- Bu konu 54 yanıt içerir, 22 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Şubat 2012: 21:24 #802349
Anonim
“Sual: Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
Cevap: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız.
Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
Sual: Neden hüsn-ü zannımıza su-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.
Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
Sual : Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz.Cevap: Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil… İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattir. Ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misal daha söyleyeceğim: DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ: Risale-i Nur Külliyatı Arama Motoru9 Şubat 2012: 21:25 #802350Anonim
Risale-i Nur’un mesleği ve meşrebi ise Üstad Hazretleri tarafından ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Nur Talebeleri için geçerli olan meslek budur.
Meslek ve Meşereblerde İttihad
Bediüzzaman Hazretleri’nin “Maksadda ittihad lazımdır. Meslekler ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir” sözünü nasıl anlamak gerekir?
Cevap
Üstad Hz. bu sözü 1909 yılında yazdığı bir gazete makalesinde söylemiştir. Sözün tamamı şöyledir:
“Dinî cemaatlar maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün” sözünü de söylettirir.”
İfadelerin tamamından anlaşılan, hizmet metotları farklı farklı olması normaldir. Hem iyidir de. Çünkü tek bir metot olsa bütün müslümanlar onu taklid ederler ve daha güzel ve yeni ihtiyaçlara cevap verecek metotlar araştırmazlar. Bu ise kabiliyetleri söndürür ve caiz olmaz.
Üstadın dediği şekillde olursa bütün İslam ümmeti çok geniş bir meşveret meclisine dönüşür ve birinin bulduğu bir güzellikten diğerleri de faydalanabilir.Fakat metotların farklı olması muhteva ve içeriğin de farklı olmasını mecbur kılmaz. Mesela hepsi de Kur’an ve sünneti merkeze alır, ehl-i sünnetin makbul kitaplarından, tefsirlerinden faydalanırlar.
Bununla beraber meslekler farklı olsa da bu asırda bütün müslümanların Risale-i Nur’daki iman derslerine ihtiyacı vardır. Üstadın tabiriyle ortaya konulan bu eserler mal-ı umumidir. Mesleği ayrı ayrı olsa da herkes istifade edebilir ve etmelidir.
Aynen Fahreddin-i Razi’nin, İbn-i Kesir’in ve Elmalı’nın tefsirlerinden her meşreb sahibi istifade ettiği gibi, Risale-i Nur da ahirzamanda gelmiş Kur’an’ın harika bir tefsiridir. Herkes istifade edebilir.
Risale-i Nur’un mesleği ve meşrebi ise Üstad Hazretleri tarafından ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Nur Talebeleri için geçerli olan meslek budur.
Mesela İhlas Risalesinde şu şekilde tanımlamıştır:
“Mesleğimiz haliliye olduğu için meşrebimiz hullettir”
Emirdağ Lahikasında ise, ehl-i sünnetin temel düsturlarının şimdiki hizmet tarzımızı gerektiridği ve başka meslek mensublarının da Risale-i Nur mesleğinden istifadeye başladığını şöyle anlatır:
“Kelâm’ın ve Usûl-üd Din allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Velcemaat’ın dâhî muhakkiklerinin İslâmî akidelere dair çok tedkik ve muhakematla ve âyât ve hadîsleri müvazene ile kabul ettikleri Usûl-üd Din (dinin asılları) düsturları, şimdiki Risale-i Nur’un meşrebini muhafazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid’a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar.
Hakikat-ı ihlas tam muhafaza edildiği için, her nevi ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta mutaassıb ve Vehhabîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve mutaassıb hocaların en enaniyetlisi, beraber Nur dairesine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar.
9 Şubat 2012: 21:28 #802351Anonim
Hizmet Metodu
Risale-i Nur’un hizmet düsturları, Risale-i Nur öncesi dönemdeki hizmet düsturlarından farklı mıdır? Farklıysa bu fark nedir?
CevapÜstad Bediüzzaman derki; “Bütün hak tarikler Kur’an’dan alınmıştır”. Yani Allah’a götüren bütün yolların esası Kur’an’dan alınmıştır. Hak olan bütün İslâmî hizmet yolları Kur’an’a hizmet ederler.
