- Bu konu 54 yanıt içerir, 22 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Ağustos 2011: 19:43 #795529
Anonim
Allah razı olsun açıklamalar çok hoş olmuş. Neden gruplara ayrılması garip karşılanıyor asıl bunu anlamamak gerek.
Herkes bulunduğu grup dışındakilere Allah razı olsun onlarda hizmet ediyorlar dedikten sonra sorun yok. Elbette herkesin anlayışı bir olamaz.
Meşrebe uygun bir yerde olmak hizmetin kalitesini artıracaktır.12 Ocak 2012: 13:22 #801556Anonim
işte sorunda bu ya isterdim ki hepsi yine birarda tek çatıda meslekleri farklıda olsa tek çatıda olsaydı ana meslekte risale inur okumak-neşretmek-okutmak-anlatmak olsaydı ne güzel olurdu evet birbirlerini bazen elestirdikleri açık hepside en iyisi bizi onlarda iyi onlarda dogru ama işte böle düşüğnceler var keske parca parca olmayaydı neyse vardır bi hikmet…
12 Ocak 2012: 13:49 #801557Anonim
eclairs kardeşin dediği de doğru cemaatteki büyükler in birbirini tenkid etmesi söz konsu bile olmaz ama malesef cemaat büyükleri deilde yinde büyük olupta tendkid edenler var buda henüz risalelere tam olarak vakıf olamaddıgı için bazı şahıslar tenkid edebiliyor yani henüz daha tam kavrayamaıslar bu yolda emekleyenler …bunun içinde dogruyu bilenın bilmeyeni bilgilendirmesi lazım…yani bunu o hala kavrayamayan şahıslra anlatabılmek gerek…
12 Ocak 2012: 14:00 #801558Anonim
duydugum birşeyi söliim bir tanıdıktan duydum bir şahıs demiş bunlar şöle böle halbuki öle deiller bir kere kim olusa olsun nur cemaati nde hoşgörüde ön plandadır bir kere o laf denmez düşünüyosan bile denmez arkadas ögrendıgım o lafı diyen şahısta hocaefendi grubundaymıs oda benım gördüğüm muhterem hocaefendinin grubunda ciddi derecede bozukluklar görüyorum bildiğimde hocaefendi amerikaya gitti gideli böle olmus biraz…maksadsım tendkid deil 1 kişi için genellme yapılmaz hoşgörmek istiyorum yinede iyi seyler yapanlarda var …ben grub ayrımı yapmam bizim burda( il merkezinde kac grup var bilmıyrum bildiğim ilcemizde olanı) 2 nur grubu var bi hocaefendi bide okuyucu 2 sinide severim bilirim hepside güzel seyler yapıyor…sorana şucuyumda demem islama hizmet yolunda herkese eyvallah…HEPİMİZ İNSANIZ VE MÜSLÜMANIZ BAŞKA TARİFİ YOK.şucu-bucu zaten bir insana tenkid manasınada gelebilir nefret ederım .
9 Şubat 2012: 10:59 #802331Anonim
İngilizlerin böl parçala yönet taktiği ile yönetiliyoruz.
Zaten istedikleri bu. Ayrı kalsınlar gayrı olsunlar.
9 Şubat 2012: 11:01 #802333Anonim
“İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur’anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız.. ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. ve sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlası kazanmak ile, tesanüd ve ittihad-ı hakikîye (dayanışma ve hakiki birlikteliğe) muhtacız ve mecburuz.”
9 Şubat 2012: 11:03 #802334Anonim
Çünki uzun imtihanlarda mahkemeler, düşmanlarım; benim gizli ve mevcud kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlahî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden, Risale-i Nur’a galebe edemiyorlar. Fakat hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said’lerin bir kısmını Nur’un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum.”
“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste olduğu gibi- bir derecetesanüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belası def’ oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.
9 Şubat 2012: 11:06 #802335Anonim
[h=3]Bizler muhabbet fedaisi değil miyiz?[/h]Muhabbetimizi muhkemleştirecek kalblerimizi rabt ettirecek şeylere çok ihtiyacımız var. Bizler dünyanın en güçlü cemaati ve devleti olduğumuz halde davamızı hakkıyla yapamıyoruz. Gizli düşmanlarımız kendi aralarında bizden daha iyi ittihad ediyorlar. Birbirlerine düşman oldukları halde sırf dünya için. Biz de 20. Lem’a olan İhlas Risalesindeki devaları yaralarımıza sürmeliyiz. Birbirimize ihtiyacımızı his etmiyoruz. Haklı hep ben çıkayım istiyoruz. Hakkın hatırı bazen çok hatırlara feda ediliyor.
