• Bu konu 79 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 81)
  • Yazar
    Yazılar
  • #772816
    Anonim

      İMAMLAR KİMLERDİR?

      Cevap: Hz. Peygamber (s.a.a), kendi hayatı döne-minde açık bir şekilde kendisinden sonra on iki kişinin hilâfet makamına ulaşacağını, bunların hepsinin Ku-reyş’ten olduğunu ve İslâm’ın onların hilâfeti sayesinde izzet içinde hüküm süreceğini bildirmişlerdir. Cabir b. Semure şöyle diyor:
      “Allah Resulü’nün (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: ‘İslâm, on iki halife sayesinde izzetini sürdürecektir.’ Daha sonra bir şey söyledi ki ben işitmedim. Babama, Peygamber’in ne buyurdu-ğunu sordum. 0 bana, Peygamber’in; ‘Hepsi de Kureyş’tendir.’ buyurduğunu söyledi.”1Sahih-i Muslim, c.6, s.2, Mısır basimi.

      İslâm tarihinde Şia’nın inanmış olduğu On Iki Imam dışında Islâm’ın izzetinin koruyucusu olan başka on iki halife bulmak imkânsızdır. Zira Hz. Peygamber’in tanıt-tığı on iki halife, kendisinden hemen sonra peş peşe ge-lecek olan halifeler olarak tanıtılmıştır.
      Şimdi bu on iki kişinin kimler olduğuna bakalım: Eğer Ehlisünnet terminolojisinde “Hulefa-i Raşidîn” olarak adlandırılan dört halifeyi geçecek olursak, Islâm’ın izzetine sebep olan halifeler göze çarpmamaktadır. Emevî ve Abbasî halifelerinin hayat tarihi, buna açıkça tanıklık etmektedir. Ama kendi asirlannda takva ve sa-kmmanm en açık örnekleri olan Şia’nın On İki İmamı, Al-

      Ian Resulü’nün sünnetinin koruyuculari olup sahabe, tâ-biîn ve sonraki nesillerin teveccühünü kazanmış, tarihçi-ler onlarin ilim ve güvenilirliğine tanıklık etmislerdir. On Iki Imam şunlardır:

      1-Alib. EbîTalib
      2- Hasan b. AN (Mücteba)
      3- Hüseyin b. AN
      4-AN b. Hüseyin (Zeyn’ül-Abidîn)
      5- Muhammed b. AN (Bâkır)
      6- Cafer b. Muhammed (Sadik)
      7- Musa b. Cafer (Kâzım) 8-AN b. Musa(Riza)
      9- Muhammed b. AN (Taki) 10-AN b. Muhammed (Naki)
      11- Hasan b. AN (Askerî)
      12- İmam Mehdi (Kaim).

      Ki İslâm hadisçilerince Hz. Peygamber’den mütevatir olarak nakledilen hadislerde ondan, “Vaat ediImiş Mehdi” olarak bahsedilmiştir.
      Isimleri Allah Resulü’nün (s.a.a) diliyle de ifade edi-len bu büyük önderlerin hayatları hakkında bilgi edin-mek için aşağıdaki kitaplara müracaat edebilirsiniz:

      1-Tezkiret-u Havass’il-Ümmet
      2- Kifayet’ul-Eser
      3- Vefeyat’ul-A’yan
      4- Ayan’uş-Şia (Bu kitap, Seyyid Muhsin Emin Amu-lî tarafından kaleme alınmış olup, yukandaki kitaplardan daha kapsamlıdır.)

      #772817
      Anonim

        @Müekked 200626 wrote:

        konuşulmasında sakınca yok… Ancak başta tefrit demiştim. düzeltiyorum sizler ifrat yapmaktasınız…Konuyu detaylı işleyelim. SAygı ve iftira olmadan olacaksa. sizin verdiğiniz ayetlerin yorumlanış şeklini düzenleyerek başlayacağım(boş vakit ve zemin bulduğumda inş..)..Sizde enstürümanlarınızı ortaya koyun hakikati görebilme basireti Allah ın ihsanı olur inşallah…Anlaştık mı?

        Memnuniyetle

        Ama başka başlıklar altında bu konuyu sadece soru cevap içerdiği için cevaplıyoruz -rıza Hueynineseb kitabından alıntılıyorum

        ayrı ayrı konuların açılması daha verilmi olması açısından önemli

        vesselam..

        #772819
        Anonim

          NEDEN IMAMLARINIZI MASUM KABUL EDİYORSUNUZ?

          Cevap: Tümü Hz. Peygamber’in Ehlibeyti’nden olan Şia Imamlan’nın masum oluşu hakkında birçok delil mevcuttur. Biz onların arasından sadece birine işaret ediyoruz:
          Şiî ve Sünnî âlimlerin nakline göre Hz. Peygamber (s.a.a), hayatmin son günlerinde şöyle buyurmuştur:
          “Şüphesiz ben size iki değerli şey bırakıyo-rum: Allah’ın Kitabı ve Ehlibeyt’im. Bu ikisi ha-vuzda (Kevser havuzunda) yanima gelinceye kadarasla birbirinden aynlmazlar.” Hâkim, el-Müstederek, c.3, s.138; es-Savaik’ul-Muhrika, 11. bab, birinci fasıl, s.149; Kenz’ül-Ummal, c.l, Bab’ul-İ’tisam bi’l-Kitap ve’s-Sünne’de, s.44; Müsned-i Ahmed, c.5, s.182 ve 189’da ve benzeri diğer kitaplarda buna yakm anlamda başka hadisler mevcuttur.

