- Bu konu 79 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Temmuz 2010: 16:54 #772524
Anonim
Peygamberin halife olarak vasiyet ettiği kişilerin Ebubekr ve Ömer olduğunu mu iddia ediyorsunuz
Bu peygamber yalan isnat etmektir kardeşim
Peygamber efendimiz risaletini açıklayıp islama tebliğ ettiği ilk günden itibaren kendinin halifesi olarak Hz. Aliyi göstemiştir
Yakınlarını korkut ayeti nazil olduğunda Rasul akrabalarını toplayıp risaletini açıladı ve islama davet etti kim davetime icabet ederse o sizin aranızda benim halifem vasim kardeşimdir buyurmuş ve ta ve da haccına kadr Hz.Alinin hilayetini imametini sürekli dile gitirmiştirVeda haccında Sana bildirileni tebliğ et ayetine karşın Hz.Alinin sahabenin emri olduğunu bildirmesi ve bunun üzerine tekrar bugün size dininizi tamamladım ayetiyle Hz.Alinin hilafet ve imameliği sabitlenmiştir. Tüm bunların karşısında Ebubekri halife tayin edildiğini iddia edemezsiniz
Bana açıklarmısınız 1. 2. 3. ve 4. halifelerin hilafete seçilmesi nasıl oldu
5 Temmuz 2010: 16:56 #772525Anonim
Birincisi caferi sıddık şia’yi velayettir…Bu muhterem zat’a bağlı kişi eğer şia’yı hilafet’e destek çıkıp onu kollarsa..O zaman söz söylemeye hakkı yoktur…Sizin iddianız hz ali’nin yirmi yıl korku ve riyakarane yaşadığı iftirasıdır…Hazreti ali böyle bir sevgiden beridir…Böyle bir sevgiyi istemez…Ehli beytin samimi sevgisi var.Bu açıktır..Caferi kardeş destek olduğunuz şeyleri caferilik gereği dikkatli seçmenizi tavsiye ederim…Hakkım da helal olsun.Sizde edin..
5 Temmuz 2010: 17:20 #772531Anonim
Haşa ben peygamberimiz hatalı demiyorum…Demiş isem şöyle düzeltiyorum…Bir ayet Allah’ın peygamberlerin nefislerinden gelenleri temiz’e çıkardığını söyler…Allah’ın yardımı ile peygamberler günahsızdır…Ancak hataları olabilir..Ve hatalarını düzeltmeleri için de ayetler inmiştir…Örneği çok bunun…Hata’dan kastım farklı..Şimdi anladınız umarım.Hem şunu unutuyorsunuz…Hz ali halifeligi almadı.Ancak Allah ehli beyte kıyamet’e kadar bu vazifenin gereklerini nasip etti…Kısa bir halifelige göre bu çok büyük bir lütuftur…Helallik istiyorum.Konuyu kapatalım..
5 Temmuz 2010: 17:24 #772533Anonim
Ve son olarak ilginizi çekerse.Risale-i nur külliyatı.Dördüncü lem’a.bu konuyu güzel açıklamış.Okuyabilirsiniz..Saygılarımla.
5 Temmuz 2010: 17:26 #772515Anonim
@Müekked 199818 wrote:
Birincisi caferi sıddık şia’yi velayettir…Bu muhterem zat’a bağlı kişi eğer şia’yı hilafet’e destek çıkıp onu kollarsa..O zaman söz söylemeye hakkı yoktur…Sizin iddianız hz ali’nin yirmi yıl korku ve riyakarane yaşadığı iftirasıdır…Hazreti ali böyle bir sevgiden beridir…Böyle bir sevgiyi istemez…Ehli beytin samimi sevgisi var.Bu açıktır..Caferi kardeş destek olduğunuz şeyleri caferilik gereği dikkatli seçmenizi tavsiye ederim…Hakkım da helal olsun.Sizde edin..
Kişinin susması korktuğu anlamına gelmez Hz.Ali hakkını aramış susmamıştır yalnızca halifelere savaş açmamıştır bunu da islamın huzru için yapmıştır
Düşünün bir kere yeni yeni ortaya çıkan bir din ve dinin tebliğicisinin yokluğunda bidrbiriyle savaşan ümmet gayriislami toplumlar açısından nasıl karşılanır mesele tabiki onların bakışı değil mesele islamı egemen kılmak eğer hz. Ali susmasa idi savaş açsa idi yada halifelere karşı lutufkar olmasaydı halifelerin başarılı işler yapması gerçekleşebilir miydiHz.Ali hilafeti zamanında ise kendisine karşı olanlarla savaşmıştır bu savaşı ise yine islam için olmuştur çünkü savaştığı kişilerin hilafete gelmesi islamın çökmesi demekti nitekim yezid gibi melun biri halife oldu islamı kurtarabilmek için Peygamberin gözünün nuru cennet gençlerinin efendisi ali muahmmed evlatları canlarını feda ettiler Binlerce kişiye karşı 70 kişi Husynin cesareti nereye dayanıyor Tabiki Babsı Aliye
Ali değil mi hayber fatihi
Ali değil mi hendek savaşında tek darbesi bütün insücinin ibadetinden daha üstün olan Ali değil mi yaşayan kuran Ali değil mi islamın özü Ali değil mi ilmin kapısı Bu ümmetin babasınerden bakarsanız baın Hz.Alinin üstünlüğü kapsıyor insanı üstün olan yalnızca emir sahibi olabilir eğer başkaları emir sahibi olduysa yalnızca sahiplendiği şeyi gasp etmişleridir dinde gaspın hükümlerini hepimiz biliriz Buna göre halifelerin hükümleri açıktır
5 Temmuz 2010: 17:33 #772534Anonim
bende size ve tüm kardeşlerimize El muracat mektep ve imamet hakkındaki mektuplar- ABDÜL HÜSEYIN ŞEREFUDDİN’İN
Muhammed tecani nasıl hidayete kavuştum ve diğer kitapları
ve mutlaka okunması gereken peşaver geceleri şiilik süünnilik üzerine münazara Muhammed Musavi tavsiye ediyorum okuyun lütfen
hakkım geçtiyse helal olsun sizde hakkınız helal edin
vesselam..
6 Temmuz 2010: 13:12 #772581Anonim
Çok teşekkür ederim…
8 Temmuz 2010: 07:58 #772631Anonim
ALLAH’TAN GAYRİSİNDEN YARDIM DİLEMEK ŞİRK MİDİR?
Cevap: Akıl açısından ve vahiy mantığında bütün in-sanlar, hatta evrendeki bütün varlıklar, yaratılış ve orta-ya çıkışlarında Allah’a muhtaç oldukları gibi, etkilerini gösterme hususunda da Allah’a muhtaçtırlar.
Kur’-ân-ı Kerim, bu konudaşöyle buyurmaktadır:“Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız; Allah ise müstağnidir, övülmeye lâyık olandır.” Fâtır15
Başka bir yerde ise, başarı ve galibiyetin, âlemlerin Rabbinin tekelinde olduğunu bildirmekte ve şöyle bu-yurmaktadir:
“Başarı ve zafer, ancak güçlü ve hikmet sa-hibi olan Allah katındandır.”2ÂI-i İmrân, 126
Islâm’ın bu temel ve kesin ilkesi esasmca biz Müs-lümanlar, her namazda şu ayet-i kerimeyi tilâvet etmek-teyiz:“Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardim dileriz.”3– Fâtiha, 5
Şimdi yukarıdaki soruya cevap vermek için şöyle di-yoruz:
Allah’tan gayrisinden yardim dilemek, iki şekilde düşünülebilir:
1- Varlığında veya etkinliğinde bağımsız olduğuna ve yardım ulaştırmada Allah’a muhtaç olmadığına inanarak bir insandan veya başka bir mahluktan yardim dilemek.
