• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 271 ile 285 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808915
    Anonim

      İslâm İnsanın İhyâsıdır

      “Ey kavim! Sizin hayat ve şerefiniz insanların birbirine düşmesine bağlıdır.

      Öyle ise onları birbirine düşürün. Yarın bunlar karşılaştıkları vakit harbi kızıştırın. Onları başka şeylerle meşgul olmaya bırakmayın.

      Bunun için kendileriyle beraber olduğunuz kimseler, sizin istemediğiniz şeyden, yâni barış ve sulhtan yüz çevirmenin ve Allâh’ın, Ali’yi, Zübeyr’i ve Talha’yı ve onlar gibi düşünenleri birbiriyle savaştırarak meşgul etmesinin gerekli olduğunu bilsinler…”(İ.Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c. 13, s. 526)

      Bu sinsi emelleri farkederek bilmelidir ki, yol kenarında birikmiş çamurlu bir suyun yoldan geçen bir arabanın camına sıçramasıyla olaşan leke, arabanın ve şoförün kusuru değildir.

      Bunun gibi ferdî ve şahsî bazı yanlışları İslâm’ın üzerine sıçratmaya çalışmak doğru olmadığı gibi her nasılsa sıçramış olan üç beş damlayı da İslâm’a mâl etmek bir görüş hatâsından ziyâde sinsi bir maksadın eseridir.

      Böyle yapanlara hitâben Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

      “Ey dünyada diken tohumu eken kişi, kendine gel. Sakın ektiğin dikeni bülbüllerin şakıdığı gül bahçesinde arama, kendi kusurunu gülistana yükleme.”

      “Sen hangi akılla ayın yüzünde leke ve kusur görmeye, cennette diken toplamaya kalkışıyorsun. Ey gül değil de diken arayan kişi! Sen cennete girebilsen, orada kendinden başka diken bulamazsın!..”

      #808916
      Anonim

        İslâm İnsanın İhyâsıdır

        Hazret-i Mevlânâ, devamla böyle müfsitlere karşı gönülleri îkâz eder:

        “Kimiler vardır, insan yiyen canavar gibidir.

        Onların selam vermeleri ve ağızlarından dökülen «lâ-havle» sözleri, hep bulanıktır.

        Çünkü gönülleri şeytan yatağıdır. Kendileri de insan şeytanıdır.”

        “Kimileri de dostunun postunu yüzmek isteyen kasaplara benzer. Bir yandan «canım, dostum» der, diğer yandan bıçağını hazırlar.

        Hâsılı derini yüzmek için seni kandırır, yüzüne güler, tatlı okşayıcı sözler söyler.

        Hâl böyleyken düşmanların sunduğu afyonu yutanın vay haline.”

        Bu durumdaki her insan, yücelikten habersiz kaldığı, ilâhî aşkı tatmadığı ve merhamet dünyâsından da nasip almadığından dolayı, insanlığını kendisine sadece bir maske olarak kullanır.

        Böyleleri fikir olsa, hakîkati öldürür; şair olsa ruhları çürütür; ahlâk savunucusu kesilse, ahlâkı mahveder.

        Hazret-i Mevlânâ buyurur:

        “Böyleleri, eline bir gül bile alsa, o gül başkalarına diken olur. Bir dostun yanına gitse, onu yılan gibi sokar.

        Bunlar, kısaca birer gönül kâtilidirler. Öyle ki, herkesi süflî hazlar içinde…sağırlaştırmak ve sarhoşlaştırmak isterler.

        #808917
        Anonim

          İslâm İnsanın İhyâsıdır

          Bundan sonra da âlemin en mükemmel ve kıymetli varlığı olan insanı zâlim bir hayvan haline getirmeye çalışırlar.

          Mantık, iz’an ve basiret yerine durmadan iptidaî ve saldırıcı hisleri kırbaçlar, şuurun bu sahasında yangın çıkarmak için didinirler.

          Nitekim tarih boyu, insanların en berbat düşmanları bunlar olmuşlardır. Cenâb-ı Hak, bu gâfillerin hâlini şöyle beyân buyurur:

          “Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman: «Biz ancak ıslâh edicileriz.» derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların tâ kendileridir, lâkin anlamazlar.” (el-Bakara, 11-12)

          O hâlde kişinin kendi nefsânî karar, istek ve hırsları değil, Allâh’ın arzu ve murâdı önemlidir. Hiç kimse terör hareketinin ve ardından sökün eden masum ve sivillerin öldürülmesinin dînî olduğunu söyleyemez.