          Burada dikkat edilmesi gereken nükte şudur: Şüp-hesiz Kur’ân-ı Mecid, her türlü hata ve yanlışlıktan gü-vendedir. Göndereni Allah, getireni Cebrail, algilayam Resulullhah (s.a.a) olan bir vahiyde hata ve yanlışlık söz konusu olabilir mi? Oysa her üçünün de masumluğu gü-neş gibi açıktır. Ve bütün Müslümanlar Hz. Peygamber’i vahyi algilamada, korumada ve tebliğde her türlü gü-nahtan masum bilmekteler. Açıktır ki, Allah’m Kitabi böyle gerçek ve sağlam bir masumluga sahipse, bu de-mektir ki Peygamber’in Ehlibeyti de hertürlü sürçmeden ve yanlışlıktan masumdur. Zira bu hadiste Peygamber’in Ehlibeyt’i ümmetin rehberliği ve irşadı cihetinde Kur’ân’ın dengi olarak gösterilmiştir. Bu da gösteriyor ki onlar da, tıpkı Kur’ân gibi hata ve yanlışlıktan, günah ve batıldan masumdurlar.
          Başka bir tabirle; masum olmayan bir kişi veya kişi-lerin Allah’m Kitabi’nm dengi sayilmasimn anlami yok-tur.
          Ehlibeyt Jmamlari’mn masum oluşlarının en açıkşa-hidi, Hz. Peygamber’in şu buyruğudur:

          “Bu ikisi, havuzda yamma gelinceye kadar asla birbirinden aynlmazlar.”

          Eğer Peygamber’in Ehlibeyti sürçmelere karşı gü-vende olmazlar ve bazı durumlarda yanlışlığa düşecek o-lurlarsa, hiçbir şekilde batılın sızmasına imkân olmayan Kur’ân’dan ayrılmış, yoldan sapmış olurlar. Oysa Resul-i Ekrem şiddetle bunu reddetmiştir.
          Elbette Hz. Peygamber’in sözündeki Ehlibeyt’ten maksat, Peygamber’in bütün nesebî ve sebebî akrabala-rı değildir. Zira onların tümünün sürçmelerden masum ol-madığı bilinen birgerçektir.
          0 hâlde Ehlibeyti’nden sadece belli bir grup böyle bir iftihara ulaşmış ve bu makam ve mevki, onlardan ancak sayih bir gruba nasip olmuştur. Onlar da, hiç kuşkusuz Ehlibeyt (a.s) İmamları’dır ki, tarih boyunca ümmetin yo-lunu aydınlatmış, Hz. Peygamber’in sünnetinin ve şeria-tının koruyucusu olmuşlardır.

          #772820
          Anonim

            @ümmüebiha 200628 wrote:

            Memnuniyetle

            Ama başka başlıklar altında bu konuyu sadece soru cevap içerdiği için cevaplıyoruz -rıza Hueynineseb kitabından alıntılıyorum

            ayrı ayrı konuların açılması daha verilmi olması açısından önemli

            vesselam..

            ayrı konu açılırsa bu konu altındaki iddialar cevapsız kalacaktır. konu adreslerini bu iddia şu başlıkta cevaplandı şeklinde göstermek kaydı ile kabül ediyorum.

            #772821
            Anonim

              “VE İTRETİM” TABİRİ Mİ DOĞRUDUR, YOKSA “VE SÜNNETİM”TABİRİMİ?


              Muhaddisler, meşhur Sekaleyn hadisini iki şekilde nakletmiş, hadis kaynaklarında ona yer vermişlerdir. Şimdi hangisinin daha doğru olduğuna bakalım:

              a) “Allah’m kitabi ve itretim Ehlibeyt.”
              b) “Allah’m kitabi ve sünnetim.”

              Cevap: Hz. Peygamber’den (s.a.a) nakledilen sabit ve sahih hadis, “ve Ehlibeyt’im” lafzıdır. “Ehlibeyt’im” ye-rine “sünnetim” lafzının geçtiği rivayet, senet açısından batıldır, kabul edilemez. Buna mukabil, “ve Ehlibeyt’im” tabirinin geçtiği hadis, senet açısından sıhhatin en üst seviyesindedir.
              “Ve Ehlibeyt’im” Hadisinin Senedi
              Bu metni iki büyük muhaddis nakletmiştir:

              1- Muslim kendi Sahih’inde Zeyd b. Erkam’dan şöyle nakleder:
              Allah Resulü (s.a.a) bir gün Mekke ve Medine ara-smdaki Hum göletinin yanında bir hutbe okudu ve bu hutbede Allah’a hamd u senada bulunduktan ve insanla-ra nasihat ettikten sonra şöyle buyurdu:
              “Bilin ki ey insanlar! Şüphesiz ben de bir in-sanım. Yakında Rabbimin elçisi bana gelecek ve ben de onun davetine icabet edeceğim. Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum. Onla-rın birincisi, içinde hidayet ve nur bulunan Allah-‘ın kitabıdır. 0 hâlde Allah’ın kitabını tutun ve ona sarilm.”
              Hz. Peygamber, insanlan Allah’m kitabına sarılmaya terğib ve teşvik ettikten sonra şöyle buyurdu:
              “(Ve ikincisi ise) Ehlibeyt’imdir. Sizlere Ehli-beyt’im hakkında Allah’ı hatirlatinm. Sizlere Eh-libeyt’im hakkında Allah’ı hatirlatinm. Sizlere Ehlibeyt’im hakkında Allah’ı hatirlatinm.” Sahih-i Muslim, c.4, s.1803, h. 2408. Abdulbaki basi-mi.

              Bu metni Daremîde kendi Sünen’inde nakletmiştir.2
              Hemen belirtmeliyiz ki, her iki naklin senedi güneş gibi açık ve ortadadir ve hiçbirinin senedinde en ufak bir şek ve şüphe bulunmamaktadır.

