• Bu konu 79 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 81)
  • Yazar
    Yazılar
  • #772501
    Anonim

      @ümmüebiha 199759 wrote:

      selam aleykum kardeşim
      Öncelikle belirtmek isterimki ben ne rafiziyim nede zeydi ben şiaya mensup caferiyim başka bir sitede zeydiye meshabine mensup kardeşimi,z de aynı şeyi söylemişti zeydiyelere göre kılıçla kıyam eden fatımi evlatları imamdır ama caferiler aynı görüşü savunmaz bizler imametin Allah tarafından seçilen bir makam olduğunu savunuruz bunuda yine Alllashın kelamı ile ve Rasulun buyruğu ile savunuruz Allah Bakara124. ayette suresinde Hz. İbrahimi bir takım sınamalardan geçirdikten sonra “seni imam seçtim” buyuryor ve hz. ibrahim imamet makamının yüce bir makaqm olduğunun bilinci ile Rabbim soyumdanda imam kıl diyor” Özelliklede bu ayetle imamların Allah tarafından seçildiğine inanırız

      imamet konusu çok uzun ama değineceğiz Allahın izni ile

      Kusura bakmayın o zaman sn. ümmüebiha, biz rumeli göçmeniyiz. Tam olarak şiilerin hepsinin ne şekilde düşündüğünü bilmiyorum. Caferi sadık ı değerli büyük bir insan olarak duymuştum. Ben islamı (özellikle tarihsel ve kültürel olarak uygun gördüğüm zeydi islamı) araştırıyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. İmam zeyd diyor ki;

      -İmamlara ait mucize yoktur ve imamlar masum değillerdir.
      -Evet Hz. Fatıma nın neslinden ilim tahsil etmiş olanlar, Müslüman toplumun genel kabulüyle seçilebilir. Yada bozuk yönetime karşı haklı olarak isyan edebilir. Hatta iki farklı bölgede iki ayrı imam (lider) de olabilir. İmamiyet konusu gerçekten çok uzun.

      Fakat keramet mevzuu işi değiştiriyor işte sn. ümmüebiha.. Peygamberler dışında kimse masum değildir ve mucizeleri sadece onlar allahın izniyle yapabilir. Peygamberler bile hatalar yapmışlardır. Bu yüce kuran-ı kerim de kıssalar olarak anlatılıyor.

      “Allah’in izni olmadan hiçbir peygamber, bir mucize getiremez.”Ra’d, 38

      Hz. İbrahim (a.s.) konusunda ise Yüce Allah’ın verdiği cevap ayetin en hassas noktası..
      Rabbi ona “zâlimler benim ahdime nail olamaz!” buyurdu.

      Saygılar..

      #772504
      Anonim

        Bu konu ile ilgili şimdilik yoğunluk sebebiyle ayrıntıya girme şansım yok..Ancak şunu özetleyeyim.Hz ali gibi bir insan hakkı yense sessiz kalmazdı.Itiraz etmediğine göre doğru olan yapılmıştı.Bunların hikmetleri var.Ve hadiste geçer.Ummetin bir kısmı hz ali’ye aşırı muhabbetten helak olacak diye…

        #772506
        Anonim

          @Müekked 199781 wrote:

          Bu konu ile ilgili şimdilik yoğunluk sebebiyle ayrıntıya girme şansım yok..Ancak şunu özetleyeyim.Hz ali gibi bir insan hakkı yense sessiz kalmazdı. Itiraz etmediğine göre doğru olan yapılmıştı.Bunların hikmetleri var.Ve hadiste geçer.Ummetin bir kısmı hz ali’ye aşırı muhabbetten helak olacak diye…

          Sn müekked Hz. Ali’nin çok ince anlamları olan bir künyesi var. “Kerremallahu veche” = Yüzünü sadece Allah’ın lütfüna çevirmiş demektir. Yüce Allah Bakara 207 de buyurur ki; “İnsanlardan öyleleri de vardır ki Allah rızasına nail olmak için canını satar ve Allah kullarını pek esirgeyendir.” bu ayet Hz. Ali’nin Hicret zamanı Hz. Muhammed efendimizin yatağına yatması üzerine gelmiştir.

          Hz. Ali (k.v.) çok dindardı. aşırı tutkuları olan bir insan değildi. Kendisini ilahlaştıran Sebeiye fırkası ile hiç bir ilgisi yoktu..

          @Müekked 199781 wrote:

          Itiraz etmediğine göre doğru olan yapılmıştı.

          Hayır doğru olan yapılmadı. ! İslam toplumu için faydalı olacağı düşünülen yapıldı.

          Hz. İmam Zeyd’in bu konuda söyledikleri aynen şunlardır:

          “Ali b. Ebi Talib, sahabenin en üstünüydü. Ancak halkın gerek uygun bulduğu genel çıkarlar ve gerekse önlerinde bulunan azgın fitne ateşini dindirme, bir de kamunun maşeri vicdanım hoş tutmaktan ibaret olan dini kaide nedeniyle hilafet (Liderlik) makamı Hz. Ebubekir’e havale edildi. Asr-ı Saadet’te sürüp giden savaşların dönemi pek yakındaydı. Emir el-mü’minin Aleyhisselam’m kılıcında müşrik Kureyşlerin kanları henüz kurumamıştı. Halkın kalbinde, intikam isteğinden oluşan kinler olduğu gibi duruyordu. Bütün kalpler tam anlamıyla ona meyletmemiş ve boyunlar onun önünde büsbütün eğilmemişti. Toplumsal çıkar, bu nazik görevi, yumuşaklığı, olaylara sevgiyle yaklaşması, gerek yaş ve gerek İslam’a girişte Önceliğinin bulunması, ayrıca Resulullah (s.a.v) ile yakın ilişki içerisinde olması özellikleriyle çok iyi tanıdıkları bir zatın üstlenmesini gerektiriyordu.”

          Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) işte burada İslam toplumunun iyi tanıdığı ve toplumun yararına olan kişilerdi.

          Osman (r.a.)’ın dönemi ise kişisel özelliği olarak yüzünün yumuşaklığı nedeniyle süfyanilerin beslendiği bir dönem oldu. Eğer onun dönemi islam toplumunun yararına doğru bir dönem olsa, onun ardından gelen dönemlerde, Hz. peygamber efendimizin torunlarından her biri ayrı şekiller de şehit edilmiş olmazdı. Kerbela trajedisi de yaşanmazdı. Yüce Allahın İslam toplumu için sınavı süfyaniler onun zamanında güçlenmeye başladı.

          #772509
          Anonim

            @Abidin 199772 wrote:

            Kusura bakmayın o zaman sn. ümmüebiha, biz rumeli göçmeniyiz. Tam olarak şiilerin hepsinin ne şekilde düşündüğünü bilmiyorum. Caferi sadık ı değerli büyük bir insan olarak duymuştum. Ben islamı (özellikle tarihsel ve kültürel olarak uygun gördüğüm zeydi islamı) araştırıyorum ve öğrenmeye çalışıyorum. İmam zeyd diyor ki;

            -İmamlara ait mucize yoktur ve imamlar masum değillerdir.
            -Evet Hz. Fatıma nın neslinden ilim tahsil etmiş olanlar, Müslüman toplumun genel kabulüyle seçilebilir. Yada bozuk yönetime karşı haklı olarak isyan edebilir. Hatta iki farklı bölgede iki ayrı imam (lider) de olabilir. İmamiyet konusu gerçekten çok uzun.

            Fakat keramet mevzuu işi değiştiriyor işte sn. ümmüebiha.. Peygamberler dışında kimse masum değildir ve mucizeleri sadece onlar allahın izniyle yapabilir. Peygamberler bile hatalar yapmışlardır. Bu yüce kuran-ı kerim de kıssalar olarak anlatılıyor.

            Hz. İbrahim (a.s.) konusunda ise Yüce Allah’ın verdiği cevap ayetin en hassas noktası..
            Rabbi ona “zâlimler benim ahdime nail olamaz!” buyurdu.

            Saygılar..

            estağfrullah

            Bakara 124. ve dediğiniz gibi ayetin en hassas noktası “benim ahdim zalimlere ermez”
            Burdan anlıyoruz ki Hz. İbrahim soyundan gelenler arsında zalim lerde olacak Allah bu kişileri imamet ile görevlendirmeyecek
            Zulm ise çok geniş bir aralığa sahip adam öldürmeniz büyük bir zalimliktir ama Allahu teala burda zalimliğin herderecesini bildirdiğine göre bir çocuğa asık suratla bakmaınız bile o çocuğa zulm etmenizdir Bu derece ince nokta zalimlik demekkki seçilecek imam bu derece zulmden günahtan beri olmalı yani masum eğer masujm olmaz ise imam olamayacak

            Hz. ibrahim bir peygamberdi hemde hatadan beri bir peygamber Allah hz. ibrahim sınamalarından layıkıyla geçtiği için öyle birşeyle ödüllendirdiki sahip olduğu makamdan daha yüce Zaten eğer imamet yüce bir makam olmasaydı Hz. İbrahim imameti soyumada ulaştır diye bir istekte bulunacağına risaleti soyuma ulaştır diye niyaz ederdi

            Bu konuda usuli kafide şöyle nakledilir

            Zeyd eş- Şahham şöyle rivayet etmiştir:

            Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Allah Tebareke ve Teâlâ, İbrahim’i nebi yapmadan önce kul edindi, resul yapmadan önce nebi yaptı, onu halil edinmeden önce resul yaptı ve onu imam yap­madan önce halil edindi. Bütün meziyetleri üzerinde toplayınca dedi ki: “Seni insan­lar için imam yapacağım.”(1) İbrahim bu makamı gözünde büyüttüğü için dedi ki: “Be­nim soyumdan da.” Allah dedi ki: “Zâlimlere ahdim ermez.” (Bakara, 124)

            “Akılsız, beyinsiz kimse, muttaki insanın imamı olamaz.”»

