- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Ekim 2012: 05:34 #809026
Anonim
İSTİKAMET
Sırât-ı müstakîm, En’âm Sûresi’nde şöyle târif edilir:
“De ki: Geliniz, Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakîrlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; -sizin de onların da rızkını biz veririz-, kötülüklerin açığına da gizlisine de
yaklaşmayın ve Allâh’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte şu size anlatınlanları Allâh vasıyet etti. Umulur ki, düşünüp anlarsınız.”
“Erginlik çağına erişinceye kadar yetîmin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksadla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adâletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz.
(Bir kimsenin leh veya aleyhinde söz)söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahî olsa adâleti gözetin; Allâh’a verdiğiniz sözü tutun! İşte Allâh size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.”
“Şüphesiz benim sırât-ı müstakîmim (dosdoğru yolum işte) budur; ona tabî olun! (Başka) yollara tâbî olmayın ki sizi O’nun yolundan ayırır!..” (Âyet, 151-153)
20 Ekim 2012: 05:35 #809027Anonim
İSTİKAMET
Kul, muhabbetullâhı, Allâh’dan gayri her şeye âid muhabbet ve bağlılığın üstüne çıkarmadıkça sırât-ı müstakîme lâyıkıyla ulaşamaz.
Bunun için de Allâh’ı, O’nun zât-ı ulûhiyyetine âid vasıfları itibarıyla bilmek, yâni mârifetullâh şarttır. Buna göre sırât-ı müstakîm, mârifetullâhdır.
Zîrâ mârifetullâha erip de bu mânâda hayatını bütünüyle bu inancın îcâbına göre tanzîm eden, nefsinin şerrinden ve şeytanın desîselerinden uzaklaşır ve yalnız Hakk’ın rızâsını taleb hâlinde yaşar.
Kalbi ilâhî lutuf tecellîlerine mazhar olur.
Bu duruma gelen bir kul, artık gözün gördüğü, kulağın işittiği zâhirî iklîmin ötesine mânevî bir pancur açmış ve bütün bir kâinât da kendisine hikmetli ve azametli bir kitâb hâline gelmiş olur.
Ehl-i mârifetten Ebû Saîd el-Harraz -kuddise sirruh-, rü’yâsında iblîsi görmüş ve ona asâsıyla vurmak istemişti. İblîs dedi ki:
“Ey Ebû Saîd! Ben o asâdan korkmuyorum. Çünkü o asâ, zâhirdir. Benim korktuğum şey, âriflerin kalb semâlarından doğan mârifet güneşinin nûrânî şualarıdır ki, onunla mâsivâyı yakar, kül eder.”
Ancak hâlinde istikâmet olmayan bir mürîdin gayreti boşunadır. O yolda harcadığı himmetler kendisine fayda sağlamaz. Zîrâ, Hakk yolunda istikâmet, en büyük kerâmet olarak görülmüştür
20 Ekim 2012: 05:36 #809028Anonim
İSTİKAMET
Bir kavle göre de, sırât-ı müstakîm, ibâdette ifrât ve tefrîte düşmeden itidali muhâfaza ile Hakk yolda sebât etmektir.
Emrolunanı, emrolunduğu gibi ve en mükemmel şekilde yapmaktır.
Nitekim cimrilik gibi saçıp savurmak, yâni isrâf da mezmûmdur.
İbretlidir ki ashâbın bir kısmı, her şeyden kesilip ömür boyu gece-gündüz olmak üzere ibâdet hâlinde ve zürriyetsiz bir şekilde yaşamak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e mürâcaat ettiler.
Allâh rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de onlara itidali emretti.
Bilmelidir ki, Hazret-i Peygamber-sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün hayatını belli bir program dâhilinde ve beşerî tâkat çerçevesi içerisinde yaşamıştır ki, başkalarına emsâl olsun.
Yoksa O’nun sadece nûr-i nübüvvetle tâkat getirilebilen amelleri, kimseye misâl değildir.
