• Bu konu 113 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 91 ile 105 arası (toplam 115)
  • Yazar
    Yazılar
  • #793584
    Anonim

      Otuzuncu Lem’a’da İsm-i HAKEM bahsinde, ismin sözlük manası olan, ” Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden…” manasına mutabık olarak anlatılmıyor. Daha çok, “Hakim” ismine mutabık bir anlatım var. Bunun nedenini biraz izah edebilir misiniz?
      Yazar: Sorularla Risale, 12-3-2011
      Hakem: Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden. Bu isimde hak ile batılın, yanlış ile doğrunun, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, arasında tek hakem, yani ayırt edici Allah’tır. Şayet bu isimin tecellisi olmasa idi, biz bu zıtlar arasında bir ayırım yapamayacaktık. Neyin hak, neyin batıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Ayrıca insanlar bir şeyde ihtilafa düştükleri zaman neyin doğru ve hak olduğunu, kimin haklı kimin haksız olduğunu ancak Allah’ın hakemliğinde ve kararında çözümleyebilirler.
      Hâkim: Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel… gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk’a âit olan “Hâkim” sıfatı Kur’ân-ı Kerim’de seksen altı def’a zikredilir. Bu isimde daha ziyade galibiyet ve hükümranlık manası hükmediyor. Kainattaki her şey onun hakimiyeti ve galebesi altındadır. Hiçbir şey onun hakimiyetinin haricine çıkamaz.
      Hakîm: Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına ve hikmetlerine vâkıf olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan demektir. Bu isimde ana nokta, her şeyin hikmetli ve faydalı olması hükmü vardır. Diğer iki isimden farklıdır.
      Yalnız bu isimler girift bir şekilde tecelli ederse, farklarına iyi dikkat etmek gerekir. “Allah hükmederken, hikmetli olarak hükmeder.” dediğimiz zaman, bu üç ismi cem etmiş oluyoruz. Allah hakemlik yaparken, hikmetli, yani hâkimane hakemlik eder. O zaman “Hakem” ile “Hakîm” aynı fiil içinde iç içe girift bir şekilde tecelli etmiş olur. Bütün isimlerde bu mana vardır.
      Bahsi geçen yerde bu üç isim “hikmet” fiilinde cem edilerek izah ediliyor. Bu risaleye, “Hakem isminin Hakim burcunda izah edilmesidir.” diyebiliriz. Bu yüzden “Hakem” “Hakim” gibi izah edilmiş.

      #793585
      Anonim

        Allah’ın Kadir ismi her şeyi bir anda yaratırken, Hakim ismi Kadir ismini tahdid altına alıp tedricî bir yaratma meydana geliyor. Esmanın birbirini tahdit konusunu açıklar mısınız?
        Yazar: Sorularla Risale, 29-6-2010
        Allah, dünya hayatını imtihan ve tecrübe için hazırlamıştır. Aynı zamanda Allah kendi isim ve sıfatlarını insanlara izhar edip sergilemek istemiştir. Yani insan bu dünyaya hem fıtratına konulan kabiliyetlerin inkişaf etmesi hem de Allah’ın isim ve sıfatlarını talim etmek için gönderilmiştir.
        Bu kabiliyetlerin inkişaf etmesi ve Allah’ın isim ve sıfatlarını talim etmek, ancak zaman ve müddet ile olur. Bu yüzden Allah dünya hayatını tedrici ve sebepler vasıtası ile zaman ve müddet içinde işleyip yaratıyor. Her bir unsuru hikmetli bir şekilde tertip ve sıra ile yaratıyor.
        Bu hakikati akla yaklaştırmak için şöyle bir temsil verebiliriz:
        Mesela, bir usta kendi ustalık sanatını insanlara göstermek için bir bina inşa etmeye başlıyor. Bu binayı iki farklı tarzda inşa etme yeteneğine sahip.
        Birinci tarz, harika bir şekilde binayı defi ve ani olarak zamansız ve müddetsiz yapması. Bu tarz inşa şeklinde her şey ani olduğu için seyirciler ustanın ustalığı ve mahareti hakkında bir şey anlayamaz. Tertip ve sıra gözetilmediği için ince sanat ve kabiliyetler tam idrak edilemiyor, her şey anlık cereyan ediyor.
        İkinci tarz, inşa ile yapmaktır, yani binayı bir tertip ve zaman ile yapmak tarzıdır. Usta binayı yaparken binanın her aşamasını belli bir müddet ve zaman ile seyircilerin nazarına izhar ederek yapıyor. Başka bir tabirle eze eze ve göstere göstere binanın üzerinde bütün maharet ve ustalığını seyircilere sergiliyor. Burada elbette bir süreç ve merhaleler zinciri olmak gerekiyor. Tertip ve müddet içinde seyirciler ancak bir şey anlayabilirler.
        Aynen bu misaldeki gibi Allah’ın da iki farklı yaratma tarzı vardır, birisi ibda diğeri inşadır.
        İbda tarzı yaratması, defi ve ani bir şekilde her şeyin zamansız ve müddetsiz yoktan var edilmesidir. Bu tarz yaratma daha çok eşyanın ilk olarak yoktan var edilmesidir. Ya da eşyaya kaynaklık eden temel maddelerin yoktan ihdasıdır. Bu tarz yaratmada insanların nazarı talim açısından pek bir şey anlayamaz.
        İnşa tarzı yaratmakta ise, eşya zaman ve müddet içinde sebeplerin eli ile yaratılıyor. Bu tarz yaratmada talim ve terbiye esastır. Allah, bu inşa tarzı yaratmasında kendi maharet ve hünerlerini insanlara göstermek ve izhar etmek istiyor. Bu yüzden ani ve defi değil de eze eze, göstere göstere iş ve icraat yapıyor. Bu da insanın belli merhale ve yaşlardan geçmesini iktiza ediyor. Zira insan ömrünün her aşamasında farklı isim ve sıfatlar kendini izhar eder.
        Nasıl bina yapımının temel aşamasında gösterilen maharet ile odanın süslenmesindeki maharet farklı ise insan ömrünün her aşamasında tecelli eden isim ve sıfatların da mana ve maharetleri farklılık arz eder. Bu yüzden Allah, insanı ömür süreci içinde farklı merhalelerden geçiriyor ve farklı isimlerine muhatap yapıyor. Allah, aynı insanda olduğu gibi kainatı da böyle merhale ve süreçlerden geçirerek icat ve inşa ediyor.
        Üstad Hazretleri bu hususu dağınık olarak bir çok yerde ifade ediyor, biz bunlardan bir tanesini takdim edelim:
        “Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan, hiçten hakîmâne icad ve san’atperverâne ibdâ ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihyâ etmek hakikatidir ki, zîruhlar adedince şahitleri bulunan bir burhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.”(1)
        Yani eşyanın infilak etmesi veya kabiliyeti olmadığından tedricen ve bir tertip üzere yaratılması söz konusu değildir. Söz konusu olan gerekçe ve hikmet, Allah’ın insanlara ve şuur sahiplerine kendi isim ve sıfatlarını izhar ve teşhir etmek istemesidir ki, izhar ve teşhir de tertip ve tediriciliği iktiza ediyor. Bu yüzden eşya, ani ve birden icat edilmiyorlar.
        (1) bk. Şualar, Yedinci Şua