            USUL-U KAFİ c.1 s 235-236-237

            DİPNOT
            (1)

            “Seni insanlara imam yapacağım.” Yani seni insanların izlediği bir önder yapacağım. Senin sözlerine ve fiillerine uyacaklardır. Çünkü imam, insanların peşinde gittikleri, kendilerine önder kabul ettikleri kimsedir. Bundan dolayı bazı tefsir bilginleri, önderlikten maksadın “peygamberlik misyonu” olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ümmet din hususunda peygamberine uyar. Allah buyuruyor: “Biz her peygamberi, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa, 64) Ama bu yaklaşım, yani İbrahim’e bahşedilen önderliğin peygamberlik olarak değerlendirilmesi son derece yanlıştır. Çünkü:

            Birincisi: İfadedeki “imamen” kelimesi ikinci mefuldür, etkeni (âmili) de “câiluke” ifadesidir. Oysa ism-i fail mazi anlamım ifade ediyorsa, meful üzerinde etkili olmaz. Ancak şimdiki zaman ya da gelecek zaman anlamını ifade ettiğinde meful üzerinde etkisi söz konusu olabilir. Bu yüzden, “Seni in­sanlara imam yapacağım.” sözüyle İbrahim’e (a’.s) gelecekte imamet vaadi verilmiştir. Bu da, vahiy yoluyla verilen bir vaattir ki, ancak peygamberlik misyonuna sahip kimseler için mümkündür. İbrahim de (a.s) imamlık niteliğini almadan önce peygamber olarak görevlendirilmişti. Şu hâlde ayette sözü edi­len “imâmet”ten maksat, bazı tefsir bilginlerinin ileri sürdükleri gibi peygamberlik görevi değildir.

            İkincisi: İmamlıkla görevlendirilme olayı İbrahim (a.s)’ın ömrünün son demlerinde, meleklerin gelip ona İsmail ve İshak’ı müjdelemelerinden sonra gerçekleşmişti. Melekler, Lût kavmine uğrayıp on­ları yeryüzünden silmek üzere yola çıkmışlarken ona uğramış ve ona bu müjdeyi iletmişlerdi. Hz. İbra­him bu sırada ilâhî mesajı insanlara sunmakla görevlendirilmiş bir peygamberdi. Dolayısıyla imam ol­madan önce peygamber olmuştu. Yani onun imamlık misyonu, peygamberlik misyonundan farklıydı.

            Yukarıda sunduğumuz yorumlama biçiminin kaynağı, Kur’ân’da yer alan kavramların sürekli olarak kullanımından kaynaklanan aşınma ve anlam kaymasıdır. Bu şekilde içerik aşınmasına uğrayan kavramlardan biri de “imamet’tir. Bazıları bu kavramı, peygamberlik, öncülük ve sınırsız itaat edilirlik olarak yorumlamışlardır. Diğer bazı tefsir bilginleri, imamlık misyonunu, din ve dünya işleri ile ilgili halifelik, vasilik veya başkanlık olarak açıklamışlardır. Ama bunların hiçbiri olmaz. Çünkü “nübüvvet “in anlamı, Allah katından haber getirmektir. “Risalet’in anlamı ise, tebliğ misyonunu üstlenmektir. Ha­lifelik ise, bir tür naipliktir. Vasilik de öyle. Başkanlık kavramı da itaat edilirliği ifade eder. Bu da top­lumsal yönetimde otorite işlevini görür. Ama bunların hiçbirisi imamlığın anlamını ifade etmez. İmam­lık bir insanın başkalarınca izlenmesidir, söz ve fiillerinin tıpatıp uygulanmasıdır. Dolayısıyla, itaat edil­mesi zorunlu olan bir peygambere, “Seni insanlara imam yapacağım.” ya da “Peygamberliğinin gereği sunduğun mesaj noktasında seni itaat edilen biri yapacağım.” demenin bir anlamı yoktur. Bir peygam­bere, “Seni din hususunda emreden, nehyeden bir başkan, bir vasi, insanlar arasında baş gösteren anlaş­mazlıkları Allah’ın hükmüne göre çözümleyen yeryüzü halifesi yapacağım.” demenin ne anlamı vardır?

            İmamlık kavramı salt sözel olarak az önceki kelimelerle çelişmez ve sırf bu açıdan kendine öz­gü bağımsız bir kavram olarak ön plâna çıkmaz. Çünkü -peygamber olarak görevlendirildikten sonra itaat edilmesi bu görevinin öngördüğü bir zorunluluk olan- bir peygambere, “Seni itaat edilmesi gere­ken biri yaptıktan sonra, insanların itaat ettikleri biri yapacağım.” demek doğru olmaz. Birtakım ifade-sel değişikliklerle de olsa bu anlama gelebilecek sözler sarf etmek uygun düşmez. Çünkü aynı mahzurla karşılaşılacaktır. Ayrıca ilâhî nimetler, sırf ifadesel anlamlarla sınırlı değildir. Bunların gerisinde yatan başka gerçekler vardır. Dolayısıyla, imamlık kavramı, bunlardan öte başka gerçekleri ifade etmektedir.

            İlâhî kelâma baktığımızda görüyoruz ki, imamlık kavramına yer verilen her yerde, açıklayıcı bir unsur olarak da peşinden “hidayet” kavramına yer veriliyor. Yüce Allah Hz. İbrahim’in yaşam öykü­sünden kesitler sunduğu ayetlerde şöyle buyuruyor: “Ona İshak’ı hediye ettik, üstelik Yakub’u da. Hepsini de salih insanlar yaptık. Onları, emrimizle doğru yola ileten imamlar yaptık.” (Enbiyâ, 72-73) “Onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar yaptık.” (Secde, 24)

            Bu ayetlerde imamlık misyonu, tanımlayıcı bir unsur olarak hidayet, yani doğru yola ileticilik sıfatı ile açıklanıyor. Ayrıca yüce Allah, bu misyonu “emir” ile kayıtlı kılıyor. Bununla demek istiyor ki, imamlık misyonunun hidayet işlevi mutlak değildir. Tersine, bu misyon Allah’ın emriyle gerçekle­şen bir misyondur. Emir meselesi de şu ayet-i kerimelerde açıklığa kavuşturuluyor: “Onun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece ‘ol’ demektir, hemen oluverir. Yücedir O ki, her şeyin melekûtu O’nun elindedir.” (Yâsîn, 82-83) “Bizim emrimiz yalnız bir tektir, göz açıp yumma gibidir.” (Kamer, 50) Bu iki ayeti açıkladığımızda, ilâhî emrin, bu ayetlerden birinde “melekut” olarak isimlen­dirildiğini ve bunun yaratılışın bir başka yönü olduğunu vurgulayacağız. Yaratılışın bu yönüyle yaratık­lar her türlü zaman ve mekân kaydından temizlenmiş değişim ve başkalaşım unsurlarından soyutlanmış olarak Allah’a yönelirler. “Ol” kelimesi ile kastedilen de budur ve bu, bir şeyin objektif varlığından baş­ka bir şey değildir. Ki bu, şeylerin diğer yönü olan yaratma karşısındadır. Değişkenlik, tedricîlik, hare­ket ve zaman yasalarına uyarlanma da bu yönde (yaratmada) söz konusudur.

            Kısacası, imam yol ileticidir, kendisine eşlik eden melekutî bir emirle doğru yola iletir. Bu ba­kımdan imamlık misyonu batınî olarak insanların işleri üzerinde bir tür velayet yetkisine sahip olmak demektir. Allah’ın emri ile hidayet etmesi de, insanları istenen hedefe ulaştırmasıdır; salt bir yol göster­me işi değildir. Çünkü yol gösterme, nebi ve resulün görevidir. Her mümin de nasihat ve güzel öğüt aracılığı ile insanlara Allah’ın yolunu gösterebilir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Biz, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara açıklasın. Sonra, Allah dilediğini saptırır, dile­diğini yola iletir.” (İbrahim, 4) Allah, Firavunoğulları arasında yer alan bir müminle ilgili olarak şöyle buyurur: “İnanan adam dedi ki: Ey kavmim, bana uyun, sizi doğru yola götüreyim.” (Mü’min, 38) Bir diğer ayet: “Her topluluktan bir grubun toplanıp dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri kendile­rine dönüp geldikleri zaman kaçınmaları için onları uyarmaları gerekmez mi?” (Tevbe, 122)