Hizmet etme yolları ise farklı farklı olabilir. Önemli olan bu hizmet metodlarında sünnet ve şeriata zıt şeylerin olmamasıdır.
Her asırda hizmet metodları farklı farklı olabildiğine göre, asırlar geçtikçe ve zamanın şartları başkalaştıkça elbette hizmet metodları da değişir. Hz. Üstad buna “zamanın ilcaatı” der.” Yani zamanın getirdiği ve zorladığı yeni ihtiyaçlara göre tarzlar değişir. Üstad, bu noktadaki nazarını Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserinde şöyle izah eder:
“Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki (makalelerimdeki) umum hakaikte (hakikatlerde) nihayet derecede musırım (ısrarlıyım). Şayet zaman-ı mazi canibinden (geçmiş zaman tarafından), asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim (göstereceğim). Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim.
Şayet müstakbel (gelecek) tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ (akıllıların tenkidleri) mahkemesinden tarih celbnamesiyle (çağrısıyla) celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü’ ve inbisat (genişlemek) ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek, hakikat tahavvül etmez (değişmez); hakikat haktır.”Şualar’daki bir takrizden alınan şu ifadeler de her asırdaki müceddidlerin bu tavra sahip olduğunu anlatır:
“Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen (müjdelenen) dinin yüksek hâdimleri (hizmetkârları, müceddidleri); emr-i dinde mübtedi’ (yeni şeyler icad eden, bidatçi) değil, müttebi’dirler (şeriat ve sünnete tabidirler). Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm (hükümler, kurallar) getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediye’ye (asm) harfiyen ittiba’ (uymak) yoluyla dini takvim ve tahkim (güçlendirme) ve dinin hakikat ve asliyetini izhar (gösterme) ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı (batıl şeyleri) ref’ ve ibtal ve dine vaki’ tecavüzleri redd ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler.Ancak tavr-ı esasîyi (temel esası) bozmadan ve ruh-u aslîyi (şeraitin asıl ruhunu) rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine (anlayışına) uygun yeni ikna’ usûlleriyle ve yeni tevcihat (mana yönleri göstererek) ve tafsilât (açıklamalar) ile îfa-i vazife ederler.”
Risale-i Nur’un yeni tarzı nedir? Sualine cevab olmak üzere Risale-i Nur’dan iki yeri aşağıya alıyoruz:
“Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zatlar tarafından soruldu: “Risale-in-Nurun verdiği zevk ve şevk ve îman ve iz’an onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”Elcevap: Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri, îmanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler.Onların zamanlarında, îmanın esasatına (temellerine) ve köklerine hücum yok idi ve erkân-ı îman sarsılmıyordu. Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu, has mü’minlere ve ferdlere hitab ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def’edemiyorlar. Risale-i Nur ise, Kur’anın bir mânevî mu’cizesi olarak îmanın esasatını kurtarıyor. Ve…
1- Mevcud ve muhkem (sağlam) îmandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile îmanın isbatına ve tahakkukuna ve muhafazasına ve şübehattan (şübhelerden) kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.O divanlar derler ki: “Veli ol, gör, makamata çık, bak; nurları, feyzleri al.” Risale-i Nur ise der:”Her kim olursan ol, bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikatı müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan îmanını kurtar.”
2- Hem Risalet-ün-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ımânevî-yi dalâlet karşısında tek başiyle galibane mukabele eder.
3- Hem Risalet-ün-Nur, sair ulemanın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazariyle ders vermiyor ve evliya misillü yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor; belki aklın ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyle hareket ederek evc-i a’lâya uçar, taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakaik-ı îmaniyeyi kör gözüne de gösterir.” (Sikke-i Tasdik)
“Diyorlar ki: “Senin eski zamandaki müdafaatın (savunmaların) ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın (manevî mücadelen), şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyet’i müdafaa eden mütefekkirîn (düşünürler) tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye (manevî İslam mücahidleri olan düşünürler) tarzında hareket etmiyorsun?
