• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 286 ile 300 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808955
    Anonim

      İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

      Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yaşadığı zühd ve takvâ hayatıyla darlıkta olduğu gibi bollukta da dâimâ aza kanaat eder, Allâh Teâlâ’ya şöyle ilticâ ederdi:

      “Allâh’ım! Muhammed âilesinin azığını yetecek kadar (kifaf miktarı) kıl.” (Buhârî, Rikak, 17)

      Hayat ve hâdiseler karşısında bu nebevî üslûbu benimseyenlerin şiârı olan “zühd” ve “takvâ” bâzen yanlış anlaşılmaktadır.

      Bunların, dünya nîmetleri ve zenginlikten tamamen el-etek çekmek olduğu zannedilmektedir.

      Halbuki ancak varlıkla îfâ edilebilen mâlî ibâdetler de Hak katında çok kıymetlidir.

      Kur’ân-ı Kerîm’de 200 yerde infak kelimesi geçmektedir.

      İslâm’ın beş temel esâsından ikisi olan hac ve zekâtın îfâsı, dînen zenginliğin asgarî ölçüsü sayılan nisâb miktarı dünyâlığa sahip olmakla mümkündür.

      Ayrıca “veren el”in “alan el”den üstün olduğu yolundaki İslâmî kâide de bu ibâdetlerin nisâbına sahip olmayı teşvîk eden diğer bir keyfiyettir.

      O hâlde zühd, dînin teşvîk ettiği bir husûsa aykırı olamaz.

      #808956
      Anonim

        İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

        Günâh ve gaflete düşmek korkusuyla dünya nîmetlerine müstağnî davranmanın, zühd ve takvâ îcâbı olduğu bir gerçektir.

        Lâkin, bu istiğnâ kalbîdir; fiilî ve zâhirî değildir.

        Yâni zühd ve istiğnâ, dünyâ nîmetleri ile meşgûl olmakla birlikte onları kalbe sokmamaktır.

        Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken kalbî bir tavırdır.

        İlâhî takdîr netîcesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşinde sürüklenmekteyse, zühd ve istiğnâ ehli sayılamaz.

        Zîrâ zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak kalbi dünyâya esîr olmaktan muhâfaza etmektir.

        Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, dünyâ hayâtında insanı, varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbîh ederek şöyle der:

        “Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”

        #808957
        Anonim

          İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

          Gerçekten dünyâ nîmetlerinin, kalbi Allâh’tan alıkoyup kendine bendetmek husûsundaki mânevî tehlikesi, inkâr edilemez.

          Esâsen, her mü’min Kur’ân-ı Kerîm’de bu tehlikeden “mal” ve “evlâd” için buyurulan “fitne” tâbiriyle îkaz edilmiştir.

          Buna göre dünyâ ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumalıdır.

          Kalb, dünyâ muhabbetinden korunamadığı takdirde dünyânın zerresi bile merduddur.

          Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

          “(Nefsâniyetle dolu) dünyâ lezzetleri, âhıretin acılarıdır. (İmtihan mâhiyetindeki) dünyânın acıları ise âhıretin lezzetleridir.” buyurmuştur.

          Diğer bir hadîs-i şerîfte ise:

          “Dünyâ tatlıdır ve manzarası hoştur. Şüphesiz ki Allâh, dünyânın idâresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi işler yapacağınıza bakacaktır.

          O hâlde dünyâdan sakının…” (Müslim, Zikir, 99) buyurmuştur.

          #808958
          Anonim

            İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

            Birgün sabah namazı için evden çıkmak üzere iken dışarıda iki kedinin canhıraş feryatlarını duydum.

            Merak ettim ve bahçeye çıktığımda onlara dikkat ettim.

            Gördüm ki, iki kedi karşı karşıya duruyor ve saldırmaya hazır birer küçük kaplan gibi hırlayarak hiç kıpırdamadan birbirlerine çakmak çakmak bakıyorlardı.

            Tüyleri diken diken olmuştu.

            En ufak bir hamlede yek diğerini parçalamak azminde idiler.

            Bu kadar aşırı hasımlaşmanın sebebi nedir acaba diye düşünürken gördüm ki, ortada bir fare var, ölmüş küçük bir fare.

            Meğer kediler o fare leşini elde etmek için bunca mücadeleye girişmişler.