            Yüce Allah, söz konusu kullarına imamlık misyonunu bahsedişinin gerekçesini şu şekilde açık­lıyor: “Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları için…” (Secde, 24) Burada, söz konusu misyonu hak edişlerinin geri planındaki sebep, Allah yolunda sabırlı oluşları olarak açıklanıyor. İfade­de sabırla ilgili bir kayda yer verilmiyor. Dolayısıyla bu kavram, insanın tâbi tutulduğu her türlü sınav­la, kulun kulluğunun sınandığı her türlü musibetle ilgilidir. Bir de onların kesinlikle inananlar olduğun­dan söz ediliyor. Yine Hz. İbrahim’in yaşam öyküsü sunulurken şöyle bir ifadeye yer veriliyor: “Böyle­ce biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.” (En’âm, 75) Ayetin zahirinden şöyle bir sonuç elde edilebilir: Hz. İbrahim’e melekûtun gösterilmesi, kesin inanca ulaşması için bir mukaddime konumundaydı. Böylece, kesin inancın melekûtu gözlemlemenin ayrılmaz bir unsuru olduğu açığa çıkıyor. Şu ayetler de bu gerçeği vurgulamaya yöneliktirler: “Hayır, kesin bilgi ile bilseydiniz, elbette cehennemi görürdünüz.” (Tekâsur, 5-6) “Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur. Hayır, doğrusu o gün onlar, Rablerinden perdelenmişlerdir. Sonra onlar elbette cehenneme gireceklerdir…Hayır, iyilerin yazısı İlliyyîn’dedir. İlliyîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin? Yazılmış bir kitaptır. Yaklaştırılmış olanlar o-nu görürler.” (Mutaffıfîn, 14-21) Bu ayet-i kerimeler gösteriyor ki, yaklaştırılmış olanlar, kalbi ilgilen­diren bir perde sonucu Rablerinden perdelenmeyen kimselerdir. Bu perde günah, cehalet, şek ve şüphe­dir. Yaklaştırılmışlar kesin inanç sahipleridirler ve onlar cehennemi gördükleri gibi îlliyîn’i de görürler. Kısacası, imam kesin inanca sahip bir insan olmalıdır. Allah’ın kelimeleri aracılığı ile melekût âlemim gözlemleyebilmelidir. Bundan önce “melekût” kavramının “emir” olduğunu, onun da şu âlemin iki yönünden birini oluşturduğunu vurgulamıştık. Çünkü Allah’ın, “emrimizle doğru yola iletirler.” İfa­desi gösteriyor ki, imam, hidayet kavramı ile ilgili olan her şeyin -kalpler ve amellerin- batınım ve ha­kikatini bilir. Söz konusu şeyin emirle (melekûtla) ilgili yönü imamın gözü önündedir, ona gizli ola­maz. Bilindiği gibi kalpler ve ameller diğer şeyler gibi iki yönlüdürler. Dolayısıyla imam kulların hayır ve şer nitelikli amellerini görür. O her iki yolu da kontrol eder. Yani hem mutluluk, hem de bedbahtlık yolunu… İmam, emirle hidayete erdirdiğine göre- emir kelimesinin orijinalinin başındaki “ba” harfi ya nedensellik veya aletsellik anlamını kazandırır- öncelikle kendisi bu emirle beraberdir, onunla iç içedir. Bu emir ondan insanlara yayılır. İnsanlar kulluk makamlarının farklılığı oranında bunlardan yararlanırlar

            O halde imam, içsel (batini) feyizlerin (Allah tarafından) verilip (kullar tarafından) alınması ameliyesinde Allah ile insanlar arasında rabıta görevini icra etmektedir.

            Peygamber ise, zahiri feyizlerin (peygambere vahiy yoluyla inen ilahî şeriat, rabbani kanunlar) (Allah tarafından) verilip (kullar tarafından) alınması işleminde rabıta görevini icra etmektedir. Bu ilâhî yasalar peygamberden insanlara yayılır, onlar arasında yaygınlaşır. İmam, ruhları makamlarına ileten bir rehberdir. Peygamber, insanları hak inançlara ve salih amellere ileten bir kılavuzdur. Bazen peygam­berlik ve imamlık görevi aynı kişide toplanabilir. İbrahim, İsmail, İshak (a.s)…

            Allah bir ayette şöyle buyuruyor: “Her milleti imamıyla çağıracağımız gün…” (İsrâ, 71) Burada amel kitabının dışında gerçek imamın kastedildiğini ileride açıklayacağız. Çünkü ayetin zahi­rinden böyle bir sanıya kapılabilir insan. İmam sırların yoklanıp ortaya döküleceği gün insanları Allah’a doğru yürütür. Tıpkı şu dünya hayatının zahirî ve batınî alanlarında onları sevk ettiği gibi. Bu ayet-i ke­rime bunun yanı sıra, hiçbir zamanın imamsız olmayacağını, her zamanın bir imamı olması gerektiğini ortaya koyuyor. “Her millet…” ifadesi bunu gösterir. [Bakınız (562.) hadisin dip notu (İsrâ, 71) tefsiri.] Ancak bu anlam, yani imamlık misyonu, yüceliği ve onurlu bir makam oluşuna göre ancak ken­di zatından dolayı mutluluk niteliğine sahip kimse için geçerli olabilir. Çünkü zâtına zulüm ve bed­bahtlık unsurlarının bulaşması muhtemel olan birisinin mutluluğu ancak kendisinin dışındaki birinin hi­dayetine bağlıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “…Hakka götüren mi uyulmaya daha lâyık­tır, yoksa yola götürülmedikçe kendisi doğru yolu bulamayan mı?” (Yûnus, 35) Bu ayette doğru yola ileten ile ancak başkası tarafından iletilebilen kişi arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Bu karşılaş­tırmadan çıkan sonuca göre, doğru yola ileten kimse, kendiliğinden hidayet bulmuş olandır. Başkası ta­rafından doğru yola iletilen kimse ise, elbette hakka hidayet edici olamaz. Yaptığımız bu açıklamalardan şu iki sonuç çıkıyor:

            a) İmamın sapıklık ve günaha karşı korunmuş (masum) olması zorunluluğu vardır. Aksi takdir­de kendisinden dolayı hidayet edici olamaz. Şu ayette bu hususu vurgulamaya dönüktür: “Onları, em­rimizle doğru yola ileten imamlar yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden insanlardı.” (Enbiyâ, 73) Şu hâlde imamın işleri hayırdır, hayra dönüktür. Bu işleri başkasının yol göstericiliği ile değil, kendi nefsinin ulaşması ve ilâhî destek ve Rabbani yardım ile gerçekleştirir. Bunun kanıtı da “hayırlı işler yapma” ifadesinin orijinalinde geçen masdarın muzaf oluşu [fı’le’el-hayrati] ve bunun da fiilen gerçekleşmiş bir şeyi göstermesidir. Yani bu ifade, “Onlara hayırlı işler yapın diye vahy ettik” ifadesinden farklı bir yapıdadır. Çünkü bu tarz bir ifa­de gerçekleşmişliği, yaşanmışlığı anlatmaz. Oysa “Onlara hayırlı işler yapmayı vahyettik.” ifadesi, onla­rın işlemiş oldukları hayırlı amellerin batınî bir vahiy ve semavî bir destek ile gerçekleştiğini gösterir.

            b) Sapıklık ve günaha karşı korunmuş (masum) olmayan biri elbette gerçeğe iletici imam olamaz. Bu açıklamadan çıkan sonuç şudur: “İbrahim, ‘Soyumdan da.’ deyince Allah,’Benim ahdim zalimlere ermez.’ demişti.” ifadesindeki “zalimler” deyimini kısıtlayan bir kayıt yoktur. Bu yüzden kendisinden şirk ve günah gibi herhangi bir zulüm sadır olan herkes bu deyimin kapsamına girer. Öm­rünün belli bir döneminde, böyle bir duruma düşse ve sonra tövbe edip durumunu düzeltse bile.

            Üstatlarımızdan birine; bu ayetten hareketle, imamın masumluğu sonucunun nasıl çıkarıldığı so­ruldu. O şu cevabı verdi: Aklî bir bölme olarak insanlar dört gruba ayrılırlar, a) Bütün ömürleri boyunca zalim olanlar, b) Bütün ömürleri boyunca hiç zulüm işlemeyenler, c) Ömrünün başlangıcında zalim olup da sonunda bundan vazgeçenler, d) Ömrünün başında zulümden kaçınıp da sonunda zulüm işle­meye başlayanlar. İbrahim (a.s), soyundan birinci ve dördüncü kategoriye girenler için imamlık niteliği­ni istemeyecek kadar büyük bir kişiliktir. Geriye iki kısım kalıyor. Allah bunlardan birini ahdinin kap­samına almayı reddediyor. Bunlar, ömürlerinin başlarında zulüm işleyip de sonunda bundan vazgeçen­lerdir. Geriye bir grup insan kalıyor. Bunlar da tüm hayatları boyunca hiç zulüm işlemeyen kimselerdir. Yaptığımız açıklamaların ışığında şu hususlar aydınlığa kavuşuyor:

            l) İmam Allah’ın belirlemesiyle belirlenir.

            2) İmam, ilâhî koruma sonucu masum olmalıdır.

            3) Yeryüzü, üzerinde insanlar yaşadıkça gerçek imamdan yoksun kalmaz.

            4) İmam Allah tarafından desteklenmelidir.

            5) Kulların amelleri imamın bilgisine kapalı değildir

            6) İmam insanların dünya ve ahiretle ilgili olarak ihtiyaç duydukları tüm bilgilere sahip olmalıdır

            7) İnsanlar arasında kişisel faziletler bakımından imamdan daha üstün birinin bulunması muhal­dir. İmamlık, misyonu ile ilgili meselelerin özünü bu yedi husus oluşturmaktadır.

            Şayet desen ki: Eğer imamlık, Allah’ın emri ile hidayete iletmeyi ifade ediyorsa ve bu da “hakka götüren mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa yola götürülmedikçe kendisi doğru yolu bulamayan mı?” (Yûnus, 35) ayetinin de vurguladığı gibi, insanın kendiliğinden doğruyu bulması eşliğinde olan hakka iletmek demekse, o zaman bütün peygamberler kesinlikle imamdırlar. Çünkü peygamberin üst­lendiği peygamberlik misyonunun, Allah’ın vahiy aracılığı ile sunduğu yol göstericiliği olmadıkça yeri­ne gelmeyeceği açıktır. Yani peygamber bu niteliği kendi çabası ile bir başkasından, öğretim ya da öğüt gibi yöntemlerle edinmez. Bu durumda birine peygamberlik bahsedilmesi, zorunlu olarak imamlık da bahsedilmesini gerektirir. Şu hâlde siz yukarıdaki iddianızla, kendi kendinizi çelişkiye düşürdünüz.