O’nun günleri, Allâh’a ibâdet, âile hakkına riâyet, nefsin hakkı olan istirâhat ve insanlığa karşı ilâhî vazîfelerini îfâ edici ictimâî münâsebetler içinde geçmiştir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bütün bunları en güzel bir şekilde tanzîm ve ümmetine de takdîm ve teklîf buyurmuşlardır.
20 Ekim 2012: 05:36 #809029Anonim
İSTİKAMET
O halde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in bu tanzîm, takdîm ve teklîfinin dışına çıkarak üzerimize düşen vazîfelerin bazılarında gevşeklik ve ihmâlkârlık, bazılarında da aşırılık göstermek, aslâ doğru değildir.
Yâni kendi enfüsî ölçülerimize değil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in bize sunduğu hayât düstûrlarına uygun olarak yaşayışımızı tanzîm etmeliyiz.
Bu nükteyi Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri ne güzel açıklar. Birgün kendisine sordular:
“-Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”
Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu:
“-Bu ikisinin arasını tesbît oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin rahmânî mi yahut şeytânî mi olduğunu bilebilmek husûsunda insanları ekseriyâ yanıltır.
Bunun içindir ki, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakîkî kulluk budur
20 Ekim 2012: 05:37 #809030Anonim
İSTİKAMET
Allâh Teâlâ buyurur:
“(Ey Habîbim!) De ki: İşte benim yolum! Kendimi ve bana tâbî olanları Allâh’a basîret üzere dâvet eyliyorum.” (Yûsuf, 108)
İnsanlığın ekseriyetle maddeye ve kuvvete râm olup nefsin sultasında zulmete büründüğü devirlerde taraf-ı ilâhîden müstesnâ yaratılışlı sâlih insanların bir kısmı peygamberler olarak vazîfelendirilmişlerdir.
Ümmetlere örnek olacak olan bu mübârek elçiler, başlıca şu üç vazîfe ile me’mûr olmuşlardır:
a. Allâh’ın âyetlerini okuyup teblîğ etmek,
b. Kitâb ve hikmeti öğretmek,
c. Nefisleri tezkiye ederek temizlemek, yâni kulları istikâmetlendirmek.
Âdem -aleyhisselâm- ile başlayan bu mübârek hidâyet silsilesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘de kemâlini bulmuştur.
Münkirleri acze, mü’minleri hayrete düşüren Kur’ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in sûret ve sîretinin bir tezâhürü olan sırât-ı müstakîm, bütün insanlığa nümûne-i imtisâl olarak sunulmuştur.
20 Ekim 2012: 05:37 #809031Anonim
İSTİKAMET
Sırât-ı müstakîm, yâni istikâmet, bir amel-i sâlihler manzûmesidir.
Amellerin sâlih olması ise, iki şarta bağlıdır:
1. “Tâzîm li-emrillâh”, yâni emr-i ilâhîyi huşû ve hakkıyla îfâ edebilmek,
2. “Şefkat li-halkıllâh”, yâni bütün yaratılanlara yaratandan ötürü sevgi, şefkat ve merhamettir.
Diğer bir ifâde ile istikâmet, Allâh Rasûlü’ne muhabbeti tâze tutarak örnek şahsiyetinden nasîb almak, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyeti ile yaşamak, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına vukûfiyet kazanabilmektir.
İnsanın doğruyu ve istikâmeti tesbît için iç dünyâsını dâimî bir sûrette murâkabe (kontrol) altında tutması zarûrîdir.
Bu murâkabe neticesinde amellerin rızâ-yı ilâhîye bağlı olarak gerçekleşme keyfiyetinden inhirâf, ihlâssızlıktır ki, bu hâl, amellerin Allâh indindeki makbûliyyetini sıfıra müncer kılar.
Bu sebepledir ki amellerin muhtevâ itibarıyla ilâhî emre mutlak mutâbakatı yanında onların varlık sebebi olarak ilâhî rızâyı gözetmek keyfiyetinin de korunması gerekir.
