- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Ekim 2012: 08:12 #808859
Anonim
İsâr
Ebû Talha şöyle dedi:
“-Yâ Rasûlallâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir.
Bu andan itibâren Allâh rızâsı için onu Allâh’ın Rasûlü’ne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakîre verebilirsiniz.”
Sözlerinin ardından bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti.
Ebû Talha, bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu.
Ebû Talha bahçeye girmedi. Hanımı sordu:
“- Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!”
Ebû Talha:
“- Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver.” dedi.
Beklemediği bu cevâb üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu:
“-Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?”
Ebû Talha:
“-Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı fazîletli infâkı sevinç ve neş’e içinde anlattı.
16 Ekim 2012: 08:13 #808860Anonim
İsâr (devamı)
Hanımının “İkimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de “İkimiz nâmına” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi:
“-Allâh senden râzı olsun Ebâ Talha. Etrâfımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesâret edemezdim; Allâh hayrımızı kabul buyursun, işte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!”
Ebû Talha’ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı seâdet iklîminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.
Allâh Rasûlü, hiçbir şeyi olmayanı dahi infâk seferberliğine teşvik ederdi.
Meselâ Ebû Zer -radıyallâhu anh- ashâbın en fakirlerinden olduğu hâlde onu bile infaka dâvet eder ve şöyle buyururdu:
“-Ey Ebû Zer! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını gözet!” (Müslim, Birr, 142)
16 Ekim 2012: 08:13 #808861Anonim
İsâr (devamı)
Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nûrlu, derin, hassas, rakîk, diğergâm,
cömert, merhamet ve şefkat sâhibi ve infak heyecânı içinde olmalıdır.
İktisâdî bunalıma girdiğimiz günümüzde ciddî bir infâk ve îsâr seferberliğine ihtiyaç vardır.
Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik.
Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere infâk ve îsârımız Rabbimize karşı bir şükür borcudur.
Elimizdeki nîmetleri muhtaçlarla paylaşalım ki, memnûn ve mesrûr ettiğimiz gönüller, dünyâda rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette seâdetimiz olsun.
Yâ Rabbî! Merhametin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun!
Rabbimiz! Âlemlerin Efendisi’nin ve onun izinden yürüyen İslâm büyüklerinin îsârla dolu hayatlarından bizlere de hisseler nasîb eyle!…
16 Ekim 2012: 08:14 #808862Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Şu husus tarihî bir gerçektir ki, Âlemlerin Efendisi, zulüm ve anarşi içinde boğulmakta olan insanlığı, îmânın en kıymetli meyvesi olan merhamet ve şefkatiyle
kucaklamış, rahmet ve dostluk dolu yüce davranışlar manzumesi ile nice kin ve intikam saflarını muhabbet hâleleri hâline getirmiştir.
Onun bi’setinden evvel insanlar, çocukluk çağından başlayarak döven, zulmeden, işkence yapan, hemcinsine saldıran kimselerdi.
Ancak o mübârek varlığın elinde her biri, merhamet güneşinin kendilerinde doğuşu ile bu sefaletten kurtuldu; seâdeti tattı ve kendileri de kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa müstesnâ rehberler oldu.
İslâm’ın ulvî ve yegâne düsturları, birer yıldız misâli onların hayatından bizlere aksetti.
Bu akislerden biri olarak Mus’ab bin Umeyr’in hâli ne kadar hikmetli ve istikametlendiricidir:
Mus’ab bin Umeyr, beraberinde Es’ad bin Zürare olduğu hâlde Medîne’de Abd-i Eşhel ve Zafer oğullarının yurduna gitmişlerdi.
O gün Abd-i Eşhel oğullarının liderleri Sa’d bin Muaz ile Üseyd bin Hudayr idi. İkisi de henüz müşrikti.
16 Ekim 2012: 21:39 #808904Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Sa’d, Mus’ab bin Umeyr’in gelişini duyunca Üseyd’e:
“-Ne duruyorsun? Bizim zayıf ve cılız insanlarımızı aldatmak için gelen şu iki adamın yanına git ve onları buradan uzaklaştır!” dedi.