        #793586
        Anonim

          “Ey iktisatsız, israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakikat hareket ettiğini bil;..” izahını yapar mısınız?
          Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
          BİRİNCİ MESELE: Sâni-i Zülcelâl, ism-i Hakîmin muktezasıyla, herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takip ettiği gösteriyor ki, israf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîmin zıddı olduğu gibi, iktisat onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır.”(1)

          “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.”(A’râf Sûresi, 7/31) Bu ayet, hikmetin lazımı olan israfı men ettiği için bu bahiste yer almıştır. Dolayısı ile bu ayet hikmetin bir unsuru bir hakikati hükmündedir. Bu ayetin geniş izahı İktisat Risalesi olan On Dokuzuncu Lem’adır.

          Hikmet ile iktisat birbirini gerekli kılan iki temel hakikattir; birisi varsa diğeri de onunla beraber sabittir. Hikmet, burada bir şeyin en kısa ve verimli bir şekilde elde edilme yoludur. Öyle ise, bir şeyi kısa ve verimli bir şekilde elde etmek mümkün iken, uzun ve verimsiz bir yolu takip etmek hem hikmetsiz hem de israflı hareket olur.

          Mesela İstanbul’a gitmek isteyen birisi, kısa ve güvenli bir yolu bırakıp uzun ve güvensiz bir yol ile gitse, bu adam hem hikmetsiz hem de israflı hareket etmiş olur. Uzun yol çok masraf olacağı için iktisat ile bağdaşmaz.

          Allah kainatta iş ve icraatlarını iktisat ve hikmet ile yapıyor. Mesela Allah bir karaciğere dört yüz vazife takmak yerine her vazife için ayrı bir karaciğer yaratsa idi insan büyük bir et parçası haline gelir, hikmet ve iktisada uygun düşmeyen bir şekle bürünürdü. Bu sebeple Allah her şeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli takip ediyor ki, bu hem iktisat hem de hikmet oluyor.

          (1) bk. Lem’alar, Otuzuncu Lem’a Üçüncü Nükte.