Yoksa bunun aksi olan ihlâssızlık, amelleri kuru bir hamallık derekesine indirir.
20 Ekim 2012: 05:38 #809032Anonim
İSTİKAMET
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- bile, yaşayışında ihlâs ve istikâmeti muhâfaza edebilmenin sıkıntısı içinde idi. Halîfe-i müslimîn olunca, hutbede:
“-Ey cemâat! Şâyet Allâh yolundan inhirâf eder, yâni eğrilirsem ne yaparsınız?!.” dedi.
Bunun üzerine bir bedevî ayağa kalkıp:
“-Ey halîfe! Merak etme, eğrilirsen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” deyince, Halîfe Hazret-i Ömer, bundan memnûn oldu ve şükretti:
“Elhamdülillâh yâ Rabbî! Bana, yanıldığımda beni doğrultacak bir cemâat nasîb ettin!” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kalbinde nifâk alâmeti bulunanları, ümmetin selâmeti bakımından sadece Huzeyfe -radıyallâhü anh-‘a bildirmiştir.
Bunu bilen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, kendisinden endîşe ederek birgün Huzeyfe -radıyallâhü anh-‘a:
“-Yâ Huzeyfe! Allâh aşkına söyle; bende nifâk alâmeti var mıdır?” diye sordu.
Hazret-i Huzeyfe de:
“-Yâ Halîfe! Yalnız sana te’mînat veririm; sende nifâk alâmeti yok!..” dedi.
20 Ekim 2012: 05:38 #809033Anonim
İSTİKAMET
Hasan-ı Basrî -radıyallâhü anh-, talebesi olan muhaddis Tâvûs’a:
“-Yâ Tâvûs! Hadîs öğretmek sana gurûr veriyorsa, bu ilmi okutmaktan vazgeç!” dedi.
Gazâlî Hazretleri, üçyüz talebeye ders verirken:
“-Ben bu kadar talebeye ders vermekle Allâh rızâsında mıyım, yoksa şöhrete mağlûb olarak uçurumun kenarında mıyım?!.” diye büyük bir endîşeye kapıldı.
Bundan sonra Gazâlî Hazretleri, mal ve mülkünü kifâyet mikdarına indirdi.
Bir müddet dersi bıraktı ve inzivâya çekilip Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde yaşadı.
Böylece Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘in rûhâniyeti tecellî etti ve huzûra kavuştu.
Nihâyet geçirdiği ihtilaçlardan kurtulmuş olarak: {Hamdolsun huzûra erdim.} dedi.
Artık bambaşka bir Gazâlî olarak ortaya çıktı.
20 Ekim 2012: 05:39 #809034Anonim
İSTİKAMET
Yavuz Sultan Selîm Han, zaferlerden zaferlere nâil olduğu Mısır seferinden dönerken İstanbul halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediğini haber aldı.
Bunun üzerine şehre yaklaşmış olmasına rağmen ordusunu Çamlıca’nın arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul’a girmedi.
Nefsine mağlûb olmamak için binbir endîşeye bürünerek lalası Hasan Can’a:
“-Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul’a girelim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.
Nihâyet akşam olup her yer karardıktan sonra gizlice ve alâyişsiz bir şekilde şehre girdi.
Kalb, ilâhî nazara mekândır. İbâdetlerin fazîleti, kalbin berraklığına göredir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd! Ancak Allâh’a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ!.” (eş-Şuarâ, 88-89)
20 Ekim 2012: 05:39 #809035Anonim
İSTİKAMET (devamı)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, kalb-i selîmle ilgili şu misâli verir:
“Yûsuf -aleyhisselâm-, seferden gelen bir dostuna:
“Bana ne hediye getirdin?” diye sorar.
