- Bu konu 140 yanıt içerir, 36 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Kasım 2008: 17:20 #721143
Anonim
İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!:dft001:
4 Kasım 2008: 17:22 #721145Anonim
İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!
sergerdan agabey hg :027:gelisin belli oluo masallah :048:
4 Kasım 2008: 19:02 #721165Anonim
Hoşbulduk Husrev:003:Dogru bildim mi:)
Evet,Halık-ı Rahim,bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla degiştiriyor,tazelendiriyor;O Sani-i Hakim,aynı kanunla,her sene küre-i arzın libasını tecdir eder.4 Kasım 2008: 19:07 #721166Anonim
Dünya seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel…
Sözler4 Kasım 2008: 20:05 #721173Anonim
” Cenab-ı Hakk’ın rızası ihlas ile kazanılır. “
-Lem’alar-5 Kasım 2008: 10:48 #721198Anonim
Hem mesela:Güzel çiçeklerin aşıkları olan güzel sineklerin,kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet..ve ölümleri ne kadar rahmet oldugu anlaşılır.5 Kasım 2008: 20:08 #721240Anonim
Mahrem bir suale cevabdır
Şu sırr-ı inayet eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münasib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden sual ediyorsun: “Neden senin Kur’andan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?”
Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i’caz-ı Kur’ana ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünki:
Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz’andır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur’an-ı Kerim’in en parlak mazhar-ı i’cazından olan temsilâtından bir şu’lesini; acz u za’fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur’ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes’eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.
Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Derd benimdir, deva Kur’anındır.5 Kasım 2008: 20:10 #721241Anonim
insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemalât-ı ilmiye ve terakkiyat-ı fenniye ve havarik-ı sun’iyeyi “talim-i esma” ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle latif bir remz-i ulvî var ki: Herbir kemalin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir ism-i İlahîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemalât, o san’at kemalini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.
Meselâ: Hendese bir fendir. Onun hakikatı ve nokta-i müntehası, Cenab-ı Hakk’ın İsm-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.
Meselâ: Tıb bir fendir, hem bir san’attır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i Mutlak’ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrası olan rûy-i zeminde rahîmane cilvelerini edviyelerde görmekle tıb kemalâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-ı mevcudattan bahseden Hikmet-ül Eşya, Cenab-ı Hakk’ın (Celle Celalühü) “İsm-i Hakîm”inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar.
İşte sana üç misal… Sair kemalât ve fünunu bu üç misale kıyas et.6 Kasım 2008: 08:26 #721291Anonim
“Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor.”
-Sözler- 25. Söz; s.335
6 Kasım 2008: 17:32 #721331Anonim
Aa Leyl-i Efruz gelmiş:) Hoşgeldiniz abi,müsadenizle yağcılık yapabilir miyim siz eski üyemize:021:
Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâletâlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, firâkü’l-ahbabdan gelir.Yani ahbab var; firâkında müştâkâne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidâyetedâ, nurefşân Kur’ân’ın verdiği hüzündür.
6 Kasım 2008: 17:38 #721332Anonim
evet ben geldim Sergerdan:)hoşbuldum:)tabi ki yapabilirsin müessesemiz her türlü hizmete açıktır yağcılık şekercilik:D
Dua ubudiyetin ruhudur ve halis bir imanın neticesidirMektubat s.292
7 Kasım 2008: 13:45 #721420Anonim
Malûmdur ki, cemaatler içinde vuku bulan hadiseler, âhâdî bir surette nakledilse, tekzip edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında, yalana yalandır demeye cibillî bir meyil vardır.
Hususan, her kavimden ziyade yalana karşı sükût etmez Sahabeler olsa; hususan hadiseler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma taallûk etse; ve bilhassa, nakleden, meşâhir-i Sahabeden olsa, elbette o haber-i vahid sahibi, o hadiseyi gören cemaati temsil eder hükmünde rivayet eder.
19.Mektup’tan
leyli efruz kardeş hoşgeldin.
7 Kasım 2008: 15:54 #721431Anonim
Biliniz ki, bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip, malımızı harap ettiler.
Ve dîni rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar.
Tarihçey-i Hayat.
Hoşbulduk Karaelmas kardeş…
8 Kasım 2008: 11:17 #721538Anonim
Yedinci Pencere
Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizâmları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühûleti ve birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir Sâni-i Hakîm’in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gâyet geniş bir mikyasta gösteriyorlar.
Öyle de: Câmid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntâzam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi
terkibat-ı mevcûdât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ: Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak’ın vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi;
zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o câmide, âcize, câhile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet hakîmane ve muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâl’in ve o Sâni-i Zülkemâl’in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir.
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir Sâni-i Hakîm’i akla gösterir.
Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul…8 Kasım 2008: 11:20 #721539Anonim
Birinci Nükte:
Yirmisekizinci Mektub’un Yedinci Mes’elesinde yedi-sekiz küllî ve manevî inâyât-ı İlâhiyeden hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyeyi, “Sekizinci İnayet” namıyla “tevâfukât” tabiri altındaki nakışta o işaratın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi-sekiz küllî inâyâtlar, o derece kuvvetli ve kat’îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işarat-ı gaybiyeyi isbat eder. Farz-ı muhal olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işarat-ı gaybiyenin kat’iyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemeyen, o işaratı inkâr edemez. Fakat tabakat-ı nâs muhtelif olduğu için, hem kesretli tabaka olan tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimad ettiği için; o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirîsi tevâfukât olduğundan; -çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için- ona gelen evhamı def’etmek maksadıyla, bir müvazene nev’inden, bir hakikatı beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zâhirî inâyet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur’an kelimesi ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevâfukât görünüyor.. hiçbir şüphe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzîm edilip, müvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irâde ise, bizlerin olmadığına delilimiz: Üç-dört sene sonra muttali’ olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irâde, bir inâyet eseri olarak gaybîdir. Sırf i’câz-ı Kur’an ve i’câz-ı Ahmediyeyi te’yid sûretinde o iki kelimede tevâfuk sûretinde o garib vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin mübarekiyeti, i’câz-ı Kur’an ve i’câz-ı Ahmediyeye bir hâtem-i tasdik olmakla beraber; sair misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsus. Bu iki kelime ise bir-iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevâfukun aslı, sair kitablarda da çok bulunabilir; amma kasd ve irâde-i âliyeyi gösterecek bu derece garâbette değildir. Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte bir-iki cihet olabilir:
Birisi: “Sizler düşünüp, öyle bir tevâfuku rast getirmişsiniz.” diyebilirler. “Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir.” Buna karşı deriz ki: Bir davada iki şahid-i sâdık kâfidir. Bu davamızdaki kasd ve irâdemiz taalluk etmeyerek, üç-dört sene sonra muttali’ olduğumuza yüz şahid-i sâdık bulunabilir. Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu keramet-i i’câziye, Kur’an-ı Hakîm belâgat cihetinde derece-i i’câzda olduğu nev’inden değildir. Çünki i’câz-ı Kur’anda, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye yetişemiyor. Şu keramet-i i’câziye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun’î olur, bozulur. (Hâşiye)
(Hâşiye): Ondokuzuncu Mektub’un Onsekizinci İşaretinde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur’an tevâfuk sûretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur’an tevâfukla beraber, mecmuunda Lâfzullah çıktı. tevâfukâtta böyle bedi’ şeyler çok var. Bu Hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.Bekir, Tevfik, Süleyman, Galib, Said -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.