              2- Tirmizî, bu metni “itretim ve Ehlibeyt’im” lafziyla nakletmiştir. Hadisin metni şöyledir:
              “Ben sizin aranızda, sarıldığınız müddetçe ben-den sonra asla sapmayacağınız iki şey bırakıyo-rum. Biri diğerinden daha büyüktür. (Bu iki şey) gök ile yer arasında sarkıtılmış bir ip olan Allah’m kitabi ve itretim Ehlibeyt’imdir. Bu ikisi ha-vuzda yamma gelinceye kadar asla birbirinden ayrilmazlar. 0 hâlde o ikisine karşı nasıl dav-randığınıza iyi bakm.”Sünen-i Tirmizî, c.5, s.663, hadis: 37788

              Görüldüğü gibi “Sihah” ve “Sünen” yazarlarmdan olan Muslim ve Tirmizî, bu hadisi “Ehlibeyt” lafziyla nak-letmiştir. Bu da, bizim görüşümüzü ispatlamaya yeter.
              Ayrica her ikisinin senedi de, tartışma götürmeye-cek kadar sağlam ve muteberdir.

              “Ve Sünnetim” Metninin Senedi

              “Ehlibeyt’im” lafzı yerine “sünnetim” lafzının yer al-dığı rivayet, senedinin zayif olmasimn yanında Emevîle-rin uşakları tarafından uydurulduğu ortada olan uydu-rulmuş bir hadistir.

              1- Hâkim Nişaburî el-Mûstedrek adlı kitabmda aşa-ğıdaki senetle mezkur metni nakletmiştir: İsmail b. Ebî Üveys, Ebî Ûveys’ten, o Sevr b. Zeyd ed-Deylemî den, o İkrime’den, o da
              İbn-i Abbas’tan nakleder; Hz. Peygamber (s.a.a) şöy-le buyurdu:
              “Ey insanlar! Şüphesiz ben sizin aranızda iki değerli şey bırakmış bulunuyorum. Onlara sarıl-dığınız müddetçe asla sapmazsınız: Allah’ın ki-tabı ve Peygamberi’nin sünneti.”Hâkim, el-Mûstedrek, c.l, s.93.

              Bu metnin senedinin afeti, senedin başında yer alan baba ve oğuldur. Bu iki kişi, Ismail b. Ebî Üveys ile Ebu Üveys’dir. Bu baba ve oğlun güvenilir oldukları söylen-mediği gibi yalan söylemek ve hadis uydurmakia da suç-lanmışlardır.

              Bu İkisi Hakkında Rical Âlimlerinin Söyledikleri
              Hafız Mezzî, Tehzib’ul Kemal adlı kitabmda İsmail ve babasi hakkmda rical ilminin araştırmacılarından şöyle nakletmektedir: “Yahya b. Muin (ki rical ilminin büyük âlimlerindendir) şöyle diyor: ‘Ebu Üveys ve oğlu zayıftır-lar.’ Yine Yahya b. Muin’den şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Bu iki kişi, hadis çalarlar.’ Yine İbn-i Muin, Ebu Üveys’in oğlu hakkmda, ‘Ona güvenilmez.’ demiştir.”
              “Nesaî, oğul hakkmda, ‘0 zayıftır ve güvenilir değil-dir.’ demiştir. Ebu’l-Kasım Lalekaî şöyle demiştir: Nesaî
              onun aleyhinde çok şey söylemiştir ve hadisinin terk edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.”
              “Rical âlimlerinden olan İbn-i Adiy şöyle demiştir: İbn-i Ebî Üveys, dayısı Malik’ten hiç kimsenin kabul et-mediği ilginç hadisler rivayet etmiştir.”1 Hafız Mezzî, Tehzib’ul-Kemal, c.3, s.127

              İbn-i Hacer, Feth’ul-Barî adlı eserinin önsözünde şöy-le demiştir: “Nesaî’nin kendisi hakkındaki cerhinden do-layı İbn-i Ebî Üveys’in hadisine asla itibar edilmez.”2İbn-i Hacer Askalanî, Feth’ul-Barî’nin Önsözü, s.391, Dar’ul-Marife basımı

              Hafız Seyyid Ahmed b. Sıddık, “Feth’ul-Melik’il-A-liyy” adlı kitabında, Seleme b. Şeyb’den şöyle nakletmekte-dir: “İsmail b. Ebî Üveys’ten şöyle dediğini işittim: Medine ehli bir konuda iki gruba ayrılınca, ben hadis uyduruyo-rum.”3Hafız Seyyid Ahmed, Feth’ul-Melik’il-Aliyy, s.15

              Buna gore oğul (Ismail b. Ebî Üveys) hadis uydur-makla suçlanmıştır. Nitekim Ibn-i Muin, onun yalancı ol-duğunu söylemişti. Bundan da öte, onun naklettiği hadisler Sahih-i Muslim, Tirmizî ve diğer sahih kitapların hiçbirinde nakledilmemiştir.
              Baba (Ebu Üveys) hakkında ise Ebu Hatem Râzî’nin el-Cerhu ve’t-Ta’dil adlı kitabında söylemiş olduğu şu söz yeterlidir: “Onun naklettiği hadis yazılır, ama delil ve hüccet olarak kabul edilmez. Hadisi sağlam ve güçlü değildir.”4Ebu Hatem Razî, el-Cerh-u ve’t-Ta’dil, c.5, s.92.

              Yine Ebu Hatem, İbn-i Muin’den, Ebu Üveys’in güve-nilir olmadığını nakletmiştir.
              Dolayısıyla, senedinde bu iki kişinin bulunduğu rivayet (“ve sünnetim” hadisi) sahih değildir. Kaldı ki bu rivayet, sahih ve sabit olan öteki hadisle muhalefet için-dedir.

