• Bu konu 113 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 115)
  • Yazar
    Yazılar
  • #793149
    Anonim

      Dokuzuncu Kelime
      Yani, bütün hayrat Onun elinde, bütün hasenat Onun defterinde, bütün ihsanat Onun hazinesindedir. Öyleyse, hayır isteyen Ondan istemeli, iyilik arzu eden Ona yalvarmalı.
      Şu kelimenin hakikatini kati bir surette göstermek için, ilm-i İlâhînin hadsiz delillerinden bir geniş delilin emârelerine ve lem’alarına şöyle işaret eder ve deriz ki:
      Şu kâinatta görünen ef’âl ile tasarruf edip icad eden Sâniin, bir muhit ilmi var. Ve o ilim, Onun zâtının hassa-i lâzime-i zaruriyesidir; infikâki muhâldir. Nasıl ki güneşin zâtı bulunup ziyası bulunmamak kabil değil; öyle de, binler derece ondan ziyade kabil değildir ki, şu muntazam mevcudatı icad eden Zâtın ilmi, ondan infikâk etsin.
      Şu ilm-i muhit, o Zâta lâzım olduğu gibi, taallûk cihetiyle herşeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey Ondan gizlenmesi kabil değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kabil olmadığı gibi, o Alîm-i Zülcelâlin nur-u ilmine karşı eşyanın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kabildir, muhâldir. Çünkü huzur var. Yani, herşey daire-i nazarındadır ve mukabildir ve daire-i şuhudundadır ve herşeye nüfuzu var. Şu câmid güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuaı gibi zînurlar, hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları hâlde, onların nurları, mukabilindeki herşeyi görüp nüfuz ederlerse, elbette vâcib ve muhit ve zâtî olan nur-u ilm-i ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz. Şu hakikate işaret eden, kâinatın had ve hesaba gelmez alâmetleri, âyetleri vardır. Ezcümle:
      Bütün mevcudatta görünen bütün hikmetler, o ilme işaret eder. Çünkü, hikmetle iş görmek, ilimle olur. Hem bütün inâyetler, tezyinatlar, o ilme işaret eder. İnâyetkârâne, lütufkârâne iş gören, elbette bilir ve bilerek yapar.
      Hem herbiri birer mizan içindeki bütün intizamlı mevcudat ve herbiri birer intizam içindeki bütün mizanlı ve ölçülü hey’ât, yine o ilm-i muhite işaret eder. Çünkü, hikmetle iş görmek, ilimle olur.
      Hem bütün inâyetler, tezyinatlar o ilme işaret eder. Ölçü ile, tartı ile san’atkârâne yapan, elbette kuvvetli bir ilme istinaden yapar.
      Hem bütün mevcudatta görünen muntazam miktarlar, hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazânın düsturuyla ve kaderin pergeliyle tanzim edilmiş gibi meyvedar vaziyetler ve heyetler, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
      Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam suretler vermek, herşeyin mesâlih-i hayatiyesine ve vücuduna lâyık mahsus bir şekil vermek, bir ilm-i muhitle olur, başka surette olamaz.


      Hem bütün zîhayata, herbirisine lâyık bir tarzda, münasip vakitte, ummadığı yerde rızıklarını vermek, bir ilm-i muhitle olur. Çünkü rızkı gönderen, rızka muhtaç olanları bilecek, tanıyacak, vaktini bilecek, ihtiyacını idrak edecek; sonra rızkını lâyık bir tarzda verebilir.
      Hem umum zîhayatın, ipham ünvanı altında bir kanun-u taayyüne bağlı olan ecelleri, ölümleri bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü her taifenin, gerçi fertlerin zâhiren muayyen bir vakt-i eceli görünmüyor, fakat o taifenin iki had ortasında mahdut bir zamanda ecelleri muayyendir. O ecel hengâmında, o şeyin arkasında vazifesini idame edecek olan neticesinin, meyvesinin, çekirdeğinin muhafazası ve bir taze hayata inkılâp ettirmesi, yine o ilm-i muhiti gösteriyor.
      Hem bütün mevcudata şamil, herbir mevcuda lâyık bir surette rahmetin taltifâtı, bir rahmet-i vâsia içinde bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü, meselâ, zîhayatın etfallerini sütle iaşe eden ve zeminin suya muhtaç nebâtâtına yağmurla yardım eden, elbette etfâli tanır, ihtiyaçlarını bilir ve o nebâtâtı görür ve yağmurun onlara lüzumunu derk eder; sonra gönderir. Ve hâkezâ, bütün hikmetli, inâyetli rahmetinin hadsiz cilveleri, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
      Hem bütün eşyanın san’atındaki ihtimâmat ve san’atkârâne tasvirat ve mâhirâne tezyinat, bir ilm-i muhiti gösteriyor. Çünkü, binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san’atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihap etmek, derin bir ilimle olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhiti gösteriyor.
      Hem icad ve ibdâ-ı eşyada kemâl-i suhulet, bir ilm-i ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasiptir. Ne kadar ziyade bilse, o derece kolay yapar.
      İşte şu sırra binaen, herbiri birer mucize-i san’at olan mevcudata bakıyoruz ki, hayretnümâ bir derecede suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda, fakat muciznümâ bir surette icad edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle yapılır. Ve hâkezâ, mezkûr emâreler gibi binler alâmet-i sadıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden Zâtın muhit bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnâtıyla bilir, sonra yapar.
      Madem şu Kâinat Sahibinin böyle bir ilmi vardır. Elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir; hikmet ve rahmetinin muktezasına göre onlarla muamele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et: Nasıl bir Zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!(
      Mektubat | Yirminci Mektup | 235-236)