          #793587
          Anonim

            “Kainat içinde parmak karıştıran bir ortak bulunsa, en küçük bir çekirdekte hissedar olmak lazım gelir. çünkü o, onun numunesidir.” cümlesini açıklar mısınız?
            Yazar: Sorularla Risale, 07-9-2010
            Kainat ile çekirdek arasında cüziyet ve külliyet ilişkisi vardır. Yani kainat büyük bir çekirdek iken çekirdekte küçük bir kainattır. Çekirdeğe Rab olmak kainata Rab olmaktan geçer. İkisi arasında sıkı ve kopmaz bir tevhit bağı vardır. Şirk her ikisine de yerleşemez.
            Cüzi- Külli: Cüzi, küllinin küçültülmüş bir modelidir. Küllide ne varsa, hepsi cüzide de vardır. Cüzi ile külli, keyfiyeten aynı, kemiyeten farklıdır. Küllide azametli ve haşmetli olan meseleler, cüzide de aynen; ama küçültülmüş ve mütevazi olarak vardır. Cüziye bakarak külli hakkında fikir edinilebilir. Mesela; İnsan cüzi iken, insanlık küllidir. İnsanlıkta ne varsa aynısı insanda da vardır. İnsan ile insanlık arasında sadece kemiyet farkı vardır.
            Bir çiçek ile bir çiçek bahçesinin ifade ettiği hakikat ve manalar aynıdır. Araların da bir fark vardır; o da külliyet ve cüziyettir. Çiçek cüzidir, bahçe ise küllidir. Çiçek ve üzerindeki manalar, zihinde berrak ve net bir şekilde okunup ihata edilebilir. Ama bahçe ve üzerindeki hakikati idrak ve ihata o kadar kolay değildir. Bu yüzden bahçeyi zihinde toplayıp somutlaştıracak bir şahsi maneviyi düşünmek gerekir ki cüziyet bu manayı ifade ediyor.
            Bu manayı çekirdek ve kainata tatbik ettiğimiz zaman bir çekirdeği yaratıp icat etmek ile bütün kainatı yaratıp icat etmek arasında hiçbir fark yoktur. Öyle ise kainatta cari olan bir hakikat aynı şekilde bir çekirdekte de caridir. Şirk nasıl kainatta yerleşmesi imkansız bir hurafe ise çekirdekte yerleşmesi daha da imkansız bir hurafedir. Zira kainat gibi geniş bir alana yerleşmeyen şirk unsuru nasıl olurda daha ince daha dar ve daha karmaşık bir çekirdekte yerleşebilir.
            Mesela bir elma küçük bir nimet küçük bir yenilecek meyve iken iman ve tevhidin nazarı ile bakıldığı zaman bütün kainat ile alakalı ve Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına işaret eden dev bir levha dev bir ayna şekline çevriliyor şöyle ki: Elmanın icadı ve yaratılması için bütün kainat fabrikasının işlemesi ve çalışması gerekiyor. Zira elmanın vücudu için toprak lazım hava lazım su lazım güneş lazım elementler lazım. Derken dolaylı ve dolaysız bütün kainatı istila eden sebeplerin hepsi elmanın vücudunda cem olmuştur. Öyle ise elmayı yapan Zatın bütün kainata ve sebeplere hükmünün geçmesi gerekiyor. Bir sebep başkasının olsa elma vücuda gelmez mesela güneş başka bir zatın olsa elma ne ile kızaracak. Demek elma öyle bir sanat ki bütün kainat kadar önemli bütün sebepler kadar kuvvetli bir şekilde bize tevhidi ihtar ve ikaz ediyor. Allah elmayı tevhit manasını ihtar ve ikaz etme noktasından kainat kadar beliğ ve fasih yapmıştır. Çekirdeği de buna kıyas edebiliriz.

            #793656
            Anonim

              Esma-ül Hüsna El-Kuddûs: Bütün noksanlıklardan uzak ve temiz; dalâlet ehlinin Kendisi hakkındaki her türlü asılsız düşüncelerinden uzak; kâinattaki bütün eksiklik ve kusurlardan münezzeh olan; kâinatı bütün varlıklarıyla temizleyen, güzelleştiren ve bütün yaratıkların tesbihatlan kudsi isimlerine bakan.

              Es-Selâm: Her türlü kusur, acizlik, noksanlık ve başkalarının kendisine kusur, noksan ve zarar vermesinden sonsuz derecede uzak ve emin bulunan. Yaratıklarına huzur ve emniyet bahşeden.

              #793908
              Anonim

                Es-Semi’ / El-Basir

                Semi’: “Gizli aşikâr her şeyi işiten.”
                Basîr: “Aydınlık karanlık, uzak yakın, büyük küçük her şeyi gören, müşahede eden.”
                “…Allah’ın âyetleri hakkında münakaşa edenlerin sinelerinde, ancak, yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, Semi’dir, Basîr’dir.” (Mü’min, 40/56)
                Maddeden münezzeh olan Allah’ın işitmesi, insan idrakinin kavrayabildiği ve hayalinin ulaşabildiği her türlü işitmeden münezzehtir; bunların hiçbirine benzemez.
                Biz hava unsuru olmaksızın, içimizdeki bir arzuyu muhatabımıza işittiremeyiz. Ama, Allah bizim kalbimizden geçen her arzuyu işitir. Kalbin arzu duyması, sözlü istemeye benzemediği gibi, kalbin sesini işitmek de havada temessül eden kelimeleri işitmeye benzemez.
                Bu benzemezliğin bir işaretini Cenâb-ı Hak insanın mahiyetine koymuştur. İnsan, uyanıkken muhataplarını görür ve onların konuşmalarını işitir; bu görmeye göz, bu işitmeye de kulak vasıta olmuştur. Ama rüya âleminde yine muhataplarıyla görüşür ve konuşur; fakat gözleri uykuya dalmış, kulakları bu âlemden ilgisini kesmiştir. Rüya âleminde ne hava unsuru vardır, ne konuşanın ses telleri, ne de dinleyenin kulakları.
                Bizim havadan faydalanarak ses tellerimizi hareket ettirmemiz ve aklımızdaki bir mânâyı, böylece kelimelere dökmemiz, onu insanlara işittirmek içindir.
                O konuşmanın ilâhî hikmet ve kudrete bakan bir yanı var ki çok önemlidir:
                Ağzımızdan çıkan bir kelime havada bir ilâhî mucize olarak milyonlarca kelimeye dönüşür. Hava sayfası bizim konuşmamızla âdeta dolup taşar. Aynı sayfaya, diğer insanların konuşmalarından kuşların cıvıldaşmalarına, gök gürlemesinden suların şırıltılarına kadar nice sesler de yerleşirler. Bu varlıkların kendileri yer yüzünde hoş bir manzara teşkil ettikleri gibi, sesleri de hava sayfasında ayrı bir mucize sergilerler. Ve bu sanat eserini, Cenâb-ı Hak meleklerine ve ruhanilere seyrettirir.
                Görmeye gelince: Güneşi ve güneş ışığını, gözü ve göz nurunu yaratan ve bir yağ parçasına görme kabiliyeti veren Allah, böylece bir hikmet ve kudret mucizesi sergilemiş oluyor. Yoksa meleklerin gözsüz görmelerinin de şehadetiyle, görme için mutlaka göz lâzım değildir.
                İnsanın görmesi cüz’îdir. Yani bir anda ancak bir yöne bakabilir ve bir şeyi seyredebilir. Başkalarını görebilmesi için nazarını ilk gördüğü cisimden çekmesi gerekir.
                Allah’ın bütün sıfatları gibi görmesi ve işitmesi de küllîdir, mutlaktır ve sonsuzdur. Yani, her şeyi birlikte görür ve işitir.
                İnsan, karşısındaki şahsın derisinin altını göremediği gibi, kafasında taşıdığı düşünceleri ve kalbinde beslediği arzuları da göremez ve işitemez. Görmesi ışıkla, mesafeyle ve maddî engellerle sınırlıdır; işitmesi de belli frekanslar arasına sıkışıp kalmıştır.
                Ama bu insan, o kısa ve sınırlı olan görmesini ve işitmesini kıyas unsuru yaparak, Allah’ın Semi’ ve Basîr olduğunu bilebilir.
                Bu ilâhî isimleri düşünen bir mü’min, bütün eşyayı birlikte görmenin ve bütün sesleri beraber işitmenin ancak Allah’a mahsus olduğunu hatırlar. Ayrıca, yaptığı her işin görüldüğünü ve söylediği her sözün işitildiğini düşünerek bu sermayelerini daha dikkatle harcamaya çalışır.
                İnsan, kendisine ihsan edilen bu nimetler sayesinde, hem Rabbinin Semi’ ve Basîr olduğunu bilme şerefine erer, hem de renk, şekil ve sesler âlemlerinde tecelli eden ilâhî sanatları hayret ve hayranlıkla tefekkür eder. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                #793909
                Anonim