Şüphesiz, Allah’tan gayrisinden bu şekilde yardım dilemek, şirktir ve Kur’ân-ı Kerim, aşağıdaki ayette bu-nun temelsiz bir inanç olduğunu beyan etmektedir:“De ki: Eğer Allah size bir kötülük dilese veya bir rahmet istese, O’na karşı kim sizi koruyabi-lir? Onlar, kendilerine Allah’tan başka dost ve yardımcı bulamazlar.”Ahzâb, 17
2- Kendisinden yardım dilenen insanın veya başka bir mahlukun mahluk olduğuna, Allah’a muhtaç olduğu-na, kendisinden hiçbir etkinliğe sahip olmadığına, sahip olduğu etkinliğin kullarının bazı sorunlarını halletmesi için yüce Allah tarafmdan kendisine verildiğine inanarak ondan yardim dilemek.
Bu tefekkür tarzı esasınca kendisinden yardim dile-diğimiz kimse, bir araç hükmündedir ve yüce Allah onu birtakım ihtiyaçları giderme noktasında vesile kılmıştır. Böyle bir yardim dilemek, gerçekte Allah’tan yardim di-lemektir. Çünkü bu araçları var eden ve onlara başkala-rının ihtiyacını giderme noktasında etki ve güç veren kimse, Allah’tır. Esasen insan türünün hayatı, bu sebep ve araçlardan yardım dileme temeli üzerine kurulmuş-tur. Öyle ki bu araçlardan yardım almaksızın insanın ya-şaması neredeyse imkânsız hâle gelir. Bu noktada eğer onlara Allah’ın yardımının gerçekleşme sebepleri olarak bakar ve hem varlıklarının, hem de etkinliklerinin Allah’tan olduğunu unutmazsak, bu bakış açısıyla onlardan yardim dilemek, hiçbir şekilde tevhit ve Allah’ın birliği inancıyla çelişmez.Eğer Allah’a inanan muvahhit bir çiftçi; yer, su, hava ve güneş gibi etkenlerden yardim alarak ekin ekip ürün elde ediyorsa, bu gerçekte onun Allah’tan yardim dile-mesidir. Çünkü bu etkenleri etken yapan, onlara bu ka-biliyeti veren, şüphesiz Allah’tır.
Açıktır ki bu tür yardim dileme, tevhitle ve tek olan Allah’a tapmma inanciyla tarn bir uyum içindedir. Kur’â-n-ı Kerim, bizlere bu tür araclardan (sabir ve namaz gibi) yardim dilemeyi emretmiş ve örneğin şöyle buyur-muştur:“Sabir ve namazla yardim dileyin.”1Bakara, 45
Sabir ve direnmek, insanın işi olmakla beraber biz-ler ondan yardim almakia görevli kılınmışız. Bu, demek-tir ki böyle bir yardim dileme, “.ve sadece senden yardim dileriz.” ayetinde yardim dilemenin Allah’a özgü kı-lınmış olmasına aykırı düşmektedir.
8 Temmuz 2010: 08:03 #772632Anonim
ALLAH’TAN BAŞKALARINI ÇAĞIRMAK ONLARA İBADETİ VEŞİRKİGEREKTİRİRMİ?
Cevap:Bu sorunun sorulmasına sebep olan şey, zahirleri itibariyle Allah’tan gayrisini çağırmayı yasaklayan bazı Kur’ân ayetleridir. Şu ayetler gibi:“Secde yerleri şüphesiz Allah’a aittir, öy-leyse, Allah Me birlikte kimseyi çağırmayın.”1Cin, 18
“Allah’ı bırakıp da sana fayda da, zarar da ve-remeyecek şeyleri çağırma.”2Yûnus, 106
Bir grup, bu tür ayetleri bahane ederek öldükten sonra başkalarını çağırmayı, Allah’ın velilerine ve salih kullarına hitap etmeyi şirk ve onlara ibadet olarak kabul etmişlerdir.
Cevap: Bu sorunun cevabının aydınlanması için ön-celikle “dua” ve “ibadet” kavramlarını açıklamalıyız:
Şüphesiz Arap dilinde “dua” kelimesi, seslenmek ve çağırmak; “ibadet” sözcüğü ise, tapmak ve kulluk etmek anlamındadır. Dolayısıyla bu iki kelimeyi eş anlamlı olarak saymak mümkün değildir. Yani, her çağırma ve ses-lenmenin ibadet ve tapınma olduğunu söylemek müm-kün değildir. Zira:1- Kur’ân-ı Kerim, “dua” ve “davet” kelimelerini, ibadet anlamma gelmesi mümkün olmayan yerlerde kul-lanmıştır. Şu örnekte olduğu gibi:
“Nuh dedi ki: Rabbim, doğrusu ben, kav-mimi gece gündüz çağırdım.” Nûh, 5
Açıktır ki Nuh Peygamber, “Ben, gece gündüz kav-mime ibadet ettim.” demek istememiştir.
Dolayısıyla “davet” ve “ibadet” kelimeleri eş anlamlı sözcükler olmadığına göre, ölen bir peygamberi veya sa-lih bir kulu çağırıp ondan yardım dileyen bir kimsenin, ona ibadet etmiş olacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü bilmiş olduğumuz gibi davet ve çağrı, bu işiyle ibadet ve tapınmadan daha genel bir anlam ifade et-mektedir.2- Allah’tan başkasını çağırmayı yasaklayan ayetle-rin tamamında “dua”dan maksat, mutlak anlamda ça-ğırmak değil, ibadet anlamını içeren özel bir çağrıdır. Çünkü bu ayetlerin tamamı, putlarının küçük ilâhlar ol-duğunu sanan putperestler hakkmda nazil olmuştur.
Putperestler, kendilerini şefaat ve mağfiret gibi hak-ların sahipleri olarak nitelendirdikleri putlar karşısında eğiliyor, onları çağırıyor, onlardan yardım diliyorlardı. On-lar, dünya ve ahiret işleri ile ilgili turn hususlarda bu put-ların bağımsız tasarrufta bulunabileceklerine inanıyor-lardı. Açıktır ki böyle bir bakış açısıyla onları çağırmak, onlara ibadet etmek ve tapınmaktan başka bir anlam ifade etmez. Onların putları çağırmasının ulûhiyet inan-cıyla birlikte olduğunun en açık şahidi, aşağıdaki şu a-yettir:
“Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhlar, ken-dilerine bir fayda vermedi.”2Hûd, 101
Bu nedenle söz konusu ayetlerin bizim tartışma ko-numuzla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bizim tartışma konumuz; bir kulun, kesinlikle ilâh ve rab olarak görmediği, dünya ve ahiret işlerinde tarn yetkili olduğuna ve dilediği gibi tasarruf edebileceğine inanmadığı, sadece ve sade-ce Allah’ın aziz ve değerli bir kulu olduğu için Allah tara-fından risalet ve imamet makamına lâyık görülüp kulları hakkında yapacağı duasının kabul edileceği vaat edilen başka bir kuldan yardım dilemesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar, kendilerine zulmettiklerinde, sa-na gelip Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Peygam-ber de onlara mağfiret dileseydi, Allah’ı tövbele-ri kabul eden ve (kullarına) merhamette bulu-nan olarak bulurlardı.”1Nisâ, 64
3- Sözü edilen ayetlerin kendisi, çağrıdan maksadın mutlak anlamda hacet dilemek veya bir talepte bulun-mak olmadığının, aksine bir tür ibadet ile birlikte çağrı olduğunun en açık delilidir.
Bu yüzden bir ayette çağrı lafzından hemen sonra ibadet tabiri yer almıştır:
“Rabbiniz, ‘Beni çağırın, size icabet edeyim. Böbürlenip de bana ibadet etmekten yüz çevi-renler, alçalmış olarak cehenneme girecekler-dir.1 buyurdu.”2Mü’min, 60
Gördüğünüz gibi ayetin başlangıcında, “Beni çağı-rın.” lafzı yer almışken, ayetin devamında, “bana ibadet” lafzı kullanılmıştır. Bu da, söz konusu ayetlerdeki çağrı-dan maksadın, putperestlerin gördükleri varlıklar karşı-sında özel bir yardim dileme ve hacet isteme olduğunu göstermektedir.