          O hâlde dînî motif ve prensipleri kullanarak kendi menfur emellerini gerçekleştirmek isteyenler, aslında o emellerden münezzeh olan Allâh’ın rızâsını kaybedenlerdir.

          Nitekim yeryüzünde bozgun çıkarmış ve hattâ peygamberlerini dahî öldürmüş bir topluluğa ve onlar gibi davranacak olanlara Allâh Teâlâ buyurur:

          “İsrâiloğulları’na: «Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.» hükmünü yazdık (farz kıldık).

          Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” (el-Mâide, 32)

          #808918
          Anonim

            İslâm İnsanın İhyâsıdır

            Çünkü haksız yere birini öldüren kâtil, yaşama hakkı tanımamış, kanların haramlığına, nefislerin masumluğuna saldırmış, adam öldürmeye yol açmış, başkalarına da cesaret vermiş olur.

            Şu halde bir kimseyi öldüren herkesi öldürmüş gibi, Allâh’ın gazabını ve büyük azabını hak etmiş olur.

            Her kim de bir nefse hayat verir, yâni afvetmek veya öldürülmesine engel olmak veya herhangi bir yok olma sebebinden kurtarmak suretiyle hayatının devam etmesine sebep olursa âdeta insanların hepsine hayat vermiş, birine yaptığını -kendisi de dahil olduğu halde- hepsine yapmış gibi olur.

            Bu ölçüler ışığında İslâm’ı bir âb-ı hayâta, yâni ebedîlik veren bir suya benzeten Hazret-i Mevlânâ:

            “Âb-ı hayatın kıyısında kimse ölmez.” diyerek bu ilâhî dînin hassâsiyetini yansıtır.


            Diyebiliriz ki, İslâm’ın bütün prensip ve umdeleri hep böylesi hassasiyet etrafında halkalanır.

            Bu itibarla İslâm, her vesileyle insanları, önce doğru bir inanç, sonra en güzel davranışlar ve bunlara bağlı olarak da rahmet, merhamet, hizmet, ilim, hikmet, mantık, nezâket, letâfet, zerâfet, hak, hukuk ve yüce bir ahlâk gibi hususlarla yoğurur.

            Kıymetli ibadetler, mübârek gün ve geceler, mâlî ameller, vs. hep gönlü olgunlaştırarak Rabbe yaklaştıran ve insanı ihyâ eden ilâhî iksîrler gibidir.

            Bilhassa gölgesi üzerimize düşen Ramazan-ı Şerîf, ihtivâ ettiği oruç, teravih, sadaka, fitre ve diğer ibadetleriyle kulları her yıl farklı bir iklîmde yaşatır.

            Oruç, diğer zamanlarda merhametsizlikten tıkanmış olan gönül damarlarını açar.

            Yürekleri ötelerdeki muzdarip ve yalnızların civârına sevk eder.

            #808919
            Anonim

              İslâm İnsanın İhyâsıdır

              Orucun bize öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet âlemi öyle ilâhi bir rahmettir ki, onda nice âlemler semâ halindedir.

              Günümüzde müslümanı bir iman vecdi içerisinde yaşatacak, nefsinin tasallutundan kurtararak rûhunu derinleştirecek ve zarifleştirecek saik ancak merhamettir.

              Merhametin meyveleri ise, cömertlik, tevâzu, hizmet, afvedebilme ve hasedden kurtulmadır.

              Ramâzan-ı Şerif’te derinleşen ruhlarımız bize hizmeti kolaylaştırır.

              Zira hizmet, ruh olarak nefsinden taşıp insanlara ve mahlûkata yayılmak sûretiyle Allâh’ı aramaktır.

              Nefsânî menfaatten uzak her samîmî hizmet, davranışlarımızla vuslatın, yâni Allâh’ın aranmasıdır.

              Ancak mahlûkata hizmetle kalbimizdeki ümit kapıları açılabilir ve vuslata yaklaşabilme imkânı artar.