                  El-Adl

                  “Bütün icraatları hak ve adalet üzere olan.”
                  “Her hak sahibine hakkını veren ve haksızları cezalandıran.”
                  “Ey iman edenler, âdil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.” (Mâide Sûresi, 5/
                  Allah Adl’dir. Adaleti sonsuz kemâldedir ve onun ötesinde bir adalet düşünülemez.
                  Nur Külliyatında adalet iki temel esasa ayrılarak incelenir: ‘İhkak-ı hak’ ve ‘zalimleri cezalandırmak.’
                  İhkak-ı hak, her hak sahibine hakkını en güzel şekilde vermek demektir.
                  Allah, ağacın dallarından, güneşin gezegenlerine, Cennetin tabakalarından, Cehennemin menzillerine kadar her şeyi lâyık mevkiine koymuştur.
                  Bunun bir küçük misalini de insanda sergilemiş, her organı yerli yerine koymuş, vazife yapması için gerekli olan bütün şartları en güzel şekilde hazırlamış ve ihtiyaçlarını görmüştür.
                  İnsanın simasında, göz ile kulağı nasıl adaletle yerleştirmişse, ruhunda da akıl ve hafızayı aynı adalet ölçüleriyle yaratmış ve her birine uygun vazifeleri yüklemiştir.
                  Varlık âleminde adaletini en güzel şekilde gösteren Allah, kullarının amellerine de adalet üzere karşılık verecektir.
                  “Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim de zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.”( Zilzâl Sûresi, 99/7-
                  Adalet denilince bunun zıddı olan zulüm hatıra gelir. Zulüm, ‘başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruf’ etmek demektir. Allah zulümden münezzehtir; çünkü bütün mülk âleminin tek sahibi ve yaratıcısı O’dur.
                  Bütün esmâ-i hüsna gibi, Adl isminin de diğer isimlerlerle yakın ilgisi vardır. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz:
                  Azîz, Cebbâr, Celîl, Kahhâr, Kadîr, Muktedir, Muntakîm… olan Allah, adaleti en kâmil mânâda tatbik eder.
                  Rahmân, Rahîm, Kerîm, Latîf, Halîm, Ğaffar… olan Allah, bir kulunu Cehenneme koyarsa, o kul bunu hak etmiş demektir.
                  Bir insanın Adl isminden feyiz alabilmesi için, öncelikle kendisine ilâhî bir ihsan olarak verilen bütün organlarını, akıl, kalb, hayal, hafıza gibi manevî cihazlarını, sevgisini, korkusunu ve daha nice hislerini yaratılış gayelerinde kullanması gerekir.
                  Ancak o zaman, ‘her şeyi yerli yerine koymak ve her hak sahibine hakkını vermekle’ adalet etmiş ve zulümden kurtulmuş olur.
                  Aklını başkalarını aldatmaya ve onlara haksızlık etmeye yoran bir insan, öncelikle kendi aklına zulmetmiş olur. Çünkü, o akılla nice ilimler tahsil edebilir ve faydalı işler yapabilirdi. Böylece, hem dünyasını hem de ahiretini mamur etmiş olurdu. Muhatabına zarar vermekle ettiği zulüm ise ikinci derecede kalır. Çünkü, kendi aklına verdiği zarara karşılık muhatabının, meselâ, malına zarar vermiş olur.
                  Yine, bir insanın âdil olabilmesi için, maddî imkânlarını da adalet üzere kullanması, israftan sakınması, fakirin hakkı olan zekâtı eksiksiz vermesi gerekir. Zekât vermeyen insan, hem kendi nefsine, hem de muhtaçlara zulmetmiş demektir.
                  Adaletin ikinci şubesine gelince, elinde hüküm ve infaz yetkisi bulunan kimseler, ‘zalimlere hak ettikleri cezayı vermek’ ve bunu yaparken de aşırı giderek zulme girmemek suretiyle, Adl ismine mazhar olur ve bu isimden ayrı bir feyiz alırlar. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                  #793910
                  Anonim