Sonuç
Bu üç önemli noktadan şu sonucu çıkarıyoruz: Kur’-ân’ın bu ayetlerdeki temel amacı, putlarını Allah’ın orta-ğı, evrenin müdebbiri veya şefaat sahipleri olarak kabul eden putperestler grupları putlarına yönelik çağrıların-dan sakınmaktır. Çünkü onların putları karşısında eğil-meleri, onlara yalvarıp yakarmaları, onlardan yardım di-lemeleri, şefaat talebinde bulunmaları, ihtiyaçlarının gi-derilmesini istemeleri; onları küçük ilâhlar olarak kabul ettikleri, ilâhî işlerin bir kısmını onların üstlenmiş oldu-ğuna inandıkları, dünya ve ahiret Me ilgili bazı işlerin Allah tarafından onlara bırakılmış olduğunu düşündükleri içindi. Dolayısıyla bu ayetlerin, çağıranın gözünde kulluk makamından bir adım öteye geçmemiş, Allah’ın sevgili ve değerli bir kulunun temiz ruhundan yardim dilemekle ne alâkası vardır?!
Eğer Kur’ân, “Secde yerleri şüphesiz Allah’a aittir; öy-leyse Allah ile birlikte kimseyi çağırmayın.Cin, 18″
diye buyuru-yorsa, bundan maksat, cahiliye Araplarının putlara, gök-sel cisimlere, meleklere veya cinlere tapınmalarını ifade eden çağrılardır. Bu ve benzeri ayetler, bir şeyi veya bir kimseyi ilâh olarak çağırmak Me ilgilidir. Şüphesiz bu tür varlıklardan böyle bir inançla bir şey dilemek, onlara ibadet etmek, onlara tapmak demektir. Ancak bu ayetlerin, kendisine hiçbir şekilde ulûhiyet makamı yakıştı-rılmayan, rububiyet ve tedbir makamı atfedilmeyen, yalnız ve yalnız Allah’ın sevgili ve saygin bir kulu olarak görülen bir şahıstan dua etmesini istemekle ne ilgisi vardır?!
Bazıları, Allah’ın veli kullarını çağırmanın, sadece onların hayatı döneminde caiz olduğunu, vefatlarından sonra ise şirk olduğunu düşünebilirler.Onlara cevap olarak da şöyle diyoruz:
1- Biz, Kur’ân ayetlerinin açık ifadeleri gereğince diri olan ve şehitlerin üstünde bir ufukta berzahî hayatlarını sürdüren peygamberler ve imamlar gibi Allah’ın sa-lih kullarının temiz ruhlarından yardım dilemekteyiz; topra-ğın altına yatan bedenlerden değil. Onların mezarı başında böyle bir istekte bulunmamız ise, bu hâletin bizim-le o mukaddes ruhlar arasında daha çok irtibat sağladığı ve daha çok dikkat etmemize vesile olduğu cihetiyledir. Ayrıca hadislerimiz gereğince bu makamlar, duaların i-cabete erme makamlarıdır.
2- Onların ölü veya diri oluşu, şirk ve tevhidin ölçüsü olamaz. Oysa biz de, şirk ve tevhidin ölçülerini konuş-maktayız; bu duaların ve çağrıların faydalı olup olmadı-ğını değil. Elbette bu çağrıların ve yardım dilemelerin faydalı olup olmadığı konusu da kendi yerinde beyan edilmiş, açıklığa kavuşturulmuştur.
8 Temmuz 2010: 08:07 #772633Anonim
BEDA NEDİR VE NEDEN BEDAYA İNANIYORSUNUZ?
Cevap: “Beda”nın Arapça’daki kelime anlami, ortaya çıkmak ve aşikâr olmaktır. Şia âlimlerinin terminoloji-sinde ise, bir insanın beğenilen iyi davranışları netice-sinde kaderinin doğal akışının değişikliği anlamını ifade eder. “Beda” meselesi, Şia mektebinin vahiy mantığın-dan ve aklî incelemeden kaynaklanan yüce öğretilerin-den biridir.
Kur’ân-ı Kerim’e göre insan, kendi kaderi karşısında sürekli eli kolu bağlı değildir. Aksine, kendisi için saadet kapısı her zaman açıktır ve hak yola dönüp salih ameller iş I eye re k kendi hayatimn akışını değiştirebilme gücüne sahiptir. Kur’ân-ı Kerim, bu gerçeği kapsamlı ve kahci bir ilke olarak şöyle beyan etmektedir:“Bir millet kendini değiştirmedikçe, Allah on-ların durumunu değiştirmez.”Ra’d, 11
Başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır:
“Eğer kasabaların halki iman etmiş ve bi-ze karşı gelmekten sakınmış olsalardı, yüzlerine gotten ve yerden bolluklann kapilanm açar-dık.”2A’râf, 96Hz. Yunus’un (a.s) kaderinin değişmesi hususunda ise şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah’ı tespih edenlerden olmasaydi, insanlann tekrar diriltileceği güne kadar balığın karnında kalacaktı.”1Sâffat, 143 ve 144
Son ayetten anlaşıldığı üzere olayın zahiri, Yunus Peygamber’in (a.s) kiyamete kadar o özel hapiste kal-masim gerektirmekteydi. Fakat onun uygun davranışları (yani tespih etmesi), kaderinin akışını değiştirdi ve onu kurtardi.
Bu gerçek, hadislerde de kabul edilmiştir. Hz. Pey-gamber (s.a.a) bu konuda şöyle buyurmuştur:“Şüphesiz bir insan günah sebebiyle rızkın-dan mahrum olabilir. Dua etmek dışında da hiçbir şey kaderi değiştiremez. İyilik etmek dı-şında da hiçbirşey, ömrü uzatamaz.”2 Müsned-i Ahmed, c.5, s.277; Müstedrek-i Hâkim, c.l, s.493. Bunun bir benzeri de, et-Tac’ul-Camiu Li’l-Usul, c.5, s.lll’de yer almıştır.
Bu ve benzeri hadislerden kolayca anlaşıldığı üzere insan, isyan ve günahı sebebiyle nzkmdan mahrum olabilir. Fakat dua gibi salih bir amel, kaderinin akışını de-ğiştirebilir ve iyilik etmek ömrünü uzatabilir.Sonuç
Kur’ân ayetlerinden ve sünnetten anlaşıldığı üzere, birçok defa doğal sebepler ve işlerinin normal sonuçları açısından insan kendi bildik davranışları çerçevesinde belli bir kadere mahkûm olmakta ve bazen Allah’ın kul-larından biri, örneğin bir peygamber veya imam, ona bu davranış tarzını sürdürdüğü takdirde söz konusu akıbete duçar olacağını haber vermektedir. Ama ani bir dönüşle bu insan, farklı bir tutum içine girmekte ve bu yolla kendi kaderini ve akıbetini değiştirmektedir.Vahiy mantığından, Hz. Peygamber’in sünnetinden ve selim aklın araştırmalarından kaynaklanan bu gerçek, Şia âlimlerî nezdinde “beda” olarak adlandmlmaktadir.
Ayrıca şunu da açıklamak gerekir ki, bu gerçekten “beda” diye söz edilmesi, Şia’ya has bir şey değildir. Eh-lisünnet kitaplarında ve Hz. Peygamber’in sözlerinde de bu tabir göze çarpmaktadır. Örneğin, Hz. Peygamber’in (a.s) aşağıdaki hadisinde “beda” tabirinin kullanıldığını görmekteyiz:“Aziz ve Celil olan Allah, onlan imtihan etme-yi uygun buldu.”1– Celâluddin Mübarek b. Muhamed Cezerî, en-Nihaye fi Gari-b’il-Hadis ve’l-Eser, c.l, s.109
Bunu hemen hatırlatmalıyız ki, “beda” meselesi, Al-lah’ın ilminin değişmesi anlamında değildir. Çünkü yüce Allah, işin başından beri hem insanların davranışlarının doğal seyrini ve hem de bedaya (bu seyrin değişmesine) sebep olan etkenlerin süreci değiştiren etkisini bilmek-tedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, bu gerçeği şu şekilde bize bildirmiştir:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kitap (her şeyin kesinlikle belirlenmiş olduğu Levh-i Mahfuz) da O’nun katındadır.Ra’d, 39“
Buna göre, yüce Allah’a beda hâsıl olması, önceden kendi nezdinde malum olan bir şeyi bize aşikâr etmesi demektir. Bu yüzden İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle bu-yurmuştur:“Allah’a ezelî ilminde mevcut olmayan hiçbir şey hakkında beda hâsıl olmamıştır.Usul’ül-Kâfi, c.l, Kitab’ut-Tevhid, Bab’ul-Beda, 9. hadis“
Beda İnancının Hikmeti
Şüphesiz eğer insan, kaderini değiştirme hususunda elinin kolunun bağlı olmadığını hissederse, kendisi için daha iyi bir gelecek hazirlamaya, daha üstün bir moral ve daha fazia bir çaba ile hayatını iyileştirmeye çalışır.