              Aksi halde davranışlarımızda görülen bunca nefsânî meyiller ve sıfatlar, dünyaya gelişimizin temel mantığını ve mânâsını yok edebilecek kadar hazindir.

              #808920
              Anonim

                İslâm İnsanın İhyâsıdır

                Hâsılı İslâm dîninin seâdet parolası, îmân ve güzel davranışlar manzumesinden ibarettir.

                Bunun için sâlih mü’minler; aklını Hakk’a, kalbini hayra, âzâlarını da güzel ve faydalı işlere tahsîs ederek amel-i sâlih ömrü yaşarlar.

                Bütün bunlardan sonra Hazret-i Mevlânâ’nın dediği gibi:

                “Ne mutlu o çirkine ki güzeller güzeline râm olur.

                Vay o gül yüzlüye ki, kış gibi soğuk bir kimseye dost olmuştur.”

                Allâh’ım! İki dünyâmızı da İslâm’ın güzellikleriyle azîz eyle!

                Devlet ve milletimizle birlikte âlem-i İslâm’ı ve bütün insanlığı her türlü fitne ve felâketlerden muhâfaza kıl!

                Rahmet ve bereketinin taştığı Ramazan-ı Şerîf’in bütün güzelliklerinden nasiplendirerek hakîkî bayramlara nâil eyle!…

                http://www.gonuldunyamiz.com

                #808921
                Anonim

                  İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

                  Mekkeli muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- anlatır:

                  “Biz her şeyimizi Mekke’de bırakıp Medîne’ye hicret ettiğimiz sıralarda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, benimle Ensar’dan Sa‘d bin Rebî arasında kardeşlik kurmuştu. Bunun üzerine, Sa‘d bin Rebî:

                  “-Ben, mal bakımından Ensâr’ın en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım. İşte malım, buyur.” dedi.

                  Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- ise bütün bunlardan müstağnî bir tavırla ona:

                  “-Allâh malını ve imkânlarını sana hayırlı ve mübârek eylesin kardeşim. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî_” dedi.

                  Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- çarşıya gidip ticârete başladı. Çok geçmeden epeyce bir kazanç sağladı ve ağniyâ-yı şâkirîn (şükreden zenginler) zümresine dâhil oldu.

                  #808922
                  Anonim

                    İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

                    Aradan yıllar geçti ve mü’minler İslâm’ın güçlü ve ihtişâmlı devrini idrâk ettiler.

                    Birgün iftar vaktinde Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-‘ın önüne, oğlu birkaç çeşit yemek koyduğunda, o bundan mahzûn olarak:

                    “-Mus‘ab bin Umeyr şehîd olduğu zaman, cesedini örtecek bir kefen bulunamadı.

                    Üzerine sarılan kefen kısa geldi; başı örtülse ayağı, ayağı örtülse başı açık kalıyordu.

                    Sonunda kefenini başına doğru çektik ve ayaklarını da güzel kokulu bir ot ile örttük! Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- şehîd olduğunda da, üzerini ihtiyar kadınların giydiği eski bir hırka ile örtmüşlerdi.

                    Bana ise, Cenâb-ı Hak dünyâda bu kadar çok nîmet bahşediyor.

                    Acabâ ukbâda tenkîs mi edecek?! Acabâ âhıretteki hakkımı bu dünyâda mı tüketiyorum? Yarın Allâh’ın huzûrunda bu nîmetlerin hesâbını nasıl vereceğim?!” dedi ve yaşlı gözlerle sofrayı terk etti.

                    #808948
                    Anonim

                      İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                      İşte İslâm büyüklerinin, Hak yolunda kalben sergiledikleri üstün bir kulluk ve dünyâya karşı alâkalarını aksettiren ne güzel bir zühd ve istiğnâ hâli.

                      Zîrâ onların âleminde zühd, Allâh sevgi ve korkusu ile O’ndan başka her şeyin kalbde değerini yitirmesi, gönülde bir kıymet ifâde etmemesi; istiğnâ da, zühdün üst seviyesi olarak kalben yaşanmaktaydı.

                      Buna göre istiğnâ, ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır.

                      Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. Yine istiğnâ:

                      “Kanaat, bitmez-tükenmez hazînedir.”

                      hadîs-i şerîfi mûcibince, kalbin Hak Teâlâ ile yakınlık netîcesinde mânen zenginleşerek huzura ermesidir.