                    El-latif

                    “En ince ve gizli işleri, bütün incelikleriyle bilen ve onlara çok kolay nüfuz eden.”
                    “Kullarına, sezilmez yollardan faydalar ulaştıran.”
                    “Lütufla muamele eden.”
                    “Allah, kullarına karşı lütuf sahibidir; dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, Azîz’dir.”( Şûrâ Sûresi, 42/19)
                    Latîf, kelime mânâsıyla, ‘katı olmayan, ince, hoş ve yumuşak’ mânâsına gelir. Latîf kelimesinin, hem ‘lütuf ve yardım’la, hem de letafetle yani ‘kesif ve katı olmamak’la ilgisi vardır.
                    Bir ismi de Nur olan Allah’ın bütün sıfatları latîftir; zâtı da, sıfatları da maddeden münezzehtir.
                    Şu âyet-i kerîme Latîf isminin bu mânâsını bize ders verir:
                    “Gözler O’nu göremez, O bütün gözleri görür. O Latîf’tir, Habîr’dir.” (En’am sûresi,6/103)
                    “Allah kullarına latiftir, dilediğini rızıklandırır.” (Şura Sûresi, 42/19) âyetinde Latîf, ‘son derece lütufkâr olan, kullarına ince ve sezilmez yollardan ihsanlarda bulunan’ mânâsındadır.
                    “Yaratan bilmez olur mu? O, Latîf’tir, Habîr’dir.”(Mülk Sûresi, 67/14 ) âyetinde ise Latîf, “en ince şeyleri kolaylıkla bilen” mânâsına gelmektedir.
                    Varlık âleminde latîf varlıklar, maddî ve kesif eşyadan kat kat fazladır. İnsan ruhu ve ona bağlı ince hissiyatlar buna misal verilebilir. Midenin bir gıdayı hazmetmesiyle, aklın bir mânâyı kavraması ve anlaması birbirinden ne kadar farklıdır! Akıldaki bu ince faaliyet Latîf olan Allah’ın büyük bir ihsanıdır.
                    Yavrusunu kucağına alıp emziren bir annenin kolları bebeği sardığı gibi, latîf şefkati de aynı şekilde yavrusunu her yönden kuşatır. Bu, Allah’ın hem o anneye, hem de yavrusuna büyük bir lütfudur.
                    Letafet denilince, aklımıza hemen yumuşaklık gelir. Bir insan, başkalarına karşı ne kadar yumuşak davranır ve ne kadar lütufkâr olursa Latîf isminin feyzinden o kadar fazla nasip almış demektir. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)


                    #793978
                    Anonim
                      Bediüzzaman’ın Adl ismini okuması sanki de bir fenni risale gibidir.