Üseyd de Mus’ab bin Umeyr ile Es’ad bin Zürare’nin yanlarına geldi; kötü sözler söyleyerek başlarına dikildi ve elindeki mızrağını onlara doğrultup:
“-Yaşamak istiyorsanız buradan çekip gidin!” dedi.
Mus’ab ise sakin ve mütebessim bir şekilde şu mukabelede bulundu:
“-Eğer oturup dinlersen, sana söyleyeceklerimiz var. Sen akıl ve basîret sahibi seçkin bir kimsesin. Beğenirsen kabul eder, hoşlanmazsan uzak durursun…” dedi.
Üseyd, biraz düşünüp:
“-Doğru söylüyorsun.” diyerek mızrağını yere sapladı ve dinlemeye başladı.
Dinledikçe Mus’ab -radıyallâhü anh-‘ın anlattığı ilâhî güzelliklerin câzibesine kapılarak İslâm’ı kabul etti. Sonra huzur içinde oradan ayrılıp Sa’d’a:
“-Onları dinledim, anlattıklarında da bir mahzûr görmedim.” dedi.
16 Ekim 2012: 21:40 #808905Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Buna kızan Sa’d, bu defa kendisi Mus’ab’ın yanına gitti.
Öfkeli idi ve kılıcını da yarıya kadar sıyırmıştı. Mus’ab -radıyallâhü anh- onu da aynı şekilde karşıladı.
Yatıştırdı. Sonra tatlı ve rûhu okşayıcı bir üslûp ile ona da bir kısım ilâhî hakîkatleri anlattı. Böylece Sa’d da, Üseyd gibi anlatılanların ulvî cazibesine kapılarak îmân kevserini yudumladı.
Hiç şüphesiz bu hâl, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in mânevî terbiyesinde yetişen müstesnâ sahâbelerin nasıl yüce bir olgunluğa eriştiklerinin bir misâlidir.
O bahtiyarlar, insanın ihyâsından ibâret olan İslâm’ın bereketiyle “Seni öldürmeye gelen sende dirilsin!” düsturunu beşeriyyet tarihine altın harflerle yazmışlardır.
Zîrâ onlar, Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle biliyorlardı ki:
“Rahmet denizleri coşunca, taşlar bile âb-ı hayatı içer. Toprak döşeme atlasa döner ve altın sırma ile dokunmuş bir kumaş halini alır.
Yüz yıllık ölü mezarından çıkar, şeytan tabiatlı nice mel’unlar bile hurilerin de kıskanacakları bir güzel olur.
Bütün bu yeryüzü yeşermeye başlar; kupkuru dal çiçek açar, meyve verir! Kurt kuzu ile bir sofrada yeyip içmeye başlar; ümitsizler hoş bir hale gelirler, izleri kutlu olur!”
16 Ekim 2012: 21:40 #808906Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Bu çerçevede Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, nice ölümü hak eden mücrimleri, hattâ amcasını öldüren Vahşî’yi dahî afvedip hilm ile muâmele buyurdu.
Onun gönlünde ve huzurunda daima merhamet ve rahmet, gazabın önüne geçti.
Beşeriyeti yakan nice gaflet ve dalâlet alevleri, onun hakîkat kevserinde söndü ve emsâlsiz goncaların yetiştiği bir gülistân hâlini aldı.
Yaşadığı devrin gönülleri:
“Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi”şeklindeki bir vahşet ve cehâletten kurtuldu ve bir muharebe sonrası ölmekte olan susuz bir yaralının, kendisine getirilen suyu, diğer yaralı kardeşine yönlendirip:
“Suyu ona götürün!”diyerek son nefesinde bile başkasını düşünen diğergâm şahsiyetler yetişti.
16 Ekim 2012: 21:41 #808907Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır (d
İnsanlığı, işte böylesi kâ’bına varılmaz mânevî zirvelere götüren Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, oluşturduğu ilâhî kervânın dosta ve düşmana karşı daima en önünde idi.
