyalım..Buda ibadettir.
28 Mart 2011: 07:52 #788015Anonim
Allahın isimlerini anlamak için yapılacak ilk iş,
Risalei nurun bunu nasıl işlediğini öğrenmek..
Her ismin cilvesi vardır..
Bu cilveleri bulmak bizi o cilve ile alakalı isme götürür…
mesela;Kuddus ismini anlamak için tanzif cilvesi veya fiilini anlamalıyız..tanzif (temizleme)manasında ..bu tanzifi kainatta göreceğiz..üstad 30.lemada 1.nüktede bunu anlatmış…oraya bakılmalı..ta ki ne demek istediğimiz anlaşılsın..
Yani üstad orda tanzif fiilinden kuddus esmasına intikal ederek..kainatı bu ismin cilvesinde okumuştur…
Mesela;adl isminde tevzin ve mizan(ölçü) fiiline bakıyor..bu fiilleri kainatta görerek adl esmasını okumuş..
28 Mart 2011: 07:54 #788016Anonim
Bu konuyu açmaktaki amacımız;esmayı yakalayabilmek..anlayabilmek..okuyabilmek.
Bunu yapabilmek içinde elimizde risalei nur vardır.
Biz burda isimlerin üzerinde fazla durmayacağız.
Sadece isimleri anlamamıza yardımcı olan fiilleri nazara vereceğiz.
Bazende icmalen(kısaca) esmadan(isimlerden) örnek ekleyeceğiz.
İnşaallah faydalı olacak ta ki esma ile kainatı okuyabilelim.
28 Mart 2011: 07:59 #788017Anonim
Mesela;ism-i Kuddûsün bir mazharı ve bir cilvesi olan fiil-i tanzif ve tathir dahi,
(bakınız burda kuddus isminin fiilini verdi,sonra bu fiil ile okumaya başlıyor,bakınız nasıl okuyor)
Bu kainat ve küre-i arz(yer küre yani dünya), daim işler ve büyük bir fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler müzahrefatla(pisliklerle), enkazlarla(arık maddelerle), süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar ve ufunetli(kokuşmuş) maddeler her tarafında teraküm ediyorlar(yığılmış,toplanmış,birikilmiş). Eğer pekçok dikkatle bakılmazsa ve tanzif edilmezse(temizlenmezse) ve süpürülüp temizlenmezse, içinde durulmaz; insan onda boğulur.
Halbuki bu fabrika-i kainat ve misafirhane-i arz(yani dünya) o derece pak, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfi kir bulunmaz, Zahiri bulunsa da, çabuk bir istihale(temizleme) makinesine atılır, temizlenir.
Demek bu fabrikaya bakan Zat, çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle tanzifçi bir Sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzim ve tanzif eder. Ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde muzahrafatı ve enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü nispetinde temizliğine ve nezafetine dikkat ediliyor.
30.lema.1.nükte
28 Mart 2011: 08:01 #788018Anonim
Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir.
Demek bu saray-ı âlemdeki paklık, sâfilik, nuranîlik, temizlik, mütemadiyen(devamlı) hikmetli bir tanziften(temizlemeden), bir dikkatli tathirden(temizlikten) ileri geliyor.
Ve eğer o daimî tathir ve süpürmek ve dikkatle bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri arzın yüzünde boğulacaklardı.
Ve semâvâtın(göklerin) fezasında tahribe ve mevte(ölüme) mazhar olan kürelerin ve peyklerin, belki yıldızların enkazları(artık maddeleri), başımızı ve diğer hayvânâtın başlarını, belki küre-i arzın başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı, dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı. Ve bizi bu vatan-ı dünyevîmizden kaçıracaklardı. Halbuki, eskiden beri o yukarı âlemlerdeki tahrip ve tamirden, medar-ı ibret olarak, yalnız birkaç semâvî taşlar düşmüşse de, hiç kimsenin başını kırmamış. (çünkü Allah atmosfer tabakasını kalkan yapmış).
28 Mart 2011: 08:07 #788019Anonim
Hem zeminin yüzünde her sene mevt ve hayatın değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden, yüz binler hayvânat milletlerinin cenazeleri ve iki yüz bin nebâtâtın taifelerinin enkazları, berr(yer) ve bahrin(denizin) yüzlerini fevkalâde öyle kirleteceklerdi ki(Allah denizin ve yerin kirletilmemesi için,bakterileri,sporlar gibi tek hücreli mikropları çalıştırıyor,onlarla temizletiyor), zîşuur, o yüzleri değil sevmek, âşık olmak, belki öyle çirkinlikten nefret edip mevte(ölüme) ve ademe(yokluğa) kaçacaklardı.
Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtip rahatça sayfalarını temizlediği gibi, bu tayyare-i arzın ve bu tuyur-u semâviyenin kanatları ve bu kitab-ı kâinatın sayfaları da öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki, âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.
Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, ism-i Kuddûs’ün bir cilve-i âzamına(büyük tecellisine,görüntüsüne) mazhardır ki, o tanzif-i kudsîden(kudsi temizlemeden) gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkilü’l-lâhm(et yiyen) tanzifatçıları(temizliyicileri;ölü hayvanları yeyen kaplan,arslan ve diğer hayvanlar) ve karaların kartalları, belki kurtlar ve karıncalar gibi, cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar.
…….arzu edenler bu linkten sonuna kadar okuyarak tanzif fiilinden ,kuddus esmasına intikal eder…yeter ki okuyup,anlıyalım…http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1521
31 Mart 2011: 12:26 #788314Anonim
Nedir Adalet?
Adalet risaleden nasıl işlenmiştir?
Adl isminin cilveleri nelerdir?
Bu konuyu risale-i nurdan işleyelim?
31 Mart 2011: 12:34 #788315Anonim
ŞİMDİ ADALETİN İKİ TARİFİ VAR….
Evet, adâlet iki şıktır: Biri müsbet, diğeri menfîdir.
BİRİNCİSİ… Müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâletin bu dünyada bedâhet(açık,ortada görülür) derecesinde ihâtası(kuşatmış yeri) vardır. Çünkü, “Üçüncü Hakikat”te ispat edildiği gibi, herşeyin istidad(kabiliyetinin) lisâniyle(diliyle) ve ihtiyac-ı fıtrî (fıtri ihyiyacı) lisâniyle (diliyle) ve ıztırâr(çaresiz mecbur kalmışlığının) lisâniyle(diliyle) Fâtır-ı Zülcelâlden(celal sahibi yaratıcı olan Allahdan) istediği bütün matlubâtını(isteklerini) ve vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu, mahsus mîzanlarla(ölçülerle), muayyen(belli) ölçülerle bilmüşâhede(gözümüzle görüyoruz ki) veriyor. Demek, adâletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde katî(kesin) vardır.
İKİNCİ KISIM TARİFİ İSE;
İkinci kısım menfîdir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tâzib(azapla) ve tecziye(ceza) ile veriyor.
Şu şık ise, çendan(görünüşte) tamamıyla şu dünyada tezâhür etmiyor(ortaya çıkmıyor), fakat o hakikatin vücudunu (varlığını yani cezalandırmanın olduğunu) ihsâs edecek(hissetirecek) bir sûrette hadsiz işârât ve emârât (deliller)vardır.
Ezcümle, Kavm-i Ad ve Semûd’dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar(maerikaya gelen fırtınalar,avusturyaya gelen sel,japonyada olan deprem tsunami gibi), gelen sille-i te’dib (terbiye etme tokadı) ve tâziyâne-i tâzib(sıkıntı verici azap), gayet âlî bir adâletin hükümran olduğunu hads-i katî ile gösteriyor. 10.SÖZ..SÖZLERDEN
ŞİMDİ BU İKİ TARİFDEN ÇIKARAK ADALETİ ANLAMAYA ÇALIŞALIM…
mesela müsbet adalette her hak sahibine hakkını vermek vardır..bir koyuna ne lazımsa onu veriyor..mesela koyuna akıl verseydi koyunun eli olmadığından yazı yazamıyacaktı..çok sıkıntı çekecekti..bunda zülüm görünecekti.
mesela;her insan her ilmi anlıyamaz..kapasitesi ne kadarsa ona o kadarı verilir..kaldıramıyacağı ilim ona verilmez..verilse zülüm olur..
Diğeride azabı hak kazananlara ceza vermek.
mesela birisi birini vurup ,öldürüyor.Adam vicdan azabına dayanamayarak ya gelip teslim olup,cezasını çekmek istiyor yada intihar ediyor.
işte buna bu hak verilmezse yani cezası çektirilmezse zülüm olur.Çünkü vicdanın sesi kesilmez,kesilmeyince insan dayanamaz..
31 Mart 2011: 12:39 #788316Anonim
Hem, adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhan mı (delil mi) istersin?
Her şeye hassas mîzanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir. 10.söz..3.hakikat
Burdaki mizan kelimesine dikkat edelim.