Başka bir deyişle: Beda, tıpkı tövbe ve şefaat gibi, insam umitsizlikten ve hayatin soğukluğundan kurtarir, insana sevinç ve neşe pompalar, onu aydmhk bir gelecek hususunda ümitlendirir. Çünkü bu bakış açısı ışığın-da insan, yüce Allah’ın hükmüyle, kaderini değiştirebile-ceğini ve daha iyi bir geleceğe, daha nurlu bir akibete doğru adım atabileceğini bilir.8 Temmuz 2010: 08:15 #772635Anonim
İSLÂM AÇISINDAN DİN SİYASETTEN AYRI MIDIR?
Cevap: Her şeyden önce siyasetin anlamını açıkla-mak gerekir ki, bu açıklama ışığında din Me siyaset iliş-kisi açıklığı kavuşsun. Burada siyaset kavramı için iki ih-timal söz konusudur:1- Amaca ulaşmak için hile yapmak, aldatmak ve mümkün olan her türlü araçtan istifade etmek (amaç aracı meşru kılar) anlammda siyaset.
Açıkça bilindiği üzere bu anlamdaki siyaset, keli-menin gerçek anlamıyla siyaset olmadığı gibi, hile ve al-datmacadan başka bir şey değildir ve din asla böyle bir siyasetle uyuşmaz.2- Bir toplumu çeşitli alanlarda Islâm’ın gerçek ilke-leri doğrultusunda yönetmek ve işlerini düzene koymak anlammda siyaset.
Bu anlamdaki siyaset, Müslümanların işlerini Kur’-ân ve sünnet ışığında idare etmek olup asla dinden ayrı sayılamaz.Şimdi dinin bu anlamdaki siyasetten ayrı olmadığı-nın ve devlet teşkilinin gerekliliğinin bazı delillerine ba-kalım:
Dinin siyasetten ayrı olmadığının açık kanıtı, pey-gamberliğinin inişli çıkışlı döneminde Resul-i Ekrem’in (s.a.a) izlediği metottur. Allah Resulü’nün sözlerini ve davranışlarını incelediğimiz zaman Hz. Peygamber’in,davetinin başlangıcından itibaren Allah’a iman esasına dayalı, İslâm’ın plân ve projelerini hayata geçirebilecek güçlü bir devlet kurmayı amaçladığı gün gibi ortaya çıkmaktadır.
İşte Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu yöndeki gayretlerini gösteren bazı karineler:Hz. Peygamber, Islam Devletinin Kurucusu
1- Allah Resulü (s.a.a), davetini açığa vurmakla gö-revlendirildiği zaman çeşitli yöntemlerle, vereceği mü-cadelenin çekirdek kadrosunu oluşturmaya ve Müslü-man güçleri bir a ray a getirmeye başladı. Bu bağlamda uzaktan veya yakından Kâbe’yi ziyaret etmeye gelen kimselerle görüşerek onları İslâm’a çağırıyordu. Bu ara-da “Akabe” denilen yerde Medine halkından iki grupla görüşüp konuştu. Onlar da, kendisini Medine’ye davet edeceklerine ve savunacaklarına dair Hz. Peygamber’e biat ettiler.– Siret-u İbn-i Hişam, c.l, s.431, Birinci Akabe bahsi, ikinci baskı, Mısır basımı Böylece Hz. Peygamber’in İslâm devletini kurma cihetindeki ilk siyasî adımları atılmış oldu.2- Allah Resulü (s.a.a), Medine’ye hicret ettikten sonra güçlü ve büyük bir ordu kurmaya teşebbüs etti. Bu ordu, Hz. Peygamber’in hayatı döneminde birbirinden farklı seksen iki savaşa katıldı ve kazandığı parlak zafer-lerle İslâm devletinin teşkiline engel olan unsurları İs-lâm’ın yolundan kaldırıp temizledi.
3- Medine’de İslâm devleti kurulduktan sonra Hz. Peygamber (s.a.a) elçiler ve tarihî mektuplar göndererek dönemin siyasî ve toplumsal güç kutuplarıyla irtibata geçti ve birçok grupların başkanlarıyla iktisadî, siyasî ve askerî anlaşmalar imzaladı.
Tarih, Hz. Peygamber’in İran imparatoru Kisra’ya, Rum padişahı Kayser’e, Mısır sultanı Mukavkıs’a, Habe-şistan padişahı Necaşî’ye ve o dönemdeki diğer yöneticilere gönderdiği bazı mektupları kaydetmiştir. Bazı araş-tırmacılar, bu mektuplarm çoğunu ayrı bir kitap hâlinde bir araya toplamışlardır.Muhammed Hamidullah, el-Vesaik’us-Siyasiyye; AM Ahmedî, Mekatib’ur-Resul.
4- Allah Resulü, Islâm’ın hedeflerini başarıya ulaş-tırmak ve İslâm devletinin temellerini saglamlastirmak için birçok kabile ve şehre yönetici tayin etmiştir. Buna örnek olarak Hz. Peygamber’in bu konudaki teşebbüsle-rinden birini hatirlatmak istiyoruz:
Peygamber-i Ekrem, Rufaa b. Zeyd’i temsilcisi olarak kendi kavmine gönderdi ve onun için şöyle bir mek-tup yazdi:
“Rahman ve Rahim olan Allah’m adiyla. Bu, Allah’m Resulü Muhammed tarafindan Rufaa b. Zeyd için yazılmış bir mektuptur. Ben onu, ken-dilerini Allah’a ve Peygamber’e davet etmesi için kendi kavmine ve ayn kavimlerden onlara katılanlara gönderiyorum. Kim onun davetini kabul ederse, Allah’m ve Peygamber’inin hiz-binden olur. Ondan yüz çevirenler ise, sadece iki ay güvendedirler.”2Mekatib’ur-Resul, c.l, s.144
Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu tür davranış ve teşeb-büsleri göz önünde bulundurulduğunda, onun daha pey-gamberliğinin başlangıcından itibaren güçlü bir İslâm devleti kurma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Pey-gamber (s.a.a), bu devlet sayesinde İslâm’ın evrensel hükümlerini beşerî toplumların hayatlarının tüm boyut-larında hayata geçirmeyi amaçlıyordu.
Etkin kabile ve gruplarla antlaşma imzalamak, güç-lü bir ordu kurmak, farklı ülkelere elçiler göndermek, padişah ve yöneticileri uyarmak, onlara mektuplar yaz-mak, uzak ve yakın şehirlere ve bölgelere valiler tayin etmek ve benzeri uygulamalar, toplum işlerini idare et-me anlamında siyasetten
Hz. Peygamber’in sireti dışında raşit halifelerin, özel-likle de Şiî-Sünnî bütün Müslümanlar için bağlayıcılığı olan Müminlerin Emiri AM b. Ebî Talib’in (a.s) hilâfet dö-nemlerindeki davranışları da, din ve siyasetin uyumu-na ve ayrılmazlığına tanıklık etmektedir.