              Dikkat edilmesi gereken bir konu da, bu hadisi nak-leden Hâkim Nişaburî’nin, hadisin zayıflığını itiraf etmiş olmasıdır. Bu yüzden hadisin senedini düzeltmeye kal-kışmamıştır. Sadece içeriğinin sihhati hususunda bir şa-hit zikretmiştir ki, o şahit de senet açısından zayıftır ve itibar edilecek gibi değildir. Bu açıdan hadisi güçlendire-ceği yerde onu daha da zayıf kılmaktadır.
              Şimdi, Hâkim Nişaburî’nin zayıf şahidine bir baka-lim:

              “Ve Sünnetim” Hadisinin Ikinci Senedi
              Hâkim Nişaburî, aşağıda zikredilecek olan senetle, merfu’ olarak Ebu Hureyre’den şöyle nakletmektedir: “Şüphesiz ben sizin aranızda öyle iki şey bı-rakmışım ki, onlardan sonra asla sapmazsimz: Allah’m kitabını ve sünnetimi. Bu ikisi, havuzda yamma gelinceye kadar asla birbirinden ayril-mazlar.”2Hâkim, el-Müstedrek, c.l, s.93

              Bu metni Hâkim şu senetle nakletmiştir:
              Zabbî (Dabbî),
              Salih b. Musa et-Talhî’den, o
              Abdulaziz b. Refî’den, o
              Ebu Salih’ten,o da
              Ebu Hureyre’den.
              Bu hadis de, önceki hadis gibi uydurma bir hadistir. Hadisin senedinde Salih b. Musa et-Talhîyer almış ki, ri-cal âlimlerinin büyükleri onun hakkmda hiç de iyi şeyler söylememişler.
              Yahya b. Muin onun hakkmda şöyle diyor: “Salih b. Musa, güvenilir birisi değildir.”

              Ebu Hatem Râzî şöyle diyor: “Onun hadisi zayif ve münkerdir. 0 birçok münker (yadsınan) hadisi güvenilir kimselerden nakleder.”
              Nesaî şöyle diyor: “Onun hadisi yazılmaz.” Başka bir yerde ise şöyle diyor: “Onun hadisi terk edilmiştir.”1Hafız Mezzî, Tehzib’ul-Kemal, c.13, s.96

              İbn-i Hacer, Tehzib’ut-Tehzib adli kitabmda şöyle ya-zıyor: “İbn-i Hibban der ki: ‘Salih b. Musa, güvenilir kim-selere öyle sözler isnat eder ki, asla onların sözlerine benzemez.’ Sonunda da şöyle der: ‘Onun hadisi hüccet değildir.’ Ebu Nuaym de, ‘Onun hadisi terk edilmiştir. Sü-rekli münker hadis nakleder.’ der.”2İbn-i Hacer, Tehzib’ut-Tehzib, c.4, s.255

              Yine İbn-i Hacer, et-Takrib adli kitabmda şöyle di-yor: “Onun hadisi terk edilmiştir.”3İbn-i Hacer, et-Takrib, tercüme, no: 2891
              Zehebî el-Kaşif adli kitabmda şöyle diyor: “Onun hadisi zayıftır (sağlam değildir).”4Zehebî, el-Kaşif, tercüme, no: 2411
              Yine Zehebî, Mizan’ul-ltidal adli eserinde söz konusu hadisi ondan nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu hadis, onun münker (yadsman) hadislerindendir.”5Zehebî, Mizan’ul-İ’tidal, c.2, s.302

              “Ve Sünnetim” Hadisinin Üçüncü Senedi

              İbn-i Abdulbirr, et-Temhid6 adli kitabmda, bu metni aşağıda zikredilen senetle nakletmiştir: Abdurrahman b. Yahya, Ahmed b. Said’den, o Muhammed b. İbrahim ed-Dubeylî’den, o AN b. Zeyd el-Feraizî’den, o el-Huneynî’den, o Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf’dan, o
              babasından, o da dedesinden.
              Imam Şafiî, Kesir b. Abdullah hakkında şöyle diyor: “O yalanın temellerinden biridir.”1
              Ebu Davud şöyle diyor: “O yalancilardan biridir.”2İbn-i Hacer, Tehzib’ut-Tehzip, c.8, s.367, Dar’ul-Fikr ba-sımı, Tehzib’ul-Kemal, c.24, s.138
              Ibn-i Hibban şöyle diyor: “Abdullah b. Kesir, baba-smdan ve dedesinden temelden yalan olan bir hadis mec-muasi nakletmektedir. 0 mecmuadan ve Abdullah’-tan hadis nakletmek haramdır. Ancak şaşkınlığı ifade etme veya eleştirme amacıyla olursa, o başka.”3İbn-i Hibban, el-Mecruhin, c.2, s.221
              Nesaî ve Darekutnî şöyle diyorlar: “O’nun hadisi terk edilmiştir.”
              imam Ahmed şöyle diyor: “0, hadisleri yadsman ve itimat edilmeyecek bir şahıstır.” İbn-i Muin de ayni go-rusted ir.
              Ne ilginçtir ki İbn-i Hacer, et-Takrib adh kitabmda onun hakkında sadece, “zayıftır” cümlesiyle yetinmiş ve onu yalancihkla itham eden kimseleri aşırılıkla suçla-mıştır. Oysa rical ilminin önde gelenleri, onu yalancihk ve uydurmacihkla itham etmişlerdir. Hatta Zehebî, “Onun hadisi zayif ve temelsizdir.” demiştir.
              Senetsiz Nakil
              Malik, el-Muvatta adh kitabmda bu metni senetsiz olarak ve mürsel bir şekilde nakletmiştir. Bilindiği üzere böyle bir hadis hiçbir değertaşımamaktadır.4Malik, el-Muvatta1, s.889, hadis: 3
              Bu inceleme, açıkça şu gerçeği ispat etmektedir: “Ve sünnetim” hadisi, uydurmacadan başka bir şey de-ğildir. Emevî sarayına bağımlı ve yalancı raviler, onu, sahih olan “ve itretim” (ve Ehlibeytim) hadisinin karşısında uydurmuşlardır. Bu yüzden din bilginleri, hatipler ve earn i imamlarimn Hz. Peygamber’in söylemediği bir hadisi terk edip, onun yerine insanlan Hz. Peygamber’in doğru hadisiyle, yani Müslim’in “ve Ehlibeyt’im” şeklinde, Tir-mizî’nin ise “ve itretim ve Ehlibeytim” şeklinde naklettiği sahih hadisle tanıştırmaları, dinî öğrencilerin de hadis ilmini öğrenmeye yönelmeleri, sahih hadisi zayif hadis-ten ayirt etmeleri gerekir.