Mizan demek ölçü manasında,ölçünün olduğu yerde adalet vardır.
Ve orda Adl esması-ismi- tecelli etmiştir.
Mesela;gözümüzü ,kulağımızı,elimizi,ayağımızı,beynimizi,ağzımızı hep olması gereken yerde,en mükemmel şekilde tam ölçü dahilinde yerleştirmiştir.
Adl-i Hakim olan Allah .
Diğer mahlukatı düşünelim.
Dünyanın dönmesindeki tam ölçüye.
Güneşin oniki gezegeniyle tam ölçülü bir şekilde uzaya yerleştirilmesiyle,tam ölçü halinde gezmesine,dönmesine bakalım.
Adl ismini tefekkür edelim…
31 Mart 2011: 12:40 #788317Anonim
Hem, her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekâsının bütün cihazâtını en münâsip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adâlet elini gösterir.YANİ VARLIĞI İÇİN NE İHTİYACI VARSA ONU VERMİŞ..MESELA;arının bal yapabilmesi için ne lazımsa vermiş..karıncayada vermiş..bülbülede hele çorap gibi yuvasını yapmasını için ,ne lazımsa vermiş..balığın suda yaşaması için ne lazımsa vermiş..insanın yeryüzünde yaşaması için ne lazımsa vermiş…daha hakeza..
Hem, istidad lisâniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle, ıztırâr lisâniyle suâl edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor. BURDADA ÜÇ NEVİ DUAYA CEVAP VEREREK ADALETİ GÖSTERMİŞ..kim ne istemişse ,o istediği onun için gerekliyse vermiş ona…çekirdek ağaç olmak istemiş…ağaç olarak yaratmış..yumurta civciv olmak istemiş..vermiş..su çok yer kaplamak istemiş..demiri parçalayarak isteğini vermiş..
31 Mart 2011: 12:42 #788318Anonim
Ve bu manalarla bakınca kainatı adl esması kaplamış..elbette birisi varki adaletini bize gösteriyor..yoksa bu adaletle iş görmek sağır,cansız,akılsız kanunlar denilen tabiatın,serseri tesadüfün işi olamaz…demek Allah var ve adaletiyle iş görüyor..demek ahirette var..azabı hakedenlere cezasını ve mükafatı hak edenlerede mükafatını verecektir.
Şimdi, hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcâtının imdadına koşan bir adâlet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlûkun bekâ gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın, en büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevapsız bıraksın; Rubûbiyetin haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle, muhâfaza etmesin? Halbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor. Zîrâ, hakiki adâlet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücâzât görsün. Mâdem, şu fânî, geçici dünya, ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır; elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.
31 Mart 2011: 12:49 #788319Anonim
ve ism-i Adl ve Âdilin bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan;30.lema..birinci nükte.İŞTE BU CÜMLEDE ADL İSMİNİN CİLVESİ,KAİNATTAKİ CİLVESİ MİZANDIR.TEVZİNDİR..mizan ile tevzin aynı manaya geliyor.herşeyde bir ölçü,bir denge var…bir ilacda bile ölçü var..ilaçda bile adl isminin cilvesi var..şimdi BU MANA İLE İNCELEYELİM KAİNATI VE ARTIK İNTİKAL EDELİM ADL ESMASINA…
BİZE BU LİNKTEKİ KONU YARDIMCI OLUR..yeterki anlıyalım..bu linkteki konuyu iyice anladıktan sonra etrafa bakalım..herşeyde adaletin cilveleri var…http://www.risaleara.com/oku.asp?id=1524
31 Mart 2011: 12:50 #788320Anonim
Mesela zayıf birine 30,kuvvetli birine 50 kglık bir yük taşıtılsa bu adaletsizlik degil tersine tam tamına adalet olur..Bu bakımdan ademyakup abinin dedigi gibi “mizan” -diger esma gibi,şuunat gibi- adaletin tevzininde nazara alınır.Mesela bu konuda üstad hazretleri şöyle der:
İ’lem Eyyühel-Aziz! Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri:
“Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni’in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî!
Cenab-ı Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’amı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek her şeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader, her şeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi ile hâkimiyet-i esmanın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahaza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.”
Mesnevi-i Nuriye
Demekadalet fıtrata göredir.İ.Şafii(r.a.) Er Risale’de adaleti “Allah’ın emrine uygun amel” diye isimlendirir.Adaletin zıddı da “zulümdür”.Bu bakımdan fıtrata uygun olmuyan amel de adaletsizliktir..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.