      #793150
      Anonim

        El-Kabıt / El-Basıt

        Kâbıd: “Daraltıp sıkan.”, “Kıtlık veren”
        Bâsıt: “Açıp genişlik veren.”,“Bollaştıran.”
        “Allah, daraltır ve genişletir ve siz O’na döndürüleceksiniz.”( Bakara Sûresi, 2/245)
        Bu iki isim hem madde, hem de mânâ âlemi için geçerlidir. Zenginlikte genişlik, fakirlikte darlık olduğu gibi, ilimde genişlik cehalette darlık vardır.
        Bu iki mübarek ismin en büyük tecellileri, insanın kalb ve ruh âleminde kendini gösterir. Zira, ruh bedenden, mânâ da maddeden üstündür.
        Kulun, cüz’î iradesini Hakk’ın rızası istikametinde kullanmasıyla kalb ve ruh âleminde bir genişlik hasıl olur. Aksi halde insan ruhî sıkıntılar, günümüz tabiriyle stresler içinde perişan olur.
        Tahkikî imanda genişlik, iman zafiyetinde ise darlık vardır.
        Tevekkülde genişlik, sabırsızlıkta darlık vardır.
        Affetmede genişlik, intikam hissinde darlık vardır.
        Cömertlikte genişlik, cimrilikte darlık vardır.
        Bununla birlikte bu iki isim insanın manevî terakkisinin esasları olan ‘havf ve reca’ ile yani “Allah’ın kahrından korkmak ve rahmetinden ümitli olmakla” yakından ilgilidir.
        Kâbıd ismi korkunun, Bâsıt ismi ise ümidin önemli bir kaynağıdır. Yani, mü’min olan insan hem Allah’ın celâl ve azametinden korkacak, kabir azabını ve Cehennemi sıkça hatırlayacak; hem de O’nun rahmet ve mağfiretinden daima ümitli olacak ve ona göre amel edecektir.
        Kur’ân’ın hülasası olarak tarif edilen Fatiha Sûresi’nde, havf ve recâ sırayla işlenir; dolayısıyla da ruh ümitle korkuyu, ferahla darlığı sırayla yaşar.
        ‘Rabb’ül-âlemîn,’ ‘Rahmân ve Rahîm’ isimleri ruhu sevinçle ve ümitle rahatlatır.
        ‘Mâliki yevmiddin’ kelamı ise ruhta korku ve endişe uyandırır.
        ‘İbadet ve yardım dileme’ safhalarında ümitle korku iç içedir.
        ‘İstikamet yoluna hidayet’ istenmesi, ruh için büyük bir ümit ve saadet kapısıdır.
        Bu ümidi müteakip, ‘mağdup’ ve ‘dallîn’ zümrelerinden olmanın korkusu ruhu sarar.
        Bir bitkinin, gece ve gündüzden ayrı faydalar görmesi gibi, bir mü’min de Kâbıd ve Bâsıt isimlerinin her birinden ayrı bir feyiz alır.
        İçinin sıkıldığı, karmaşık problemlerle kuşatıldığı, dünyanın kendisine dar geldiği anlarda, aczini ve fakrını daha iyi anlar; kulluk şuurunda inkişaf olur.
        Ruhunun ferah ve sürurla dolu olduğu zamanlarda ise, bunu bir ilâhî ikram ve ihsan olarak değerlendirip şükür vazifesini eda etmeye çalışır.
        İnsan, bu dünya hayatında, sıkıcı ve ferahlatıcı nice olaylarla değişik imtihanlar geçirir. Hastalanır, sıhhate kavuşur. Üzülür, sevinir. Derken bu geniş dünyadan kabre göç eder.
        İmanla göçenler için o âlemde Bâsıt ismi tecelli eder ve kabir, Allah Resûlünün(a.s.m.) ifadesiyle, ‘Cennet bahçelerinden bir bahçe’ olur. İnanmayanlar için ise Kâbıd ismi tecelli eder ve kabir, “Cehennem çukurlarından bir çukura” dönüşür, insanı sıkar durur.
        Ve bu yolculuğun sonu Cennet ve Cehennemle son bulur. Birincisinde her türlü genişlik, ikincisinde ise her türlü darlık vardır. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