Elcevab: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar (çarpışıyorlar); bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete (isbat olunmuş fenler) suretinde lâ-yetezelzel (sarsılmaz) teslim ediyorlar (kabul ediyorlar). O suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar.
Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek (düşürmek) olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi (İslamın hükümlerini) zahirî (yüzeysel) telakki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara yetişsin?” (Mektubat, 29. Mektub)9 Şubat 2012: 21:30 #802352Anonim
Yaşasın şeriat-ı garrâ!
Yaşasın adalet-i İlâhî!
Yaşasın ittihad-ı millî!
Ölsün ihtilâf!
Yaşasın muhabbet-i millî!..
Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!
Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler!
Yaşasın satvet-i muşahhas ordular!
Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî
9 Şubat 2012: 21:32 #802353Anonim
Şahs-ı Manevî
Şahs-ı maneviyi maddi ve manevi anlamda nasıl misallendirebiliriz? Şahs-ı maneviye dahil olma şartları nedir? Şahs-ı manevinin meşveretle bir ilişkisi varmıdır. Şahs-ı manevi anlayışı ile bir ulul emre tâbi olmak anlayışı biri birisine zıt düşer mi?
CevapŞahs-ı manevi, çok kimselerin belirli bir maksada yönelik olarak bir araya gelmesi ile ortaya çıkan bir topluluğun manen tek bir şahıs gibi olması demektir.
Tek bir şahıs nasıl bir gayeye yönelik çalışmalar yapıyor ve belirli neticeler elde ediyorsa, topluluğun şahs-ı manevisi de öyledir.
Maddi misal olarak kamu kuruluşlarını verebiliriz. Mesela, Kızılay’ın da bir şahs-ı manevisi vardır. Bu gibi devlet kuruluşlarına, “kamu tüzel kişiliği” denmesi de şahs-ı manevi manasındadır.
Bu kurumun bütün personeli, birlikte kuruluş gayelerine yönelik çalışmalar yaparlar ve tek başlarına yapamayacakları büyük hayırlara vesile olabilirler.
Manevi olarak ise, bütün hayır kuruluşlarını, cemiyetleri ve cemaatleri misalverebiliriz.
Şahs-ı maneviye dahil olmanın şartı, o topluluğun gayelerini samimi bir şekilde kendine gaye edinmek ve bu gayeleri elde etmek yolunda diğer ferdelerle sıkı bir dayanışma içinde olmaktır. Üstad Bediüzzaman dayanışma yoluyla şahs-ı manevi oluşturmanın nasıl büyük bir kuvvet artışına sebeb olduğunu şöyle anlatır:
“Hakikî ve samimî bir ittifakta (birleşmekte) herbir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid (birleşmiş) adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” (21. Lema)
Ayrıca Hz. Üstad, şahs-ı manevi oluşturarak yapılan hayırlı çalışmalardan kazanılan büyük sevapların, bölünmeden bütünüyle, şahs-ı maneviye dahil her bir ferdin amel defterine kayd edileceğini, bunun hakikat ehli büyük zatlar tarafından keşfen görüldüğünü ve Allah’ın rahmetinin genişliğinin de bunu gerektirdiğini söyler.
Şahs-ı manevi’nin fikri ise, en güzel meşveret, yani istişare yoluyla ortaya çıkar. Eğer ona dahil ferdler arasında verimli bir meşveret ilişkisi yerleşmiş olursa çok güzel fikirler ortaya çıkabilir. Zararlar erkenden farkedilip tedbirler alınır, kâr getirecek fırsatlar kaçırılmaz. Ferdlerin kabiliyetleri gelişir.
Üstad’ın yukarıdaki sözünde geçtiği gibi, bir akılla değil, on akılla düşünülmüş, yirmi gözle görülmüş gibi olur.
Şahs-ı manevinin liderlikle bir zıtlığı yoktur. Bunu en güzel örneği, Peygamber Efendimiz (asm) ile sahabeler cemaatinin şahs-ı manevisinin durumudur.
Sevgili Peygamberimiz (sav) hem onlara liderlik yapar, hem de onların görüşlerini alır ve onlarla istişare ederdi. Üstelik Kur’an, “Onlarla istişare et” diyerek ona bunu emretmişti.