Dostu cevaben:
“Sende mevcûd olmayan nedir? Ancak senin cemâlinden daha güzel bir şey olmadığı için sana bir ayna getirdim ki, her vakit sendeki cemâl tecellîlerini onda müşâhede eyleyesin!..” dedi.”
Hakk Teâlâ Hazretleri ise, her şeyden münezzehtir. Bütün güzelliklerin asıl hâlıkı ve asıl müsebbibidir.
O’nun yüksek huzûruna kalb-i selîmi muhâfaza ederek gitmek îcâb eder ki, O’nda eşsiz ve sonsuz cemâl ve esrâr tecellîleri müşâhede olunsun!..
Nitekim hadîs-i şerîfte buyurulur:
“Hiç şüphesiz ki Allâh Teâlâ, sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; ancak kalblerinize nazar eder.”
Allâh’ım! Bizleri sırât-ı müstakîme ulaştır; hidâyet eyle!
Kendilerine nîmet verdiğin peygamberlerin, sıddîkların, şehîdlerin ve sâlihlerin o vuslat seâdeti ve lutfuyla dolu yoluna tâbî kıl!
İstikâmetten ayırma!
Gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin hüsrâna çıkan helâk ve kahır dolu süflî yollarından muhâfaza eyle! Âmîn!.
20 Ekim 2012: 05:40 #809036Anonim
Mahzun Bayram
Hata ve onun neticesi olan ızdırap, insan yaratılışı ile başlar. Zira ilk ceddimiz Adem (a.s.) da murad-ı ilâhî icabı bir zelleye düçar olmuştur.
Bunun neticesi olarak Cennetten tard edilip Dünya’ya gönderilişi ile ilk ızdırap tadılmış olur.
Adem (a.s.)’ın yaratıldığı balçığa 39 sene hüzün, bir sene sürûr yağmıştır. Keder ve hüzünün hakimiyeti bu kadar kadimdir.
İnsan hayatı, bir annenin ızdırabı, kendisinin ise ağlaması ile başlar. En nihayet, bedenden soyundurularak ebedî yolculuğa çıkartılır. Gelişinde de gidişinde de, ızdırap hakimdir.
Bu geliş ve gidiş arasına gönül gözü ile bakılırsa hayat sonsuz elemler, hüsranlar, ızdırap verici haller ve boş hevalarla doludur.
Yalnız, gaflet gömleğini yırtıp, geldiği alemin hakîkatlerine vâkıf olan büyük ruhlar için hayat bir imtihan, ölüm ise bir Şeb-i Aruz yani bir vuslattır.
Mevlana hayat boyu, bu vuslat anını büyük bir iştiyak ile beklemiştir.
20 Ekim 2012: 05:41 #809037Anonim
Mahzun Bayram
Fâni olan hayat sahnesinde gerçekleşen nefsânî başarılar, deniz kenarında oynayan çocukların gelecek bir dalga ile yok olmağa mahkum, kumdan yapılmış evleri ve oyuncakları kâbilindendir.
İnsanın yaratılış sebebi, Rabbe kulluk, Onun bilinmesi ve nefsin kontrol altına alınmasıdır.
Dünya hayatında ferdî ve içtimaî müessirlerden bazıları nefsanî, bazıları ise rûhânî duyguları tahrik eder.
Bayramlar, bu duygular arasında insandaki şefkat, merhamet, vefa ve diğergamlık hislerini bileyler ve coşturur.
Hem kendi hazzını, hem de başkalarını sevindirmenin hazzını yaşatır.
Bayramlar, ferdin değil, toplumun manevî sevinci, bu heyecanın paylaşılması, gönül iklimine girme, bütün müslümanları gönülden kardeş hissedebilmedir. Bir kudsî hadiste Hak Teala buyurur: “Yere ve semalara sığmam bir mü’min kulumun kalbine sığarım.”
Bayram, Yaradan’dan ötürü bütün müslümanlara sevgi, şefkat, nezâket ve muâvenettir.