        #793151
        Anonim

          Sabri kardeş,
          Sabırlı ol; ehemmiyetsiz ve zararsız olan vehmî ve asabî hastalığına ehemmiyet verme. Şifaya dua edilmekle beraber, zararsız, hatarsızdır. Çünkü, eğer hatarat, seyyie ise, nasıl ki aynada temessül eden pislik, pis değil ve aynadaki yılan sureti ısırmaz ve ateşin timsali yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayalin aynalarında rızasız, ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hatıralar zarar vermezler. Çünkü ilm-i usulde tasavvur-u küfür, küfür değil ve tahayyül-ü şetm, şetm olmaz. Hasene ise nuranî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünkü aynada nuranînin timsali ziya verir, hâsiyeti var; kesifin misali ölüdür, hayatsızdır, tesiri yoktur.

          Eğer sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye’sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca muvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.(Kastamonu lahikası)

          #793152
          Anonim

            devamı vardır,okuyalım,diğer forumlara ekliyelim.

            #793573
            Anonim

              El-Hafid / Er-Rafi
              Hâfid: “Kâfirleri, asileri, mütekebbir ve zalimleri alçaltan.”
              “Din düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp ahirette zelil eden ve cezalandıran.”
              Râfi’: “Sevdiği kullarını yükselten.” “Mü’minleri kendisine yaklaştırarak yücelten.”
              “(O), alçaltan ve yüceltendir.” (Vâkıa Sûresi, 56/3)
              Bu iki ismin tecellisi de büyük çapta, kulun cüz’î iradesine bakıyor. İradelerini yanlış yolda kullanarak küfür ve isyan yoluna giren insanlar, alçalmaya talip olmuşlar ve Hâfid olan Allah da onları inançsız ve ahlâksız kılmakla alçaltmıştır. Bu alçalmanın ahiretteki neticesi ise Cehennemde, zillet içinde azap çekmektir.
              İman, ibadet ve ahlâk yolunu tutanlar ise yükselmeye talip olmuşlar; Râfi’ olan Allah da onları, salih bir kul yapmakla yükseltmiştir. Bu yükselmenin ahiretteki neticesi ise Cennette ebedî saadete ermektir.
              Demek oluyor ki, alçalma da yükselme de öncelikle dünyada gerçekleşiyor; birincisi Hâfid, ikincisi ise Râfi’ isminin tecellileriyle. Dünya ahiretin tarlası olduğundan, bu yükseklik ahirette daha çok inkişaf ediyor; bu alçaklık ise çok daha aşağı dereceleri netice veriyor.
              Kulun, Râfi’ ismine mazhar olması, öncelikle iman, takva, salih amel ve güzel ahlâk yoluyla gerçekleşir. Bir de insanın başkalarını yükseltmeye çalışması, onları imana ve İslâm’a davet etmesi var ki, bu yol en büyük bir feyiz ve yükselme vesilesidir.
              Ayrıca, bir mü’min, İslâm’ın ulviyetini kalplerde ve akıllarda yerleştirdiği ölçüde kendisi de yükselir, Râfi’ ismine mazhar olur. İslâm’a zıt görüşleri, bâtıl inançları, yanlış fikirleri çürütüp aşağıladığı nisbette de Hâfid isminden ayrı bir feyiz alır. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