(ev kemâ kâle) hadis-i şerifi, ikisi de ihlâs ne kadar İslâmiyette mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs meselesinin hadsiz nüktelerinden yalnız Beş Noktayı muhtasaran beyan ederiz.
TENBİH: Bu mübarek Isparta’nın medar-ı şükran bir hüsn-ü taliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i tarikat ve ehl-i ilmin, sair yerlere nisbeten, rekabetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakikî muhabbet ve ittifak yoksa da, zararlı muhalefet ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.
9 Şubat 2012: 11:11 #802332Anonim
Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum.
Ehl-i dalâlet, Risale-i Nur’un elmas kılıçlarına mukabele edemedikleri için, şakirtleri içinde, derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek, meşrepler veya hissiyatları muhalefetinden zayıf damarları bulup, şakirtleri içindeki tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım. Sakın, çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatadan hâli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır.
Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Umum kardeşlerimize birer birer selam ederiz.
9 Şubat 2012: 11:16 #802336Anonim
Risale-i Nur talebelerinin birbirinden ayrılmaları normal ve istenen bir süreç değildir. Tamamen gizli düşmanların ve casusların ve gövdenin içine giren kurtların parmak karıştırması ile talebeler arasında fitne ve ayrılıkların başlamasıdır. Üstadımız hay
Risale-i Nur talebelerinin birbirinden ayrılmaları normal ve istenen bir süreç değildir. Tamamen gizli düşmanların ve casusların ve gövdenin içine giren kurtların parmak karıştırması ile talebeler arasında fitne ve ayrılıkların başlamasıdır. Üstadımız hayatta iken dahi bu planlarını hayata geçirmeye çalışmışlar fakat Üstadımızın ikazları ve hayatta olması ve de herkesin kabul ettiği hiç bir ihtilafa düşmediği vazifeli bir kumandan olmasından dolayı muvaffak olamamışlardır. Elhamdülillah. Hatta Üstadımızı dahi çürütmmeye çalışmışlar. Cenab-ı Hak izin vermemiştir. İnayet-i İlahi’ye ile Üstadımıza saldıranlar Risale-i Nur’dan cevablarını almışlardır.
Fakat Üstadımız vefat edince gizli düşmanlar talebeler arasında tenkid ve gücendirmek ve de karalamalar ile ayrılık rüzgarlarını estirmişlerdir. Risale-i Nur talebelerinin birbirinden ayrılmaları normal bir süreç değildir. Hizmetin akıbeti için en kötü şeydir. Hepimizin kaynağı aynı olduğu halde hepimizin cemaat lideri farklı. Haydi farklı olsun önemli değil diyelim fakat bu liderler hiç birleşiyor ve aralarında bir meclis oluşturuyorlar mı? Güç birliği yapıyorlar mı. İşte bu nokta bizi aşıyor. Bu liderlerden şunu bekliyoruz. Risale-i Nur ve Risale-i Nur camiasında muteber kaynaklar toplansın ve hizmet metodu nasıl olmalı bizler ne yapmalıyız. Risale-i Nur’a ayna mı oluyoruz perde mi düşünsünler. Eğer benim hocam Seyyid Hafız Said Nuri Ertürk dahi Risale-i Nur’a ayna değil perde oluyorsa ona da bağlanmam. Körü körüne taklit istemem. Araştırırır delile bakarım. Risale-i Nur’a ters neyi varsa kabul etmem. Çünkü Bediüzzaman Üstadımız bize öyle ders veriyor:
Sual: Neden hüsn-ü zannımıza su-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.
Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
Sual : Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz.
Cevap: Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil… İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattir. Ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misal daha söyleyeceğim: DEVAMI: Risale-i Nur Külliyatı Arama Motoru
Sual: Kafirlerin zemmi hakkında yalnız iki ayetle iktifa edilmiştir. On iki ayetin hülasasıyla münafıklar hakkında yapılan itnab neye binaendir?