                      Zîrâ kanaatle zenginleşen bir kalb, dünyevî endişe ve korkulardan selâmet bulur.

                      Rûh, sonsuzluğu idrâk eder ve böylece mü’minde fânî hazların câzibesi, ömrünü tüketir.

                      #808949
                      Anonim

                        İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                        Bu hâli en güzel bir kemâlât ile yaşayarak kalben zirveleşen Hak dostlarının hayatları istiğnâ misâlleriyle doludur:

                        Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘ın halîfeliği zamanında Sûriye, Filistin, Mısır gibi beldeler fethedildi ve İran toprakları baştanbaşa İslâm devletinin sınırlarına dâhil oldu.

                        Bizans ve İran’ın zengin hazîneleri İslâm dünyâsının merkezi olan Medîne-i Münevvere’ye akmaya başladı. Mü’minlerin refah seviyesi ziyâdeleşti.

                        Fakat mü’minlerin halîfesi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu refah seviyesine karşı müstağnî kalmış bir gönül zirvesinde devletin ihtişâmına, beytü’l-mâlin zenginliğine rağmen, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu.

                        Bâzen borçlanıyor, sıkıntı içinde hayâtını idâme ettiriyordu.

                        Çünkü o, hazîneden ancak kifâyet miktarı bir tahsisat almayı tercih ediyor ve bununla da zor geçiniyordu.

                        #808950
                        Anonim

                          İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                          Ashâbın ileri gelenleri onun bu hâline daha fazla dayanamadılar. Halîfenin nafakasını artırmayı düşündüler.

                          Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazret-i Ömer’in kızı ve aynı zamanda Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in zevcesi Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ-‘ya başvurdular.

                          İsimlerini vermeyerek babasına bu teklifi arz etmesini istediler. Hafsa -radıyallâhu anhâ-, ashâbın bu teklifini babasına açtı.

                          Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere şahid olmuş olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-,1 kızı Hafsa’ya:

                          “-Kızım! Rasûlullâh’ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?” diye sordu.

                          “-Kifayet miktarı (ancak yetecek derecede) idi.” cevâbını alınca, Hazret-i Ömer sözüne şöyle devâm etti:

                          “-İki dost (Hazret-i Peygamberle Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz.

                          Birincimiz (Hazret-i Peygamber) makâmına vardı. Diğeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim.

                          Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?” dedi.2

                          #808951
                          Anonim

                            İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                            Şüphesiz ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘ın bu tavrı, yüksek bir kalbî duyuşun eseridir.

                            Hak ve hukûku bilfiil yaşayarak âleme adâlet tevzî eden Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-‘ın sayısız fazîlet menkıbeleri, mânevî eğitimde örnek alınacak en güzîde nümûnelerdendir.

                            Gerçekten insanlar, sanatkârlar ve dâhîleri takdîr ederler. Lâkin onların şahsî davranışlarını taklîde yönelmezler.

                            Taklîd edilenler, sağlam karakterli, vakarlı ve müstağnî şahsiyetlerdir.

                            Ancak böyle kimselerin yüksek ve zirve kişilikleri hayatlarından sonra da ümmete bir ibret sergisi ve fazîlet tâlimi olarak nakledilir.

                            Allâh Rasûlü’nün şahsiyetine hayrân olup O’nun izinden giden ashâb;

                            “İslâm’a iletilip kendine yetecek bir rızk ile yetinen kişiye ne mutlu.” (Tirmizî, Zühd, 35) buyuran Varlık Nûru’nun dünyâya bakış tarzını kendi hayatlarına hâkim kılmadıkça bu ulvî kâfileye yetişilemeyeceğinin idrâki içindeydiler.

                            Onlar, nebevî terbiye ile eğitim gördüklerinden, ümmete fazîlet ölçüleri sergileyen rehber insanlar oldular.

                            Kendisi muhtâc olduğu hâlde bir başka muhtâc din kardeşini gördüğünde nefsinden ferâgat ederek mü’min kardeşini nîmete daha lâyık görebilme ve imkânını ona devredebilme fazîletini insanlığa yine onlar tâlim ettiler.