Nitekim geçen asrın ortalarında Hollanda’nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi de, dünyânın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi hıristiyan olan seçiciler, koydukları temel ahlâkî ölçüler çerçevesinde bir numara olarak Hazret-i Peygamber’i tercih etmek zorunda kalmışlardır.
Yine câlib-i dikkat bir husustur ki, ashâb-ı kirâmın yüzde doksanı sırf Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in üsve-i hasene şeklinde ifade edilen örnek şahsiyet ve karakterine, yüce ahlâkına ve üstün vasıflarına hayrân ve meftûn olarak İslâm’ı tercih etmişlerdir.
Ona düşmanlıkta en ileri gidenler bile kendisine hiçbir zaman “yalancısın” veya “zalimsin” gibi menfî sıfatlar kullanamamışlar ve onu kötülemek niyeti ile konuştuklarında dahî hakkında övgüden başka söz söyleyememişlerdir.
16 Ekim 2012: 21:41 #808908Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Dolayısıyla İslâm’a gönül verip ona hizmet etmek isteyenler, bu mukaddes dâvânın her şeyden önce insanın ihyâsı olduğunu bilmelidirler.
Çünkü her insan karşısında, Allâh’ın, onları varlıkların en şereflisi olarak yarattığı ölçüsünden hareket ederek davranmanın gerektiğini idrâk edebilenler, bu dînin bereketli saflarında Allâh’ın rızâsına uygun hizmet edebilirler.
Yâni İslâm ideali, insan idealidir. İnsan ideali ise ancak gönül ölçüleriyle ortaya çıkan güzellikleri yeşertebilmekten geçer.
Bunun için İslâm, doğuşundan itibaren insanı terbiyeyi esas almış ve müntesiplerini bütün insanlığın kendilerine hayran kaldığı şahsiyetler hâline getirmeyi başarmıştır.
O, ömrü boyunca nefsine söz vererek onun kumandasında hayvânî bir hayat yaşayan nice gâfil insanı, melekî ölçülerle olgunlaştırarak göklerin gözlerini kamaştıran gönüller hâlinde yeryüzüne hediye etmiştir.
Meselâ bir zamanlar kızını diri diri gömmüş bir kimse olan Ömer bin Hattâb, daha sonra bir karıncayı dahî incitmekten çekinen ulvî bir gönül ufkuna ulaşmıştır.
16 Ekim 2012: 21:42 #808909Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Bu itibarla İslâm, insanlara aşk ile yaklaşan bir rûhu temsîl eder.
Onun sayesinde merhamet çekirdeğinden fışkıran mesuliyet, insanı sınırlı ve dar yapılı bir varlık olmaktan kurtarır, sonsuz ve ebedî bir hayatın sahibi kılar.
Yâni Hülâgû olmaktan çıkarır, Yunus yapar.
Çünkü İslâm, insanın ihyâsıdır. Ve İslâm’ın yüce yapısının doğurduğu bütün duygular, gerçek mânâda en insânî duygulardır.
İşte Yûnus bu duygular içinde:
Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim; dünyâ kimseye kalmaz!..
Ben gelmedim dâvâ için benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim…beyitlerini söylemiştir.
Ve bu hissiyât, şanlı ecdâd ile o kadar bütünleşmiştir ki, bir muhârebe sonrası bize esir düşen bir düşman kumandanına:
“Ne zâlimsin ey merhamet; bana düşmanımı sevdiriyorsun!” dedirtmiştir.
16 Ekim 2012: 21:42 #808910Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Hâl böyleyken birkısım İslâm düşmanları ve materyalistler, insana rûhun değil de beden uzuvlarının dinini ve şeklini tanıtmaya çalışmakta ve yüce İslâm’ı günümüz fecâatlerinden biri olan terör kelimesiyle beraber kullanmaya kalkışmaktadır.