En güzel liderlik arkasındaki topluluğun görüşlerinden devamlı faydalanan ve istişare mekanizmasını iyi çalıştıran liderliktir.
Allahu teala, arı ve karınca gibi hayvan topluluklarına bile içlerinden birer reis tayin ettiğine göre, insanların cemiyetlerinin başsız olması asla düşünülemez. Bunun aksini savunmanın İslam ahlakı ile hiç bir alakası yoktur.
Müslümanların birlik beraberlik olması, şahs-ı manevi teşkil etmeye çok önem vermesi ve meşvereti iyi kullanan kaliteli liderler yetiştirmesi lazımdır. Bu zamanda İslam Dünyası’nın batı karşısında gelişmesi için bu şarttır.9 Şubat 2012: 21:35 #802354Anonim
Risale-i Nur talebelerinin birbirinden ayrılmaları normal ve istenen bir süreç değildir. Tamamen gizli düşmanların ve casusların ve gövdenin içine giren kurtların parmak karıştırması ile talebeler arasında fitne ve ayrılıkların başlamasıdır. Üstadımız hayatta iken dahi bu planlarını hayata geçirmeye çalışmışlar fakat Üstadımızın ikazları ve hayatta olması ve de herkesin kabul ettiği hiç bir ihtilafa düşmediği vazifeli bir kumandan olmasından dolayı muvaffak olamamışlardır. Elhamdülillah. Hatta Üstadımızı dahi çürütmeye çalışmışlar. Cenab-ı Hak izin vermemiştir. İnayet-i İlahi’ye ile Üstadımıza saldıranlar Risale-i Nur’dan cevablarını almışlardır.
Fakat Üstadımız vefat edince gizli düşmanlar talebeler arasında tenkid ve gücendirmek ve de karalamalar ile ayrılık rüzgarlarını estirmişlerdir. Risale-i Nur talebelerinin birbirinden ayrılmaları normal bir süreç değildir. Hizmetin akıbeti için en kötü şeydir. Hepimizin kaynağı aynı olduğu halde hepimizin cemaat lideri farklı. Haydi farklı olsun önemli değil diyelim fakat bu liderler hiç birleşiyor ve aralarında bir meclis oluşturuyorlar mı? Güç birliği yapıyorlar mı. İşte bu nokta bizi aşıyor. Bu liderlerden şunu bekliyoruz. Risale-i Nur ve Risale-i Nur camiasında muteber kaynaklar toplansın ve hizmet metodu nasıl olmalı bizler ne yapmalıyız. Risale-i Nur’a ayna mı oluyoruz perde mi düşünsünler. Eğer benim hocam Seyyid Hafız Said Nuri Ertürk dahi Risale-i Nur’a ayna değil perde oluyorsa ona da bağlanmam. Körü körüne taklit istemem. Araştırırır delile bakarım. Risale-i Nur’a ters neyi varsa kabul etmem. Çünkü Bediüzzamn Üstadımız bize öyle ders veriyor:
Sual: Neden hüsn-ü zannımıza su-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.
Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
Sual : Nasıl anlayacağız? Biz câhiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklit ederiz.
Cevap: Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil… İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyleyse, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattir. Ötekisinde ihtilâf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misal daha söyleyeceğim: DEVAMI: Risale-i Nur Külliyatı Arama Motoru
Sual: Kafirlerin zemmi hakkında yalnız iki ayetle iktifa edilmiştir. On iki ayetin hülasasıyla münafıklar hakkında yapılan itnab neye binaendir?
Cevap: Münafıklar hakkında itnabı, yani tatvili icap ettiren birkaç nükte vardır:
Birincisi: Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa dahahabis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedit olur. Dahili olursa, zararı daha azim olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Harici düşman ise, bilakis, asabiyeti şiddetlendirir, salabeti arttırır. Nifakın cinayeti, İslam üzerine pek büyüktür. alem-i İslamı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’an-ı Azimüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur.
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî10 Şubat 2012: 09:24 #802363Anonim
Üstadın Vefatından Sonra
Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken, Risale-i Nur Talebeleri’nin kendisinden sonra bölünmemeleri için ikazlarda bulunmuş mudur?