              #793574
              Anonim

                El-Muizz / El-Müzill

                Muizz: “Dilediğine izzet ve kuvvet veren, ilimde yükselten.”
                Müzill: “Dilediğini zelil kılıp rahmetinden uzaklaştıran. Hor ve hakir kılan.”
                “…Bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağı kılıcıdır.” (Tövbe, 9/2)
                İzzet denilince aklımıza hemen gelen mânâ üstünlük ve galibiyettir. Mü’minler azizdir, kâfirler zelil. Âlimler azizdir, cahiller zelil.
                İzzet en büyük bir hayırdır. Bütün hayırlar elinde olan Allah, izzetin de yegâne sahibidir. Kullar O’nun aziz etmesiyle bu şereften nasiplenirler.
                Kâmil insanlar, arza halife kılınmalarından, Cennete namzet olmalarına kadar bütün izzet tecellilerinin Allah’tan olduğunu bilerek, O’nun kudret ve azameti, rahmet ve ihsanı karşısında secdeye kapanırlar.
                Secde, nefsin, zilleti en ileri seviyede tattığı, buna karşılık ruh ve kalbin izzet ve şeref kazandığı en üstün bir makamdır. Kulun Rabbine en yakın olduğu haldir; Allah’a yakınlık ise en büyük bir izzettir.
                Allah, nefsine esir ve şeytana köle olmayı büyüklük sayanları, Müzill ismiyle alçaltır, hakir eder.
                Bir kul, Allah’ın aziz kıldıklarına tâzim etmekle izzete kavuşur; zelil kıldıklarından uzak kalmakla da zilletten kurtulur.
                Nur Külliyatı’ndan bir cümle:
                “İzzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın meşietine ve iradesine bağlıdır.” (Sözler)
                Bu konuda, vaktiyle kaleme aldığım bir yazıdan bir bölümü arz ediyorum:
                İzzet tacı da zillet gömleği de Allah’ın hazinesinde… Bunları mahlukatına sırayla giydirir…
                Önceki günün azîzleri, dün zelil oldular. Bugünkü azizler de zilleti tatmak için yarını bekliyorlar…
                Etrafımız, bu iki ayrı tecellinin misalleriyle kaynaşmada…
                Bir meyve ağacı yazın yaprak ve çiçek açar, meyvelerle bezenir; seyrine doyum olmaz. Kış geldi mi her şeyini soyunur, kuru bir iskelet kalır. Başına karlar yağar, gölgesinde kimsecikler oturmaz.
                Bu izzet ve zillet safhalarından geçen, sadece meyve ağaçları değildir. Güneş de doğarken azizdir, batarken zelil… Bahar, gelirken azizdir, giderken zelil… İnsan, yürürken azizdir, uyurken zelil…
                Çocukluk, gençlik derken, olgunlukta bir izzet tecellisi görülüyor. Onu takip eden ihtiyarlık, zillet ve perişanlık yüklü… Derken, ölüm… Zilletin doruk noktası ve imanla göçenler için izzetin ilk basamağı… Önünü göremeyen ihtiyar, ölünce Cenneti seyre başlıyor. Bu izzeti bir yeni zillet takip ediyor: Sûr’dan korkma ve mahşere çıkma safhası…
                İnsan, dünyada ne kadar izzet taslamışsa, orada o kadar zillet çekecek… Başını burada ne kadar dikmişse orada o kadar fazla eğecek. Ne kadar harcamışsa, o kadar hesap verecek. Ve sonunda bütün azizler bir yana, bütün zeliller bir yana ayrılacak. Mü’minler, Allah’ın ‘azîzler diyarı’ olarak terbiye ettiği Cennete doğru yol alırken, münkir ve müşrikler, ‘zeliller diyarına’, Cehenneme düşecekler… ‘İzzet ve zilletin ancak Allah’tan olduğu’ hakikati bütün haşmetiyle görünecek.
                Öyle ise, üzerimizde izzetin tecelli ettiği dönemleri çok iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Aziz iken Hakk’ın dergahında zelil olalım ki, zelil olduğumuzda O’nun lütfuyla yine izzete kavuşalım. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                #793575
                Anonim

                  El-Hakem

                  “Hükmeden, hakkı yerine getiren.”
                  “Hükümlerinde zulüm bulunmayan.”
                  “(De ki Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı tafsilatlı olarak indirmiştir.” (En’âm Sûresi, 6/114)
                  Bu ism-i şerif yâd edilirken, hayalimiz bizi mahşer meydanına götürür. O dehşetli meydana çıkış, ilâhî bir hükümle olduğu gibi, orada belli bir süre beklenmesi de yine ilâhî irade ve hüküm iledir.
                  Bu hükmün icra edilmesiyle, dünya tarlasının bütün mahsulleri bir araya toplanır. İlâhî hâkimiyet karşısında herkesin aciz ve zelil kaldığı, olanca ağırlığıyla hissettirilir.
                  Bunu takiben mizan kurulur ve “hükmün ancak Allah’a ait olduğu” bütün haşmet ve azametiyle herkese gösterilir.
                  Daha sonra, yine Allah’ın hükmüyle, bir kısım insanlar doğrudan Cennete giderler. Bir kısmı, günahları kadar yanmak üzere Cehenneme gönderilirler. Bir başka gurubun ise ebedî olarak Cehennemde kalmalarına hükmedilir.
                  Elbette ki, bu ismin tecellisi sadece ahirete mahsus değildir. Bu dünyada da bütün varlıklar bu ismin tecellisine mazhardırlar. İnsanı misal alarak konuşalım: İnsanoğlunun dünyaya gelişi gibi ölümü de ilâhî hüküm iledir. Organlarının yerleri, şekilleri, büyüklükleri, vazifeleri hep ilâhî hüküm ile tahakkuk etmiştir.
                  Diğer bütün varlıklar da, Allah’ın takdir ettiği özelliklere sahip olur ve O’nun hükmü altında vazife görürler. (Prof.Dr.Alaaddin Başar)