Oysa terör ve anarşizm, kalbsizlik üzerine kurulmuştur ve onlara aslâ ahlâk gibi ulvî hisler lâzım değildir.
İslâm ise, doğduğu günden itibaren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve daima kâfir olsun mü’min olsun her insanın hakkına riayeti esas edinmiştir.
Müslim bin Hâris anlatır:
Rasûlullâh bizi bir seriyye ile gazveye göndermişti. Ancak ben gazve mahalline yaklaşınca atımı hızlandırıp arkadaşlarımı geçtim ve bizimle karşılaşacak olan köy halkının hidâyetlerine vesîle oldum. Böylece muhârebe olmadı. Ancak bazı gâfil ve ham arkadaşlarım bu davranışım sebebiyle beni:
“Ganîmeti bize harâm ettin!” diyerek ayıpladılar ve Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in yanına dönünce, yaptığımı ona haber verdiler. Fakat Âlemlerin Efendisi beni çağırttı ve yanına varınca…dan dolayı takdir ederek şöyle buyurdu:
“Bilesin ki, Allâh senin için o kurtardığın insanlardan her birisi sebebiyle şu şu kadar sevap yazmıştır.”
Sonra Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bana:
“Sana kendimden sonra bir tavsiye yazacağım!” dedi ve yazıp, üzerini de mühürleyerek bana verdi. (Ebû Davud, Edeb 110)
16 Ekim 2012: 21:43 #808911Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
İbret dolu başka bir tablo:
Bi’r-i Maune faciasında 70 İslâm mualliminin katledilmesi ve daha başka katliam ve suikastlerin yaşanması üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- kabilelere gönderdiği muallim heyetlerine onları muhafaza için bir miktar asker vermekteydi.
Bu askerlere de muallimlerin hayatlarını korumak zarureti hâsıl olmadıkça silahlarını kesinlikle kullanmamalarını tenbih etmekteydi.
Ancak bir defasında bu muhafızlardan Hâlid bin Velid, tenbih edilen ölçü dışında kılıcını kullandı.
Bundan haberdar olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, büyük bir üzüntüyle kıbleye dönerek:
“Yâ Rabbî! Hâlid’in yaptığından berîyim; aslâ râzı değilim.” cümlesini üç defa tekrar etti.
Ardından hâdisenin yaşandığı yere Hazret-i Alî’yi gönderdi ve yalnız insanların değil, hayvanların, hattâ köpeklerin bile diyetini ödedi. (İslâm Târihi, c. I, s. 525-527)
Bu yüce ahlâkı kendilerine şiar edinen Osmanlılar da, hâkim olduğu yerlerdeki gayr-i müslimlere karşı dînde zorlama, ırkı yok etme ve kültür emperyalizmi gibi icrâat ve
zulümlere aslâ meydan vermemiş, ülkelerindeki gayr-i müslimleri Allâh’ın kendilerine vedîası/emaneti kabul eden bir zihniyetle muâmelede bulunmuşlardır.
Bu davranışın bereketiyledir ki Lehistan’da:
“Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe, bu ülkenin hürriyet ve istiklâle kavuşamayacağı…”sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmişti.
Bu yönüyle Osmanlı, başka milletlerin tercih ettiği bir devlet hüviyetinde olmuştur.
Nitekim Bizans asillerinden olan hıristiyan Grandük Notaras’ın, Fâtih’in askeri surları zorlarken Ayasofya’daki bir müzâkerede Papa’dan yardım taleb edilmesi teklîfine karşı sarfettiği şu ifâde de meşhurdur:
“İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”
16 Ekim 2012: 21:43 #808912Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Bugün husûsiyle Rabbin “Rahmân ve Rahîm” tecellîlerinden nasîb alarak Hâlık’dan ötürü mahlûka merhameti kâmil bir tarzda yaşayabilme mecbûriyetindeyiz.
Bu hâl ise, Hakk’a yakın olabilmenin en büyük müessirlerinden biridir.
Bir mü’minin gönül ufkunu gösteren şu misâl ne ibretlidir:
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir yolculuğu esnasında mola verdiği bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti.