CevapElbette hem de çok defalar bulunmuştur. Mesela Kastamonu Lahikasında,
“Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin!”
Emirdağ Lahikasında, vefatından sonra talebelerin ayrılığa düşmesi hakkında endişelerini şöyle anlatır:
“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahibdirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreblerin ihtilafıyla -hapiste olduğu gibi- bir derecetesanüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare ihtiyar hasta hayatım, tâ Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belası def’ oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.Çünki uzun imtihanlarda mahkemeler,
düşmanlarım; benim gizli ve mevcud kusurlarımı göremediklerinden, hıfz-ı İlahî ile bütün bütün beni çürütemediklerinden,
Risale-i Nur’a galebe edemiyorlar. ,
Fakat hayat-ı içtimaiyede çok tecrübelerle mahiyeti bilinmeyen, benim vârislerim genç Said’lerin bir kısmını Nur’un zararına iftiralarla çürütebilirler diye o telaştan bu ehemmiyetsiz hayatımı ehemmiyetle muhafazaya çalışıyorum.”
14. Şua’da gizli düşmanlarıın talebeleri bölmek için yaptıkları planları şöyle deşifre etmiştir:
“Aziz, sıddık kardeşlerim Re’fet, Mehmed Feyzi, Sabri!Ben şiddetli bir işaret ve manevî bir ihtarla sizin üçünüzden Risale-i Nur’un hatırı ve bu bayramın hürmeti ve eski hukukumuzun hakkı için çok rica ederim ki, dehşetli yeni bir yaramızın tedavisine çalışınız.Çünki gizli düşmanlarımız iki plânı takib edip.. biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır.
Ben size ilân ederim ki; Hüsrev‘in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettirki, benim sobamın parçalanması gibi acib, sebebsiz bir hâdise başıma geldi. Ve bana yapılan bu son işkence dahi, bu manasız ve çok zararlı tesanüdsüzlüğünüzden geldiğine kanaatım var.Dehşetli bir parmak buraya, hususan altıncıya karışıyor. Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız. Said Nursî”
Son olarak İhlas Risalesinden birlik beraberliğe verdiği ehhemmiyeti gösteren şu tesbitleri sunuyoruz:”İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur’anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız.. ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. ve sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlası kazanmak ile, tesanüd ve ittihad-ı hakikîye (dayanışma ve hakiki birlikteliğe) muhtacız ve mecburuz.”
23 Ekim 2012: 06:35 #809211Anonim
Şunu ifade etmek isterim ne nur cemaati ne diğer ehli sünnet vel cemaat ve tarikatların daireyi genişletirsek nede islamiyetin farklı farklı ele alınışları ne ihtilaflarındandır nede ayrılıklarındandır. Ustadımız Bediüzzaman gerek uhuvvet risalesinde gerekse de ihlas risalesinde bu hususu çok iyi ele almasına rağmen bu meseleyi aktaranlar genellikle bu farklılıkların kaynağına ihtilaf yada ayrılık adı ile adlandırmıştır. Bu gibi adlandırmaları kesinlikle kabul etmemekle beraber gerek nur cemaatindeki ve gerek diğer ehli sünnet vel cemaat ve tarikatlardaki ve islamiyetteki farklılıklar zenginliklerdendir.
Çünkü her bir mensubunun binlerce ortak noktaları var iken nasıl olurda biz kalkıp bu zenginliklerine ihtilaflardan veya ayrılıklardan doğmuştur diyebiliriz..
Adına iftilaf, ayrılık, grublaşma, kol gibi abes ifadeler kullanılmakta. Bu ifadeleri kullanmanın bir mümine yakışır ifadeler olmadığını ve kasdi olarak bizlere kullanmakta bir abesiyet yokmuş gibi gösterenlerin niyetlerinin artık farkında olalım. Bilmeyerek bu ifadeleri kullanıyoruz ama bu ifadeleri kullanırsak en başından biz kendi insanımızı kardeşimizi inancımızı parçalamış bölmüş oluruz. Kaş yapayım derken göz çıkarmak buna deniyor olsa gerek..