                  #793576
                  Anonim

                    İsmi Hakem bahsinde ilk ayette “Rabbinin yoluna hikmetle çağır…” derken neyi kastetmektedir? Ayrıca “Üçüncü nükte acele yazılmıştır.” deniyor, nedeni nedir?
                    Risalelerin acele yazılması konusundan başlayalım. Bu ifade ile risalelerin hapishane ortamında ve baskı altında yazılmasına işaret ediliyor. Üstad Hazretlerinin sürekli gözaltı ve baskılara maruz kalmasından dolayı Risale-i Nurlar genelde vakitsiz ve perişan bir vaziyette yazılmıştır. Bu da ister istemez bazı eserlerin telifinin acele ve gizlice yazılmasını gerektiriyor. Üstad Hazretlerinin “acele ile yazıldı” demesi buna kinayedir.

                    “Rabbinin yoluna hikmetle çağır.” (Nahl, 16/125) Bu ayetle başlamasının muhtemel iki manası var:

                    Birisi ve zahir olanı, kâinattaki hikmetlerin dili ile insanları ikna et ve İslam yoluna çağır. Allah’ın Hakim isminin tecellisi bütün kainatı kuşattığı için her bir eşyaya nihayetsiz fayda ve menfaatler takılmıştır. Bu fayda ve menfaatlerin tesadüfen ya da kör ve sağır tabiatın eli ile eşyaya takılması imkansız olduğuna göre bütün bu hikmetli eşyaların Hakim bir sahibi var, sen bu hikmetleri insanlara göster ki, ikna olsunlar ve İslam yoluna gelsinler demektir.

                    Bu Üçüncü Nükte bir cihetle bu ayetin çağrısına ve emrine ittiba etmek anlamını taşıyor. Yani Üstad Hazretleri bu nükte ile insanları Allah’ın yoluna davet etmiş oluyor.

                    İkincisi ise İslam dinini tebliğ ederken hikmetle tebliğ etmektir. Bu ikinci mana daha çok usul ve üsluba bakıyor. Yani insanları hakka davet ederken, en güzel ve en tesirli tebliğ metotlarını kullan, demektir.

                    Mesela mütefennin birisine ikna ve ispat ile, avam birisine basit ve sade bir üslup ile, alim birisine ilmi bir usul ile yaklaşmak, hakkı hikmetle anlatmak kapsamına girer. Bu zamanda fen ve felsefe hükmettiği için, Risale-i Nurların ikna ve ispat ile insanları hakka davet etmesine, bu ayete güzel bir levha ve örnek teşkil ediyor.

                    #793577
                    Anonim

                      “Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîmin cilve-i âzamı ile, âzamî derecede risalet-i Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ-i Hüsnâdan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün’im, Kerîm, Cemîl,..” Burada Allah’ın isimlerinin kullanılmasının hikmeti nedir?
                      Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açarsa; aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.

                      Mesela Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise Hakem ve Hakim isimleri de insanlar içinde hakkın tespit ve tesisi için peygamberlik kurumunu iktiza ediyor. Şayet Peygamberlik kurumu olmasa Allah’ın hak ve hakikatleri insanlar içinde kendiliğinden tesis olamaz.

                      Rahman ve Rahim ismi sonsuz şefkat manasına geldiği için bu şefkatin gereğini dünyada icra etmek ister. Peygamberlik kurumu şefkatin en güzel anlaşıldığı ve insanları şefkate yönlendiren en önemli bir vasıta olduğu için, elbette Rahman ve Rahim isimleri bu kurumun varlığını iktiza eder.

                      Nasıl adaletin tesisi için adliye sarayları gerekli ise insanlar arasında şefkat ve adaletin tesis edilmesi için de peygamberlik kurumu gereklidir. Zira insanlar kısa ve nakıs fikri ile adaleti kendi başlarına tesis edemiyorlar. Bunun için Allah’ın hakemliğine ihtiyaç vardır ki bu hakemlik peygamberler vasıtası ile insanlar arasında tesis ediliyor.