            Meğer yekdiğerini hırpalama veya hırpalanma pahasına birbirlerine karşı göze aldıkları zararın sebebi ortadaki küçük bir fare lâşesi imiş!..

            devamı var

            #808959
            Anonim

              İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

              Bu tablo aslında büyük bir ibret sergiliyordu.

              Bir lâşeden müstağnî kalamayışın dûçâr ettiği ve edeceği kötü neticeleri aksettiriyordu.

              Bir bakıma dünyaya râm olanların boş ihtirasları uğruna âhıret hüsranını tercih etmelerini tedâî ettiriyordu.

              Nice gaflet erbabının sımsıkı sarılıp peşine düştüğü fânî heves, istek ve meyiller ile geçici makam, mevkî ve riyâset davalarının bir lâşeden ibaret olduğunu anlatıyor ve bunların ebedî bir saltanatı hebâ etmeye değmeyeceğine işarette bulunuyordu.

              İşte bu hebâ edişin altında kulun istiğnâyı ve rağbeti yanlış yere yöneltmesi vardır.

              Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

              “İnsanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. (Oysa ey insanoğlu!) Dönüş, şüphesiz ki Rabbinedir.” (el-Alak, 6-

              #808960
              Anonim

                İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                Mânen ham bir insan, dünya menfaatleri peşinde hırsla çırpınır durur.

                Bir şey elde edince de, gaflet sarhoşluğuna dalar.

                Şâyet elde edemezse bu sefer kedere boğulur.

                Mal, mevkî ve rızık için gereğinden fazla endişelenmek, kalbi dünyâya râm ederek ona köle hâline getirir.

                Dünyâ, kul ile Rabbi arasında perde olunca da, kulu mânen helâke sürükler.

                Bu gaflet devâm ettikçe kul o hâle gelir ki, zâhiren ifâde etmese bile hakîkatte Allâh Rasûlü’nün buyurduğu gibi:

                “… Onların şerefleri servetleridir, dînleri paralarıdır, kıbleleri de kadınlarıdır.

                Onlar mahlûkâtın en şerlileridir…” (Deylemî, Kitâbu’l-Fiten) hükmünün muhtevâsına sürüklenir.

                Rabbimiz cümlemizi muhâfaza buyursun!

                #808961
                Anonim

                  İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                  Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

                  “… Allâh’a yemîn ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum.

                  Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyânın sizin de önünüze serilip onların dünyâ için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyânın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” (Buhârî, Rikak, 7) buyurmuştur.

                  Bu sebeple dünyâya lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermeli ve kalbi onunla fazlaca meşgûl etmekten sakınmalıdır.

                  Dünyâ, bütünüyle âlemlerin Rabbinin mülkünden bir damladır.

                  Âhıret hayâtına kıyas edildiğinde dünyâ hayatı da -nebevî tâbirle- deryâya parmağını daldırıp çıkaran birinin parmağında kalan su kadar bile değildir.3 Yüce Rabbimiz:

                  “Bu dünya hayatı bir eğlenmeden, bir oyundan başka bir şey değildir.

                  Ahıret yurduna gelince; şüphe yok ki o, hayatın ta kendisidir, bunu bilmiş olsalardı.” (el-Ankebût, 64) buyurmuştur.

                  #808962
                  Anonim

                    İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. (devamı)

                    Hakîkaten bunu bilenlerin gönül gözünde dünyâ bir hiçten ibârettir.

                    Onların yegâne arzusu Allâh rızâsıdır.

                    Yûnus Emre ne güzel söyler:

                    Ne varlığa sevinirim
                    Ne yokluğa yerinirim
                    Aşkın ile avunurum
                    Bana Seni gerek Seni

                    Gafil insanların gözlerini kamaştırarak çoğu kere kulu dalâlete düşüren dünyanın para, pul, şan, şöhret ve şehvetleri, selîm bir kalbe sahip olanlar için aslâ bir kıymet ifâde etmez.

                    Evliyâullâh ve sâlih mü’minler, dâimâ Hakk’ın rızâsını gözetirler ve istikâmetlerinden zerre kadar ayrılmazlar.

                    Onlar dünyânın aldatmacalarına karşı dâimî bir uyanıklık hâlindedirler.

                    Yahyâ b. Muâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:

                    “Ârif, âhıreti sağ eline, dünyayı sol eline almış, gönlünü de Hakk’a çevirmiştir.