                      Zooloji, biyoloji, kimya, tıp, fizyoloji, bedensel estetik, coğrafya, astronomi, fizik, anatomi, genel estetik gibi birbiri içinde ve bağımsız bilim dallarının yeryüzündeki ve kainattaki yansımalarından hareketle a d l isminin yansımalarını okur. Verdiği örnekler bütün bu bilimlerin verileri ile Allah’ın isimleri arasındaki vahdani ve ehadi bağları gören bir büyük tevhidi, nebevi zekanın, sentezi görülür. Bunları ifade ederken kullanılan kelimeler ve anlatılan esmanın tezahürleri ile ilmin verileri arasındaki uyumu görmek sıradan bir zekanın ve hafızanın ve sentezleyici zihnin ürünü değildir.
                      Eskişehir Hapishanesinde iken Adl isminin bir cilvesini görmüş ve yakınlaştırmıştır.Afifüddin Süleyman et Timsani’nin Esmaü’l-Hüsna isimli eserinde Adl isminin izahı tamamen tasavvufi bir mahiyet arzetmekte kesinlikle a d l isminin arzdaki ve evrendeki dengeyi sağlayan tesirleri görülmemektedir. Diğer güzel isimler şarihleri de a d l ismini hukuki açıdan yorumlamakta evrendeki denge ile bir bağlantı kurmamaktadırlar. Bu yüzden Bediüzzaman asrın gözüne ve mantığına ve bilimlerin verilerine göre ismi, esmaları okumaktadır. Bediüzzaman büyük bir esma okuyucusudur. Hatta kaşifidir dense yeridir. Zaten keşifler de esmalarda yapılan derinlikli bakışlardan doğmuştur, aslında esmaların derinliklerinde çok daha fazla ilmi hakikatler vardır, onları ortaya çıkarmaya çalışan ilim ve mana adamları gelecektir. Esmalar sadece mana değil maddenin de sırlarını gizlerler, önemli olan onları görecek kadar büyük rasathane zekaların olmasıdır. Bediüzzaman bunlardan biridir.
                      Metnin başında bir dengenin sağlanması imkansız olan bir ortam tasvir edilir. Dokuz kelime kullanılmış, kelimeler her cümlede üç kelime var ve cümlelerin karakteri ve aralarındaki zıtlıktan dengenin sağlanmasının imkansızlığı anlatılır.
                      “Şu kainat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var” (Lem’alar, 308) Tahrib ve tamir birbirine zıt kelimeler, bir taraftan tahrib edilen diğer taraftan tamir edilen, ikisi arasında tahribin sınırları ile tamirın sınırlarını belirlemek güç bir şey. Üstelik tahrib ve tamir içinde çalkalanmak var. Tahrib, tamir, çalkalanma üçü de dengenin sağlanması imkansız bir olaylar grubu.
                      İkinci cümle “Ve o şehirde her vakit harp ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.” (Lem’alar, 308) Bir tarafta harp var, diğer yanda ise göç var, harp ve göç arasında yine denge sağlanması zor, birbiri ile savaş halinde çok şey var, bir taraftan da göç eden çok şey var alemde. İkisi arasında kelimelerin temsil ettiği manalar itibariyle denge sağlamak güç. Üstelik bu şekilde iki zıt olaylar grubunun kaynadığı bir memleket. Kaynamak, kaynayan bir şey üzerinde denge sağlamak zor.
                      Üçüncü kelime, “Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir alem var.” (Lem’alar, 308) Ölüm ve hayat birbirine zıt olaylar, alemde ölenler var, hayata yeni gelenler var, zerrelerin ölümünden insanların ölümüne kadar, zerrelerin yaratılışından insanların yaratılışına kadar. Bu kadar çok ölüm ve hayat arasında denge sağlamak üstelik yuvarlanan bir alemde bunu temin etmek güç.
                      Tahrib ve tamir içinde çalkalanan
                      Harp ve hicret içinde kaynayan
                      Mevt ve hayat içinde yuvarlanan
                      Her üç kelime grubu dengenin, muvazenenin imkansızlığını anlatır. Daha sonra gelen cümleler ise dengenin nasıl sağlandığını anlatır. Bu imkansızlığı varlığın sahibi nasıl sağlar. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o alemde o derece hayret engiz bir muvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor.
                      Tahrib ve tamir içinde çalkalanan sarayda hayret engiz bir muvazene, bir mizan bir tevzin hükmediyor. Tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir sarayda hayret verici bir denge, bir eşitlik, parelellik, bir uyum sağlanıyor. Alemde de, şehirde de, memlekette de, bu denge sağlanıyor. Sağlanması imkansız olaylar ve ortam içinde. Birbiri ile uzlaşması imkansız olan olayları, üstelik kararsız ortamlarda dengelemek imkansız. Biz şu anda yaşıyoruz, ve hiçbir bunalım ortamı olmadan, dengesi sağlanmış bir kainatta, bu hayret verici emniyetli dengeli ortamı görüyoruz. Bunlar neyi gösteriyor.
                      “Bilbedahe isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülat ve varidat ve masarif, her bir anda umum kainatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek Zatın mizanıyla ölçülür, tartılır”(Lem’alar, 308) Her canlı sürekli değişiyor, bir halde karar kılmıyor, sonra her canlının hayatı için gerekli gelirleri, varidatı var, üstelik aynı canlılın masrafları, giderleri var. Vücuda giren ve çıkan var, üstelik sürekli değişiyor. Bir canlının bu üç önemli hali arasında denge sağlamak yine güç. Bütün canlıların bu birbirine zıt değişim, masraf ve gelirlerini dengelemek zor, ama bu sağlanıyor. Teftiş denetleme demektir, bir eve bir kuruma, bir varlığa giren çıkan ve meydana gelen değişmeyi müfettiş denetler ve kar zararı hakkında bilgi verir. Bütün kainatdaki varlıkları denetleyen bir nazarla, nazarı teftişle gören bir zat bu birbirine zıt olaylar arasındaki dengeyi bir terazi ile bir mizanla, ölçer ve tartar ki o varlık hayatını devam ettirir, bütün varlıklar gibi.
                      Şimdi dengeyi anlatmak için seçilen kelimelere bakalım. Tahrib, tamir, çalkalanma, harp, hicret, kaynama, mevt, hayat, yuvarlanma, tahavvülat, varidat, masarif. Ve bunların karşısında nazarı teftişten geçirme, muvazene, tevzin, mizan. İşte Bediüzzaman’ın konu için seçtiği kelimeler ve onların temsil ettiği olaylar grubu arasındaki ilişkiler ve sağlanan denge. Bunları tasarlamak bir metne dizmek ve A d l isminden doğan dengeyi okumak, büyük ustalık ve sanatlı seçim, kelime seçimi, kullanma, harikalık ve deha burada.
                      Bu bahis kainatta dengeyi anlatan bilim felsefesidir. Kainattaki bütün bilimlerin birbirine katkısıyla hasıl olan dengeyi bu kadar veciz ve çok yönlü anlatan insanlık tarihinde böyle bir metin olduğunu kimse söyleyemez. Bilim tarihinin denge konusundaki araştırmalarına bakmak gerekir. Her bilimin verileri ile değil bütün bilimler arasındaki alışveriş ile sağlanan bir denge, Bediüzzaman burada bunu yapmıştır.
                      Dengenin sağlanmasındaki meharete örnekler verir Bediüzzaman. Çünkü her varlığın sayısı ve artması ile bulunması gerektiği kadar bulunması arasındaki tartı ve dengeleme insan zihninin içinden çıkamadığı bir sorundur. Bu yüzden Bediüzzaman örneklerle meseleyi her zaman olduğu gibi daha elle tutulur hale getirir. “Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurlardan, inkılapların hucumu ile şiddetle muvazeneyi bozmaya çalışan ve istila etmek isteyen esbab başı boş olsalardı veyahut maksatsız serseri tesadüf ve mizansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o muvazene-i eşya ve muvazene-i kainat öyle bozulacaktı ki bir senede belki bir günde hercü merc olurdu. Yani deniz karma karışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti, hava gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti, zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı” (Lem’alar, 308)
                      Örnekleri çoğaltır, dengenin azametini anlatmak için. Hücre, alyuvar akyuvar, atom, insan bedeninin estetik düzeni, denizler, zemin altındaki çeşmeler, hayvan ve bitki doğum ve ölümleri, bahar ve sonbaharın tahrib ve tamiri, elementler, yıldızlar, hizmetleri hareketleri, ölüm hayat, ışık, karanlık, sıcak soğuk, arasındaki ilişkilerin dengelenmesine dikkat çeker. Daha sonra güneş sisteminin astrofizik yorumlarını yapar. Hareket kavramının doğası ile dünyanın ve gezegenlerin hareketlerini anlatır. Elmanın düştüğünü gören Newton, “Neden güneş düşmüyor” demesi gibi, neden hareketle yeryüzü sakinlerini boşluğa atmıyor der gibi konuşur. O Newton’un aklının kesmediği çok boyutlu fizik, tıp, astrofizik ve bilim tarihi yorumları yapar.
                      Sonuç: “Herşeyin dizgini elinde ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mani olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden bir tek Halık-ı Adl ü Hakim’in mizanıyla, kanuniyle, nizamiyle terbiye ve idare oluyor. “(Lem’alar, 309)