Her iki Islâm fırkasının âlimleri de, devlet teşkilinin ve toplum işlerini idare etmenin gerekliliği hususunda Kitap ve sünnetten birçok delil ortaya koymuşlardır. Aşağıda örnek olarak bunlardan bazısına değiniyoruz:Ebu’l-Hasan Maverdî, el-Ahkâm’us-Sultaniyye adlı ki-tabında şöyle diyor:
“İmamet (devlet başkanlığı), dini korumak ve dünya işlerini düzene koyma
k amacıyla nübüv-vet makamının halifeliği olarak öngörülen bir kurumdur. Bu nedenle, bu görevi yürütebilecek kimseye, onu üstlenipyürütmek, Müslümanların icmaı ile farzdır.”1
Ehlisünnet’in meşhur âlimlerinden olan bu Islam âlimi, bu konuyu ispat için iki delile işaret etmektedir:1- Aklî delil
2-Şer’îdelil
Aklî delil ile ilgili olarak şöyle yazıyor:
“Zira kendilerini birbirlerine zulmetmekten alı-koyacak, ihtilâf ettiklerinde ihtilâflarına son nok-tayı koyacak bir öndere teslim olmak, akıllı in-sanların tabiatında var olan bir şeydir. Eğer hü-kümdarlar olmasaydı, insanlar dağılır, kargaşa-ya düşer ve güçlerini kaybederlerdi.”Maverdî, el-Ahkâm’us-Sultaniyye, bab: 1, s.5, 1. baskı, MısırŞer’î delil hususunda ise şöyle diyor:
“Şeriat da, işlerin dinî bir veliye bırakılmasını emretmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyur-muştur: ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberi’ne
ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.’ Böyle-ce Allah, emir sahiplerine itaat etmeyi bizlere farz kılmıştır. Onlar, bize hükmeden önderleri-miz ve yöneticilerimizdir.”1el-Ahkâm’us-Sultaniyye, bab 1, s.5, birinci baskı, Mısır
Şeyh Seduk, Fazl b. Şazan aracılığıyla Imam AN b. Musa Rıza’dan (a.s) naklettiği uzun bir hadisin zimmnda imam, devlet kurmanm zarureti hakkında çeşitli açık-lamalarda bulunmuştur ki biz, bu açıklamaların bir bö-lümünü aşağıda aktarıyoruz:
“Biz, hiçbir fırka ve milletin yönetici ve baş-kam olmaksizm hayatlanm sürdürebildiğini gö-rememekteyiz. Çünkü her fırka ve milletin, din ve dünya işlerini düzenleyecek bir yöneticiye ih-tiyacı vardır. 0 hâlde hikmet sahibi olan Allah’m, insanları muhtaç olduklan ve mahrum bırakıl-diklan takdirde ayakta duramayacaklan bir ko-nuda kendi başlarına bırakması düşünülemez. Bir yönetici olmalıdır ki insanlar, onun önderli-ğinde düşmanlarıyla savaşsınlar, onun hükmüy-le elde ettikleri ganimetleri bölüşsünler, onun emriyle cuma ve cemaatlerini ikame etsinler, onun otoritesiyle zalimleri mazlumlardan alı-koysunlar.”2İlel’uş-Şerayi, bab: 182, hadis: 9, s.253
Bu kısa yazımızda konuyla ilgili bütün hadisleri açık-lamak, İslâm fakihlerinin fıkhî bakış açısıyla yaptıkları çeşitli çalışmaları aktarıp tahlilini yapmak mümkün de-ğildir. Böyle bir çalışma, başlı başına bir kitap yazmayı gerektirir.
Ayrıca İslâm fıkhını incelediğimizde, dinin kanunla-rının büyük bir bölümünün, güçlü bir devlet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Örneğin, İs-lâm, bizi cihada, savunmaya, zalimleri cezalandırmaya, mazlumları desteklemeye, şer’î had ve cezaları uygula-maya, geniş bir çerçevede iyiliği emretmeye, kötülüktensakındırmaya, düzenli bir ekonomik sistem geliştirmeye, İslâm toplumunun birliğini sağlamaya davet etmektedir. Şüphesiz bu hedefler, güçlü ve insicamh bir devlet ol-maksızın hayata geçirilemez. Zira mukaddes şeriatı ko-rumak ve Islam sinirlarim savunmak, ancak düzenli bir ordu ile mümkündür. Böyle güçlü bir orduyu oluşturmak da, ancak İslâmî değerler üzere kurulu güçlü bir devletin varlığı ile mümkündür.
Aynı şekilde, farzlan eda etmek ve günahların önü-ne geçmek amaciyla had ve cezalan uygulamak, maz-lumlann hakkim zalimlerden almak vs., güçlü ve uyumlu bir düzen olmaksızın mümkün değildir. Çünkü aksi tak-dirde toplumun büyük bir anarşi ve kargaşanın içine düşmesi kaçınılmaz olur.
Islâm açısından devletin zaruretinin delilleri, bu söy-lediklerimizle sınırlı olmamakla beraber, burada sözü edilen deliller, dinin siyasetten ayrı olmadığını ispatla-manın yanında, nurlu şeriatın değerlerine dayalı, güçlü bir İslâm devleti kurmanın zaruretini ve bütün İslâm top-lumlarının bununla görevli olduğunu da açık bir şekilde ortaya koymaktadır.8 Temmuz 2010: 22:22 #772654Anonim
@ümmüebiha 200115 wrote:
İSLÂM AÇISINDAN DİN SİYASETTEN AYRI MIDIR?
Eğer okuduğumu, Yanlış algılamadıysam, Osmanlıca da Siyaset etmek idam etmek manasına da geliyordu. Okuduğum bir kitapta o şekilde kullanıldığını görmüştüm. Seni siyaset ederim dediğinde hükümdar akan sular duruyordu

@ümmüebiha 200115 wrote:
1- Amaca ulaşmak için hile yapmak, aldatmak ve mümkün olan her türlü araçtan istifade etmek (amaç aracı meşru kılar) anlammda siyaset.
Açıkça bilindiği üzere bu anlamdaki siyaset, keli-menin gerçek anlamıyla siyaset olmadığı gibi, hile ve al-datmacadan başka bir şey değildir ve din asla böyle bir siyasetle uyuşmaz.Günümüzde dünyanın her yerinde siyasetin bilinen ama “görülmeyen” manası budur..
@ümmüebiha 200115 wrote:
2- Bir toplumu çeşitli alanlarda Islâm’ın gerçek ilke-leri doğrultusunda yönetmek ve işlerini düzene koymak anlammda siyaset.
Bu anlamdaki siyaset, Müslümanların işlerini Kur’-ân ve sünnet ışığında idare etmek olup asla dinden ayrı sayılamaz.Günümüzde Bunun adı siyaset değil. “emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anıl münker”. Ayrıca yaşadığımız çağda devletlerin ve toplumların da yapısı değişti :S ulaşım hızı ve bilgi erişim hızı sınırları anlamsızlaştırıyor. İnsanların arasında ki tek engel artık lisan bilmek. Artık eskisi gibi değil hiç bir şey. Bizde bu konuları eskisi gibi düşünemeyiz.
Zaman ve koşullar korkunç bir hızla değişiyor :S10 Temmuz 2010: 15:23 #771882Anonim
Peygamber sahabesi gibi düşünen müslümanlar olamdığımızdan kaynaklanıyor olacak ki admız müslüman kaldı ama faliyette neredeyse hiçbir amelimiz müslümanlıkla örtüşmüyor Haram helal kılınmış helal neredeyse haram fani ebedi imiş gbi alınılıyor ebedi ise faniymiş gibi itiliyor Nefsimize bu kadar uyduğumuzdan köleleştiğimizdn kaynaklanmıyor mu herşey
Hz.Huseynin bir sözü var “Allah kişi hür yaratmıştır” Allah bizi hür yarattı ama biz insanların kadınların dünya malının geçici heveslerin nefsimizin esiri olmak için birbirimiz eziyoruz
Yarın ruz-i mahşerde nasıl hesap vereceğimizi ne yazıkki düşünmez olduk
Rabbim bizleri ıslah eylesin10 Temmuz 2010: 15:32 #771883Anonim
ACABA ŞİA’YA GÖRE CEBRAİL RİSALETİ ULAŞTIRMADA
HIYANET Mİ ETMİŞTİR VE KUR’ÂN’I ALİ B. EBÎTALİB YERİNE ALLAH RESULÜ’NE Mİ NAZİL BUYURMUŞTUR
Cevap: Bazı cahil veya garazlı kimselerin Şia’ya izafe ettiği bu çirkin ithamın temelsizliğini ispat etmeden once, bu sözün kökenini bulmaya çalışalım.
Bu İthamın Kökeni
Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetlerinden ve o ayetlerle ilgi-li nakledilen hadislerden, Yahudilerin Cebrail’in risale-ti tebliğde hıyanet ettiğine inandıkları anlaşılıyor. Yahu-dilere göre güya Allah, Cebrail’e, nübüvveti İsrail’in so-yunda karar kilmasim emretmiş, fakat o, Allah’in emri-nin aksine, onu Jsmail’in soyunda karar kılmıştır.