Cevap: Münafıklar hakkında itnabı, yani tatvili icap ettiren birkaç nükte vardır:
Birincisi: Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa dahahabis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedit olur. Dahili olursa, zararı daha azim olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Harici düşman ise, bilakis, asabiyeti şiddetlendirir, salabeti arttırır. Nifakın cinayeti, İslam üzerine pek büyüktür. alem-i İslamı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Azimüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur.9 Şubat 2012: 21:09 #802344Anonim
[h=3]Risale-i Nur’a göre İttihad-ı İslam[/h]Üstadımız bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam diyor. Risale-i Nur’a göre İttihad-ı İslam nedir?
[h=3]
Cevap[/h]İSLÂM BİRLİĞİ“Hepiniz Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”(Al-i İmran, 103)“Allah’a ve Resulüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de, kuvvetiniz (devletiniz) elden gider.”(Enfal, 46)Avrupa tarihi, din savaşları, mezhep savaşları, milletler arası savaşlarla dolu kanlı bir tarihtir.Avrupa’da milletlerarası savaş eksik olmuyordu. 14 ve 15. yüzyıllarda Fransa ve İngiltere arasındaki savaş “100 Yıl Savaşları” olarak bilinir. Avrupa’da 1618-1648 yılları arasında yapılan savaşlar, tarihe “30 Yıl Savaşları” olarak geçmiştir. (Bu dönemde Fransa’da Sen Bartelmy katliamında, bir gecede 40 bin Protestan, Katolikler tarafından vahşice öldürüldü.) Yine 20. yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne sebep olan iki dünya savaşı Avrupa devletleri arasında oldu.Yahudiler de bütün Avrupa’da, yüzyıllar boyunca katliamlara maruz kaldılar.Fakat günümüzde bu savaş ve anlaşmazlıkların hepsi unutulmuş görünüyor.Kendi aralarında yüzyıllarca savaşan Avrupa devletleri, şimdi “Avrupa Birliği”ni oluşturdular ve dünya üzerinde büyük bir güç odağı haline geldiler.Hıristiyan mezhepleri arasında bugün bir sıkıntı olmamakla beraber, onların Yahudilerle bile anlaştıklarını, birleştiklerini görüyoruz.Yahudiler, yüzyıllarca dünyanın her tarafında dağınık ve sefil bir şekilde yaşarken, 20. yüzyılda Siyonizm düşüncesiyle bir araya geldiler ve dünya üzerinde büyük bir güç oluşturdular. Dünyadaki nüfusları 20 milyon olduğu halde, siyasi ve ekonomik alanda yedi milyar dünya nüfusuna tesir edecek bir konuma geldiler.***Yahudi ve Hristiyanların ittifak ettikleri şu dünyada, birlikteki kuvveti anlamayan galiba yalnızca biz Müslümanlar kaldık.Günümüzde, Müslümanlar arasını birleştirecek, pek çok ortak bağ olduğu halde, hala bir İslâm birliği oluşturulamamıştır.Bugün dünya nüfusunun 1/5’ini Müslümanlar oluşturmaktadır (bir buçuk milyar). Fakat siyasi, ekonomik ve kültürel alanda, dünya çapında hiçbir tesirleri yok.Müslümanların, dünya üzerinde büyük bir nüfusa ve ekonomik potansiyele sahip olmakla beraber, tesirsiz olmalarının temelinde, birlik ve beraberlik ruhuna sahip olamayışları vardır. Eğer siyasi, ekonomik ve kültürel birliktelik sağlanabilse, dünya dengelerini değiştirecek yeni bir güç ortaya çıkacak.Teorik olarak bütün Müslüman fert ve devletler, Müslümanlar arası ittifakın, dünya üzerinde maruz kalınan siyasi, ekonomik, kültürel bütün felaketlerden kurtulmaya vesile olacağını, aynı zamanda bunun Allah’ın emri olduğunu, çok iyi bilir ve bunu temenni ederler. Fakat iş pratiğe gelince bazı şartlanmışlıklardan ve nefsanî, şahsi garazlardan kurtulupta bunu gerçekleştiremezler.İslâm düşmanlarının bir İslâm birliğinden korktuğu ve bu birliği baltalayabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları doğrudur. Fakat zaten onlardan da başka bir şey beklemekte saflık olur.Risâle-i Nûr’da İttihad-ı İslâmÜstad Bediüzzaman, Müslümanlar arası ittifaka büyük önem verir. Hayatında yaptığı faaliyetlerle ve eserleriyle bu ittifakı gerçekleştirmeye çalışmıştır. Hayal ettiği İslâm birliğini şöyle tasvir eder:
Tarif ettiğim ve dahil olduğum ittihad-ı Muhammedînin (sav) tarifi budur ki:Şarktan garba, güneyden kuzeye uzanan nuranî bir silsile ile bağlanmış bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir.[1]Bu ittihadın cihetü’l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir.Müntesipleri, “Kàlû Belâ”dan itibaren dahil olan bütün mü’minlerdir.İsim defterleri de Levh-i Mahfuz’dur.Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum İslâmî kitaplardır. Günlük gazeteleri de, i’lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir.Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir.Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir.Bu cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir.Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (sav) ile ahlaklanmak ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve -eğer zarar etmezse- nasihat etmektir.Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi şeriatın emir ve yasaklarıdır.Ve kılıçları da kat’i burhanlardır. Zira “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir.” Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise vahşet ve taassuba karşı idi.Hedef ve maksatları da, i’lâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.Şimdi maksadımız, o silsile-i nurânîyi harekete getirmekle, herkesi bir şevk ve vicdani bir arzuyla, terakkî yolunda kâbe-i kemalâta sevk etmektir. Zira ilâ-yı kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.İşte ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o şark vilâyetlerini ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamanki Şarklılardır. (…)İhtilâf u tefrika endişesi,kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.İttihadken savlet-i a’dâyı def’e çaremiz,ittihad etmezse millet,dağ-dar eyler beni.Yavuz Sultan Selim***Üstad Bediüzzaman, Eski Said döneminde olsun, Yeni Said döneminde olsun, daima ihtilafın zararlarını, ittifakın ehemmiyetini nazara verdi ve daima ittifak için çalıştı.Bir yazısında “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” diyordu.Şam’da verdiği hutbesinin başında “Bizi maddî cihette orta çağda durduran ve tevkif eden, altı hastalıktan birisinin “Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek” olduğunu söylüyordu. Hutbesinde şöyle diyordu:
“Ey bu sözlerimi dinleyen bu Cami-i Emevîdeki kardeşler (ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm camiindeki ihvân-ı Müslimîn)! “Biz, zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz” diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tembelliğiniz ve neme lâzım deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. (…)İnşaallah, yine Araplar ye’si, ümitsizliği bırakıp, İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.”[2]***“Medresetü’z-Zehra” adlı üniversitesini kurmak isteyişinin sebeplerinden biri de, Müslümanlar arası ittifakı sağlamaktı. Bu üniversitede medrese, tekke ve mektep birleştirilecek, onların birleşmesiyle de toplumda fikri alanda ittihat oluşacaktı. Aynı zamanda Âlemi İslâm’ın her tarafından bu üniversiteye gelip, eğitim görecek talebeler sayesinde, İslâm birliği kuvvetlendirilecekti.***Üstad, Yeni Said döneminde Müslümanlar arası birliğin nasıl temin edileceğini bilhassa 22. Mektup (Uhuvvet Risalesi) ile ihlastan bahseden 20 ve 21. Lem’a risalelerinde ele aldı. 21. Lem’a risalesinde bir cemaat bünyesindeki birlik ele alınırken, 20. Lem’a risalesinde, Müslüman gruplar –hatta devletler- arası ihtilafın sebeblerini ve ittifak etmenin yollarını genişçe izah etti. Üstadın ortaya koyduğu tahliller, önyargılı olmamak ve garazkâr nefsanî duyguları ön plana çıkarmamak şartıyla, İslâm birliğini tesis etmek isteyenler için, çok mühim mesajlar taşımaktadır.***Üstadın 20. Lem’a risalesinin başındaki soruyu ve bu soruya verilen cevaplardan bir tanesini aşağıya alalım.