                      Prof. Dr. Ahmet Nebil Soyer’in Risale Akademi’de yayınlanan ‘Bilim Felsefesi, Dil ve Kelimeleri Kullanmada Bediüzzaman’ın Dehası’ başlıklı makalesi…

                      #794148
                      Anonim

                        El-Habir

                        “Eşyanın hakikatlerini ve gizliliklerini bilen.”
                        “Batınî haberler kendisinden saklanamayan.”
                        “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”(Haşr Sûresi, 59/18)
                        Alîm ismiyle Habîr isminin mânâları birbirine çok yakındır. Şu var ki, Alîm ismi daha umumîdir.
                        Habîr denilince, haberdar olan, ilminden bir şey saklanamayan mânâsı hatıra gelir. Yani Alîm ismi, ‘gizli-aşikâr her şeyi bilen’ mânâsını ifade ederken, Habîr ismi biraz daha hususiyet arz eder ve bize göre gizli olan şeylerin O Habîr için aşikâr olduğunu ders verir. Hiçbir hadise ve hatıranın, hiçbir düşünce ve niyetin Allah’tan gizlenemeyeceğini ifade eder.
                        Allah’ın Habîr olduğunu bilen bir mü’min, O’nun razı olmayacağı her türlü söz, fiil ve halden uzak kalmaya çalışır. Kendi iç âleminde olup bitenlerden hiçbirinin, Latîf ve Habîr olan Allah’tan gizli kalamayacağını düşünür. Kalbini yanlış inançlardan, aklını bâtıl düşüncelerden, hayalini faydasız meşguliyetlerden korumaya gayret eder.
                        İmam Gazâlî Hazretleri insanın, ‘kendi ruh dünyasında cereyan eden ve başkalarının bilemediği şeyleri vicdanen bilmesi’ cihetiyle, bu isme mazhar olduğunu söyler. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                        #794149
                        Anonim

                          Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”(Haşr Sûresi, 59/18)

                          Niçin haberdardır?

                          Çünkü yaratanı olarak herşeyden haberi vardır.o dilemedikçe hiçbir fiil oluşmaz.
                          Tüm oluşan fiilleri yaratanı olması ile habirdir.

                          #794232
                          Anonim

                            El-Halim

                            “Cezalandırmaya gücü yettiği halde, hemen ceza vermeyen.”
                            “Kullarının isyanlarına karşı, hemen öfkeye kapılmayan.”
                            “Şüphesiz Allah, Ğafur’dur, Halîm’dir.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/155)
                            Hikmet dünyası olan bu âlemde, eşyayı yaratmakta acele etmeyen, mahlukatı safha safha yaratan Allah, bu imtihan dünyasında küfür ve isyanlara da hemen ceza vermez.
                            Kudreti yettiği halde, bu cezayı tehir eder. Kullara böylece tövbe kapısını açar ve onlara pişmanlık fırsatı verir.
                            Bu isimden kulun alacağı ders, işlediği günahlardan tövbe etmesi, Halîm ismi gereği, cezasının tehir edilmesini bir fırsat bilip, Allah Resûlünün(a.s.m.) tavsiyelerine uyarak, o günahlara kefaret olmak üzere güzel ameller işlemesidir.
                            Bir de, Allah’ın Halîm ve Ğafur olduğunu hatırlatarak onu isyana teşvik eden nefsine, Alîm, Rakîb, Hasîb ve Muntakim isimlerini hatırlatması ve böylece o nefsi yanlış yola girmekten men etmesidir. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                            #794233
                            Anonim

                              El-Azim

                              “Hem zâtı hem de sıfatları sonsuz kemâlde olan.”
                              “Büyüklüğü akıl ve fehmin ihatasından münezzeh bulunan.”
                              “Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, Aliyy’dir (yücedir), Azîm’dir.” (Şûrâ Sûresi, 42/4)
                              Azîm ismi, hem zâtın hem de sıfatların kemâline birlikte delalet eder. Azamette, heybet ve celâl mânâsı vardır.
                              Kur’ân’dan bir sûre okuduğumuzda bu tilavetimizi ‘sadakallahü’l-Azîm’ diye sona erdiririz; “Azîm olan Allah doğruyu ifade etti, hakikati ders verdi” deriz.
                              Böylece Kur’ân’ın da azametini hatırlar, “bütün insanlar ve cinler toplansa bir tek sûresinin bile mislini getiremeyeceğini” düşünür, onun belagatındaki azamete hayran oluruz.
                              Azîm olan Allah’ın kelamı taklide müsaade etmez. Bu hakikat, kâinat kitabı için de geçerlidir. Onun da ne sûrelerini, ne cümlelerini, ne de kelimelerini beşer taklit edememiştir ve edemez de.
                              Bir çiçekteki ilâhî sanatın azameti, herkesi aciz ve hakir bırakır; kimse onun taklidini yapamaz.
                              Azîm ismini çok yâd ettiğimiz bir mevki de rükûdur. Rükûda, ‘sübhane rabbiye’l-Azîm’, yani ‘beni en güzel şekilde terbiye eden Rabbim, Azîmdir, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir’ demekle, insan terbiyesindeki azameti hatırlamış oluruz.
                              Bu azamet karşısında eğilme ihtiyacı duyan bir ruh ve bu ihtiyaca cevap verecek şekilde yaratılmış bir beden…
                              İşte, ruhun ve bedenin böyle en güzel bir şekilde terbiye edilmeleri, ancak Azîm olan Allah’a mahsustur. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                              #794234
                              Anonim