Bu düşünceyle Yahudiler, Cebrail’i düşman bilmiş-ler1 ve “Emin (Cebrail) hıyanet etti.”(Fahr-ı Râzî, c.l, s.436 ve 437, Mısır basımı, H. 1308. 2-Şuarâ,194) demişlerdir. Kur’ân, onları eleştirmiş ve sözlerinin doğru olmadığını ispatla-mak için Cebrail’i emin ve güvenilir bir melek olarak ta-nıtmış ve şöyle buyurmuştur:
“Uyaranlardan olasın diye onu Emin Ruh (Cebrail), senin kalbine indirmiştir.”2
Başka bir ayette ise şöyle buyurulmuştur:“De ki: Cebrail’e düşman olanlar bilsinler ki o, o Kur’ân’ı Allah’m izniyle senin kal-bine indirmiş-tir Bakara, 97.”
Zikredilen ayetlerden ve tefsirlerinden açıkça anla-şıldığı üzere Yahudiler, Cebrail’e bazı sebeplerden dolayı düşman kesilmiş, onu azap meleği olarak adlandırmış ve onu risalet tebliğde hiyanet etmekle itham etmişler-dir.
Buna göre, “Emin (Cebrail) hiyanet etti” sözü, Yahudi milletinin hurafelerinden kaynaklanmıştır. Şia’yı eski bir düşman olarak gören bazı yazarlar da, Yahudilerin bu sözünü tekrarlayarak onu namertçe Şia’ya isnat etmiş-lerdir.Şia’ya Göre Nübüvvet
Şia, Kitap ve sünnete uyarak ve Hz. Peygamber’in Ehlibeyti’nin apaçık hadisler ışığında, Muhammed b. Ab-dullah’m (s.a.a) sadece hak üzere bir peygamber oldu-ğunu ve Allah’m emriyle evrensel bir risaletle gönderildi-ğini kabul etmekle kalmamakta, onun ilâhî elçilerin so-nuncusu ve en üstünü olduğuna inanmaktadır.
Şia’nın büyük önderi AM b. Ebî Talib (a.s), güzel söz-lerinin birinde bu gerçeğe şöyle tanıklık etmektedir:
“Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yok-tur; tektir, ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed, Allah’m kulu ve elçisidir; peygam-berlerin sonuncusu ve bütün âlemleri için Allah’m hüccetidir.”(Nehc’üs-Saade, c.l, s.188, Beyrut basımı; el-Kâfi, c.8, s.67, ikinci baskı, H. 1387, Tahran)İmam Cafer Sadık (a.s) da şöyle buyuruyor:
“Aziz ve Celil olan Allah, Araplardan sadece beş peygamber göndermiştir: Hud, Salih, Ismail,
Şuayb ve peygamberlerin sonuncusu olan Mu-hammed.Bihar’ul-Envar, c.ll, s.42, ikinci baskı, Beyrut, H. 1403“
Bu hadis-i şerif, açık bir şekilde Şia’ya isnat edilen bu çirkin iftirayı çürütmekte ve Muhammed b. Abdullah-‘m (s.a.a), Allah’m elçilerinin sonuncusu olduğunu bil-dirmektedir.Şia açısından Hz. Peygamber’in risaletinin son risalet olduğunu beyan eden sayısız hadisler hakkmda daha fazla bilgi edinmek için Üstat Cafer Sübhanî’nin “Mefahim’ul-Kur’ân” adlı eserine müracaat ediniz.Buna göre, dünyadaki bütün Şiîler, Cebrail’i risaleti tebliğde emin ve doğru kabul etmekte, Muhammed b. Abdullah’in (s.a.a) hak üzere bir peygamber ve Allah’m son elçisi olduğuna, AN b. Ebi Talib’in de onun vasisi ve halifesi olduğuna inanmaktadırlar.
Burada ŞİÎ ve Sünnî Müslümanların üzerinde ittifak edip, kendi muteber kitaplarında naklettikleri aşağıdaki hadisi gözden geçirmemizin uygun olacağını düşünüyo-ruz. “Menzilet Hadisi” diye meşhur olan bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.a), risaletinin son risalet olduğunu be-yan ettikten sonra Ali’yi (a.s) kendi vasisi ve halifesi ola-raktanıtmaktadır.
Allah Resulü (s.a.a), AN b. Ebî Talib’e (a.s) şöyle bu-yurmuştur:
“Bana göre Musa’nin Harun’u yerinde olmak-tan (yani nasil ki Harun Musa’nin vasisi ve halifesi idiyse, sen de benim vasim ve halifem ol-maktan) hoşlanmaz mısın? Sadece benden sonra pey-gamberyoktur. Bu hadis, sayısız birçok kaynakta yer almıştır. Onlar-dan bazısına işaret edelim: (1) Sahih-i Buharî, c.6, s.3, Bab-u Gazve-i Tebuk, Mısır basimi. (2) Sahih-i Muslim, c.7, s.120, Bab-u Fezail-i AM (a.s), Mısır basimi. (3) Sünen-i İbn-i Mace, c.l, s.55, Bab-u Fezail-i Asha-b’in-Nebî, birinci baskı, Mısır. (4) Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.109, Beyrut basimi. (5) Müsned-iŞiîsiyle, Sünnîsiyle bütün büyük İslâm muhaddisle-rinin senet açısından itimat ettiği bu hadis, Şia’nın aşa-ğıdaki iki husustaki sözünün doğruluğunun apaçık bir kanıtıdır:
1- Muhammed b. Abdullah (s.a.a), ilâhî elçilerin en yücesi ve sonuncusudur. Allah’ın emriyle ebedî ve evren-sel bir risaletle gönderilmiştir ve ondan sonra peygam-ber gelmeyecektir.
2- Ali b. Ebî Talib (a.s), Allah Resulü’nün (s.a.a) vasisi ve kendisinden sonra Muslumanlarm halifesidir.
Ahmed, c.l, s.170, 177, 179, 182, 184, 185 ve c.3, s.32 (6) Sahih-i Tirmizî, c.5, s.21, Bab-u Meakib-i AM b. Ebî Talib (a.s), Beyrut basimi. (7) Menakıb-i İbn-i Meğazilî, s.27, Beyrut basi-mi, h: 1403. ( Bihar’ul-Envar, c.37, s.254, ikinci baski, Beyrut, h: 1403. (9) Saduk, Mean’il-Ahbar, s.74, Beyrut basimi, h: 1399. (10) Kenz’ül-Fevaid, c.2, s.168, Beyrut basimi, h: 140510 Temmuz 2010: 15:47 #760964Anonim
ŞİA, KUR’ÂN’IN TAHRİF EDİLDİĞİNE İNANIYOR MU?
Cevap: Tanınmış Şia âlimleri, kutsal kitabımız Kur-ân-ı Kerim’in hiçbir tahrife uğramadığına ve bugün eli-mizde bulunan Kur’ân’ın Hz. Peygamber’e nazil olan se-mavî kitabın aynısı olduğuna ve onda hiçbir eksiklik ve fazlalığın bulunmadığına inanırlar. Bu sözün açıklığa ka-vuşması için bu konuda birkaç kanıta işaret etmek is-tiyoruz:
1- Âlemlerin Rabbi, Müslümanların semavî kitabını korumayı vadetmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Kar’ân’ı biz indirdik ve onu biz koruya-cağız.”Hicr, 9
Açıktır ki Şiîler, düşünce ve davranışlarında Kur’ân’ı esas aldıklarına göre, bu ayet-i şerifeyi gözden kaçır-mamış ve onun Allah tarafından korunacağı yönündeki mesajına iman etmişlerdir.