Mühim ve müthiş bir sual: Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak, ehl-i vifakın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?Elcevap: Bu elîm ve fecî ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hadise-i müthişenin pek çok esbabından, yedi sebebini beyan edeceğiz. (…)(Yedi Sebepten) İkinci SebepEhl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yani, ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah, verir.Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarikat, hak ve hakikate istinad ettikleri için ve her biri bizzat tarik-i hakta yalnız Rabbini düşünüp tevfikine itimad ederek gittiklerinden, mânen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit, insanların yerine Rabbine müracaat eder, medet O’ndan ister. Meşreplerin ihtilâfıyla, zâhir-i meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek, ittifak ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekabet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazifesi zîr u zeber olur.İşte bu müthiş sebebin verdiği vahîm neticeleri görmemenin yegâne çaresi, dokuz emirdir.- Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.
- Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek,
- Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, “Mesleğim haktır” yahut “Daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden “Hak, yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel, benim meşrebimdir” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek,
- Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmekle,
- Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,
- Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,
- Nefsini ve enâniyetini,
- Ve yanlış düşündüğü izzetini,
- Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.
***Hutbe-i Şamiye Risalesindeki bir soru ve cevapla konuyu bağlayalım:
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya’nın, hususan İslâmiyet’in hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?Elcevap: Nur’un Yirmi Birinci Lem’a-i İhlâsında izah edildiği gibi, haklı şûrâ, ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyaçları hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.[3][HR][/HR][1] Bu sözlerin 1910 yılında söylendiği unutulmamalıdır.
[2] Mektubat, s, 413. (Hutbe-i Şamiye’den)
[3] Mektubat, s, 423. (Hutbe-i Şamiye’den.)9 Şubat 2012: 21:13 #802345Anonim
[h=3]Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlarla uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.[/h]Kardeşlerim,
Her ihtimale karşı bu sabah ihtar edilen bir meseleyi beyan etmek lâzım geldi.
Bizim Kur’ân’dan aldığımız hakikatler güneş, gündüz gibi şek ve şüphe ve tereddüdü kaldırmadığını, yirmi seneden beri “Acaba zındık filozoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur.
Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlarla uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir.
Said Nursî
9 Şubat 2012: 21:15 #802346Anonim
Ehl-i İmân aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz?
Bismillahirrahmanirrahim
İşte, ey mü’minler!
Ehl-i İmân aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz?
Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken…, onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?
O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”
Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi: 49:10.) kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.
Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” (Buharî) düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.
Bediüzzaman Said NURSİ Hz.
9 Şubat 2012: 21:20 #802347Anonim
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki maddedir.……………………………………………………………………….
İkinci madde: Maatteessüf, Risale-i Nur’un, imansız ve emansız cin ve insî düşmanları onun çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli desiseler ve hafî vasıtalarla, haberleri olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukavemetsiz olduğundan, bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor.
Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.
9 Şubat 2012: 21:22 #802348Anonim
Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihad-ı İslâmdır. Ittihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib (şubeli), muhit(geniş, kapsamlı), merâkiz ve maâbid-i İslâmiyeyi (İslami merkezleri ve mabedleri) birbirine rabtettiren (bağlayan) bir silsile-i nuran
Tekraren söylüyorum ki, ittihad-ı İslâm hakikatında olan ittihad-ı Muhammedînin (a.s.m.) cihetü’l-vahdeti (birleştiği cihet) Tevhid-i İlâhîdir. Peyman (and) ve yemini de îmandır. Müntesibî, umum mü’minlerdir. Nizamnâmesi (tüzüğü), sünen-i Ahmediye’dir (Peygemberimizin ahlak ve yaşayışıdır) (a.s.m.). Kânunu, evâmir ve nevâhi-i şer’iyedir(Allah’ın emir ve yasaklarıdır)……
……Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihad-ı İslâmdır. Ittihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib (şubeli), muhit(geniş, kapsamlı), merâkiz ve maâbid-i İslâmiyeyi (İslami merkezleri ve mabedleri) birbirine rabtettiren (bağlayan) bir silsile-i nuraniyi ihtizaza (harekete) getirmekle onunla merbut (bağlı) olanları ikaz ve tarîk-ı terakkiye (yükselme yoluna) bir hâhiş (arzu) ve emr-i vicdanî (vicdanen yapma gereklliği) ile sevk etmektir. Bu ittihadın meşrebi (usulü) muhabbettir. Husumet ise, cehalet ve zaruret (çaresizlik, fakirlik ve zorda kalmak) ve nifakadır (fitnelere, ayrılıklara, münafıklığa)dır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.