                                El-Ğafur

                                “Affediciliği tam olan.”
                                “Kulların kusurlarını melaike ve ruhanîlere karşı örten.”
                                “… Muhakkak ki, Allah bütün günahları bağışlar.
                                O Ğafur ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 39/53)
                                Bir âyet-i kerîmede, mealen şöyle buyrulmuştur:
                                “De ki: Ey nefislerinde israfa giren (haddi aşarak günah işlemekle nefislerine zulmeden) kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Muhakkak ki, Allah bütün günahları bağışlar. O Ğafur ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 39/53)
                                Âyette geçen ‘nefis’ kelimesi, ‘zât’ mânâsına gelir ve insana emanet olarak verilen bütün organları, duyguları, hissiyatı, akıl ve kalbi içine alır.
                                Nur Külliyatı’nda şöyle bir cümle geçer:
                                “En kıymetdar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.” (Sözler)
                                Aklını yanlış fikirlerle meşgul eden, kalbine bâtıl sevgileri yerleştiren, gözüyle harama bakan, diliyle yalan söyleyen, kısacası kendisine emanet verilen bütün o kıymetli aletleri ve duyguları, yanlış yolda kullanan insanlar ‘nefislerinde israfa girmiş’ kullardırlar. Bu âyet-i kerîme ile, insanların böyle bir israftan sakınmaları gereğine işaret edilmiş ve şeytana uyarak böyle bir hataya düşmeleri halinde de ümitsizliğe kapılmayarak, Allah’ın mağfiretine sığınmaları ders verilmiştir.
                                Her ikisi de ‘affedicilik’ mânâsını ifade eden Ğaffar ismiyle Ğafur ismi arasındaki ince farkı, İmam Gazâlî Hazretleri şöyle açıklar:
                                “Ğaffar, tekrar tekrar affeden demektir. Ğafur ise, affediciliği tam olup, afv ve mağfiretin en ileri derecesinde bulunan mânâsına gelir.”
                                Bu iki isimden kulun alacağı nasip, iki maddede özetlenebilir:
                                İnsan nefis ve şeytana uyarak bir günah işlediğinde, derhal tövbe etmeli ve ümitsizliğe düşmemek için Allah’ın Ğafur olduğunu hatırlamalıdır.
                                Kulun bu isimden alacağı diğer nasip ise, mü’minlerin hatalarını örtmesi, başkalarına anlatmaması ve onları bağışlamasıdır.
                                İnsan, kendi cüz’î izzetine karşı işlenen küçük hataları affedebilmelidir ki, sonsuz izzet ve azamet sahibi olan Allah’a karşı işlediği isyanların affını dilemeye yüzü olabilsin. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                                #794235
                                Anonim

                                  Eş-Şekûr

                                  “Kendisine yapılan şükre, çok ecirle mukabele eden.”
                                  “Cüz’î ibadetlere karşı küllî mükâfatlar, yüksek dereceler ve çok sevaplar veren.”
                                  “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur, Halîm’dir.” (Teğâbün Sûresi, 64/17)
                                  Bir âyet-i kerîme:
                                  “And olsun ki, şükrederseniz elbette size daha fazla veririm. Ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim Sûresi, 14/7)
                                  Şükretmek Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarının kıymetini bilmek demektir ve küfranın zıddıdır.
                                  Cenâb-ı Hak, bu insanlık görevini yerine getiren mü’min kullarına kat kat mükâfat vereceğini bu âyet-i kerîmeyle müjde veriyor.
                                  Nur Külliyatı’nda, “Fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır.” buyrularak, şükretmenin insanın yaratılışında mevcut olduğu ders verilir.
                                  Bu dünyada bir çekirdeğe karşılık bir ağaç ihsan eden Allah, dünyada yapılan ibadet ve şükürlere öyle mükâfatlar verecektir ki, Allah Resûlünün(a.s.m.) ifadesiyle, “Ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ne de insanın kalbine, hatırına gelmiştir.”
                                  Şekûr isminin Cennetteki tecellisi işte böyle muhteşem, böyle harika ve böyle azim olacaktır.
                                  Kula yakışan ve yaraşan, fırsatı çok iyi değerlendirip şu kısa dünya hayatını şükür ve ibadetle geçirmek, böylece ebedî saadete mazhar olmaktır.
                                  Bu isimden nasiplenen bir kul, insanlardan gördüğü iyiliklere karşı da teşekkürle mukabele eder. Nankörlükten ve nimeti küçümsemekten sakınır.
                                  Nitekim, Allah Resûlü(a.s.m.) “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” buyurmuşlardır. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                                15 yazı görüntüleniyor - 91 ile 105 arası (toplam 115)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.