20 Ekim 2012: 05:41 #809038Anonim
Mahzun Bayram
Dünya, ezelle ebed arasında ruhun bir gurbet diyarıdır. Bayram, sürûr ve ızdıraplarla dolu bu gurbet aleminde Rabbin kullarına ihsan ettiği bir sürûr günüdür.
Bayram günü, mahzunları, kimsesizleri, muzdariplerin gönlünü almakla başlamalıdır.
Hadis-i Şerif mucibince ilk bayramlaşma en çok âlâka, yardım ve şefkat bekleyen geçmişlerimizle mahzun selviler altından başlamalıdır.
Bu hal ölülerle dirilerin hasret gidermesi, haşır neşir olmasıdır. Fâtihalar ve sadakalar ikram ederek geçmişlere bir vefa borcunun ifasıdır.
Ecdad, insanın kendi akıbetini görebilip, ibret alabilmesi için kabristanları hep şehir ortalarına yapmıştır.
Nitekim Fahri Kainat (s.a.) buyurur: “Size iki vaiz (nasihatçi) bıraktım. Biri susar biri konuşur. Susan nasihatçi ölümdür. Konuşan ise Kur’ândır.”
Rasûlullah (s.a.) Hadis-i Şerifte “Kabre giren, bataklığa düşen insan gibidir. İmdat bekler.” buyurur.
Acaba, Bosna-Hersek, Karabağ, Filistin ve Keşmir’deki şehitlerimizle nasıl bayramlaşırız? Onların varislerine gidecek bayram tebriği nasıl olmalıdır?
20 Ekim 2012: 05:42 #809039Anonim
Mahzun Bayram
Bu bayram, kırık kanatlı yaralı bir kuş gibi olan mazlumlara, muzdariplere, yorgun gönüllere, yetimlere, bîkeslere yüreğimiz ne kadar uzanabilecek?
Onların bir tebessümü, bize hakîkî bir bayramın buketi olacak, bahar neşesine götürecektir.
Nitekim Mesnevîsinde Mevlana buyurur:
“Eğer senin gönlün varsa gönül Kâbe’sini tavaf et.
Topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin mânâsı gönüldür.
” “Cenabı Hak görünen, bilinen suret Kâbe’sini tavaf etmeyi kirliliklerden temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.”
Dertli Yunus’umuz da;
“Gönül Çalab’ın tahtı Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise” der.Müslümanların kalbi ve nabzı, tek bir insanın nabzı ve kalbi gibi olmalıdır.
Bayramın hakîkatine ancak yardımların sürûru ile yaklaşılabilir.
20 Ekim 2012: 05:44 #809040Anonim
Nefis Azgın Arslan Gibidir!..
Uçsuz bucaksız bir ormanda azılı bir arslan yaşamaktadır. Ormandaki bütün hayvanlar korku içindedirler.
Böyle yaşamaktansa bir çare ararlar. Düşünür, taşınır, aralarından bir heyet seçerek arslana gönderirler:
– “Ey ormanların şahı arslan!. Her gün içimizden birini yakalıyor, yiyorsun!. Buna bir diyeceğimiz yok, fakat bu zahmet niye?
Sen tahtında otur, biz, sana her gün içimizden birini yollarız, sen de rahatça yersin! Böylece, biz de, sen de huzur içinde ömrümüzü geçiririz!.” derler.
Bu teklif arslanın hoşuna gider. Kabul eder. Artık her sabah bir hayvan kendi ayağı ile gelip arslana teslim olmaktadır.
Günlerden bir gün, sıra tavşana gelir. Hayvanlar:
– “Eh ne yapalım, kısmet böyle!. Çoğumuzun rahatı için birimizin ölmesi gerek!. Haydi vakit geçirmeden yola düş!.
Arslanı kızdırmayalım.” derlerse de tavşan işi ağırdan alır, pek aldırmaz.
Hayvanlar telaş içindedirler. Nihayet yalvara yakara tavşanı yola düşürürler…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.