            Cevabında şöyle deriz: Ayetten çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda yaptığımız açıklamaların ışığında şu husus açıklığa kavuşuyor: Hak ile hidayet edicilik ki bu imamlık demektir, hak ile hidayet bulmuşluğu gerektirir. Ama bunun tersten ifadesi, yani hak ile hidayet bulmuş herkesin hak ile başkası­nı hidayet etmesi, dolayısıyla her peygamberin kendiliğinden hidayet bulmuş olduğuna göre imamlık misyonuna sahip olması gerektiği henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Onun için de Allah, bazı ayetlerde hak ile gerçeği bulmaktan söz ediyor; ama bunu başkalarını hakka iletmeye yönelik bir işaret olarak sunmuyor. Nitekim şu ifadede buna yönelik bir vurgulama vardır: “Biz ona İshak’ı ve Yakub’u da hediye ettik; hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh’a ve onun so­yundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf a, Musa’ya ve Harun’a yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz. Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’a da. Hepsi iyilerden idiler. İs­mail, Elyesa, Yunus ve Lût’a da. Hepsini âlemlerden üstün kıldık. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da… Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik. İşte bu Allah’ın hida­yetidir, kullarından dilediğini buna iletir. Eğer onlar Allah’a ortak koşsalardı, kendileri için yap­tıkları her şey hiç olur giderdi. İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Şimdi şunlar, bunları inkâr ederse, biz, onları inkâr etmeyecek bir toplumu onlara vekil bırakmışızdır. İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy.” (En’âm 84-90) Gördüğün gibi, ayetlerin akışının verdiği mesajdan söz konusu hidayetin değişmeyeceği, başkalaşmayacağı sonucu çıkmaktadır. Bu hidayet Resûlullah’ın ardından, ümmetinin özellikle İbrahim’in so­yundan gelenlerin üzerinden kaldırılmayacaktır. Şu ayette bu hususa yönelik bir işaret içermektedir:

            “Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk ederim. Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.’ Allah onu (tevhid kelimesini) soyu arasında devamlı kalacak bir kelime kıldı ki insanlar hakka dönebilsinler.” (Zuhruf, 26-28) Bu ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, Hz. İbrahim şu anda, onların kulluk ettikleri düz­mece ilâhlardan uzak olduğunu belirtiyor ve gelecekte Allah tarafından hidayet edileceğini onlara haber veriyor. Onun kastettiği, gerçek anlamıyla Allah’ın emri ile hakka iletilmektir. Görüş ve ibret alma so­nucu ulaşılan hidayet değil. Çünkü bu ikinci şıktaki hidayet, bu aşamada gerçekleşmiş durumdadır.

            Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk sunarım, ifadesi bunun kanıtıdır. Ardından Allah, bu hidayeti, İbrahim’in soyunda kalıcı bir kelime yaptığını bildiriyor. Kur’ân’ın “kelime” kavramını “söz” anlamının dışında olgular için kullandığı yerlerden birisi de budur. Bunun bir örneği şu ayettir: “Onları takva kelimesine bağladı. Zaten onlar buna lâyık idiler.” (Fetih, 26)

            Sonuç olarak diyoruz ki: İmamlık İbrahim’den sonra, onun evlâtlarına geçmiştir. “Soyumdan da, deyince Allah, ‘Benim ahdim zalimlere ermez.’ demişti.” ifadesi buna işaret etmektedir. Hiç kuşku­suz İbrahim (a.s) imamlığı soyundan gelen bazı kimseler için istemiştir, tüm zürriyeti için değil. Bu misyonun zalimlere verilmeyeceği belirtilerek ona cevap veriliyor. Tüm soyu zalimlerden oluşamaya­cağına göre, bu isteğin zalimleri kapsamaması, tüm soyunu kapsamaması anlamına gelmez. Bu ayette, İbrahim’in isteğinin kabul gördüğü ve bunun bir ahit olduğu, ayrıca bu ahdin zalimlere ermeyeceği dile getiriliyor.”Benim ahdim zalimlere ermez.” ifadesi, zalimlerin ilâhî ahdin kapsamından uzak oldukla­rına işaret etmektedir. Buna kinaye yoluyla istiare sanatı denir.[el-Mîzan, 1/379-391; (Enbiya, 73)Tefsir]
            modify_inline.gif

            #772510
            Anonim

              Peygamberler de hata yapar demişsiniz hata başka birşeydir günah başka birşeydir
              AMA Allahın Habibi olan Rasul-i Ekrem s.a.a hatadanda beri idi çünkü rasul s.a.a sadece zamanın insanlarına değil kendisinden önce gelen peygamberlere dahi önderdi Önder olabilmesi Diğer peygamberlerden üsütün olabilmsi demektir

              Ne yazıkki Peygamber efendimizin bile hata yaptığını hiç utanmadan söyleyenler var Böyle söyleyipte kendisini Peygamber aşığı görenler Her söylediği vahy olan biri nasıl hata yapabilir Allah aşkına
              Peygamberimiz ümmetim için en korktuğum şey güzel konuşan münafıklardır buyurmuş

              Peygamber efendimiizn yüceliği ile sözlerini süsleyip sonrada kirli sözleri ile Allahın Habibini karalamaya çalışıyorlar Allah böylelerinin şerrinden ümmeti muhafaza buyursun

              #772512
              Anonim

                Masumiyet İnancı

                Şia, Ehl-i Beyt İmamlar’ının (12 İmam’ın) da Peygamber gibi hayatları boyunca açık veya gizli bilerek veya bilmeyerek bütün günah ve pisliklerden ma’sum olduğuna inanmaktadır. Şia peygamberler ve imamlar’ın hata ve unutkanlıktan da ma’sum olduğuna inanmaktadır. Zira İmamlar, dinin koruyucu ve uygulayıcısıdırlar. Bu konuda durumları aynen peygamberler gibidir. Peygamberlerin ma’sum olduklarına inanmamızı gerektiren deliller, aynı şekilde İmamlar’m da ma’sum olduklarını gerektiriyor.(1)

                Şia Ehl-i Beyt İmamlar’ının Allah’ın emriyle Peygamber’in 12 tane vasileri olduğuna ilimierinin kesbi (öğrenmekle) değil, vehbi olduğuna ve yeryüzünde Allah’m kullarının h üccet i olduğundan, her türlü günah ve hatadan ma’sum olması gerektiğine inanmaktadır. İşte Şia’nın masumiyet konusundaki inancı budur. Acaba bu inanç Kur’an ve Sünnete aykırı mıdır, yoksa aklen imkansızmıdır? Veya İslam dininin reddettiği bir şey midir? Yoksa bu inanç Peygamber veya İmam’ın değerini mi düşürüyor? Bu inancı Allah’ın Kitabı ve Sünnet-i Nebeviye te’yit etmektedir ve akl-ı selimle belirlenen ilkelere de ters düşmemektedir. Bu konudaki bahsimize Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerini ele almakla başlayalım:

                Allah-u Teala Ahzap suresinin 33. ayetinde şöyle buyuruyor.

                “Gerçekten de Allah yalmzca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidererek sizi tertemiz kılmak istiyor.”

                Bu ayet-i kerimede geçen “her türlü pisliği gidererek_” sözü, Ehl-i Beyt imamlar’ının her türlü günah ve bütün kötülüklerden tertemiz olduklarının yani masumiyetlerini ifade etmiyorsa, neyi ifade ediyor?

                Allah-u Teala A’râf suresinin 201. ayetinde şöyle buyuruyor.

                “Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, durup düşünürler ve derhal gerçeği görmeye başlarlar. “

                Takva sahibi bir mü’mini dahi şeytan saptırmak istediğinde Allah-u Teala onu şeytanın hilelerinden korur, böylece o da Allah’ı hatırlar ve hakka uyar. Öylese Allah-u Teala’nın seçip her türlü pislikten tertemiz kıldığı kimselerin daha yüksek vasıflara sahip olmaları asla garip bir şey değildir.

                Allah-u Teala Fatır suresinin 32 ayetinde şöyle buyuruyor.

                “Sonra kitabı, kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık”(1)

                Allah’ın seçtiği kimseler, hiç süphesiz ki masumdurlar. Ehl-i Beyt imamlar’ından olan Hz. Imam Rıza, Abbasi halifelerinden olan Me’mun’un düzenlediği ilmi bir toplantıda alimlere cevap olarak bizzat bu ayeti delil göstermiş ve bu ayet-i kerime’den kendilerinin (yani Ehl-i Beyt imamlar’ının) kastedildiğini ve Allah-u Teala’nın kendilerini seçerek kitap ilminin varisi kıldığını isbatlamış onlar da bunu itiraf etmişlerdir.

                Bu ayetler İmamlar’ın masum olduğunu belirten ayetlerden sadece bazı örneklerdi. Konuyu ispatlayan

                “….Ve onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık.” ayeti gibi diğer ayetlerde vardır, fakat amacımız ihtisar (özetlemek) olduğundan bu kadarıyla yetiniyoruz.

                Şimdi de konuyla ilgili Sünnet-i Nebeviye’yi inceleyelim: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

                “Ey insanlar, ben sizin aranızzda öyle bir şey bırakıyorum ki, eğer ona sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz; Allah’m Kitab’ını ve benim neslimden olanEhl-i Beyt’imi.”(1)

                Görüldüğü üzere bu hadis Ehl-i Beyt imamlannın masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Çünkü, evvela Ehl-i Beyt Allah’ın Kitab’ıyla aynı mertebede zikredilmiştir, Kur’an ise masumdur; ona ne önünden ve ne de arkasından batıl sızamaz; o Allah’ın kelamıdır ve kimin bunda şüphesi olursa kafir olur. Malumdur ki, Allah’ın kitabı gibi uyulmaya layık olanlar da onun gibi masum olmalıdırlar. İkinci olarak hadiste, onlara (Kitab’a ve Ehl-i Beyt’e) sarılanın dalalete (sapıklığa) düşmekten emin olacağı açıklanmıştır. O halde bu hadis, Kur’an ve Ehl-i Beyt’in hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Zira insan ancak masuma uyduğunda sapıklıktan uzak kalabilir.

                Yine Resuluııah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

                “Benim Ehl-i Beyt’im sizin aramzda aynen Nuh’un gemisine benzer; gemiye binen kurtulur ve ondan geri kalan ise boğulur.”(2)

                Görüldüğü üzere bu hadiste de Ehl-i Beyt İmamlar’ının hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Bunun için de onların gemisine binenler kurtulur ve ondan ayrıdüşenler ise dalalette boğulup helak olur.