                      Özet olarak Allah’ın her bir ismi kendi mana ve hükmü gereği peygamberlik kurumunun varlığını iktiza ediyor. Bu sebeple ki Allah insanların içinden yüz yirmi dört bin peygamber seçmiş ve bu isimlerin gereğini ifa ettirmişler.

                      #793578
                      Anonim

                        “Her bir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde; ve o tevzin ve tanzim, bir ziynet ve sanat içinde; ve o ziynet ve sanat, mânidar kokular…”Devamıyla izah eder misiniz?
                        Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                        Her bir çiçek ve meyve bir mizan, yani ölçü ile yaratılmıştır. Mizan ve ölçü çiçek ve meyvenin ağaçlarının genel hatları ve kalıpları içindeki hassas orantıları ve tasarlanmış halleridir.

                        Mesela elma ağacında elma çiçeği ve meyvesi elma ağacının genel hatlarına ve kalıplarına uygun ve uyumlu bir ölçü içinde yaratılmıştır. Şayet bu ölçüler ile ağacın genel intizamı uyumlu olmaz ise netice oluşmaz. Mesela bir ağaç bin elma ve çiçeğine uygun bir tasarımda iken, iki bin elma ve çiçek açsa ağacın genel intizamı bozulur, o vazifeyi tartamaz. Ağaç ve onun başında açan çiçek ve meyvelerin hepsi hassas bir ölçü ve intizam içinde yaratılıyorlar.

                        Üstelik bu ölçü ve intizam bir defaya mahsus kurulup sonra terk edilen bir sistem ve intizam değiller. Her baharda sürekli tazelenip yenileniyorlar. Buda çiçek ve meyvenin sanatkarının sanatı olan çiçek ve meyvelerin üstünde faal bir şekilde sürekli yaratmakla iş gördüğünü bize gösteriyor. Üstelik bu sanatlar üstünde estetik ve zinet ile iş görmesi ve onları çok güzel koku ve tatlar ile donatması açık bir şekilde bize kendini tanıttırmak ve sevdirmek istediğini gösteriyor. Yani her şey ve sanat üstündeki bu harika ve mükemmel ölçü, intizam, zinet ve estetik gibi fiiller, faili olan Allah’ı bize gösterip ilan ediyor.

                        Özet olarak Allah, kainattaki yaratmış olduğu bütün mahlukatı mükemmel bir ölçü, intizam ve estetik ile yaratmıştır. Bu ölçü, intizam, estetik ve tevzin yani ölçülü dağıtmak fiilleri de Allah’a işaret eden levhalar hükmündedir.

                        #793579
                        Anonim

                          Ve insanda, şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla, ism-i Hakîmin cilvesi parlak bir surette görünüyor; ifadesini izah eder misiniz, ism-i Hakimin burayla münasebeti nasıldır?
                          Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                          “Sâni-i Kadîr, ism-i Hakem ve Hakîmi ile, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve onunla tezahür eder. Ve insanda, şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla, ism-i Hakîmin cilvesi parlak bir surette görünüyor.”(1)

                          Hakim ismi kainattaki bütün mahlukata nihayetsiz hikmet ve menfaatler takmıştır. Yani hikmet ve menfaat kainat içinde büyük bir dairedir, her şeyi kuşatıyor. Bu dairelerdeki bu hikmet ve menfaatlerin merkezine ve tam ortasına da insan konulmuş. Yani kainat bir daire, hikmet ise bu dairenin içinde büyük bir daire, insan ise bu hikmet dairesinin merkezi ve medarı üçüncü büyük bir daire şeklindedir. Rızık ise insan dairesinin içinde önemli dördüncü ve merkez bir dairedir.

                          Tabir yerinde ise Hakim ismi, bütün mevcudatı hikmetler ve menfaatler ile donatarak, âdeta kainatı insanın önüne serilen bir sofra şekline çevirmiş. İnsan bu geniş rızık sofrasının şuur ve zevki ile Allah’ın Hakim ismine intikal eder. Nasıl elmadaki lezzet nimete, nimet de Münime intikal ettiriyor ise, aynı şekilde rızık hikmete, hikmet de Hakim ismine intikal ettiriyor demektir.

                          Rızık insan alemi içinde en somut ve en belirgin bir isimler yatağıdır. Yani Allah’ın bütün isim ve sıfatları rızık cephesinde net ve berrak bir şekilde tezahür eder. Âdeta Allah’ın güzel isimleri rızıkta somut hale gelir. Hakim ismi de bu isimler içinde en parlak duranlardandır.