Epey bir müddet sonra da torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördü ve üzülerek:
“-Bu hayvanı vatan cüdâ ettim!” dedi.
Derhal geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı.
Zîrâ o, “şefkat li-halkıllâh” (yaratandan ötürü yaratılana merhamet) şuûruyla bir karıncanın dahî hakkına riâyetin ehemmiyetini idrâk hâlindeydi.
16 Ekim 2012: 21:45 #808913Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
İşte hayvanata karşı dahî insana böylesi bir incelik kazandıran İslâm, insanı azîz bir varlık olarak bilir ve bu kıymeti muhâfaza yolunda beşerin süfliyâta düşmeyip ulvîliklere doğru mesâfe alması için gayret sarfeder.
Yâni insana kıymet yönü, onu hayvanlardan aşağı mertebelere düşüren nefsânî azgınlıkları tahrîk ve uyandırma değil, meleklerin bile gıpta edip imreneceği ulvîliklere nâil kılan gönül âlemini tezyîndir.
Bugün binbir zulüm ve anarşiye sahne olan dünyânın durumu, hiç şüphesiz insanların azgınlaşan nefsânî ihtiraslarına tâbî olarak aşk ve muhabbet gibi ferdi yükselten hasletlerden uzaklaşılmış olmaktandır.
Bu durumda İslâm’ı iyi anlamak ve onun ilâhî sadâsına can ü gönülden kulak vermek ve hayatın bütün îcâb ve dekoruyla fânîliğini kavramak, binbir girdap ve sefâlette kıvranan insanlığa elbette pek büyük bir fayda sağlayacaktır.
Zîrâ onun bereketli nefhası, kıyâmete kadar insanlığın muhtaç olduğu en feyizli bir kaynaktır. Yûnus Emre Hazretleri’nin gerçek aşk sebebiyle:
Nazar eyle ilerü, pazar eyle götürü,
Yaradılanı hoş gör, yaradandan ötürü!
şeklinde bütün mahlûkâtı kucaklayan beyânı, dünyânın neresinde olursa olsun her zâlim ve anarşiste onu dünyâ ve âhıret planında kurtaracak bir can simidi değil midir?
16 Ekim 2012: 21:45 #808914Anonim
İslâm İnsanın İhyâsıdır
Demek ki bugün, zulüm ve gaddarlıkta bulunanlar, Yûnus’un bahsettiği aşktan biraz nasîb alsalar, kurbanlarına revâ gördükleri eziyeti aslâ icrâ edemeyip onu kendi vicdan ve idrâklerinde hissedecekleri için adâlet ve merhametin bereketine nâil olurlar.
Burada sarâhaten ifâde etmelidir ki, dîn birtakım siyasî hadiselere âlet edilemez.
Dolayısıyla dinî hakîkatlerle siyasî hâdise ve davranışlar birbirinden ayırt edilmelidir. Meselâ hâricîler, yaptıklarını İslâm adına yapıyorlardı, fakat gerçekte hareketleri tamamen İslâm dışı bir siyasetin îcâbı ve anarşikti.
Diğer taraftan insanların huzurlarını kendi menfaatleri çerçevesinde bozmak ve bundan kazanç elde etmek isteyen şahıs veya zümreler, hatta bazen de devletler, tarih boyu böyle siyasi manevralar yapmışlardır.
Böyle mihraklar haksız kavgalarını haklı gösterebilmek ve karşısındakilere tahakküm edebilmek için cemiyette meşru addedilen unsurları, bilhassa dini kullanmış ve ardından da bütün dindarları karalama kampanyaları başlatmışlardır.
Bu meyânda müslümanların birbirlerini kırdıkları Cemel vak’asına zemin hazırlayan Yahudî İbn-i Sebe’nin, yandaşlarına söylediği ve kendisinin yanısıra daha sonraki bütün fitne ve fesat ehlinin ölçüsünü ortaya koyan şu ifadeler pek ibretlidir:
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.