                    Artık hiçbir şey onu Hakk’tan başkasıyla meşgul edemez.”

                    #808990
                    Anonim

                      İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

                      istiğnâ, sadece mal-mülk ve servete karşı değildir.

                      Kulu Rabbinden gâfil kılan bütün varlık ve meşgûliyetlerden kalben sakınmak îcâb eder.

                      Kalbleri Allâh’tan gâfil bırakan en güçlü müessirlerden biri de “hubb-i riyâset, liderlik ve saltanat arzusu”dur.

                      Dünya târihi, hırsla saltanat sâhibi olmak isteyen veya liderlik mevkiini korumak için nice zulumler işleyen zâlimlerle doludur.

                      Ancak İslâm târihinde gönlü Hakk’a bağlı olup saltanat arzusuna esîr olmayan ve gerektiğinde elindeki güç ve otoriteyi kendi arzu ve irâdesiyle devredebilme olgunluğuna ermiş âbide şahsiyetler mevcuddur.

                      Özellikle târihte üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm birliği uğruna kâ’bına varılmaz bir ferâgat örneği sergileyerek arkalarından serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.

                      #808991
                      Anonim

                        İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

                        Bunların ilki peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-‘tır.

                        Hasan -radıyallâhu anh-, devletin bölünmemesi uğruna halîfeliği altı ay îfâ ettikten sonra bunu büyük bir kalbî olgunlukla

                        Muâviye’ye devrederek siyâsî çekişmelerin önüne geçmiş ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak kardeş kanının seller misâli akmasına mânî olmuştur.

                        İkincisi de doğu illerini büyük bir sevgi seli hâlinde, hiç kılıç kullanılmadan Osmanlı’ya bağlayan İdrîs-i Bitlisî Hazretleri’dir.

                        Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddîn Paşa’dır ki, koca Cezâyir’in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken, emri altındaki memleketi birlik ve bütünlük için

                        Osmanlı sultanına bağlı bir eyâlet hâline getirmiş ve kendisi de o büyük devletin me’mûru olmayı bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiştir.

                        #808992
                        Anonim

                          İSTİĞNA – ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

                          Süleyman -aleyhisselâm-, mal-mülk ve saltanat sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için kendisini fakir addederdi. Sabahleyin kalkınca, fakir ve garip kimselerin yanına gider, büyük bir tevâzû ile onlarla oturur:

                          “Fakir, fakirlere yakışır.” derdi.

                          Hülâsa, dünyâda hiç kimseye muhtaç olmamak için çalışıp, helâlinden mal-mülk edinmek kusur değil bilakis:

                          “Herhangi birinizin iplerini alıp dağa gitmesi ve sırtına bir bağ odun yüklenip onu satması ve Allâh’ın bu sebeple onun şerefini koruması, verseler de vermeseler de insanlardan bir şeyler dilenmesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Zekat, 50-53; Nesâî, Zekât, 85) hadîs-i şerîfi mûcibince bir meziyettir.

                          Zîrâ varlıklı ve kuvvetli bir mü’min daha fazla infak eder, daha çok insana iş imkânı hazırlar, hayır işlerine koşar ve netîcede “İnsanların hayırlısı, insanlara hayırlı olandır.” hadîsinin sırrına mazhar olur.

                          Yanlış olan; dünyadan nasîbini aramak değil, ona gönlü kaptırmak, dinî ve vicdânî vazifeleri ihmâl etmek, cimrilik edip dünyâya esîr olmaktır. Unutmamalı ki paranın yeri kasa ve kesedir, gönül değildir!

                          O hâlde bu hususta da riâyet etmemiz gereken nebevî ölçü şudur:

                          “Dünyâya gönül bağlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin.” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

                          Cenâb-ı Hak cümlemizi sevip sevdirdiklerinden eylesin! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u femânına tahsîs kılsın!…

                          http://www.gonuldunyamiz.com

                          #809017
                          Anonim

                            İSTİKAMET

                            İstikâmet, umûmî mânâsıyla bir hedefe tezatsız, tereddüdsüz ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir.

                            Ancak tasavvuf ıstılâhında, yaratılışdaki mâsûmiyet ve sâfiyeti tahrîb ve hasara uğratmadan muhâfaza edebilmektir.

                            Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs, edebe; kalb ise, rûhâniyet ve ahlâk-ı Muhammediyye’ye yaklaşır.