                Yine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

                “Her kim ki, benim gibi yaşamak benim gibi olmak ve Rabb’imin bana va’d ettiği Huld cennetine girmek isterse, Ali’nin ve ondan sonra da zürriyetinin velayetini kabul etsin. Çünkü onlarla hiç bir zaman hidayetten ayrılıp dalalete düşmezsiniz.”(1)

                Bu hadiste Ehl-i Beyt imamlarının, yani Ali ve zürriyetinin, hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Zira bu hadiste, Ehl-i Beyt imamlarının kendilerine tabi olanları hiç bir sapıklığa götürmedikleri açıklanmıştır. Oysa hata etmesi mümkün olan bir kimsenin, halkı her türlü dalaletten uzak bir hidayete götürmesi mümkün değildir.

                Yine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

                “Ben sakındıran Ali ise hidayet edendir ve benden sonra ey Ali, hidayete erenler seninle hidayete ereceklerdir.”(1)

                Bu hadisin de Hz. İmam Ali’nin masum olduğunu bildirdiği hiç bir akıl sahibine gizli değildir. İmam Ali ise, hem kendisinin ve hem de onun neslinden olan İmamların masum olduklarını açıklamıştır. O Hazret, Ehl-i Beyt’e değindiği bir hutbede şöyle buyuruyor.

                “Nereye gidiyorsunuz! Nereye yönetiyorsunuz! Bayraklar yücelmiş, ayetler apaçık ve alametlerdikilmiştir. O halde nereye saptırıliyorsunuz! Ve nasıl körleştirilebilirsiniz! Oysa ki Peygamber’inizin Ehl-i Beyt’i sizin aramzda bulunmaktadır. Onlar halkın öncülleri, dinin önderleri ve doğruluğun dille’ridir. O halde onlara Kur’an’ın en iyi derecesinde yer verin ve susuz develerin suya koşarak gittiği gibi onlara koşun. Ey insanlar, bu hususta Hz. Resulultah’a (s.a.a) itaat edin. Çünkü bizden olan birisi ölse bile ölü değildir ve bizden olan çürüyüp gitse bile çürümemiştir. Tamyıp bilmediğiniz bir şeyi söylemeyin. Çünkü hakkın çoğu size ağır gelip inkar ettiğiniz şeylerdedir. Aleyhine bir hüccetinizin olmadığı şahsı ma’zur görün. Ben o kimseyim, sizin aranazda, “Sakaleyn”den (iki değerli emanetten) büyüğü tutulup, küçüğü bir kenara atılmadı mı? (Buna rağmen yine) sizin aramzda imamn bayrağım diken ben oldum..”(1)

                Ehl-i Beyt imamlar’ının masumluğunu bildiren bunca Kur’an-ı Kerim ayeti, Sünnet-i Nebeviye ve Hz. Ali’nin sözlerinden sonra, acaba akıl ve insaf sahibi bir insan Allah-u Teala’nın hidayeti için seçtiği imamlarında masum olduğunu reddedebilir mi? Akıl ve insaf böyle bir şeyi asla reddetmediği gibi, hatta aksine ma’sum bir ilahi önderin kıyamete kadar yeryüzünde bulunmasını da gerekli görür. Zira beşerin önderlik ve hidayeti görevini üstlenen kimse hata, unutkanlık ve günahlar altında ezilen birisi oımamalıdır. Zira bu takdirde bizzat kendisi, insanların sapmasına sebep olacaktır.

                Evet, böyle bir insan insanini erdem ve faziletler yönünden diğerleriyle mukayese edilmeyecek derecede bir üstünlüğe sahip olmalıdır. Bu sıfatlara haiz olmak halkın gözünde derecelerini yüceltip saygınlık kazandıracak ve neticede de hiç bir korku ve riyakarlık sözkonusu olmaksızın kendisine itaat etmelerini sağlıyacaktır. Durum böyle olduğuna göre bu itikada sahip olanlara, neden bu denli saldırıp hamle edilmektedir?

                Eğer Ehl-i Sünnet’in ma’sumiyet konusundaki tenkitlerini dinler veya okursan, Şia’nın istedikleri her şahsa ma’sumiyet damgasını vurduklarını veya ma’sumiyete inanmağın İslam dışı ve küfür olduğunu sanırsın. Oysa gerçek ne odur ve ne de bu. Şia’da ma’sumiyetin anlamı ma’sum olan kimsenin ilahi bir inayetle şeytanın aldatmasından ve nefs-i emmarenin aklına galebe çalınasından ve günaha düşmekten korunmuş olmasıdır.

                Daha önce işaret ettiğimiz A’raf suresinin 201. ayetinde olduğu üzere Allah-u Teala, takvalı kullarını bile bundan mahrum bırakmamıştır. Bu ayet-i kerimede Allah-u Teala şöyle buyuruyor.

                uğradılar mı düşünürler, bir de bakarsm ki doğru yolu görmüşler bile.”

                Elbette bu ayette işaret edilen günahtan kurtulma, genel anlamdaki ma’sumiyet değildir. Bu yüzden Allah-u Teala’nın belli bir halde kullarına ihsan eylediği bu geçici günahtan korunma, sebebi olan takva var olduğu sürece varolur; sebebi olan takva yok olursa o da yok olur. Bir kulun takvası olmazsa elbette Allah-u Teaiii onu korumayacaktır. Ama Allah’ın kendisi seçtiği İmam, asla takvadan ayrılamaz Bu yüzden devamlı olarak Allah’ın emri ile Ruh’ul kudus aracılığıyla her türlü pisliklerden ve günahlardan korunur. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Hz. Yusuf’un kıssası da bu ilahi inayete bir örnektir. Allah-u Teala Yusuf süresinin 24. ayetinde bu konu hakkında şöyle buyuruyor.

                “Andolsun ki kadın, ondan murad almayı iyice kurmuştu, eğer rabbinin burhanını görmeseydi Yüsuf da onun hakkında niyetini bozardı, işte biz ondan çirkin ve kötü şeyleri böylece giderdik, çünkü şüphe yok ki o, gönlünü bize bağlamış kullarımızdandı”

                Bazı tefsir yazarlarının yazdığı gibi Hz.Yusuf – haşa – zina yapmayı kastetmemişti; Allah’ın Peygamberler’i böyle kötü fiillerden uzaktırlar. Aksine eğer gerekirse o kadını vurup defetmeyi kastetmişti, fakat Allah-u Teala böyle bir hataya da düşmekten onu korudu. Çünkü eğer onu vursaydı, fuhuşla suçlanmasına ve lekelenmesine bir sebep olacaktı. Allah-u Teala bundan da Hz. Yusufu korudu.

                DOĞRULARLA BİRLİKTE-Muhammed Ticani Semavi

                #772514
                Anonim

                  Soru: İmamların masum olduğuna ayet ve hadislerle deliler verirmisiniz?

                  Cevap-:

                  Bildiğiniz gibi Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki temel ihtilaf, “İmamet” meselesi etrafındadır. Şia, imamın Allah-u Teâlâ tarafından belirlenmesi ve Resul-i Ekrem (s.a.a) tarafından da açıklanması gerektiğine inanıyorken Ehl-i Sünnet bu konuda başka bir yol tutmuştur. Bazıları, bu ihtilafın, siyasi partilerin başkanlık için iki kişiyi aday göstermesine benzer sırf siyasi bir ihtilaf olduğunu zannediyorlar. Ancak gerçek şu ki, bu ihtilafın temelinde bir inanç meselesi söz konusudur. İnançlar üzerine konuşan “kelam ilmi”nin bahislerinden birisini, “imamet” meselesinin oluşturması da bunun bir emaresidir. Şia’nın bu konudaki görüşünü açıklamak amacıyla Şia’nın “inanç sistemi”ne kısa bir bakış atarak imamet meselesinin bu sistemdeki yerini ve bu sistemi oluşturan öğelerin tıpkı bir zincir halkaları gibi birbirine bağlı olup bir öğenin yitirilmesiyle bütün sistemin birbirine değeceğini göstermeğe çalışacağız.

                  Kelam ilminde Allah-u Teâlâ’nın varlığı hakkında konuşulduktan sonra O’nun zati ve fiili sıfatları hakkında konuşulmakta, hâlikiyeti (yaratıcılığı) ispatlandıktan sonra rububiyeti (yöneticiliği-eğiticiliği) de ispatlanmaktadır. İslam açısından Allah-u Teâlâ hiç bir şeyi abes yaratmamıştır; her şeyi üstün hikmetinin iktiza ettiği bir hedef için yaratmıştır. Böylece, “genel illiyet (nedensellik)” ilkesi bütün mahlukat hakkında geçerlidir ve ezelden ebede değin birbirinin eni veya uzununda yer alan bütün yaratıklar, tek bir nizam (sistem) oluşturmaktadırlar. Bu yaratıklardan biri de, idrak, irade ve ebedi saadet veya bedbahtlığa doğru seçimli hareket kabiliyeti gibi özelliklerle donatılan insandır. Bu özelliklerden dolayı da, Allah-u Teâlâ’nın “tekvini rububiyet”inin altında olduğu gibi “teşrii rububiyet”inin de kapsamına girmektedir. Yani, eğer insan, saadet veya bedbahtlığını kendi seçecekse, saadeti, bedbahtlığı ve bunlara götüren yolları da bilmelidir, bunu bilme kabiliyeti ona verilmelidir. Doğrudan doğruya kendi bilemeyeceği, yani hissi ve akli şuurlarının (idraklarının) kavrayamayacağı konular ise vahiy yoluyla ona iletilmelidir. Resuller gönderme, kitaplar ve şeriatlar indirmenin zarureti de buradan ileri gelmektedir. Çünkü eğer Allah-u Teâlâ, insanı kendi başına bırakıp vahiy yoluyla elde edilecek hidâyeti ona bildirmeseydi, bu durum, evine misafir sesleyip de adres vermeyen veya evini tanıyan birini ona bildirmeyen kimsenin durumuna benzerdi.