              Son olarak hatirlatmak gerekir ki, Hz. Peygamber’in “Ehlibeyt’im” lafzindan maksadi, onun soyudur ve bun-lar; Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi kişilerdir. Zira Muslim, Sahih’inde1 ve Tirmizî, Sünen’inde Ay-şe’den şöyle nakletmişlerdir:
              “Allah ancak siz Ehlibeyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kilmak ister.” ayeti, Ümmü Seleme’nin evinde Peygamber’e (s.a.a) nazil oldu. Peygamber (s.a.a), Fati-ma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onların üzerine bir örtü örttü. Ali de, Hz. Peygamber’in arkasinda duruyordu. Hz. Peygamber, onu da örtüyle örttü ve şöyle buyurdu: “Allah’ım! Bunlar, benim Ehlibeytimdir; onlardan her türlü pisliği gider ve onlari tertemiz kill” Ümmü Seleme; “Ben de onlardan miyim ey Allah’ın Resulü?” dedi. Hz. Peygamber; “Sen ye-rinde dur (örtünün altina girme)] Sen hayir iize-resin.” buyurdu.4
              Muslim, Sahih, c.4, s.1883, hadis: 2424.
              Tirmizî, 5/663 Hasan b. Ali es-Sakkaf, Sahih-u Sıfat-i Salât’in-Nebî (s.a.a), s. 289-294’den alınmıştır

              Sekaleyn Hadisinin Anlami
              Hz. Peygamber’in (s.a.a), Ehlibeyt’i Kur’ân’ın yanında zikretmesinden ve her ikisini de Allah’m ümmet arasındaki hücceti olarak nitelendirmesinden iki sonuç çıkara-biliriz.

              1- Peygamber’in Ehlibeyt’inin sözleri, tıpkı Kur’ân gi-bi delildir ve gerek itikadî, gerekse fıkhî turn dinî konu-larda onların sözüne tutunmak, onlar tarafmdan bir delil olduğu takdirde başkalarına başvurmamak gerekir.
              Müslümanlar, her ne kadar Hz. Peygamber’in ölü-münden sonra hilafet ve ümmetin siyasî işlerinin idaresi konusunda iki gruba bölünmüş ve her grup kendisi için bir mantık geliştirmiş, bir delil ileri sürmüşse de, en azından Ehlibeyt’in ilmî liderliği konusunda ihtilâf etme-meleri gerekir. Çünkü Sekaleyn hadisinin sihhati husu-sunda Müslümanlar arasında görüş birliği vardır ve bu hadis inançlar ve hükümler konusunda basvurulacak ilmî merciin Kur’ân ve Ehlibeyt olduğunu bildirmektedir. E-ğer İslâm ümmeti sırf bu alanda bu hadisle amel edecek olursa, hiç şüphesiz ihtilâf sahası çok daha küçülecek ve İslâmîvahdet çok daha kapsamlı hâle gelecektir.

              2- Kur’ân, Allah’ın kelâmı olması hasebiyle hata ve yanlışlıktan korunmuştur. Yüce Allah onun hakkmda; “Önünden de, arkasindan da batil ona gelmez. 0 hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah katindan indirilmedir.”1 buyurduğu hâlde, onda hata olabileceğine ihtimal veri-lebilir mi?!
              Kur’ân hatadan korunmuş olduğuna göre, o hâlde onun dengi olarak zikredilen Ehlibeyt de hatadan ko-runmuş olmalıdır. Zira hatalı şahıs veya şahısların, Kur-ân’ın dengi olması mümkün değildir.
              Böylece bu hadis, aym zamanda Ehlibeyt’in hertürlü sürçmeden ve hatadan masum olduğunun da şahididir. Elbette masum olmanm, peygamber olmayi gerektir-mediğine de dikkat edilmelidir. Bir insan pekâlâ günah-lardan masun olduğu hâlde peygamber olmayabilir.

              Nitekim Hz. Meryem (a.s), “Ey Meryem! Allah seni seçti, temizledi ve dünya kadınlarından üstün kıldı.”1 ayeti hükmünce her türlü gün ah tan masumdur, ama peygamber değildir.
              1-AI-i İmrân,42

              #772822
              Anonim

                @Müekked 200631 wrote:

                ayrı konu açılırsa bu konu altındaki iddialar cevapsız kalacaktır. konu adreslerini bu iddia şu başlıkta cevaplandı şeklinde göstermek kaydı ile kabül ediyorum.

                Tamam nasıl isterseniz

                #772874
                Anonim

                  @Müekked 200631 wrote:

                  ayrı konu açılırsa bu konu altındaki iddialar cevapsız kalacaktır. konu adreslerini bu iddia şu başlıkta cevaplandı şeklinde göstermek kaydı ile kabül ediyorum.

                  Evet kardes, bu baslik altindan devam edilmesi en uygunudur.

                  Bu baslik altinda bir cok iddia var, ziyaretci olarak forumu ziyaret eden binlerce kardes , linkle verilen yonlendirmeyi gormeyecekler bile,
                  bu nedenle burdan cevaplanmasi en uygunu.

                  #772927
                  Anonim

                    “Ey iman edenler, Allah’tan sakının, sizi O’na götürecek vesile arayın ve Allah yolunda cihat edin ki kurtulasınız.”Mâide, 35
                    Cevherî ise Sihah’ul-Lugat’ta “vesile” kelimesini şu şekilde açıklıyor:
                    “Vesile, kendisiyle başkasına yaklaşılan şey de-mektir.”
                    Buna göre, kendisine tevessül ettiğimiz değerli şey, bazen güçlü bir vesile olarak bizi âlemlerin Rabbine ulaştıracak salih amellerimiz ve halis ibadetlerimizdir; ba-zen de yüce Allah nezdinde özel bir makama ve say-gıya sahip olan yüce bir insandır.