                            Sırlar ayân olmağa başlar. Allâh -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir.

                            Mâsivâ, gücünü kaybeder.

                            Mü’min, “vâsıl-ı ilâllâh”, yâni Hakk’a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medâr olacak bir muhtevâya dâhil olur.

                            Böyle bir davranış mükemmelliğinin en müşahhas örneği âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz olduğu halde bu keyfiyeti gerçekleştirmenin güçlüğünü belirtmek üzere o büyük varlığa karşı bile { Fe’stekım kemâ ümirte} hıtâb-ı ilâhîsi vârid olmuştur.

                            #809018
                            Anonim

                              İSTİKAMET

                              Nitekim bu âyet-i kerîmeden şu keyfiyetin güçlüğüne işâret mânâsı çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yüce bir mes’ûliyyetin ilâhî ağırlığı karşısında birgün:

                              “-Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı…” buyurdular.

                              Sahâbî:

                              “-Yâ Rasûlallâh! Seni oradaki peygamber kıssaları mı kocattı?” diye sordular.

                              Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:

                              “-{Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!} âyeti…” (Hûd, 112) buyurdu.

                              Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında bu âyetin inzâlinden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.

                              Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak şöyle açıklarlar:

                              “Ey Nebî! Kur’ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikamet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmasın!

                              Sen, müşrik ve münâfıkların laflarına bakma, onları Allâh’a havâle et!

                              Gerek umûmî, gerek husûsî vazîfelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma!

                              Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin teblîğ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır.”

                              #809019
                              Anonim

                                İSTİKAMET

                                Bu münâsebetle Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhü anh- demiştir ki:

                                “Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır.”

                                Diğer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in şahsında bütün ümmete de râcîdir.

                                Esasen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘i ihtiyarlatan da, bu emrin mü’minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endişeleridir. Zîrâ O:

                                “(Ey Habîbim! Sen,) sırât-ı müstakîm üzeresin!” (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.

                                O halde Hakk’a vâsıl olmak için istikâmetten başka yol olmadığı gibi, her husûsda istikâmeti muhâfaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor hiçbir emir yoktur.

                                İşte bu zorluk dolayısıyladır ki, hergün defalarca okuduğumuz Fâtiha Sûresi’nde bu emir bir duâ-niyâz ve dolayısıyla bir îkâz hâlinde ümmete takdîm edilmiştir.

                                #809025
                                Anonim

                                  İSTİKAMET

                                  İstikâmet talebinin “ihdinas….” sûretinde Fâtiha Sûresi’nde yer alması ve onun da bir mü’mine günde en az kırk defa niyâz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikâmeti lâyıkıyla muhâfaza etmenin güçlüğüne bir delîldir.

                                  Sırât-ı müstakîm, Kur’ân-ı Kerîm’deki ifâdelere nazaran Allâh’ın yolu, dosdoğru yol, uygun yol, Allâh’ın kitâbı, îmân ve îmâna bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şerîati,

                                  Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in ve ashâbın büyüklerinin yolu, sünnet ve cemâat yolu, sâlihler yolu, şehîdler yolu, dünyâda ve âhırette seâdet yolu, cennet yolu v.s. mânâlarla ifâdelendirilmiştir.

                                  Buna göre sırât-ı müstakîm, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nîmet verdiği has kulların yoludur. Bu kullar, başta peygamberler, sonra sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerdir. İstikâmet ehli de, onların izinden gidenlerdir.

                                  Sırât-ı mütakîm, hiçbir yerinde meyil, eğrilik ve yamukluk bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru yol demektir.

                                  Sırât-ı müstakîm, Allâh’a giden yoldur. Allâh Teâlâ buyurur:

                                  “(Sırât-ı müstakîm), göklerin ve yerin sahibi olan Allâh’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allâh’a döner.” (eş-Şûrâ, 53)

                                  Sırât-ı müstakîmde bulunmak, Allâh’a hakkıyla kulluktur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

                                  “O’na (Allâh’a hakkıyla) kulluk edin; işte sırât-ı müstakîm budur!” (Âl-i İmrân, 51)

                                  “Kim Allâh’a sımsıkı bağlanırsa, muhakkak ki sırât-ı müstakîme iletilmiştir.” (Âl-i İmrân, 101)

                                15 yazı görüntüleniyor - 286 ile 300 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.