23 Ekim 2012: 09:39 #809221Anonim
Bu konuyu yanlış olarak ele alanların gözden uzak tuttukları bir nokta var, o da şudur: üstadın zamanında nur talebeleri Nur Fabrikası Sahibi Hafız Ali Efendi ve Gül Fabrikası Sahibi Hüsrev Efendi etrafında zaten 2 ayrı hizmet bölgesi şeklinde ayrılmıştı. Fakat bu ayrılıkta bizim anladığımız manada ihtilaftan dolayı değil vazife taksiminden dolayı bir ayrılık olmuş ve bu gayet normal ve uhuvvet risalesinde bahsedilen müspet ihtilafa girmektedir. Zamanla bu müspet ihtilaf meselesi artmıştır çünkü çok çeşitli meşrepte insanlar nur camiasına girmiş ve bu muhtelif meşreplere göre ayrı ayrı hizmet bölgeleri husule gelmiştir. Genellikle kollara ayrılma dedikleri, hakikatte istişare ile yapılan ve müspet bir tarzdaki ayrılıkları bize yanlış olarak aktarmaktadırlar. Zaten dinsizlerin bir planı da budur. Yani bu müspet ayrılığın sanki fikirler arasındaki ihtilaftan ve kavgadan dolayı veya anlaşamamazlıktan olduğunu serrişte etmeleridir.
Fakat şu var ki bu planları da kader-i ilahinin tensibiyle nur camiası için bir rahmet olmuştur. Şöyle ki: Dinsizler, karşılarında yek vücut bir nur cemaati olduğu halde onları “kollara ayrılmış” zanniyle küçük küçük lokmalar görüp dağıtılması kolay bir düşman olarak görmektedirler. İşte kader-i İlahinin böyle bir adaleti ve güzelliği de perde arkasında vardır. Onun için değerli bir abimiz “Bırakın kardeşim, bizi ayrı bilsinler” demiştir.
Şimdi meselenin iç yüzüne baktığımızda bahsedilen bu kollar arasında hakikatin bir ihtilaf var mı? Benim gördüğüm ve bildiğim kadarıyla vazife taksiminden başka bir ihtilaf yoktur. Başka nasıl olmasını bekleyebilirdik ki?
Bir ordunun içerisinde karacısı, denizcisi, havacısı vesaire ne kadar kollar olduğunu ve bu kolların her birinin ayrı bir vazifeyi yerine getirdiğini;
Bir cemiyetin içinde öğretmeni, bakkalı, doktoru, mühendisi, marangozu gibi ne kadar meslek dallarının olduğu ve her biri ayrı bir vazifeyi yerine getirdiklerini varsayarsak, acaba bu meslek gruplarının bir kavga ile birbirlerinden ayrıldıklarını mı kabul edeceğiz? Yoksa her birinin öğretmen veya doktor olmasını mı varsayacağız. Elbette ki ikisi de değil, olan şu ki: “Bu bir vazife taksimidir” ve fıtri bir haldir.31 Ekim 2012: 17:25 #809563Anonim
Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta herbir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakîkî müttehid adamın herbiri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.31 Ekim 2012: 18:01 #809564Anonim
Bediüzzaman Üstadımız zamanında Nur Fabrikası Sahibi Hafız Ali Efendi ve Gül Fabrikası Sahibi Hüsrev Efendi her zaman aynı çatı altında ve birbirinden maddeten ve manen ayrılmadan hizmet ediyorlardı. Hatta bütün Nur talebeleri her ilde bir kutup hükmünde bu vazifeyi ifa ediyordu. Hepsinin başında Üstadımız vardı. Üstadımız da içlerinde ayrılık olmaması için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bu ayrılıklar hep Üstadımızdan sonra başladı.
Abdullah Yeğin abinin dikkat çekici ifadesi: “Bizi siyasiler ve MİT böldüyse de,”………………….(TARİHİ GERÇEK)
Abdullah Yeğin abiden rivayet: “Üstad senelerce evvel “Siz kardeşsiniz, birbirinizden ayrılmayın, Risale-i Nur’dan ayrılmayın” diyor.”Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.