2- Sürekli Hz. Peygamber (s.a.a) Me birlikte bulunan ve vahiy katiplerinden biri olan Şiîlerin büyük önderi İmam AN (a.s), çeşitli münasebetlerde insanları bu Kur-ân’a davet etmiştir. Aşağıda onun bu konudaki sözlerin-den bir bölümünü aktarıyoruz:
“Bilin ki bu Kur’ân, aldatmayan bir öğüt verici ve saptırmayan biryol göstericidir.”Nehc’ül-Belâğa, Subhi Salih, 176. hutbe“Yüce Allah, hiç kimseye Kur’ân gibisiyle öğüt vermemiştir. 0, Allah’ın sağlam ipi ve apaçık se-bebidir.”1
“Sonra, ona (Peygamber’e) ışıkları sönmeyen bir nur, parıltısı tükenmeyen bir ışık olan Kur’-ân’ı indirdi. 0 (Kur’ân), izcisinin sapmayacağı bir yol. kanıtı sönmeyen bir furkan (hak ile batılı ayıran)dır.”2
Şiîlerin büyük önderinin bu yüce sözlerinden anlaşıl-dığı üzere Kur’ân-ı Kerim, sonsuza kadar nur saçan bir meşale olarak takipçilerinin yolunu aydınlatmaya de-vam edecek, bu meşalenin sönmesine veya insanların sap-masına yol açacak hiçbir değişikliğe uğramayacak-tır.
3-Şia âlimlerî, Hz. Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyur-duğu hakkında görüş birliği içindedirler:
“Ben, sizlerin arasında iki değerli emanet bı-rakıyorum. Birisi, Allah’ın kitabı Kur’ân; diğeri de, Ehlibeytim ve itretimdir. Bu ikisine sarıldığı-nız müddetçe asla sapmazsınız.”Nehc’ül-Belâğa, Subhi
Bu hadis, hem Şia, hem de Ehlisünnet kanalıyla ak-tarılan mütevatir hadislerden biridir. Bu hadisin beya-nından da anlaşıldığı üzere, Şia’ya göre Allah’ın kitabı Kur’ân, asla değişikliğe uğramayacaktır. Çünkü Kur’ân-‘ın tahrife uğramış olması durumunda, ona sarılmak, hi-dayetin gerçekleşmesine ve sapıklığın ortadan kalkma-sına sebep olmaz. Böyle bir sonuç ise, bu mütevatir hadisin açık ve net ifadesiyle bağdaşmaz.
4- Bütün fakihlerimizin ve bilginlerimizin naklettiği Şia İmamları’nın hadislerinde şu gerçek açık bir şekilde dile getirilmiştir ki Kur’ân, hak ve batılı ayırt ve teşhis etme ölçüsüdür. Şöyle ki her sözü, hatta hadis adı altın-da bize ulaşan sözleri de Kur’ân’a sunmalıyız. Eğer busözler, ayetler ile uyum içindelerse, hak ve doğrudurlar, aksi takdirde batıl ve yanlıştırlar.
Şia’nın fıkıh ve hadis kitaplarında bu konuda olduk-ça çok hadis vardır ki biz, onlardan sadece birine değini-yoruz:
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Kur’ân ile uyumlu olmayan her söz, batıl ve yanlıştır.”( Usul’ül-Kâfi, c.l, Kitab-u Fazli’l-İlim, Bab’ul-Ahzi Bi’s-Sünneti ve Şevahid’il-Kitab, 4. hadis.)
Bu hadislerden de Kur’ân’ın en ufak bir değişime uğramamış olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu yüzden bu mukaddes kitap ilelebet hak ve batılı ayırt etme öl-çüsü olarak kalacaktır.
5- Bütün zamanlarda İslâm kültürünün öncüleri olan büyük Şia âlimleri, Kur’ân-ı Kerim’in asla değişikliğe uğ-ramadığı gerçeğini açıkça ifade etmişlerdir. Bu büyük şahsiyetlerin tümünü zikretmek zor olsa da, örnek olarak onlardan birkaçına değinmek istiyoruz:
1- “Saduk” diye meşhur olan Ebu Cafer Muhammed b. AM b. Hüseyin Babeveyh el-Kummî (Ö: H. 381) şöyle diyor:
“Bizim Kur’ân hakkındaki görüşümüz şudur: Kur’ân, Allah’ın sözü ve vahyidir. 0, batılın asla sızamadığı bir kitaptır. Hikmet ve ilim sahibi Allah tarafından nazil olmuştur. Allah, onun indiri-cisi ve koruyucusudur.”(el-İtikadat, s.93)
2- “Alem’ul-Huda” diye meşhur olan Seyyid Murtaza AM b. Hüseyin el-Musevî el-Alevî (Ö: H. 436) şöyle yazıyor:
“Hz. Peygamber’in ashabından Abdullah b. Mes-‘ud, Übey b. Kâ’b ve başkaları, defalarca bü-tün Kur’ân’ı baştan sona Hz. Peygamber’e oku-muşlardır. Bütün bunlar, Kur’ân’ın Peygamber’in za-mamnda eksiksiz olarak ve düzenli bir şekilde bir araya toplanmış olduğunu göstermekte-dir.”(Mecmau’l-Beyan c.l, s.10, Seyyid Murtaza’nın “el-Mesail’it-Trablusiyyat” adlı eserindeki cevaptan naklen)3- “Şeyh’ut-Taife” diye meşhur olan Ebu Cafer Mu-hammed b. Hasan et-Tusî (Ö: H. 460) şöyle diyor:
“Kur’ân’a eklemeler yapıldığı veya onda bazi eksiklikler olduğu iddiası ise, bu kit aba asla ya-kışmayan bir iddiadır. Zira bütün Müslümanlar, Kur’ân’da hiçbir fazlalık olmadığı hususunda gö-rüş birliği içindedirler. Kur’ân’ın eksikliği husu-suna gelince, Müslümanların ağır basan görüş-leri bunun tersidir. Kur’ân’da hiçbir eksiklik ol-madığı görüşü, bizim mezhebimize daha çok yakışmaktadır. Nitekim Seyyid Murtaza bu görü-şü ka-bul etmiş ve desteklemiştir. Hadislerimi-zin zahirinden de bu gerçek anlaşılmaktadır. Sadece insanların çok az bir grup, Şia ve Ehli-sünnet yoluyla nakledilen ve Kur’ân’da bazı eksiklikler olduğu veya bazı ayet ve surelerin yerle-rinin değiştirildiğini ifade eden bazı rivayetlere işaret etmişlerdir. Ne var ki, bu rivayetler, haber-i vahit türünden rivayetlerdir ki, ilim/yakin, ke-sin bilgi ifade etmezler ve böyle bir konuda on-lara göre amel etmek doğru değildir. Dolayısıyla da bu rivayetlerden yüz çevirmek daha iyidir.”(et-Tibyan, c.l, s.3)4- “Mecmau’l-Beyan” adlı tefsirin sahibi Ebu Ali Ta-bersî şöyle yazıyor:
“Kur’ân’ın fazlalığı hakkında bütün İslâm üm-meti, bu görüşün temelsizliği noktasında ortak görüşe sahiptir. Kur’ân’ın bazı ayetlerinin eksil-diği hususunda ise, ashabımızdan bir grup ve Ehlisünnet’in Haşviyye fırkasından bir grup, bazirivayetler nakletmişlerdir. Ama mezhebimizce kabul edilen doğru görüş, bunun tersidir.”1Mecmau’l-Beyan, c.l, s.105- “Seyyid İbn-i Tavus” diye meşhur olan Ali b. Tavus el-Hillî(Ö:H.664)şöylediyor:
“Şia’nın görüşü, Kur’ân’da hiçbir değişimin ol-madığıdır.”2 Sa’du’s-Suud, s.1446- Şeyh Zeynüddin Amilî (Ö: H. 877) “Kur’ân’ı biz in-dirdikve onu biz koruyacağız.” ayetinin tefsirinde şöyle di-yor:
“Yani biz Kur’ân’ı her türlü değişiklikten ve fazlalıktan koruruz.”3İzhar’ul-Hak, c.2, s.130
7- “İhkak’ul-Hak” adlı eserin sahibi Kadi Seyyid Nu-ruddin Tüsterî (Ö: H. 1019) şöyle yazıyor:
“İmamiyye Şiası’na atfen Kur’ân’ın değiştiği yö-nünde ileri sürülen görüş, bütün Şiîlerin kabul ettiği bir görüş değildir. Onlardan çok az bir grup bu görüşe sahiptirler ki, Şiîler arasında onlara i-tibar edilmez.”4Âlâu’r-Rahman, s.258- “Bahauddin Amulî” diye meşhur olan Muhammed b. Hüseyin (Ö: H. 1030) şöyle diyor:
“Sahih olan görüş, Kur’ân-ı Azim’in her türlü fazlalıktan ve eksiklikten korunmuş olduğudur. Bazılarının, Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin adının Kur’ân’dan çıkarıldığı yönündeki iddiaları, âlim-lertarafından kabul görmemiştir. Tarih ve hadis-leri araştıran kimseler, mütevatir hadisler gere-gin ce sahabeden binlerce insanın nakli esasın-ca, Kur’ân’ın sabit ve sağlam olduğunu ve Kur’-ân’ın tümünün Hz. Peygamber’in zamanında bir a ray a toplatıldığını bilirler.”1 Âlâu’r-Rahman, s.259- “el-Vafî” adlı eserin sahibi Feyz-i Kaşanî (Ö: H. 1091), Kur’ân’ın değişikliğe uğramadığına delâlet eden, “Kur’ân’ı biz indirdik ve onu biz koruyacağız.” gibi ayetleri zikrettikten sonra şöyle diyor:
“Bu durumda, Kur’ân’ın tahrif edilmesi veya değiştirilmesi nasıl mümkün olabilir?! Kaldı ki, Kur’ân’ın tahrif edildiğini bildiren rivayetler, Al-lah’ın Kitabı’na aykırıdır. 0 hâlde bu rivayetlerin temelsiz olduğunu kabul etmek gerekir.”2Tefsir-i Safi, c.l, s.5110- Şeyh Hürr-i Amilî (Ö: H. 1104) şöyle diyor:
“Tarihi ve hadisleri araştıran bir insan, Kur’-ân’ın, binlerce sahabînin mütevatir nakli ile sa-bit ve sağlam olduğunu ve Hz. Peygamber’in zamanında toplanıp düzene koyulduğunu çok iyi bilir.”3Âlâu’r-Rahman, s.2511- Değerli araştırmacı Kaşiful-Gıta, ünlü eseri “Keş-fu’l-Gıta’da” şöyle diyor:
“Hiç şüphesiz, Kur’ân, Allah’ın koruması sa-yesinde her türlü eksiklikten (ve değişiklikten) korunmuştur. Kur’ân’ın açık ayeti ve turn asır-lardaki âlimlerin ittifakı, buna tanıklık etmekte-dir. Az bir grubun muhalefetine ise itibar etme-mek gerekir.”12- Iran Islâm Inkılâbı’nın rehberi Hz. Ayetullah’il-Uzma İmam Humeynî de bu konuda şöyle diyor:
“Müslümanların Kur’ân’ın yazılması, kaydedil-mesi, bir a ray a toplanması, korunması ve tilâvet edilmesi hususundaki ihtimam ve titizliklerini bilen herkes, Kur’ân’ın tahrif edildiği zannının temelsizliğine kanaat getirerek böyle bir şeyinmümkün olmadığını teslim eder. Bu konuda nakledilen rivayetlere gelince; bu rivayetlerin bir kısmı, delil olarak sunulamayacak kadar zayıf; bir kısmı, uydurulmuş oldukları belli olan mec’ul (mevzu) hadisler; bir kısmı ise, Kur’ân’ın tevili ve tefsiriyle ilgili açıklamalardır. Bir kısmı da, açık-lamaları kapsamlı bir kitap yazmayı gerektiren türlerden hadislerdir. Eğer konudan uzaklaşaca-ğımız korkusu olmasaydı, Kur’ân’ın tarihini ve asırlar boyunca geçirdiği aşamaları açıklar, eli-mizde olan bu semavî kitabın, Allah’ın indirdiği Kur’ân-ı Kerim olduğunu ve Kur’ân karileri ara-sında ki görüş farklıklarının Cebrail-i Emin’in Hz. Peygamber’in temiz kalbine indirdiği ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yeni bir olay olduğunu açıklığa kavuştururduk.”1Üstat Cafer Subhanî, Tehzib’ul-Usul, Takrirat-u Durus’il-İmam el-Humeynî, c.2, s.96.
Sonuç
Şiîsiyle, Sünnîsiyle Müslümanların tamamına yakın büyük çoğunluğu, elimizdeki bu semavî kitabın Hz. Pey-gamber’e nazil olan Kur’ân’ın aynısı olduğu ve her türlü tahrif, değişiklik, ekleme ve azalmadan korunmuş oldu-ğu noktasında hemfikirdirler.
Bu açıklamalarla, Şia’nın Kur’ân’ın tahrif edildiğine inandığı yönündeki iddianın temelsiz bir iftira olduğu or-taya çıkmaktadır. Eğer bu konuda birtakım zayıf hadisle-rin nakledilmesinin bu ithama sebep olduğu söylenecek olursa, buna cevap olarak deriz ki: Bu tür riva-yetlerin nakledilmesi, Şia’dan az bir gruba mahsus değildir. Bi-lâkis, Ehlisünnet müfessirlerinden bir grup da bu tür za-yıf rivayetleri nakletmişlerdir. Örnek olarak onlardan bir kaçına işaret ediyoruz:Übey b. Kâ’b’dan, (73 ayetlik) Ahzâb Suresi’nin Hz. Pey-gamber zamamnda (286 ayetlik) Bakara Suresi mikta-rında olduğunu ve recm ayetinin de bu surede yer aldi-ğını rivayet eder.1 (Şu anda Ahzâb Suresi’nde böyle bir ayet mevcut değildir.)Tefsir-i Kurtubî, c.14, s.113; Ahzâb Suresi’nin tefsirinin başlangıcında
Aynı kitapta Aişe’den şöyle dediği nakledilir:
“Ahzâb Suresi, Peygamber zamamnda 200 ayet idi, ama mushaf yazıldığı zaman, şu anda mevcut olandan başkası bulunmadı.”2Tefsir-i Kurtubî, c.14, s.113, Ahzâb Suresi’nin tefsirinin başlangıcında
2- “el-ltkan” adlı kitabın sahibinin naklettiğine göre, Übeyy’in mushafında surelerin sayısı 116 tane imiş ve bu mushafta Hafd ve Hal’ admda iki sure daha varmış. el-İtkan, c.l, s.67
Oysa hepimizin bildiği gibi Kur’an’m 114 suresi var-dir ve sözü edilen o iki sure Kur’ân’da yoktur.3- Hibbetullah b. Selâme, “en-Nâsıh ve’l-Mensuh” adlı kitabında sahabî Enes b. Malik’ten şöyle dediğini nakleder:
“Peygamber zamamnda Tevbe Suresi kadar o-lan bir sure okuyorduk ve ben o surenin sade-ce bir ayetini ezberlemiştim, o da şudur: Eğer Âdemoğluna iki vadi dolusu a It in verilecek olsa, şüphesiz üçüncüsünü de ister. Eğer ona üçüncü-sü verilecek olsa, dördüncüsünü de ister. Âde-moğlunun karnını ancak toprak doldurur ve Allah tövbe eden kimsenin tövbesini kabul eder.”
Oysa Kur’ân’da ne böyle bir ayet var, ne de bu söz, Kur’an’m üstün belâgatı ve üslûbuna uymaktadır.
miktarında olduğunu ve recm ayetinin de onda yer aldı-ğını rivayet eder.1 ed-Dürr’ül-Mensûr, c.5, s.180, Ahzâb Suresi’nin tefsiri-nin başlangıcında
Görüldüğü gibi, Şiîlerden olduğu gibi Sünnîlerden de az bir grup, Kur’ân’ın değiştiğine ilişkin birtakım zayıf ve temelsiz rivayetler nakletmişlerdir. Ancak bu zayıf riva-yetler, Şiîlerin de, Sünnîlerin de çoğunluğu tarafından kabul görmemiştir. Çünkü Kur’ân’ın açık ayetleri, çok sayıda sahih ve mütevatir hadisler, binlerce sahabî-nin icmaı ve dünya Müslümanlarının ittifakı, Kur’ân-ı Ke-rim’de hiçbir şekilde tahrif, değişiklik, fazlalık ve eksiklik meydana gelmediğini net ve açık bir şekilde ortaya koymaktadır. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.