                    Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Ona (yaklaşmaya) yol (vesilemi arayın” buyruğunda geçen vesile, Ebu Vail, el-Hasen, Mücahid, Katade, Ata, es-Süddî, İbn Zeyd ve Abdullah b. Kesirden gelen nakillere gö­re yakınlaşmak demektir. Bu kelime, bir şeye yakınlaşmak anlamını ihtiva eder.

                    “Tevessülden “faile” vezninde bir kelimedir.

                    Mtere der ki:

                    “Şüphe yok ki yiğitlerin, sana vesileleri (yakınlaşmak istekleri) vardır Seni alacak olurlarsa, sen sürmelenirsin ve ellerine kına yakılır.
                    Çoğulu ise, “vesail” şeklindedir. Şair der ki:
                    “Jurnalciler gaflete daldılar mı, biz yine eskisi gibi yakın ilişkilerimize döneriz, Aramızdaki safa da, yakınlıklar da döner.”
                    Denildiğine göre, İstedim, isterim kelimeleri de buradan gelmek­tedir.ise, biri diğerinden istekte bulunur demektir. O halde kelime­nin asıl anlamı, talep etmek, istekte bulunmaktır.

                    Vesile, kendisi vasıtası İle istenmesi gereken yakınlık demektir. Vesile ay­nı zamanda cennette bir derecedir. Hz. Peygamberin zikrettiği: “Her kim be­nim için vesileyi isterse, benim şefaatim de onun için hak olur”diye sa­hih hadiste geçen “vesile” de budur.

                    #772928
                    Anonim


                      “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de ALLAH’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi, ALLAH’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (Nisa 4/64)

                      Ey Habbim sen olmasaydın kainatı yaratmazdım buyuryor Rasul kainatın yaratılması için vesile ve bizler yaratılmamaıza vesilen olan Allah habibini Allah la aramızda vesile kılarak duamızın kabul olmasını Onların yüzü suyu hürmetine Allahtan istiyoruz

                      Hz.Adem cennetten kovulduktan sonra Allaha niyazda bulunacağı zaman gök kapılarında yazılan isimler hürmetine duye dua ettiğini kuran dan biliyoruz ve duasının vesile kıldığı kişilerAllah tarafından için kabul edildiğini ve bağışlandığını (ayeti hatırlamıyorum)

                      Düşünün bizim duamız mı çabuk kabul olur Yoksa Allahın habibibnin ve habibibn sevdiklerinin mi Eğer Allah kulu hatırına kainatı yaratıyorsa yine kulu hatırına yarattıklarını bağışlayacak kadar yücedir

                      64. Biz, ne kadar peygamber gönderdiysek, Allah’ın izniyle itaat edil­sin diye gönderdik. Şayet kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret isteyiverseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden, çok rahmet eden bulacaklardı.


                      Yüce Allah’ın: “Biz ne kadar peygamber gönderdiysek”
                      buyruğundaki (fc ) edatı tekid için zaid (fazladan) olarak gelmiştir. “Allanın izniyle” Allah’ın ilmîyle, demektir

                      *1- Allah’ın tevfikiyle anlamındadır, da de­nilmiştir.

                      “İtaat edilsin diye” verdiği emırierde ve yasaklarda buyruğu kabul edilip yerine getirilsin diye “gönderdik.

                      Şayet kendilerine zulmettiklerinde, sa­na gelip…” buyruğu hakkında Ebû Sadık, Hz. Ali’den şöyle dediğini riva­yet etmektedir:

                      Rasûllullah (sav)’ı defnedigimizden üç gün sonra bir bedevi arap yanımıza çıkıp geldi. Kendisini Rasûlullah’ın (sav)’ın kabri üzerine at­tı. Toprağından başının üzerine saçmaya koyuldu.

                      Şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, sen söyledin biz de senin söylediğini dinledik. Sen Allah’tan belle­din biz de senden belledik.

                      Allah’ın sana indirdiği buyruklar arasında da: ”Şa­yet kendilerine zulmettiklerinde…” âyeti de vardır. Ben kendime zulmet­tim. İşte sana, bana mağfiret dilemen için gelmiş bulunuyorum.

                      Kabirden ona: Sana mağfiret olundu, diye seslenildi.

                      Yüce Allah’ın: “Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden, çok rahmet eden bulacaklardı.* Yani tevbelerini çokça kabul eden kimse… bulacaklar­dı. Buradaki “tevbeleri çokça kabul eden, çokça rahmet eden” buyrukları iki mef.’uldür.

                      #772929
                      Anonim

                        Ayeti Rasulün ölümünden sonra sahabeden bazılarının eski cahiliye adetlerine dönecekelrini açıkça bildiriyor yine

                        Ey iman edenler, sizlere ne oldu da Allah yolunda savaşa çıkın dendiği zaman olduğunuz yerde de ağırlaşıp kaldanız; Ahireti bırakıp da dünya yaşamına mı razı oldunuz! Fakat dünya hayatının faydası, ahirete göre pek azdır. Hep birden savaşa çıkmazsanız sizi acıkıl bir azapla azaplandırar ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir; Ve siz ona hiç bir zarar veremeısiniz ve Allah’ın her şeye güeü yeter.” (Tevbe / 38-39)

                        Ey iman edenler! Size ne oldu ki: “Allah yolunda topluca sava­şa çıkın” denildiği zaman ağırlaşıp yere çakıldınız. Âhirete kar­şılık dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının fay­dası âhirete göre pek azdır.

                        Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

                        1. Âyetin Nüzul Sebebi:

                        ” Size ne oldu ki” buyruğundaki; “Ne…” edatı, takrir ve azar anlamını ifade eden bir soru edatıdır. İfade; Sizi şu işten alıkoyan nedir? tak­dirindedir.