                            #808952
                            Anonim

                              İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                              Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz buyurur ki:

                              “Rasûlullâh’ın evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Dilesek doyabilirdik. Fakat (mü’min kardeşlerimizi nefsimize tercih ederek) îsâr ederdik.”

                              Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- da, Hendek savaşı öncesinde büyük hendeklerin kazıldığı o zor zamanlardaki bir hatırasını şöyle nakleder:

                              “Biz hendek kazarken çok sert bir kayaya rastladık.

                              Ashâb, Rasûlullâh’a gelip, durumu arz edince Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat hendeğe indi. Kazmayı eline alıp indirince o sert kaya kum gibi dağıldı.

                              Bu mûcizevî tecellî cereyân ederken gördük ki, Allâh’ın Rasûlü açlıktan karnına taş bağlamış.

                              Zîrâ orada kaldığımız üç gün boyunca hiçbir şey yememiştik. Bunun üzerine:

                              “-Yâ Rasûlallâh! Eve kadar gitmeme müsâade buyurunuz.” dedim. İzin verdi. Eve geldim ve zevceme:

                              “-Ben Rasûl-i Ekrem’in hâline dayanamıyorum. Evimizde yiyecek bir şey yok mu?” dedim. Zevcem:

                              “-Biraz arpa ile bir keçi yavrusu var.” dedi.

                              #808953
                              Anonim

                                İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                                Ben oğlağı kestim, âilem arpayı öğütüp ekmek yaptı.

                                Eti de tencereye koyduk.

                                Ekmek pişmek üzere ve tencere taşlar üzerinde kaynamakta iken Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e gidip:

                                “-Biraz yemeğimiz var. Bir-iki kişiyle bize buyurunuz.” diye ricâ ettim.

                                Peygamber Efendimiz:

                                “-Ne kadar yemeğiniz var?” diye sordu. Olanı söyledim.

                                “-Hem çok, hem de iyi! Âilene; diye tenbih et.” buyurdu. Ashâbına da: “Kalkınız!” emrini verdi. Muhâcirler ve ensâr hep birlikte kalktılar.

                                Bunun üzerine âileme gidip (yemeğin azlığı ve zâhiren kâfî gelmeyeceği endişesiyle o an için küçük bir şaşkınlık yaşayarak):

                                “-İşte Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhâcir, ensâr ve bunlara katılan diğerleriyle berâber geliyorlar.” dedim.

                                Âilem:

                                “-Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hazırlığımızın ne kadar olduğunu sormadı mı?” dedi.

                                “-Evet, sordu.” dedim.

                                “-Öyleyse müsterih ol.” dedi.

                                #808954
                                Anonim

                                  İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                                  Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelenlere:…

                                  Giriniz, sıkışmayınız.” buyuruyor, ekmek kesiyor, üzerine et koyuyor, etin suyunu da bunun üstüne döküyordu.

                                  Nihâyet bütün ashâb doydu. Yemekten bir miktar da arttı. Âileme hitâb ederek:

                                  “-Bunu ye ve komşularına ikrâm et. Çünkü açlık ortalığı kapladı.” buyurdu.” (Hadislerle İslâm, İmam Nevevî, sf. 363, Dr. Mustafa el-Buğa, Muhyiddin Mistu, Terc. Ahmed Âlim)

                                  Bu hadîs-i şerîfte ifade edildiği vechile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yemeğe birkaç kişiyle kendisinin davet edilmesine mukabil gönlü bu hâle râzı olmayıp diğer ashâbı da beraberinde götürerek rahmet ve şefkat dolu gönlünün diğergâmlık vasfını sergilemiş ve “ümmetî, ümmetî” sırrını tezahür ettirmiştir.

                                  Ayrıca davet evine vardıklarında, elbette bütün ashabın önce onun yemesi arzusuna rağmen, evvelâ sahabesine ikrâmda bulunup onlarla beraber doyması, üstelik bizzat hizmet etmesi ve bütün ashabı doyurduktan sonra ev halkının kalan yemeği dağıtmasını istemeleri, onun gönlünün engin merhamet ve şefkatinin kâ’bına varılmaz sayısız tezâhürlerindendir ki, bizler de onun bu şefkatine sığınıyor ve: diyoruz.

                                15 yazı görüntüleniyor - 271 ile 285 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.