                  Şurası da açıktır ki, peygamberlerin öğretileri, zamanla çeşitli saptırıcı etkenlerin tesiri altında eskiyor, yıpranıyor veya unutulup gidiyordu. Bundan dolayı da Allah-u Teâlâ, başka bir peygamber göndererek dini yeniliyor, insanların ihtilafa düştükleri konuları onlar için açıklıyor ve bazen de zaman gereksinimlerine göre eski öğretilere bir şeyler ilave ediyordu. Ancak böyle bir durumun İslam dini için söz konusu olamayacağı da açıktır. Çünkü bütün müslümanların ittifakıyla İslam Peygamberi (s.a.a), peygamberlerin, şeriatı da şeriatların sonuncusudur. Böyle bir şeriat, tahriften uzak kalabilmesi için çok sağlam kaynaklara muhtaçtır. Kur’ân-ı Kerim’in bu özelliğe sahip bulunduğu ve tahrif ellerinin kesinlikle kendisine ulaşmadığı ve önünden de, ardından da batılın gelemeyiceği yegane semavi kitap olduğunu biliyoruz ama, İslam’ın bütün öğretileri, hatta temel hükümlerin birçoğu bile, bütün ayrıntılarıyla Kur’ân’da mevcut değildir. Ayrıntıların beyanı, Nebiyy-i Ekrem’in (s.a.a) uhdesine bırakılmıştır. “Zikr’i (Kur’ân’ı) sana indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın.” (Nahl/44)

                  İşte burada şu soruyla karşılaşıyoruz: “Kur’ân-ı Kerim için geçerli olan masuniyet (korunmuşluk – dokunulmazlık) Sünnet-i Nebeviyye için de geçerli midir?” Bilindiği gibi müslümanlardan hiç bir kimse, Sünnet-i Nebeviyye için böyle bir masuniyet iddia etmemiştir. Tarihi gerçekler de böyle bir iddiada bulunmaya müsaade etmemektedir. Öyleyse İslam dini, kıyamet gününe kadar bütün insanları yönetebilme, hidâyet edebilme ehliyetini nereden, hangi sağlam kaynaktan elde etmektedir?

                  Şia’nın bu soruya cevabı şöyledir: Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra vahy-i İlahî kesildiyse de insanlığın gayb alemiyle olan irtibatı tamamıyla kesilmedi. Vahy kesildiyse, nebi olmayanların, hatta Hz. Musa’nın (a.s) annesi ve Hz. Meryem (a.s) gibilerinin de sahip olabileceği “ilm-i vehbi” de kesilmedi ya! Vahy kesildiyse, nebilerin dışında bazı Allah dostlarının da faydalandığı nefsanî melekelerin yüksek bir derecesi olan “ismet” makamına ulaşma kabiliyeti de insanlardan alınmadı ya! Allah-u Teâlâ, bu ümmete olan lütf u kereminden, onların arasından bu ilme ve bu melekeye sahip olan kimselerin bulunmasını takdir etti. İşte biz bu kimselerin, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden olan “on iki imam” olduğuna inanıyoruz.

                  Bir başka tabirle Peygamberin yerine geçen kimse, vahiy almanın dışında onun bütün görevlerini devam ettirmektedir. Bu görevler kısaca, İslam’ı koruma, onu eksiksiz bir şekilde insanlara açıklama ve müslümanların fikri merciliği ve siyasi önderliğidir. Aynı görevleri devam ettirdiği için de Peygamber’de masumiyeti gerektiren bütün aklî deliller, onun yerine geçen imamın masumiyeti için de geçerlidir.

                  Bu melekenin (masumiyetin) kimlerde bulunduğunu bilmek, insanlar için mümkün olamıyacağına göre de Allah-u Teâlâ’nın, Peygamberi’nin masum ve ilm-i vehbiye sahip olan vasilerini tayin etmesi gerekir; ki tayin de etmiştir. Bizim Bu konuya bizzat kur’ân’dan ve Resulullah’ın hadislerinden delillerimiz var, (Mâide suresi, âyet 3 ve 67 gibi, Sekaleyn ve Sefine hadisleri gibi); fakat mevzumuzun dışında olduğu için onları geçiyoruz. Bunun delillerini geniş bir şekilde öğrenmek istiyorsanız http://www.caferilik.com sitesinin “İnançlar bölümünün “İmamet” kısmına müracaat edin.

                  İmamların da peygamberler gibi masum oldukları, ilgili kitaplarda geniş olarak ele alınmış ve bir çok nakli deliller zikredilmiştir. Burada bütün bu delillere değinmemiz mümkün değildir. Ancak özet olarak şu delillere işaret edebiliriz:

                  a) Bakara Suresi’nin 124. Âyetinde açıklandığı üzere, Allah-u Teâlâ Hz. İbrahim’e imamet makamını verdiğinde, Hz. İbrahim’in bu makamı kendi zürriyeti için de isteyince, Allah-u Teâlâ bu makamın kendi ahdi olduğunu buyurmuş ve zalim olanlara ulaşamayacağını bildirmiştir. Bu âyet-i kerimeden imamet makamına gelen kişinin zalim olmaması, yani masum olması gerektiği anlaşılmaktadır. Zira zulüm Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde kullanılmıştır.

                  1- Allah’a şirk koşmak zulüm sayılmıştır: “…Şüphesiz şirk çok büyük bir zulümdür…”[1]

                  2- Kullara zulmetmek: “Asıl kınama yolu, insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere azgınlık yapanlara karşı vardır…”[2]

                  3- İnsanın kendi hakkında zulmetmesi, “…Onlardan (insanlardan) kimi kendi nefsine zulmeder…”[3]

                  Zulmün sözlük anlamı, haddi aşmak ve bir şeyi layık olmadığı yer ve konuma getirmektir. [4]

                  Dolayısıyla ister kasıtlı, ister sehven olsun her türlü hata, günah ve haddi aşmayı kapsamı altına alır. Sehvi olan hata ve günahlara cezai müeyyidelerin verilmemesi, makam itibariyle zalim olmamanın şart olduğu hususlarda, sehvi hatalar açısından bile zalim olmamalarının şart koşulmasına bir halel getirmez. O halde imam olacak kimsenin sehvi hata ve günahlardan bile masum olması gerektiği bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır.

                  b) Bu konuda delil olarak zikredebileceğimiz bir diğer âyet de şudur: “Ey iman edenler, Allah’a itâat edin; Peygamber’e itâat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…”[5] Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede Allah’a ve Resulü’ne mutlak bir itâat mu’minlere emredildiği gibi, “Ulu-l Emre” (emir sahiplerine) de aynı itaat kayıtsız şartsız mu’minlerden istenmiştir. Bizce Emir sahiplerine böylesine bir itaatin farz olması, onların masum olmasını gerektirir. Zira, Allah-u Teâlâ’nın masum olmayan kimselere mutlak itaati farz kıldığını düşünmek mümkün değildir. Çünkü böyle bir şey Allah’ın hikmet ve şefkatiyle bağdaşmamakla birlikte, kendi ve Resulü’ne farz kıldığı mutlak itaat emriyle de çelişmektedir. Allah-u Teâlâ çelişkiye emretmekten ve sonsuz hikmet ve şefkatine aykırı davranmaktan münezzehtir. Kendisi Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde: “Ey iman edenler şeytanın adımlarına uymayın; kim şeytanın adımlarına uyarsa (bilsin ki) gerçekten o çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder…”[6] diğer bir âyette ise: “..Şüphesiz Allah, çirkin hayasızlıklara (günahlara) emretmez..”[7] buyurmaktadır. Evet şeytana uyan kötülüğe emreder; Allah ise hiçbir zaman kötülüğe emretmez. O halde Ulu-l Emre mutlak bir şekilde itâat etmeği emrediyorsa, bu Ulu-l Emr’in hiçbir zaman şeytana uymayacağını, dolayısıyla da kötülük ve günaha emr ve sevk etmeyeceğini gösteriyor; zaten bizim masumiyetten maksadımız da bundan ibarettir.

                  Kaldı ki eğer Ulu-l Emr’e itaat sınırlı olsaydı bunu mutlaka bildirmesi gerekirdi. Nitekim ana-babaya itaat gibi insanın sadece kendisini ilgilendiren ve Ulu-l Emr’e itaatle kıyaslanması bile abes olan bir konuda onlara itaati emretmesinin ardından hemen sınırını da belirlemiştir: “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.” (Ankebut, cool.gif Durum böyleyken yüce Allah nasıl olur da dinin temel taşını içeren ve insan mutluluğunun bağlı olduğu böylesine önemli bir meselede söz konusu kayıtları açıkça belirtmez?

                  İşte bu yüzden Ulu-l Emr’in her kes olamayacağını, bunlardan söz konusu özelliği taşıyan belli kimseler kastedildiği görüşündeyiz. Bunu da Resul- Ekrem (s.a.a) kendi hadislerinde açıklığa kavuşturmuş ve onlardan maksadın Ehl-i Beyt İmamları olduğunu buyurmuştur.

                  Buna bir örnek olarak, Hz. Resulullah’ın sahabesinden Cabir bin Abdullah’ın hadisini zikredebiliriz. Cabir bin Abdullah şöyle diyor: “Allah’a, Resulü’ne ve emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu bildiren âyet indiği gün Peygamber’e sordum: “Allah ve Resulü’nü tanıyoruz. Ama emir sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz. Onlar kimlerdir?”

                  Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: Onlar benim halifelerimdir. Onların ilki Ali bin Ebi Talib, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra da Tevrat’ta Bakır diye anılan Muhammed bin Ali’dir. Ey Cabir! Sen onu göreceksin. Gördüğünde benim selamımı ona iletirsin. Ondan sonra Cafer bin Muhammed Es-Sadık, sonra Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve en sonuncusu Allah’ın yeryüzündeki hücceti ve kulları arasındaki saklantısı olan ve benim isim ve künyemi taşıyan Hasan bin Ali’nin oğludur.” [8]

                  c) Diğer bir delilimiz ise “Tathir âyeti” diye meşhur olan âyet-i kerimedir. Allah-u Teâlâ bu âyette şöyle buyuruyor: “Gerçekten Allah her çeşit pislik ve fenalığı siz Ehl-i Beyt’ten uzaklaştırmayı ve sizi tertemiz kılmayı irade eder.”[9]

                  Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet tarafından nakledilen çok sayıda hadisler, zikredilen âyetin Peygamber-i Ekrem, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) hakkında nazil olduğunu beyan etmektedir.