                          (1) bk. Lem’alar, Otuzuncu Lem’a Üçüncü Nükte.

                          #793580
                          Anonim

                            “… Hakîm-i Mutlakın kemâl-i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve o Rahîm-i Mutlakın cemâl-i rahmetine nihayetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlakın kemâl-i adaletine nihayetsiz zulmü vermek demektir…” İzah eder misiniz?
                            Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                            Allah kainatı tanzim ederken, ahiret hayatına endeksli ve ona işaret eder bir mahiyette yaratmıştır. Kainatın bütününden tut ta en küçük zerresine kadar, her şeyde açık veya gizli olarak ahrite işaretler ve levhalar yerleştirmiştir. Bu sayısız işaret ve levhalardan bir tanesi de hikmettir.

                            Allah kainatın umumundan tut ta bir parçasına kadar her şeyi hikmetli ve intizamlı yaratmıştır. Hikmet ise eşyanın üstünde tezahür eden fayda ve vazifelerdir. Mesela kalbin hikmeti vücuda kan pompalamaktır, kulağın hikmeti işitmek, gözün hikmeti görmek, dilin hikmeti tatmaktır vs…

                            Dünyada basit şeylerin üstünde nihayetsiz hikmet sergileyen bir Zat, nasıl olur da ahirete işaret ve beşaret eden levhaları ahireti yaratmamak ile yalancı ve abes bir duruma düşürebilir.

                            Mesela insanın kalbindeki aşk-ı beka, ahirete işaret eden en büyük bir levha en büyük bir hissiyattır. Bir cihetle aşk-ı beka duygusunun hikmet ve gayesi ahireti müjdelemek ve haber vermektir. Şimdi, Allah bu duyguyu kalbe takıp, sonra onun işaret ettiği ahireti yaratmaması hikmet ve kudretine zıt bir haldir. Bu ölçüyü diğer eşya içinde tatbik edebiliriz.

                            Yani kainattaki her bir eşya üstünde vaz edilen binlerce hikmet ve gayeler bir cihetle ahiret hayatının bir sigortası ve bir müjdecisi hükmünde olup, Allah’ın ahireti yaratacağına ve insanları oraya davet edeceğine bir ilanname bir vesikalardır. Aksi durum Allah’ın sonsuz kemalde olan isim ve sıfatlarına şaibe ve leke bırakacağı için muhaldir.

                            Özet olarak, Allah, neden her şeyde ahiret hayatına işaret ve beşaret edip sonra ahiret hayatını yaratmasın; bu onun sonsuz hikmet ve kudretine yakışmaz, demektir.

                            #793581
                            Anonim

                              Mânidar bir kitap, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemal, kendini görecek ve gösterecek bir âyine iktiza eder. Ve gayet kemalde bir sanat, teşhirci bir dellâl ister, elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. İzah?
                              Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                              Nasıl bir fizik kitabını anlamak için fizik hocası gerekli ise, aynı şekilde Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği şu kainat kitabının da anlaşılması ve iyi okunabilmesi için bir hoca bir tarif edici gereklidir.

                              Sonsuz bir güzellik kendini görmek ve göstermek ister, öyle ise kendini görüp göstereceği bir ayna bir tecelli yeri lazımdır ki, bu ayna ve tecelli yeri Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’dir. Evet Allah’ın sonsuz güzelliğini en mükemmel ve en büyük bir şekilde görüp gösteren ve bunu insanlara talim ettiren Allah resulleridir; resuller içinde ise en azam ve kapsamlı olanı Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’dir.

                              Allah sonsuz mükemmellikte olan sanatını sergileyip ilan etmek istiyor. Sanatını kainat tezgahında dokumuş, ilan vazifesini ise Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’e yaptırıyor. Yani Peygamber Efendimiz (asv), Allah’ın sonsuz kemalde olan sanatını iman ve hidayet ışığı ile insanlara ilan ve izhar ediyor. Onun iman ve hidayetine yüz çevirenler inkar ve şirk batığında bu sergiden nasipsiz kalıyor.

                              Allah, kainat kitabının her bir harfine kitap değerinde manalar ve hikmetler yüklemiş. Bu manaları okuyup anlamak ve insanlara anlatmak vazifesi ise Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’e tevdi edilmiş.

                              Allah kainatı dizayn ederken, kainatı okutup anlatacak bir peygambere muhtaç bir şekilde dizayn etmiştir. Bu sebeple peygamberlik kurumu kainatın fıtri bir gereksinimidir, kimse bu kuruma gereksiz diyemez. Zira peygamberler, nurunu Allah’tan alıp insanlara yansıtıyor. Akıl feneri kainatın yazılarını okuyup anlamakta yeterli değildir. Bu sebeple vahyin ve peygamberlerin (aheyhimüsselam) nuruna muhtaçtır. Burada asıl vurgulanmak istenen nokta bu noktadır.