                        Nitekim; “Ne diye filandan yüzçeviriyorsun?” ifadesi de buna benzemektedir.

                        Bu âyet-i kerimenin Tebük gazvesinde Rasûlullah (sav)’dan geri kalanla­rın tutumları dolayısıyla serzenişte bulunmak için nazil olduğu hususunda gö­rüş ayrılığı yoktur.
                        Tebûk gazvesi Mekke’nin fethinden bir yıl sonra, hicretin dokuzuncu yı-lında olmuştur. Yüce Allah’ın izniyle sûrenin sonunda bu gazveye dair açık­lamalar gelecektir.

                        ” (Savaşa) çıkmak,” kelimesi bir yerden bir yere meydana gelen bir iş dolayısıyla hızlıca İntikal etmek, yer değiştirmek demektir.

                        2. Dünya Ahirete Tercih Edilmemeli:

                        Yüce Allah’ın: “Ağırlaşıp yere çakıldınız” buyruğu ile ilgili olarak müfessirler şöyle demişlerdir:

                        Yani, siz yerin nimetlerine meylederek ağırlaştınız. Veya (cihada çıkmayarak) bulunduğunuz yerde ikamet etmeye meyledip ağır-laştınız demektir.

                        Bu buyruk, cihada çıkmak için eli çabuk tutmayarak otur­maktan dolayı bir serzeniş ve sitem, cihadı terketmeye karşı da bir azardır.

                        el-Kisaî de şöyle bir beyit nakletmektedir:

                        Tebûk gazvesi, (Rasûlullah sallallahu aleyhivesellem) insanları o gazve­ye katılmak için çağırdığı sırada İleri derecede sıcakların başlayıp, meyvele­rin olgunlaştığı ve gölgelerin serin geldiği bir döneme rastlamıştı.

                        Nitekim ile­ride geleceği üzere sahih hadiste de böyle ifade edilmiştir. O bakımdan tem­bellik insanları istila etti, onlar da oturdular ve ağırlaştılar. Yüce Allah da bu buyruğuyla onları azarladı, dünyayı âhirete tercih ettiklerinden ötürü onla­rı ayıpladı:

                        “Âhirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz?” Yani, âhirete bedel dünyaya mı kandınız. İfadenin takdiri şöyledir: Siz, ahiret nimetlerinin yeri­ne dünya nimetlerine mi razı oldunuz? Bu bakımdan buyruktaki; Be­del (karşılık, yerine) anlamını ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın: “Eğer isteseydik sizin yerinize melekler ge­tirirdik de yeryüzünde (size) halef olurlardı” (ez-Zuhruf, 43/60) buyruğu da bu türdendir ki, burada da bu edat; sizin yerinize size bedel anlamını ver­mektedir.

                        Yüce Allah bu buyruğu ile âhiretteki rahata dünya rahatını tercih etme­lerinden ötürü sitem etmektedir. Zira âhiret rahatı ancak dünyadaki yorgun­lukla elde edilebilir.
                        Hz. Peygamber de binek üzerinde tavaf etmiş bulunan Hz. Âişe’ye: “Ala­cağın ecir, yorgunluğun kadardır” diye buyurmuştur. Bu hadisi Buhârî riva­yet etmiştir


                        —-

                        39. Eğer topluca cihada çıkmazsanız Allah sizi can yakıcı bir azap­la azaplandırır; yerinize başka bir kavmi getirir ve siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah herşeye gücü yetendir.


                        ” Eğer topluca cihada yıkmazsanız” buyruğu bir şarttır. Bun­dan dolayı fiilin sonunda “nun” hazfedilmiştir. Cevabı ise “Sizi… azaptandırır” buyruğudur.

                        “Yerinize başka bir kavmi getirir” buyruğu da topluca cihada çıkmayı terketmek halinde ağır bir tehdit ve pekiştirilmiş bir korkutmadır.

                        “Sizi… azaplandırır” buyruğu ile ilgili olarak, îbn Abbas: Bu onlara yağ­mur yağdırılmaması ile gerçekleşmiştir, demektedir.

                        İbnü’l-Arabî der ki: Eğer bu sözü söylediği ondan sahili olarak nakledilmiş ise elbette ki o, bu sözü neye dayanarak söylediğini daha iyi bilir. Yoksa, can yakıcı azab dün­yada düşmanın istilâsı, âhirette de ateş ile gerçekleşir.
                        Derim ki: İbn Abbas’ın bu sözünü İmam Ebû Dâvûd Sünen’inde İbn Nu-fey’den şöylece nakletmektedir: İbn Abbas’a: “Eğer topluca cihada çık-mazsanız Allah sizi can yakıcı bir azapla azaplandırır” ayeti hakkında sorul­du, şöyle dedi: Onlara yağmur yağdırmadı. İşte bu onların azabı olmuştur.

                        İmam Ebu Muhammed b. Atiyye de bunu İbn Abbas’tan (Hz. Peygamber’e) merfuen şöylece nakletmektedir:

                        Rasûlullah (sav) kabilelerden birisinin sa­vaşa çıkmalarım istedi, o kabile oturup çıkmadı. Allah da yağmur yağdırma­yarak azaplandırdı.

                        “Elim” can yakan demek olup, buna dair açıklamalar önceden geçmiş bu­lunmaktadır.

                        “Yerinize başka bir kavmi getirir” buyruğu, yüce Allah’ın, Rasûlünün ken­dilerinden savaşa çıkmalarını istemesi halinde -oturmayacak bir başka kav­mi onların yerine getireceğine dair bir tehdittir. Bunların, Farisiler oldukla­rı söylendiği gibi, Yemenliler oldukları da söylenmiştir.

                        “Ve siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz” buyruğu bir atıftır. “O” anlamındaki zamir de yüce Al­lah’a aittir. Peygamber (sav)’a ait olduğu da söylenmiştir.