                  Ömer bin Ebu Selme şöyle rivâyet ediyor: “Zikredilen âyet Ümm-ü Seleme’nin evinde nazil oldu. Sonra Hz. Resul (s.a.a) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına çağırdı ve mübarek abasını onların üzerine atarak şöyle buyurdu: ‘Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir. Her çeşit pislik ve noksanlığı onlardan uzaklaştır ve onları tertemiz kıl.’ Ümmü Seleme: ‘Ya Resulallah, ben de onlardan mıyım?’ deyince de, Hazret: ‘Hayır, ama sen hayır üzeresin’ buyurdu.” [10]

                  Tathir âyeti nazil olduktan sonra, Hz. Resul, altı aya kadar, bazı rivâyetlere göre de sekiz aya kadar, sabah vakitleri, sabah namazına gittiğinde Hz. Fâtıma’nin evinin önünden geçer, mezkur âyeti okur, Ehl-i Beyt’ini tanıtır, onlar için dua ederdi.[11] Tathir âyeti olarak bilinen bu âyet-i kerime açık bir şekilde Ehl-i Beyt’in masumiyetini (günah ve hatadan uzak olmalarını) ifade etmektedir.

                  Şöyle ki; âyette geçen rics (pislik-kir-fenalık) kelimesinden maksat zahiri, pislik değildir. Çünkü herkesin pislik ve necasetten kaçınması gerekmektedir. Üstelik eğer maksat zahiri necaset olsaydı, artık o kadar teşrifat, tanıtmak ve Peygamber’in duasına da gerek duyulmazdı. Ümm-ü Seleme o âyetin kapsamında olmayı arzu edince de, hayır cevabıyla karşılaşmazdı. Demek ki âyetin maksadı zahiri necaset ve pislik değildir, maksat batini pislik, yani alemlerin Rabbine karşı günah ve isyanda bulunmaktır.

                  Dolayısıyla âyetin manası şöyle olur: “Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü günah ve isyanı uzaklaştırmayı ve sizi tertemiz kılmayı irade buyurmuştur.” Bu iradeden maksat, tekvini iradedir. Zira, teşrii iradeyle Allah herkesin pak olmasını irade etmektedir. Bu âyette Ehl-i Beyt özel olarak ele alındığına ve Ümmü Seleme’nin onun kapsamı dışında bırakıldığına göre, bu teşrii irade değil, tekvini iradedir. Allah-u Teâlâ’nın tekvini iradesinin gerçekleşmemesinin mümkün olmadığı da nazara alınınca, Ehl-i Beyt’in masumiyetinin Allah’ın tekvini iradesi gereğince muhakkak olduğu ortaya çıkıyor.

                  İşte bunun içindir ki, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben ve Ehl-i Beyt’im günah ve isyandan masumuz.”[12]

                  İbn-i Abbas şöyle rivâyet ediyor: Resulullah’tan duydum şöyle buyuruyordu: “Ben, Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in soyundan gelecek olan dokuz imam tertemiz ve masumuz.”[13]

                  Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ Peygamberi’ne itaati vacip kılmıştır. Çünkü o masumdur ve hiçbir zaman halkı Allah’a isyana götüren yöne yöneltmez. Emir sahipleri olan imamlar da öyledir. Onlara itaat, Allah ve Resul’ü tarafından vacip kılınmıştır. Onlardan başka kimseye itaat kayıtsız ve şartsız vacip değildir.”[14]

                  d) Ehl-i Beyt İmamları’nın masumiyetini ispatlayan diğer bir delil de, önceden de değindiğimiz, Sakaleyn hadisi olarak meşhur olan ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında da en otuz senetle nakledilen hadis-i şeriftir. Hz. Resulullah (s.a.a) bu hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; bunlardan birisi Allah’ın kitabı (Kur’ân)dır; diğeri ise benim Ehl-i Beytim. Onlara sarıldığınız müddetçe asla dalalet ve sapıklığa düşmezsiniz. O ikisi (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar…”

                  Açıktır ki, Cenab-ı Hakk’ın ilminin tecellisi olan Kur’ân masumdur. Ona ne önünden ne de arkasından batıl gelemez. Bunu bizzat Allah-u Teâlâ Kur’ân’da beyan buyurmuştur.[15] O halde kıyamet gününe kadar asla Kur’ân’dan ayrılmayacak olan Hz. Ali ve Ehl-i Beyt İmamları’nın da masum olduğu ortaya çıkıyor. Zira aksi taktirde bilerek veya bilmeyerek onların Kur’ân’dan ayrılmaları söz konusu olabilir. Oysa Hz. Resulullah’ın bu sahih hadisi böyle bir şeyin olmayacağını garantilemiştir. Bir de Ehl-i Beytin bazen yanıldıklarını veya günaha müptela olduklarını farz edersek, o zaman Allah Resulü’nün “Onlara sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz” buyurması abes olurdu. Zira günah işleyen, başkalarını da günaha götürür; hata yapan başkalarını da hataya sürükler. Öyle olmayacağına göre o zaman Ehl-i Beyt unvanı altına girenler masumdurlar demektir.

                  Hz. Ali ve Ehl-i Beyt hakkında Resulullah’tan nakledilen daha bir çok hadisten de aynı şeyleri anlamak mümkündür ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

                  Büyük Ehl-i Beyt alimi Seyyid Murtaza şöyle diyor: “İster hata ve isyan kasten olsun, ister sehven olsun, hata ve isyan etme ihtimali olan bir kişinin sözlerinin bir imamdan beklenen etkide olmayacağı açıktır. Zira eğitim ve örnek olma hususunda her iki çeşit hata ve isyanın etkisinin olumsuz yönde olduğu açıktır.”

                  Durum böyle olunca, Allah-u Teâlâ’nın hikmet ve şefkati, insanların talim, terbiye ve hidâyetiyle görevli kıldığı kimsenin önünden her türlü engeli götürmesini icap etmektedir. O halde insanların hidâyet, talim ve terbiyesiyle görevli kılınan imamların masum olması gerekir.

                  Kısacası İmamın üstlendiği ağır görev ve mesuliyet, onun masum olmasını zorunlu kılmaktadır. Nitekim Resul’ün üstlendiği ağır vazife, onun masum olmasını gerektirmektedir. Geçen bahislerimizden anlaşıldı ki, imam peygamberden sonra İslam toplumunun hidâyet, terbiye ve idaresi yanı sıra, Allah’ın dininin koruyucuları ve müfessirleridir. Böyle ağır bir mükellefiyet altında olan kişinin masum olması aklen gereklidir. Zira aksi taktirde bu önemli görevini yerine getiremeyeceği açıktır. O halde imamlar masum olmalıdır. Bu yüzden masum olmadıkları her kes tarafından bilinen ve kabul edilen kimseler haksız yere hilafet makamını üstlendiklerinde akıl almaz hatalar yapmış ve bir çok zaman hatta açık naslar karşısında dahi güya içtihatta bulunmuşladır ki bunlardan bir kısmını yine de Hz. Ali (a.s) müdahale ederek düzeltmiştir. Bu yüzden de tarihlerin de belirttiği gibi İkinci Halife sık sık şu cümleyi kullanırdı “Eğer Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.” Halbuki kimse Hz. Ali’nin her hangi bir konuda yanlış yaptığını nakletmemiştir. Bu da onun masum olduğunun bir başka göstergesidir. Biz diğer Ehl-i Beyt İmamları için de durumun aynı olduğu iddiasındayız. Evet onların nurlu hayatında en ufak bir lekeye rastlamak mümkün değildir. Aksini iddia eden varsa, alsın eline muteber tarih kitaplarını ve delil göstersin. O İlahî şahsiyetlerin ilim ve irfanları hakkında da aynı şeyi söylüyoruz. Müslümanlar arasında meşhur olan şahsiyetlerin her hangi birisini dikkate aldığımızda, onların ne kadar tahsil gördüklerini, kimlerden yararlandıklarını, yani hocalarının kimler olduğunun açık bir şekilde beyan edildiğini görmekteyiz. Ama Ehl-i Beyt İmamlarının hakkında böyle bir şey söz konusu değildir. Yani kimse onların zamanlarında bulunan her hangi bir alimden istifade ettiklerini yazmamıştır. Halbuki onların her birisinin zamanlarının en büyük alimi olduklarında ve bir çoklarına hocalık yaptıklarında her kes müttefiktir. Bu da onların ilim ve irfanın tahsille elde edilmediğini göstermektedir. Evet onların ilimlerinin bir kısmı bizzat Resulullah’tan kendilerine miras kalmış, bir kısmı ise vehbidir.

                  Son olarak bir hususun altını çizmekte de fayda var; zannedersem bazı kardeşlerin Ehl-i Beyt İmamlarının masum olmalarını yadırgamaları, Peygamberlerden başkasının masum olamayacağı zannıdır. Halbuki bu yanlış bir zandır. Mesela Kur’ân-ı Kerim’den Hz. Meryem’in de masum olduğunu anlıyoruz. Halbuki onun peygamber olmadığını hepimiz biliyoruz. Kur’ân-ı Kerim Hz. Meryem hakkında şöyle buyuruyor: “Hani melekler de ‘Ey Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı’ demişti.”[16]

                  Bu mevzuda söylenecek daha bir çok söz var ki biz şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz. Allah-u Teâlâ cümlemize hakikatleri arama, bulma ve ona ittiba etme gayret ve samimiyetini inâyet buyursun.

                  DİPNOTLAR

                  [1]- Lokman, 13,

                  [2]- Şûrâ, 42.

                  [3]- Fâtır, 42.