                              #793582
                              Anonim

                                “Meselâ, ism-i Rahmânın cilvesi olan rahmet-i vâsia, o Rahmeten lil-Âlemîn ile tezahür eder. Ve ism-i Vedûdun cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habib-i Rabbül-Âlemîn ile netice verir, mukabele görür.” İzahı nasıldır?
                                Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                                Burada özet olarak denilmek istenen husus, Allah’ın kainat sahnesinde perdelenen isim ve sıfatlarının manaları ve hikmetleri, ancak Allah Resulü (asv)’ın getirmiş olduğu nur ve hidayet ile anlaşılır. Şayet bu nur ve hidayet olmaz ise, Allah’ın kainattaki tecelli eden isim ve sıfatları karanlıkta kalır, kimse de soyut aklı ile bu isim ve sıfatları göremez ve bulamazdı. Bu manayı tek tek bütün isim ve sıfatlara tatbik etmek mümkündür. Üstad Hazretleri burada bu manaya vurgu yapıyor.

                                Mesela Allah’ın kainat sahnesinde tecelli eden Rahman, yani her şeyi kuşatan şefkat ismi ancak alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü (asv)’ın getirdiği iman ve hidayet nuru ile anlaşılır.

                                Kainatta tecelli eden Vedud ismi yani Allah’ın kendini bize tanıttırıp sevdirmek istemesi, ancak Allah’ın habibi olan Hazreti Peygamber (asv) ile anlaşılıp karşılık bulur. Yani onun getirdiği İslam nuru ile insanlar, Allah’ın bu tanıtma ve sevdirme icraatına karşı iman ve kulluk ile cevap verir, demektir.

                                Cemal isminden gelen sonsuz bir güzellik kendini görmek ve göstermek ister; öyle ise kendini görüp göstereceği bir ayna, bir tecelli yeri lazımdır ki bu ayna ve tecelli yeri Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’dir.

                                Evet Allah’ın sonsuz güzelliğini en mükemmel ve en büyük bir şekilde görüp gösteren ve bunu insanlara talim ettiren Allah resulleridir, resuller içinde ise en azam ve kapsamlı olanı Hazreti Peygamber Efendimiz (asv)’dir.

                                #793583
                                Anonim

                                  “Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahlûklarından mukabele istediğinden, o zîşuurların namına birisi o geniş tezahürât-ı rububiyete karşı geniş bir ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek,..” izah eder misiniz?
                                  Yazar: Sorularla Risale, 18-2-2010
                                  Allah, kainattaki nihayetsiz hikmet tecellileri ile kendini bize tanıttırmak istediği gibi, nihayetsiz ikram ve nimetleri ile de bize kendini sevdirmek istiyor. Allah’ın bu sonsuz tanıtmak ve sevdirmek icraatına karşı, insanların da buna tanımak ve sevmek ile mukabele etmesi gerekir. Bu tanımak ve sevmek karşılığını en mükemmel ve kamil bir şekilde icra eden peygamberler ve ümmetleri ve peygamberlerin reisi olan Hazreti Peygamber Efendimiz (asv) ve onun ümmeti olmuştur.

                                  Evet Peygamber Efendimiz (asv) bütün kainatın ışığı, bütün insanların rehberi unvanı ile bütün şuur sahiplerinin yüzünü Allah’a çeviriyor. Kainatın sırlarını ifşa edip insanlara ders veriyor. Sema ve arz üzerinde yazılmış marifet nurlarını ve muhabbet pırıltılarını insanlığa göstererek insanlığın yüzünü Allah’a marifet ve muhabbet etmeye çeviriyor. İnsan aleminde hayatı ve kainatı anlamlı hale getirtiyor. Allah’ın kainat üstündeki geniş tedbir ve terbiyesine mukabil insanları iman ve kulluğa çağırarak o tedbir ve terbiyeye karşılık verdiriyor.

                                  Şayet Hazreti Peygamber (asv) olmasa, Allah’ın kainat üzerinden gönderdiği mesajlar anlaşılmaz ve manasız kalırdı. İnsanlar takdir ve teşekkürlerini Allah’a değil tabiata ve sebeplere verirlerdi. Şimdi bile insanların çoğu bu hakikati idrak edemiyor iken, bir de onun hiç olmadığı bir alemde küfür ve şirk tam manası ile insanları mahkum ederdi.

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 115)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.