                        Hoşlanmadığını açığa vurmak suretiyle cihada çıkmayıp oturmak herkes için haramdır. Hoşlanmaksızın oturup çıkmamak ise, eğer Peygamber (sav)’ın cihada çıkmalarını tayin ettiği kimseler tarafından olursa, bunların ağırlaşıp yere çakılmaları haramdır. Şayet bu iki husus da sözkonusu değilse, o tak­dirde cihada çıkma farzı, farzı kifaye olur. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.

                        Ayeti Rasulün ölümünden sonra sahabeden bazılarının eski cahiliye adetlerine dönecekelrini açıkça bildiriyor yine

                        Bu söylediğinizle ayet’in anlattıkları tamamen farklı…

                        Şöyle de denilmiştir:

                        Bu âyet-i kerimeden maksat, İhtiyaç halinde, kâfir­lerin galip gelmeleri ve güçlerinin pekişmesi esnasında topluca savaşa çık­manın vacip olduğunu ortaya koymaktır. Âyet-i kerimenin zahiri İse, bunun savaşa çağırma halinde böyle olduğunu göstermektedir. Buna göre âyetin müşriklerin galip gelmeleri vaktine yorumlanması uygun görünmemektedir. Çünkü böyle bir durumda cihadın vücubu, yalnızca cihada çıkma çağrısıy­la farz olmaz, zira o takdirde cihad farz-ı ayn olur.

                        Bu husus bu şekilde sa­bit olduğuna göre, cihad çağrısı ve cihada çıkma isteğinin önceden vacip ol­mayan bir şeyi vacip kılmasını kabul etme ihtimalini uzak kılmaktadır. An­cak imam, belli bir kavmi muayyen olarak cihada çağırır ve çıkmalarını is­teyecek olursa, o takdirde böyle bir tayin ile birlikte ağırlaşıp çıkmamaları hakları yoktur. İmamın bu tayini sebebiyle cihada çıkmak, o tayin ettiği kim­seler için farz olur. Bu ise, cihadın bizzat kendi hükmünden ötürü değil, ima­ma itaatin gerekli oluşundan dolayı böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

                        #772930
                        Anonim

                          Tüm iddialarınıza cevap verebilirim isterseniz. Ancak çok uzatmadan diyorum ki;

                          Şunun bilinmesi zaruri bir hakikattir ki, ‘bir sözün hüsnünün, metanet ve kuvvetinin anlaşılması için dört şeyin iyi bilinmesi gerekir. Bunlar da, kim söylemiş, kime söylemiş, hangi makamda söylemiş ve hangi maksatla söylemiş’ cümleleridir.

                          Selamlar…

                          #773886
                          Anonim

                            ifrat bir şeyde aşırı gitmek haddi aşmaktır tefrit ise onun zıt noktasıdır mesela aşırı yemek ifrattır ihtiyaç olduğu kadar bile yememek tefrittir selam ve dua ile

                            #774042
                            Anonim

                              @Müekked 199586 wrote:

                              Bir sual sormak istiyorum..Ifrat ve tefrit nedir.?Açıklar mısınız..?

                              kardeşim, izninle ben cevap vereyim. ifrat aşırı sevgidir. mesela -haşa- “Hz. İsa a.s İlahtır”, “Ali a.s ilahtır” diyen sapıklar ifrata varmışlardır, aşırıya kaçmışlardır. tefrite örnek olarak şunu göstere biliriz. vehhabiler teberrük etmenin şirk olduğunu idda ediyorlar işte bu tefrittir.

                              #774045
                              Anonim

                                @Müekked 199695 wrote:

                                Velayet ve keramet yoktur diyen vehhabi zihniyeti ifrat ediyor..Şia ise hz ali ye aşırı muhabbet ile tefrit ediyor.

                                Şia Hz. Ali a.s hakkında hangi konuda aşırıya kaçmıştır? bir iki örnek vere bilirmisini?

                                Ehli sünnet gibi hz ömer ve ali’ye beraber muhabbet göstermiyor.

                                şianın halife Ömeri sevmemesi için dayandığı bir takım hususlar var. bunları biliyormusunuz?

                                #774154
                                Anonim

                                  Sadr kardeş Hoş geldin. Vallahi ben bu konuya cevap yazmayacaktım. Çünkü yanlış yerde açıldığını düşünüyorum. (Daha öncede Sn. Ümmüebiha ya demiştim.) Ama Müekked kardeş mesajı fark etmedi sanırım. O yüzden ben son bir kaç kelime yazayım.

                                  @Sadr 203883 wrote:

                                  Şia Hz. Ali a.s hakkında hangi konuda aşırıya kaçmıştır? bir iki örnek vere bilirmisini?

                                  Örneğin Şia nın bazı fırkaları Hz. Ali (k.v.) ‘nin reankarnasyonla yeniden dirileceğine inanıyorlardı. Bu düşünce zamanla silinse de devamı Mehdinin Ric’at ederek döneceğine dair düşüncede toplandı.

                                  @Sadr 203883 wrote:

                                  şianın halife Ömeri sevmemesi için dayandığı bir takım hususlar var. bunları biliyormusunuz?

                                  Örneğin Hz. ömer yanlış yaparak Ezanı değiştirmiştir. Hayye ala hayri’l-amel Kelimesini çıkartmıştır. Sabah namazındaki es-salatu hayrun mine’n nevm eklemesini de o yaptırmıştır. Buna benzer yanlışlar, hatalar..
                                  Fakat Hz. Ömer’in Halifeliği zamanında Hz. Ali (k.v.) ile ilişkileri genelde iyiydi. Hz. Ömer Kur’an hakkında bilmediklerini Hz. Ali’nin bilgisine danışırdı. Filistin ve Suriye ye gittiğinde de vekil olarak Medine de yerine Hz. Ali’yi bırakmıştı.

                                  Hayırlı günler.

                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 81)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.