                  [4]- Lisân-ül Arap, C.12, S.373.

                  [5]- Nisa, 59.

                  [6]-Nur, 21.

                  [7]-A’râf, 28.

                  [8]-Bu hadis Şia kaynaklarını yanısıra Ehl-i Sünnet’in şu kaynaklarında da nakledilmiştir: Yenâbi-ül Meveddet (Kunduzî elHanefî), S.114-117-494, Şevâhid-üt Tenzil (Hâkim el-Heskânî el-Hanefî), C.1, S.148, Tefsir-i Fahr-i Râzî, C.3, S.357, Ferâdüs Simtayn (Hamavî), C.1, S.314.

                  [9]- Ahzab: 33.

                  [10]- Yenabi-ül Meveddet S.125.

                  [11]- Ed-Dürr-ül Mensur, C.5, S.199.

                  [12]- Ed-Dürr-ül Mensur, C.5, S.199.

                  [13]- Yenabi-ül Meveddet, S.445.

                  [14]- Bahr-ül Menakıb, S.100

                  [15]- Fussilet, 42.

                  [16]- Al-i İmrân, 42.

                  Bu konuda daha fazla bilgi için
                  http://www.velayet.com/index.php?board=12.0

                  #772516
                  Anonim

                    Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en üstün olanınız, takvada en ileri olanlardır.Hucurat 13…
                    Hz ali’nin mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o halifelere ittiba ederek onların şeyhül ıslamligini yapması şiaların bu davalarını cerh ediyor.Sizin davanız ve hemen münafık ilanınız velayete değil siyasete dayanıyor.

                    #772517
                    Anonim

                      Hz ali’nin makamı velayet iken hz sıddık ve faruk’un makamı ve vazifesi veraset-i nübüvvet idi.O zamandaki su-i zanlar ve veraset bir kefeye koyulsa…Velayetten ağır basar açıktır..Ve hz ali’ye hürmet ettiğini iddia edenler kalkıp hz ali’nin hürmet ettiğ hz ömer osman ve sıddık’a hakaret edemezler…Açıkça görülüyor ki maksat hz ali’ye duyulan sevgi değil, hz ömer’e duyulan kindir..

                      #772518
                      Anonim

                        @Müekked 199781 wrote:

                        Bu konu ile ilgili şimdilik yoğunluk sebebiyle ayrıntıya girme şansım yok..Ancak şunu özetleyeyim.Hz ali gibi bir insan hakkı yense sessiz kalmazdı.Itiraz etmediğine göre doğru olan yapılmıştı.Bunların hikmetleri var.Ve hadiste geçer.Ummetin bir kısmı hz ali’ye aşırı muhabbetten helak olacak diye…

                        Dediğiniz gibi Hz. Alinin susmasının hikmeti vardır Bu bölüme geçmeden önce Peygamberin vefat anına bir göz atalım

                        Peygamber Efendimiz ölüm döşeğinde “bana kağıt kalem getirin size öyle birşey yazayım ki benden sonra delalete düşmeyin”
                        buyurdu ama Peygamberin buyruğu yere düştü kağıt kalem getirmek yerine haşa Peygamber hastalığa yenik düşmüştür o sayıklıkyor aramızda Allahın kitabı var bize Allahın kitabı yeter denildi ve orda bulunan ashap ikiye bölündü Peygamberin hzurunda birbirleriyle tartışmaya başaldılar sesslerini yükselttiler Allahın onun yanında sesslerinizi yükselmeyinki amelleriniz boşa gitmesin uyarısına aldırmadan Budurum karşısında Rasul üzüldü ve orda bulunanlara (tartışan sahabelere) burdan çıkın diyerek yanından amiyane tabirle kovdu

                        Buhari c.2 s.118
                        Müslim vasiyet kitabının sonu
                        Hamidi Cemun beynes sahihayn
                        Ahmed b. Hambel müsnedi c.1 s.222
                        İbni ebil hadid nehcul belaga c.2s.563

                        Bu konuda İbni Abbastan şöyle rivayet edilir

                        Perşembe günü, ah ne perşembe günü!” Abdullah bin Abbas bunu söylerken hüngür hüngür ağlıyordu; öyle ki gözyaşları yeri ıslatıyordu.
                        Ona; “Perşembe günü ne olmuş ki böylesine ağlıyorsun?” dediklerinde şöyle diyordu: “Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ağır hastalanınca ümmetini, yazacağı vasiyetle sapıklıktan korumak için kalem kağıt istedi. Ama orada bulunanlardan bazıları O’na engel oldular. Bundan da öte; “Hezeyan ediyor!” dediler. İşte o gün asla unutulmayacak olan Perşembe günüydü. Peygamber (s.a.a)’e engel olmalarının yanı sıra küstahça çirkin laflar da kullandılar!”

                        Ve Peygamber s.a.a hin vasiyetinin yazılmasına en gel oldular

                        Buhari Sahih’in c. 2, s. 118’inde, Müslim Vasiyyet kitabının sonunda, Hamidi Cem’un Beyn’es- Sahihayn’de; imam Ahmed bin Hanbel Müsned’in c. 1, s. 222’sinde, İbn-i Ebi’l- Hadid Nehc’ul- Belağa Şerhi’nin c. 2, s. 563’ünde, Kirmani Şerh-u Sahih-i Buhari’de, Nevevi Şerh-u Sahihi Müslim’de, İbn-i Acer Savaik’te, Kadı Ebu Ali, Kadı Ruzbehan, Kadı Ayyaz, imam Gazali, Kutbuddin Şafii, Muhammed bin Abdulkerim Şehristani, İbn-i Esiri, Hafız Ebu Naim İsfahani, Sibt bin Cevzi


                        Ama Rasul s.a.a sadece ölüm anında değil risalet ile görevlendirildiği ilk günden beri vasiyette bulunmuştur
                        Rasul size iki ağır emanet bırakıyorum biri Allhın kitabı kur-an diğeri itretim Ehl-iBeytimdir benden sonra delalate sapmamanız için size bu emanetlere sarılmanızı tavsiye ederm buyurmuş
                        Ve yine kendisisnden sonra Ehlibeytine zarar verileceğini bildiğinden sahabeyi Ehlibetim hakkında size Allahı hatırlatırım diyerek ahiret günün den korkmalarını bildirmiştir.

                        #772519
                        Anonim

                          Hem hazreti Ali’nin zatınc temessül eden şahs-ı manevî-i al-i beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-i muhammediye asm. Noktasında muvazene edilmez.Çünkü orada peygamber as’ın sırr-ı azim’i var.

                          #772520
                          Anonim

                            @Müekked 199806 wrote:

                            Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en üstün olanınız, takvada en ileri olanlardır.Hucurat 13…
                            Hz ali’nin mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o halifelere ittiba ederek onların şeyhül ıslamligini yapması şiaların bu davalarını cerh ediyor.Sizin davanız ve hemen münafık ilanınız velayete değil siyasete dayanıyor.

                            Hzx.Aliden daha fazla takva sahibi varmı insafla cevap verin buna halifelerde dahil

                            Hz.Ali hiçbir zaman Halifeleri meşrulaştırmadı onların hilafetini savunmadı ve razı olmadı

                            Bunu nehcul belagadaki 25 yıl gözümde diken ve boğazımda kemik kalmış gibi yaşadım demesinden anlıyoruz Hz.Ali islamın zarar görmemesi için susmayı tercih etmiştir ama bu susmak sizin bildiğiniz gibi rıza göstermek değil idi Hz.Ali tam 40 gün boyunca Rasulün halifesinin kendisi oduğunu yanına Hz.Fatıma hasan ve huseyn a.s mı alarak kapı kapı dolaşarak insanlara hatırlatmış ve hakkını aramıştır İnsanlar ise Ebubekr ve Ömer senden daha önce geldi bizler onlara biat ettik Ya Ali sen nerdeysdin dediklerinde Hz.Ali Peygamberin naaşını yerde bırakıp hilafet peşindemi koşaydım diye cevap veriyor

                            Bu konuda Peşaver Geceleri başvurunuz

                            #772521
                            Anonim

                              Efendimiz buyurmuş. Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir…Burda sır hz peygamberin kıyamet’e kadar ıslam şiar’ını koruyup sunneti anlatması için hz ali soyundan gelecek ehli beyt tir…Sır hz ali’den çok efendimiz asm’e bakar..Bu vechile bakılırsa doğrudur..Diğer türlüsü sapıklıktır..

                              #772522
                              Anonim

                                @Müekked 199806 wrote:

                                Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en üstün olanınız, takvada en ileri olanlardır.Hucurat 13…
                                Hz ali’nin mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o halifelere ittiba ederek onların şeyhül ıslamligini yapması şiaların bu davalarını cerh ediyor.Sizin davanız ve hemen münafık ilanınız velayete değil siyasete dayanıyor.

                                Ehli beyt imamlarının Maksatı kimseye duyulan kin yada siyaset hırsı değildi. Bu dediğin çok yanlış. Onlar Geriye bırakılan hakkı ve zalim sultanların yaptıklarını gördükleri için kıyam ettiler. Belkide bazısı Öleceklerini de bile bile. Sırf Hz. resul efendimizin şu sözüne uygun seyyidler olmak için..

                                “Şehitlerin en hayırlısı, zalim sultan karşısında gerçeği haykırıp bu yüzden sultanın kendisini öldürdüğü kimsedir.” Hadis-i Şerif

                                Ehlibeyt imamları Sırati mustakime giden tek yoldur. Onların hepsi aydınlatıcı birer ışıktır. İlim şehrine gidebilmesi için insanın, o kapıdan geçmesi lazım başka kapıdan deil.

                                #772523
                                Anonim

                                  Sn. caferi kardeş.
                                  İnandıklarınıza saygı duyuyorum. fakat bizim inancımız ile sizinki arasında farklar olduğu açık. Bunları tartışmak konuyu çok uzatır. Herkeze hayırlı akşamlar..Hayırlı kandiller..
                                  Saygılar..

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 81)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.